İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OYUNUN DÖNÜM NOKTASI

İnsanlar yaş alıp olgunlaştıkça zaman ve mekân üzerine daha çok kafa yorar. Hayat denilen sahnenin dekoru ve zemini üzerine düşünürken bulur kendini. Kurulum üzerine. Kuruluş üzerine… Gençlerse zaman-mekân kesitinde gerçekleşen hareketle ilgilenir daha çok. Aksiyondur onlar için sahneyi ve diğer her şeyi “görünür” kılan. Hareket yoksa varlık yok hükmündedir onlar için. Gerçi hareketi algılamak ve takip edebilmek az marifet sayılmaz. Çünkü çoğu insanın dikkat ve algı kapasitesi hareketi bile takip etmeye yeterli değildir. Hareket eden figüre, hatta figürün jestlerine, mimiklerine, kostümüne takılıp kalır insanlar. Oyun takılıp kalmamayı bilenlerin nazarına görünür. Diğer deyişle: Bir oyunu, oyunun içindekilere bakarak göremeyiz. Oyunu gerçek manada görmek için “oyun içinde oynanan oyun”u görmek gerekir. Oyunun ritmiyle kendi ritmimiz arasında bir asenkron yaratmadan, yani akışın dışına çıkmadan oyunu göremeyiz.

Oyunun dışına çıktığımızda akla gelen ilk soru, içinde yaşadığımız (daha doğrusu hapis tutulduğumuz) kapitalist oyun tarzının ne zaman ve nerede başladığı olacaktır. Teorik ihtilafları bir yana bırakırsak bilgilerimiz bizi 19. yüzyıl Avrupa’sına götürecektir. 1815’te başlayıp 1848 ve 1871’deki kritik kırılmalara rağmen 1914’e kadar uzanan hat boyunca kurulmuş bir dünya sistemi sahnesi var karşımızda. Oyunun küreselleşmesi de kılcallaşması da bu hattın işlerliğinden doğan maddi ve sembolik bolluk sayesindedir. Kurulumunda rol alan ülkeler hâlâ sahnededir ve rolleri aşağı yukarı aynıdır: Amerikanların silahı bol. İngilizlerin toprağı bol. Almanların parası bol. İsrail ise bizzat bunlar eliyle silahlandırılmış, topraklandırılmış, paralandırılmış bir unsur olarak başyardımcı rolündedir. Kurulumda yer almadığı hâlde şu sıralar oyunda görünen iki unsur daha var: Kürtçüler kendilerine vadedilen şeylerin zenginidir henüz. Hesaplarına göre kiminden silah, kiminden toprak, kiminden para alacakları vardır. Yani onlar da bolluğa kavuşmak hayaliyle girmiştir oyuna. Başından beri sadece Türkiye’dir bolluk yüzü görmeyen. Silaha değilse de paraya sıkışıktır. Toprağı değilse de vakti dardır. 

Bunca sıkışıklık ve darlık üzerine bir de kast-ı mahsusa ile dünyadaki ve bölgedeki hadiseler Türkiye aleyhine hızlandırılmıştır. Hızlandırmanın gerekçesi dâhiyâne: Vaktimiz olmadığı için gaza basıyoruz! “Haklının acelesi yoktur.” diye bir söz var. Türkiye bu sözün muhatabı olabilecek bir konumu 1923’te benimseseydi bugün telaşa kapılmasına gerek kalmazdı. Birkaç yıl önce “Türkiye hızlandırılıyor!” demiş; ince ince ölçüp biçmemiz, en çok teenniyle hareket etmemiz gereken safhada hiç düşünme aralığı bırakılmamasından yakınmıştım. Türkiye’yi hızlandıranlar şunu biliyor: Gözler ellerden hızlı olamaz. Eller ve ışıklar hızlı, müzikler ve alkışlar güçlü ise bu senkronize şov kendini izletir. Ekim 2024’ten beri ortada bizim de parçası olduğumuz bir şov var ama aktör müyüz, seyirci miyiz, rejisör müyüz bilinmiyor. Şimdilik şöyle denebilir: Aktör veya yönetmen değiliz ama gecenin özel davetlisi biziz ve bize eşlik eden arkadaşımızdır. Gözler sahnede değil, bizim üzerimizde:

Biz dünya sistemi sahnesini özel davetli olarak, sahneye çok yakın bir mevkiden, yarı pasif bir konumda seyrediyoruz. Fakat bu yakınlık sahnedeki şovmenin ellerinin hızına karşı bir avantaj sağlamıyor. Yüksek ses ve parlak ışıklar dikkatimizi toplamaya mani oluyor. Sahnedekiler ve sahneyi gerilerden seyredenler bu bakımdan birbiriyle uzlaşır pozisyondalar. Şov onlar için sergilenmiyor ve arkadakiler de zaten o mesafeden el çabukluğunun sırrını çözemeyeceklerini biliyor. Satanlar razı, alanlar mecbur. Bütün büyük şovlar gibi bu şov da bilete en yüksek fiyat ödeyen ön sıralar için sergileniyor gibi görünüyor. Hâlbuki şovu mümkün kılan salt para değil, localarda oturan salon sahiplerinin himayeleridir. Loca sahipleri herkese tepeden, mütekebbirâne bakıyor. Arkadakiler sahneye bakmayı çoktan bırakmış, meraklı gözlerle salonu ve locayı seyrediyor. Şovu en önden izleyenlerin durumu ise hiç iyi değil. Arkalarından ne işler çevrildiğini görme bakımından en dezavantajlı durumda olanlar onlar. Arkasındakiler katil mi, casus mu, hırsız mı göremiyorlar.

Biletleri satan ve sattıranların, alan ve aldıranların ilişkisi bir tür denge hâlindedir. Biz ön sırada oturup da olan bitenden bir şey anlamayanlar ne alıyor ne satıyoruz. Bu da şovun uzamasına, tatsızlığa sebep oluyor. Almıyoruz çünkü önce malı görmek istiyoruz. Satmıyoruz çünkü sahnede değiliz. Hem satacak nemiz var, orası da tartışmalı. Evet, bilete para ödemedik ama cemiyete katılmak için kiraladığımız kılık kıyafetin kesede açtığı büyük delik canımızı yakıyor. Parasını verip girseydik daha ucuza gelebilirdi. Keyifsiziz. Buna rağmen bize eşlik eden arkadaşımız ikide bir kolumuzu dürtüp şov bir harika değil mi diyor, alkışlayalım!... Alkışlayalım tabii ama inanasımız gelmiyor. Bunun alt tarafı bir illüzyon gösterisi olduğunu biliyoruz, kendimizi kaptırmıyoruz. Bir illüzyon gösterisi için neden bu kadar pahalı bir prodüksiyona ihtiyaç duyulduğunu da anlayamıyoruz. Bir müddet sonra arkadaşımız bizi ikna edemediğini görünce el yükseltmeye karar veriyor. Eğer alkışlamazsak bizi bir daha özel davetli olarak çağırmayacaklarını, hatta parasını ödeyerek bile bir daha şova mova giremeyeceğimizi fısıldıyor. Akla yatan bir ikaz. Ama bir daha böyle bir şov seyretmek isteyip istemediğimizden emin olmadığımız için diretiyoruz, gönülsüzlüğümüz daha da belli oluyor. Evde kalsaydık canımız sıkılacaktı. Buraya geldik, canımız daha da sıkkın. Asıl hata bizde diye düşünüyoruz, hiç gelmeyecektik, ama olan oldu bir kere... 

Biz türlü tasayla içten içe kıvranırken eşlikçimiz bir gözüyle bizi süzmeyi sürdürüyor. Gerçekten saf biri mi olduğumuzu yoksa istemem yan cebime koy demeye mi getirdiğimizi kestiremiyor. Saatine bakıyor. Vakit epeyce geç olmuş. Ya şimdi ya hiç deyip kararını veriyor. Ve sahnedeki şovmenle göz göze gelerek işmar ediyor. Şovmen kaçın kurası! Hemen çakıyor krizi ve sürpriz hamlesini yapıyor: Gecenin son gösterisi için, son büyük numara için sahneye bizi ve eşlikçimizi davet ediyor. Şok!!!

Oyunun gerisini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Fakat buraya kadar nakledilen kısmına bakarak ileriye ve geriye doğru birçok çıkarımda bulunmak mümkün. Mümkün çıkarımların kanaatimce ilki ve en önemlisi, Türkiye’nin bu küresel prodüksiyonun neresinde durduğuyla ilgili karar verme hakkının hâlâ mahfuz olduğudur. Bunun dışındaki diğer bütün okumalar Türkiye’nin çekimserliği veya edilgenliğine giden yolun mazeretlerini temin etmekten başka bir şeye yaramayacak. “Özne” mefhumunun hiç olmadığı kadar küçümsendiği bir çağda “çekimserlik ve edilgenlik” kulağa çok da kötü gelmiyor olabilir. Fakat şuna cevap vermeli insanlar: Ne dekorunda ne senaryosunda ne rejisinde yer aldığımız bir oyunun son sahnesinde kurşunu yiyen neden biz olalım? Şayet kurşun yemek kaçınılmazsa bunu neden onursuz şekilde bekleyelim ki? Oyun bitmeden ayağa kalkmazsak bunun bir oyun olduğunu ve oyunu bitirmek istediğimizi nasıl gösterebiliriz?

Küresel oyun boyunca giriş-gelişme-sonuç şemasını doğrularcasına Batı’dan dünyaya yayılan üç dalgaya şahit olduk. 19. yüzyılın kıtaları yavaş yavaş yutan sosyolojik ve kültürel dalgalanmaları, 20. yüzyılın tsunami benzeri yıkıcı ideolojik ve ekonomik dalgalanmaları, yerlerini 21. yüzyılda kısa erimli teknolojik ve psikolojik şok dalgalarına bıraktı. Yeni tahakküm biçimi en kısa sürede en büyük etkiyi almayı amaçlıyor. Bu da onu bir “şov ve şok rejimi” görünümüne büründürüyor. Böylesi maliyeti yüksek, etkisi kısa süreli bir rejimin sürdürülebilirliği yok. Sistem değer üretemeyişini başka değerleri yok ederek gizlemeye çalışıyor. Meşhur bir müzik grubunun bateristi grubun sıra dışı kariyerini özetlerken şöyle demişti: “Eskiden büyük farklar yaratan küçük bir makineydik. Şimdi özel ayrıcalıklar sunan büyük bir makineyiz.” Yolun sonuna geldik demenin şık bir yolu. Kapitalizm “sınırsız üretim-sınırsız tüketim-sınırsız kâr” prensibi sebebiyle zaten yolun başındayken sonuna varmıştı. Kürede başkasına yer bırakmayacak, küreye kendi bile sığamayacak kadar büyümüş kapitalist sistemin peşine takılıp varılacak bir yer yok. “Büyük farklar yaratan küçük makine” olmanın yolunu yeniden hatırlamalıyız. Anlattıklarım kimilerine masal gibi geliyor olabilir. Bir masal anlatmış olsam bile siz hiç masallarda masal anlatıldığını gördünüz mü?

Muhammed SARI (27 Cemaziyelevvel 1447 - 18 Kasım 2025)

SORUDAKİ HAKİKAT PAYI

23 yıldır iktidarda bulunan partinin isminin kısaltması 2000’lerin başında çeşitli biçimlerde açılıyordu. Herkes meşrebine, zekâsına, terbiyesine, niyetine, eşref saatine göre bir isim uyduruyordu. Bugün “reis! reis!” diye hâhişle, sitâyişle konuşan şuarâ, üdebâ, ulemâ, ukalâ, vükelâ tayfasının o zamanki alternatif bel altı isim önerilerini duysanız ağzınız açık kalır. (Kalır mı gerçekten?) Hepsi birbirinden ağır itham ve imalar içeren bu gayrıresmi adlandırmalar bana pek komik gelmiyordu. Kelime oyunu sevmediğimden değil; taşı gediğine koyarken hakikati de ifade edebileceğimiz bir yakıştırma arıyordum ama bulamıyordum. Kısa zaman sonra aradığım şeyin gözümün önünde durduğunu fark ettim. Hep böyle olmaz mı zaten? Bizi kör eden hırslarımız, beklentilerimiz, varsayımlarımızdır. Partinin resmi ismi başlı başına espri idi. Devlet sağlam bir espri patlatmıştı ama hiçbirimiz uyanamamıştık. Söz konusu kadro her ne yapacaksa bunu yargı organları ve finans ağları aracılığıyla yapacağını açık seçik söylemişti. Taş gediğimize konmuştu bir kere. 

Taş hâlâ oradadır. Gediğimize oturtulmuş taşla mı yaşasak yoksa taştan kurtulup gediği başka bir şeyle mi kapatsak bilemiyoruz. Orta yolcular “Kendi gediğimizi doldurmaya gücümüz yetmez ama gedikle de yaşanmaz. Hem o giderse daha beteri gelir. O yüzden hiç karışmayın.” deyip işin içinden sıyrılıyor. Fakat mesele yukarıda bahsi geçen partiden ibaret olsa tahammül edilebilirdi. Orta yolcuların görmediği yahut üzerini örttüğü gerçek şu: Türkiye’deki neredeyse bütün kritik kurum ve kuruluşların isimleri bir oksimorondur. Adında “halk” geçen partinin sicili vesayetçilikle, darbecilikle kapkaradır. “Hareket” partisi dedikleri yarım asırdır aynı yerde kaskatı, çakılı duruyor. İsmine “yeni” bilmemne diyenler mezardan çıkmış taze ölülerdir. Parti tabelasında “büyük” sıfatına bayılanların seçimdeki karşılığı ondalık küsuratlardan ibarettir vs. “Kayyım” tartışmasına da bu açıdan bakmanızı tavsiye ederim. Her siyasi partinin başındaki zat o seçmenin başına seçimle gelmiş gösterilen kayyımlardır. Bu seçilmişlerin vakti gelince kendi kurdukları partilerin kuruluş ilkelerine zıt görüşleri fütursuzca savunmaları başka nasıl açıklanabilir? Açıklaması basittir ve pragmatizmin dillendirilmeyen altın kuralıdır: Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir! Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez! 

Kökeni sofistlere dayandırılsa da pragmatizm esasen İngiliz-Amerikan hayat ve hâkimiyet tarzının felsefedeki yansımasıdır. Felsefe tarihinde yer verilse de pragmatistler kavramlarla veya kavramsallıkla uzun uzadıya ilgilenmezler, kavramları ancak “bir olgudan başka bir olguya geçebilmek” için kullanırlar. Olgusuz kavram yok hükmündedir onlar için. “Mevcut fiilî durum” neyi gerektiriyorsa onu yapmaya yönelen ve isteklerini gerçekleştirmek için sürekli “yeni fiilî durumlar” yaratmayı esas alan; pratik, müdahaleci, deneme-yanılmacı bir zihniyete sahiptir. Pragmatistler istekleriyle fiilî durumlar arasındaki uyumsuzluğu gidermekte ne kadar hevesliyse, eski fiilî durum ile yeni fiilî durum arasındaki zıtlığı, eski istekleriyle yeni istekleri arasındaki çelişkiyi tartışmakta o kadar isteksizdir. Bu bakımdan pragmatizm Erdoğan’ın (ve temsil ettiği kabul edilen kitlenin) en büyük silahı ve handikapıdır. Kapitalizm açısından işler tıkırında giderken el üstünde tutulduğu, kendini dünyanın zirvesinde hissettiği belli oluyordu Erdoğan’ın. Fakat kapitalizmin ağababası Amerika bile yeri geldiğinde ideolojik (görünümlü) kararlar almaktan çekinmez. Zaten pragmatizm Amerika için hem din hem dünya demektir, böyle avantajlı (!) bir itikadları var. Avamın nazarında kovboyların dürüst, harbi ve iş bitirici görünmeleri bu yüzdendir. Bu durumda kıvırmak, tevil etmek, riyâkârlık dezavantajlı kitlelerin (Müslümanların) payına düşer. Avam kendini kötülemeye, suçu kendinde aramaya mahkûmdur bir kere. Fıkradaki adamın dinindendir avam. Ramazan kavurucu yaza denk gelmiştir. Susuzluk iman gevretmektedir. O sırada oruçlunun biri, soğuk suyu kafasına diken gâvura yaklaşıp “dininin kıymetini bil!” demiştir. 

Adamın dini olur, avamın dini olmaz. İslâm adamlığımızı esas alır. Ve üstün vasıflarının bir gereği olarak “adam”ları avamı koruyup kollamakla mesul tutar. Pragmatizm ise bu asalet-mesuliyet bağdaşıklığının tam zıddına hizmet ediyor. Pragmatizmin sağladığı “genişliğe” rağmen Türk siyasetçisinin eksen değiştirmesi her zaman kolay olmuyor. Türk siyasetçisi tarihsel dezavantajlarından(!) hemen kurtulamıyor. Egemen güçler tarihsel kimliklerini bir baskı aracı olarak kullanabilirken tâbi pozisyonundakiler için kendi ideolojileri, kimlikleri, tarihsel rolleri gibi düşünceye dayalı meseleler ayak bağına dönüşüyor. Pragmatizmi, düşünceye dayalı karar anlarında Erdoğan’ın zaafını ortaya çıkarıyor. Aklı başında herkes Erdoğan’ın hemen hiçbir ideolojik ön kabulü ve uzun vadeli ereği olmadığını düşünsel kriz anlarında ayan beyan görebilir. Daha iyi görebilmek için Davutoğlu dönemiyle kıyas yapabilirsiniz. Davutoğlu pür ideoloji soslu söylemlerinin arkasında hiçbir reel ve fonksiyonel dayanak bulunmaması bakımından Erdoğan’ın zıddını temsil ediyordu. Kendini bütün Ortadoğu’nun dizaynına muktedir bir aktör olarak görürken basit bir blog yazısıyla alaşağı ediliverdi. Yerine pragmatizmden bile anlamayacak kadar pratik işlerin adamı olan biri geçti. Altmış gün sonra da darbe oldu. 15 Temmuz’un bu kontrastın tam ayrımında gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bahçeli ve Öcalan 23 yıl boyunca bütün acil sorunlarda (seçimse seçim, ittifaksa ittifak, ateşkesse ateşkes, savaşsa savaş…) Erdoğan’ın imdadına yetişti, fakat Erdoğan onların ideolojik taleplerine hiçbir zaman aynı açıklıkta cevap vermedi. Yargı ve finans eliyle yürüttüğü kimi operasyonlar bazen Türkçülerin ve Kürtçülerin canını yaksa da onlardan ciddi bir muhalefet görmedi. “Kepçeyle alıp kaşığın sapıyla bile geri vermeme” siyaseti muhafazakâr seçmenin gözünde Erdoğan’ın kudretine ve zekâsına hamlediliyor. Son on yıl bunun hiç de böyle olmadığının misalleriyle dolu. Yeni bir misaline önümüzdeki günlerde şahit olabiliriz. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili ideolojik eşik aşılıp halkın tepkisi bastırılabilirse, yani iş pragmatik kararlar almaya kalırsa Erdoğan’ın yeniden öne çıktığını görebiliriz.

Bir faydası olacaksa o günler gelmeden soralım: “Terörsüz Türkiye” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” bağlamında Araplar ve Kürtler neden “Akdeniz’den Hazar’a kadar iş birliği” sloganıyla sürekli birlikte zikrediliyor? Türkiye; yaklaşık yüz yıldır biri İsrail’in esiri, öbürü uşağı hâline getirilmeye çalışılan iki unsurun arasına alınarak yeni düzende tamamen etkisizleştirilmeye mi çalışılacak? AK Parti’nin kısaltmasındaki A ve K harfleri yeni dönemde artık Araplara ve Kürtlere mi delalet edecek? Abartılı görünen sorulardaki hakikat payını fark edene kadar bekleyelim, peşin hüküm vermeyelim. Birilerinin çok acelesi var. Biz acele etmeyelim.

Muhammed SARI (17 Cemaziyelevvel 1447 - 8 Kasım 2025)

GIRTLAĞIMIZA SOKULAN GORDİON DÜĞÜMÜ

Gençliğimden bu yana odamın duvarlarına kimsenin, hiçbir şeyin fotoğrafını asmadım. Arkadaşlarımın duvarlarında daima birtakım askılar olurdu. Örneğin 90’lardaki her üniversiteli gibi (!) ben de cemaatin evlerinde kaldım. Sekiz ay. Bir duvarda muhakkak Gülen’in fotoğrafı, şiir posterleri olurdu. Başka eve çıktıktan sonra beraber kaldığım arkadaşlarım da odalarının duvarlarını doldurmayı severdi. Şairler, şarkıcılar, türkücüler, futbolcular, siyasetçiler, din adamları… Bense odamın düz duvarlarına baktım yıllarca. Gölge-ışık geçişlerine, sıva çatlaklarına, çivi yaralarına. Şikâyetim yoktu. Doğrudanlık ve yalınlık bana daha salim bir hâlet-i ruhiyenin eseri gibi görünüyordu. Düşüncelerimin estetize edilmiş bir figürle, bir idolün pozu üzerinden dolayımlanması hoşuma gitmiyordu. Hâlâ gitmiyor. Zaman zaman asılıp kaldırılan ucuz nesneleri saymazsak evimin duvarları boş sayılır. Bu konuda bir zevk geliştirmeyi bilinçli biçimde reddettim. Zevk-i selim söylemine sığınıp hayallere dalmaktansa hatasıyla sevabıyla salim bir hayat yaşamaya çalışmanın kusurlu güzelliğini tercih ettim.

İnsan estetik tercihlerinin milliyetine mensuptur. Bu sözün aşırı geleceğini biliyorum. Daha aşırısını söyleyeyim: İnsan tercihlerinin dinine mensuptur. Tercihimiz neyse biz oyuz. Evimizi nasıl bina ettiğimiz, içini nasıl tefriş ettiğimiz, içinde nasıl eğleştiğimiz bilinç durumumuzu birebir yansıtır. Bana göre pencerenin doğru yerde olması aynanın doğru yere konulmasına takaddüm eder. Berbat boyanmış bir duvarın şık aydınlatma cihazlarıyla güzelleşebileceği iddiasını çocukça bulurum. Evin gündelik hayatında selam ve kanaat yoksa duvara asılacak bir hat levhasıyla gökten bereket ummak bana göre değildir. Tersi de olur, neden olmasın diyenlerdenseniz içinde bulunduğunuz hazin vaziyeti görmek istemiyor, göz boyamacılığa devam edilsin istiyorsunuzdur. Aynen şöhretli isimlerin posterlerine bakarak iç geçiren, mutezil hayatlarını unutup hayallere dalmayı isteyenler gibi. İtiraf etmek gerekirse gençken o kült isimler benim de aklımdan çıkmıyordu. O kadar ki suretlerini zihnimdeki mutena mevkilerinden kaldırıp odamın duvarına asmayı o ilişkiye ihanet gibi görüyordum. Benim olan bende kalsındı. İşin bir yanı buydu. Diğer yanı ise esaslı bir soruya dayanıyordu: Acaba farkında olmadan kendime küçük ilahlar mı ediniyordum? Bu soru yıllar içinde her zerreme sindi, karakterime tedbirlilik ve mesafelilik olarak yansıdı. Derdini, davasını kendine usta, üstat, efendi bellediği o yüce figür üzerinden anlatan herkese, dolayısıyla aslında sadece o figürü anmaya (evet, zikre) dönüşen hayranlık gösterilerine karşı ihtiyatı düstur edindim. O ustayı, üstadı, efendiyi gerektiğinde en çok ben takdir ediyordum, öyleyse en keskin tekdir hakkı da benim olmalıydı ki dengemi koruyabileyim. İpotekten, el koymacılıktan, tasalluttan nefret ediyordum.

Bugünün din, sanat, siyaset, spor gibi kitleleri sürükleyen faaliyet alanları ikonik figürler, kült isimler, karizmatik liderlerin idraklere tasallutu sayesinde ayakta duruyor. Kitlelerde “o adam” olduğunuz hissini örtülü ama etkili biçimde uyandırabiliyorsanız kapılar size açılıyor. Bu tür ilişkiler tek yönlü işler. Lider açıktan bir vaadde bulunmadığı için günün sonunda kimseye borçlu değildir. Kitleler zihin odalarının kıble duvarına o liderin suretini kendileri astığı için günün sonunda kazık yeseler de alacaklı değildir. Bu sembolik saadet zinciri bir yandan beklentilerin yönetilmesi diğer yandan korkuların diri tutulması mekaniğiyle çalışır. Öyle ki bu “hayali ihracat”ın dışında kalan fikirler sönükleştirilir, kenara itilir. Gövdesinden “şöyle duvara asmalık pozlar veren bir baş çıkaramadığı” ithamıyla çoğu görüş görmezden gelinir. Bugün sahipsizliğiyle maruf Türklük fikrinin bir önderi işaret etmemesi zaaf olarak görülüyor. İdeyi billurlaştırıp müşahhas hâle getireceği ve kitleyi harekete geçireceği düşünülen karizmatik bir figürün ortada olmayışı belki de Türklük fikrini diğer ideolojilerden ayıran en önemli, en güvenilir yanıdır. Bu bakımdan hasbî bir müminler hareketi olmaya belki hepsinden fazla layıktır. Ashabın gökteki yıldızlara teşbihi salihlerin hayatına dair mühim bir işarettir. Çünkü yerden bakınca yıldızlar sayılamayacak kadar çok ve benzerdir ama yaklaştıkça her birinin kendine mahsus kıymetleri olduğu anlaşılır. Rasulullah’ın keyfiyet ve kıyafetçe sahabeden tefrik edilememesi, Raşid Halifelerin bu yolu sürdürmesi bize imam-cemaat ilişkisinin esasına dair sağlam bir senet verir. Türkler öne çıkmanın değil safa girmenin kıymetini kavradığında düşünüş ve işleyişteki çarpıklıkların çoğu kendiliğinden hâl yoluna giriverir. Safa girenlerin bir kısmı zaruret hâlinde imamlık yapacak vasfı haizse endişeye mahal yoktur, o değirmen bir şekilde dönecektir.

Modern toplumun değirmeni dikkati bozukluğa ve çirkinliğe değil lüks ve konfora, yapısal bütünlüğe değil lokal iyileştirmelere çekmek suretiyle döner. Bu görevi “dikkat çekici” figürler üstlenir. Kimi ölü kimi henüz ölmemiş bu kült isimler temsil ettikleri söylenen toplum kesimini önce bütünden ayırmaya hizmet eder. Ardından kendi kitlelerinin bazen iç konsolidasyonunda bazen dış entegrasyonunda rol alırlar. Böylece her odasının ayrı bir âlem olduğu, çatıdan ve dış duvarlardan mahrum, garabet bir ev çıkar ortaya. Dünyanın en tuhaf arabistanı... Türkiye’de halkın bir kesimi Mustafa Kemal, bir kesimi Tayyip Erdoğan, bir kesimi Abdullah Öcalan kültünden kurtulmaya çalıştığı görüntüsü vermektedir. İşin ilginç tarafı, bu halk kesimlerinin birbirleriyle tarihsel, sosyolojik, genetik kesişmeleri karmakarışık hâldedir. (Bunlara bir de yeni dönemin Abdülhamidçilerini, Envercilerini ekleyin. Yetmedi “Arap ve Alevi kesimleri temsil edecek liderler belirleyelim.” teklifini ekleyin. Hesaplar hepten karışacaktır.) “Üç benzemez”in halk nezdinde benzer eleştirilere maruz kalması da enteresan. Halka göre Türklerin başına ne geldiyse Mustafa Kemal’in İngilizlerle uzlaşmasından, Müslümanların başına ne geldiyse Tayyip Erdoğan’ın Amerikalılarla uzlaşmasından, Kürtlerin başına ne geldiyse Abdullah Öcalan’ın İngiliz-Amerikan-İsrail ekseniyle uzlaşmasından gelmiştir. Bu isimleri bu kesimlerin başlarına kim lider seçti sorusunun cevabı yok. Türkler, Müslümanlar ve Kürtler diye neden deli saçması bir tasnif yaptığımı da sormayın çünkü izahı yok. Hem bu saçmalığın sorumlusu ben değilim. Dünya tarihinde böylesi kafa karışıklığının bir örneğini daha bulamazsınız. Kafa karışıklığını kafa yorarak çözebilir miyiz? Kimileri hayır diyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yüz yıl yaşadık ve tıkanma noktasına geldik. Gırtlağımıza sokulan bu Gordion düğümü yine kesilerek mi “halledilecek?”

Muhammed SARI (11 Rebiülevvel 1447 - 3 Eylül 2025)

VURUŞMASIZ DURUŞMALAR

Vuruşmalar durdu, duruşmalar dönemindeyiz. “Mahkeme etmek”in uydurukçadaki karşılığı anlamında değil, taraflar bir masanın etrafında öylece oturup duruyorlar manasında. Durup bekliyorlar. Komisyon safhasındayız. İş aracılara devredilmiş görünüyor. Böyle söyleyince sanki iş önceden asıl sahiplerince ele alınıyormuş intibaı uyanıyor. Hayır, işin asıl sahiplerini hiç göremedik. PKK hep bir vekâlet savaşı yürüttü. Fakat vekâlet savaşı başlatılan süreç üzerinden aslî savaş statüsüne yükseltilmeye, en azından uluslararası kamuoyunda bu algının yerleşmesine çalışılıyor. Yani PKK ne için kurulduysa o işi yapmaya devam ediyor. Acaba diyor insan Türkiye Cumhuriyeti de vekâlet savaşı mı yürütüyordu? Soruyu tersyüz edelim: Türkiye Cumhuriyeti kendini ve bizi temsil edebiliyor mu?

Vuruşurken düşünmezsin, fakat dururken insanın aklına türlü şey geliyor. Mesela Körfez Savaşları’nın ve Arap Baharı’nın sebep olduğu otorite boşluğu ilk günden beri Mîsâk-ı Millî haritasını getiriyor akıllara. Mîsâk-ı Millî’nin güney sınırları Batı’nın Kürt nüfusu sıkıştırıp tampon bölge oluşturduğu topraklara tekabül ediyor. Bir zamanların proto-İsrail topraklarına. Bu tamponun aradan kaldırılma, tarihin bu kaçınılmaz çağrısının karşılık bulma ihtimali (bu ihtimal çok çok zayıf da olsa) ufukta görünür gibi olduğu an 7 Ekim’e göz yumularak Gazze yok edildi, Suriye rejimi ve askerî alt yapısı imha edildi, Lübnan Hizbullah’ı pasifize edildi, İran’ın stratejik isim ve kurumları vuruldu, Körfez sermayesinin sisteme bağlılıkları pekiştirildi. Uluslararası politikanın yazılı olmayan bir ilkesidir: Türkiye’ye yarım adım attırmamak için on adım atmak zorundasın. Türkiye’nin yarım adımı muarızlarının on adımına bedel bir tarihsel çarpan gücü taşır. Öcalan bunu göremeyecek biri değil. Hemen tutumunu değiştirdi, Mîsâk-ı Millî’nin güneyi için komisyoncu rolünü üstlendi. İsrail köleleştireceğine kardeşlerinize siz sahip çıkın argümanıyla gurur okşayıcı sözler söyledi. Irak’tan yıllar sonra İran ve Suriye’de de yeni şartlar oluşunca gecikmeden Türkiye’ye teklifini yaptı. Fakat önceki temas girişimlerinde olduğu gibi teklifin kendisinden gelmesi müzakerede düşük bir pozisyon anlamına geleceği ve güvenlik bürokrasisinden veto yeme ihtimali yüksek olduğu için teklifin reddedilemeyecek bir yerden, içeriden ve en tepeden gelmesi gerekiyordu. Bu görevi çeyrek asırdır yaptığı gibi Bahçeli üstlendi. Böylece PKK üst perdeden, kuyruğunu dik tutan bir üslûpla, “eşitler olarak” konuşabilme fırsatı buldu. Gelinen noktada PKK bir anlaşma koparsa da masadan kalksa da artık taraf kabul edildiğini ve örgüt içi emir-komuta zincirinin hâlâ çalıştığını dünyaya göstermenin psikolojik üstünlüğünü kazandı. Eksiden artıya bir çırpıda geçmiş oldular.

Yarım asırlık çatışmanın sonunda büyük devletler için köleleştirilmeye hazır milyonlarca Kürt yaratıldığını en iyi Öcalan biliyor. Hareketin köleleşmeye ve özyıkıma gittiği ta 90’larda görüldü. “Dörde bölünmüş coğrafya”nın bir propaganda retoriğinden öteye gidemeyeceği, Batı’nın buraları Kürtlere “yedirmeyeceği” görüldü. O yüzden PKK’nın Türkiye’deki yeni stratejisi “sistem içinde anayasal teminat kazanmak” olarak belirlendi. PKK, İsrail’in doğrudan kölesi olma tehlikesini bize Türkiye’nin kardeşi olmak şeklinde pazarlayabildi. “Süreç” belli ki birilerinin son şansı. Tarihe adını “katil” değil “havari” olarak yazdırabilmek için. Fakat bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin son şansı olabillir mi? İlki sonu bir yana, Türkiye’nin öteden beri tek şansı vardı ve hâlâ var: Devlet-millet bütünleşmesinden doğacak kuvvet. Devlet içinde bir kliğin öbürünü bertaraf ederek ilerlediği hiçbir seçenek Türk milletinin lehine olmayacak. Millet içindeki kimlik karmaşasının çoğulculuk olarak sunulduğu hiçbir seçenek Türk devletinin lehine olmayacak. Bütünleşmesi gereken iki unsur evvela kendi içinde parçalı görünüm arz ediyor. Yapı parçalı olmasaydı PKK devletin bir kesimiyle, devlet de PKK’nın bir kesimiyle görüşemezdi. Parçalılık görüşmeyi mümkün kılıyor, ama görüşmelerde bütüncül kararlar alınmasını da engelliyor. İlginçtir, bütünleşme fikrinden ısrarla bahsedenler yalnızca Bahçeli ve Öcalan. Yılların etnik politika güdücüleri “sosyal ve siyasal entegrasyon” fikrinde buluşmuş görünüyor. Sadece bu gösterge bile ispat ediyor ki Türkiye hakkındaki kararlar gündelik siyasî aktörlerin elinin ve aklının ermediği bir bölgede alınıyor. Bu gerçeği dikkate almadan üretilen bütün enformasyonun temelsizliği de acıklı biçimde ortaya çıkıyor.

Buraya kadar söylediklerim ne “vuralım” demeye yorulabilir ne “duralım” demeye. İtirazımız kavram ve kimliklerin baştan iğdiş edilmesine, manzaranın bizim irademizle şekillenmeyişine. Savaştırıldık ve barıştırılıyoruz! Bu kadar. Şuursuzca savaştırılmak bir bela, onursuzca barıştırılmak başka bir bela, barıştırılamayacaksa eskisinden daha çaresizce savaştırılmak tehdidi bambaşka bir bela. Savaşın ve barışın ne olduğunu bilmiyoruz; çünkü kendimizin kim olduğunu bilememekten dolayı dost ve düşman tanımlarımızı yapamadık. Kim olduğunu bilmeyen dostunu düşmanını tanı(mla)yabilir mi? Ne için savaştığını bilmeyen ne için barıştığını bilebilir mi? Gerekçesizlik sadece argümanlarımızın içini değil varlığımızın içini de boşaltıyor. Gerekçelerimizi açık seçik bilmek zorundayız, tepedeki adamdan sokaktaki adama kadar. Bahçeli bu süreci öyle tepeden inme, damdan düşme tarzda başlattı ki istenen neticenin alınamaması için bu dayatmacı tavır bile yeter. Acaba bunu mu istiyor? Öcalan açısından sürecin nasıl başladığı pek fark etmiyor, başlamış olması bir kazanç. Şayet süreç istedikleri gibi neticelenmezse PKK yine en iyi bildiği işe, taşeron cinayetlere geri döneceğini zaten açıkça söylüyor. İtildiğimiz yer açık: Anayasal ve etnik milliyetçiler tarihimize bulaştırdıkları pislikleri temizlemek yerine bizi gelecekteki daha büyük bir pislikten kurtardıklarına inandırmak istiyorlar.

Yakın tarihimizde tek bir siyasî karar yoktur ki dışarıdan dayatma, tepeden inme olmasın. Bu yüzden Türk siyasetçisinin baskın karakteri “tabansızlık”tır. Başımızdakiler başımıza iş açar ve ortalıktan toz olurlar. Tabansızlar yüzünden olan tabandakilere olur, onların feraset ve fedakârlığına kalır iş. Öyleyse ferasetsiz feda oluşlardan ve fedakârlığa yanaşmayanların ferasetli pozlarından uzak duralım. İlk elde, fizik ve metafizik anlamda sınır kavramını yeniden ele almalıyız. Sınırların belliyse onu savunmanın yordamına kafa yorarsın. Yordamın temel ilkesi bellidir: Sınırlarını savunmaya sınırlarının ötesinden başlarsın. Ayakların sınır çizgisinde olsa da gözlerin ufuk çizgisinde olmak zorunda. Gerektiğinde ufuk çizgisine de ayak basmaya hazır olmalısın. Hatay’ın korumasını Mekke-Medine’den, İstanbul’un korumasını New York’tan Brüksel’den başlatmak zorundasın. Bütün kavgaların, didinmelerin, polemiklerin ötesinde sarsılmaz bir iman varsa onun uğruna çekilen çileler güzeldir. Dünyayı cennete çevirmeye gelmedik ama cehenneme çevirmeye çalışanların tepesine binmek vazifemiz. Vatanımız bizim için cennet-âsâ da olsa hepimiz ölünce cennet-mekân olmak, daha doğrusu Cennet-Vatan’a uçmak için yaşıyoruz. İçimizde Cennet-Vatan özlemi, karşımızda çölleşen yeryüzü... Çölleşme yayılmacıdır. Sınırı namus bilmediğinde seni istila eder. İşte siyasetle ilgilenmemizin itikaden en yalın gerekçesi.

Muhammed SARI (2 Rebiülevvel 1447 - 25 Ağustos 2025)

SİZ İÇERİDEN, BİZ DIŞARIDAN

Keçecizade Fuat Paşa’ya atfedilen meşhur bir söz vardır. Bir görüşme esnasında Fransız kontunun “Osmanlının büyük zaafa düştüğü, yakında yıkılacağı aşikâr, neden kabul etmiyorsunuz?” yollu salvosunu “Hayır Kont! Türkiye en dayanıklı devletlerden biridir. Üç yüz senedir siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalıştığımız halde bir türlü yerinden sarsamadık!” nüktesiyle savuşturup taşı gediğine oturmuş. Nükte ilk tadımda gayet hoş, fakat biraz bekleyince ağızda zehir gibi bir tat bırakmaya başlıyor. Sizi bilmem ama bana kalırsa nüktenin hoşluğu bir zamanlar iç-dış diye bir ayrımın olmasından, tarafların belirginliğinden ileri geliyor. Nüktenin acılığı da aynı sebepten. Bugün küreselleşmenin aşındırıcı tesiriyle iç-dış ayrımının neredeyse kalmayışı, daha mühimi, içeridekilerin dışarı çıkarılıp dışarıdakilerin içeriye sızmaları kara kara düşündürüyor. İran-İsrail füzeleşmeleriyle şu sıra sıkça konuştuğumuz hava savunma kubbeleri ve İran’ın asıl içeriden vurulmaya çalışılması akıllara şu soruları getirdi: Türklerin kubbesi hâlâ yerinde mi? Nasıl oldu da kendi gök kubbemizi dışarıdan zorlar pozisyona düştük? Kubbeyi dışarıdan koruyalım derken içerideki yerlerin kimlere bırakıldığını biliyor muyuz? 

Bugünkü kültürel ve siyasal manzaramız, küresel teknolojik hâkimiyetin dayattığı entegre sistem prensibinin işleyişi sebebiyle kevgire dönmüş hâldedir. Hayatın hiçbir sahasında kendimize mahsus diyebileceğimiz bir renge, dokuya, motife rastlamıyoruz. İç bütünlüğü böyle lime lime edilmiş toplumların etkili yetkili kimseleri ülkelerini dışarıdan edindikleri elden düşme tezlerle savunabileceklerine inandırılmıştır. İzm’lerle olan kanlı maceramıza bakın. Türk varlığını nesneleştirmeden, ona aidiyetini paranteze almadan konuşabilen insan evladının sayısı yüz yılda bir elin parmaklarını geçmez. Öte yandan, içeride boş bırakılan mevzilere sayısız sızma operasyonu gerçekleştirilmiştir. Sızan unsurlar yerli, millî görünümlü tezlerin hep en ateşli savunucuları rolüne bürünmüşlerdir ki böylece manzara vahametten felakete doğru evrilmiştir. Kurşunları çalınan kubbe dışarıdan tezekle kaplanırken içeriden sökülen çinilerin yerine ucuz röprodüksiyonlar asılır.

Bizimki gibi toplumlarda dost-düşman mefhumları da eleğe dönmüş hâldedir. 27 Mayıs’a kadar ortak dış tehlikelere karşı iyi kötü el birliği edebilen siyaset kurumu, bu tarihten sonra bir yarılma görüntüsü arz eder. İçerideki yarılmanın ilk acı neticesi en kritik dış politika konularında bile söz birliği edememek olur. İç ve dış politika yarılmışlığı İkinci Dünya Savaşı’ından sonra denetlenen bütün ülkelerin başındaki bir dert. Öyle ki, herhangi bir ülkenin iç muhalefeti ile dost bir ülkenin iktidarının iş tutabilmesi 1945’ten sonra vaka-yı adiye hâline gelmiştir. Bir ülkenin iktidarının düşman bir ülkenin istihbaratıyla yakın çalışması da artık kimseyi şaşırtmıyor. Düşmanımızın dostu ve düşmanı, dostumuzun dostu ve düşmanı bizim neyimiz olur; bunu kategorik olarak cevaplamak hiç olmadığı kadar zor. 

Türk siyasetine bugün dost-düşman ayrımından ziyade muhterisler-kifayetsizler ayrımı yön veriyor. Bu da hem iktidarı hem muhalefeti kendi içlerinde sürekli bölünerek, çarpıklaşarak, tutarlılıktan uzaklaşarak var olmaya itiyor. Normal şartlarda böyle yapıların kendiliğinden silinip gitmesi beklenir, fakat 1945 sonrası küresel hegemonya tam da bu tür iletken mini yapılar sayesinde etkili oluyor. Diyeceğim şu: Kifayetsiz muhalifleri küçümsememek lazım; çünkü iktidarı alaşağı etmek için iç ve dış güçlerle en adi işbirliklerine girmekten çekinmezler. Muhteris muktedirleri gözümüzde büyütmemek lazım; çünkü rantlarını korumak için en sefil iç ve dış dalaverelere tevessül etmekten gocunmazlar. Yerleşik algı bu ikiliyi mücadele hâlinde görmeye sebep olsa da gerçek budur. Kâğıt üzerindeki tanımları gereği gerçekten zaman zaman birbirinin kanını da dökebilirler. Fakat ülkenin menfaati bahsinde birbirine düşman, kendi menfaatleri bahsinde birbirleriyle dost olurlar. Muhterisler ve kifayetsizler bilhassa foyalarını meydana çıkarma potansiyeli taşıyan ortak tehlikeler (millî bir odak, dürüst bir figür) karşısında birlikte hareket ederler. Bazen de eski statükonun tepeden tırnağa değişeceği kokusunu aldıklarında kolayca yan yana gelirler. Sık duyduğumuz “Ne yapalım, siyaset böyle bir şey!” sözü bu türden mide bulandırıcı ittifaklar, şok edici tokalaşmalar sebebiyle söylenir. Muhterisler ve kifayetsizler birbirinin veya herhangi birinin esastan dostu veya düşmanı olma onurundan mahrumdur. Onlar yalnızca menfaat ve tehdit algıladıklarında biçim kazanan amorf oluşumlardır.

Muhterisleri ve kifayetsizleri bugün dünya sahnesinde İran ve İsrail temsil ediyor. Fakat ikisinin de ortak noktası, kubbelerinin dışarıdan değil ancak içeriden gelecek bir saldırıyla yıkılabilir olmasıdır. Türkiye’deki muhterisler ve kifayetsizler de yıllardır böyle bir darbenin zeminini hazırlıyor. “Sırada Türkiye var!” çığırtkanlığı bu hazırlığın en açık psikolojik harp hamlelerinden biri. “Sırada Türkiye var!” sözü kamuoyu tarafından çoktan “satın alındı” bile. Dünyanın aklı başında hiçbir toplumu sırasını bekleyen kurbanlık koyun ağzıyla konuşmaz, kendi hakkında böyle konuşulmasına müsaade etmez. Bizdeyse tam aksine en yetkili ağızlardan bu tehdit her gün dillendiriliyor. Ahmaklık mı hıyanet mi siz karar verin. Osmanlı monarşisi “Osmanlı yıkılacak!” fikri normalleşmeye başladığı için yıkıldı. Cumhuriyetin durumu daha vahim. Cumhuriyet rejimi kendini en baştan bir yarılma, bir kopuş olarak tanımladığı için bugün bir tehdit anında güç devşireceği iç canlılıktan ve dış bütünlükten mahrum bir ara rejim derekesine düştü. Düşene vuran çok olur... Yıllar önce genç bir öğretmenken göstermelik bir cumhuriyet bayramı programı hazırlamam istendiğinde de içimde aynı huzursuz edici duygular uyanmıştı. Zorla getirilmiş, bitse de gitsek diye sabırsızlanan 15-20 kişilik idareci-öğrenci-öğretmen grubuna hitaben şöyle demiştim: “Ya herkes burada olmalıydı ya hiç kimse burada olmamalıydı.” 

Muhammed SARI (21 Zilhicce 1446 - 17 Haziran 2025)

SÖZÜN BAŞI, KİTABIN ORTASI, YOLUN SONU

Hakan Fidan 21 Ekim’de “Gülenciler yol yakınken dönsün.” dedi. Arkasından Devlet Bahçeli 22 Ekim’de “Bugün kitabın ortasından konuşacağım.” dedi. Öyleyse biz de sözün başındayken kitabın ortasından konuşalım ve bir yolun sonuna geldiğimizi söyleyelim. Yolun sonu sözü size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. İyi yolda olduklarını düşünenler bu tabirden endişe duyacaklardır. Gidişatın kötü olduğunu düşünenlerse betere doğru gittiklerine kanaat getirip daha iç karartıcı düşüncelere dalacaklardır. Zaten yolumuz yol değildi, belki bu vesileyle yeni bir yola gireriz diye düşünenler de vardır mutlaka. Bir yol olsun da nasıl olursa olsun diyenlerin sayısı hiç de az değildir.

Türkiye’de siyasetin etki alanı, gündemi belirleme kapasitesi ne kadar yüksekse bu gücü elinde bulunduran odakların sayısı o kadar az. Bu durum, devlet gücünü arkasına alan gizli bir azınlığın topluma her istediğini dayatmasına sebep oluyor. Öte yandan, siyasî meseleler hakkında herkesin yorum yapabilme serbestisi ile gerçek bir siyasî katılım gösterme sorumluluğu arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor. Bu durumda ise safdil ve tecrübesiz kimselerin siyasî alana tedbirsizce girip harcandığına şahit olabiliyoruz. Devletle millet, resmiyetle sivillik birbirinden koptukça ve gri bölgeler genişledikçe zihinlere belirsizlik, kargaşa ve sanrılar hâkim oluyor. 

Griyi açık siyah olarak mı, kirli beyaz olarak mı tanımlayacağız? Konjonktüre göre değişir, cevabını verecektir çoğu insan. İlkeler yerine menfaatler üzerinden konum almanın tabii neticesi olarak. Gri alanda konumlanan aktör ve grupların gerçek renklerini anlamak hakikaten zordur. Fakat ilk elde şu kadarını bilsek bile bir başlangıç noktası yakalayabiliriz: Gri oluşumlar meşruiyetlerini tabandan (halktan), ehliyetlerini tavandan (seçkinlerden) almaya çalışır. Griler hem yönetenlerin bazı imtiyazlarına ortak olma fırsatını kovalar hem de yönetilenlerin itirazlarının sözcülüğünü yapma onurunu kimseye kaptırmazlar. Ölü evinin yasçısı, düğün evinin tefçisi bunlardır. Ömürlerinin uzunluğu bu dengeyi koruyabilmelerine bağlıdır. Bu nedenle Türkiye’deki siyasal alan ve sivil alan bir açıdan bakıldığında birbirine karışıp sınırları kaybolmuş gibi görünürken bir açıdan bakıldığında en keskin çizgilerle birbirinden ayırılmış görünmektedir. Griler ne mutlak karışmayı ne mutlak ayrışmayı ister. 

Grilik üçüncü bir taraf gibi algılansa da aslında siyah ve beyazların zaman zaman içine dalıp gizlenmelerini, araziye uyarak doğru zamanı beklemelerini sağlayan geçici duruma verilen addır. Bu bakımdan Türkiye’de belli bir etki alanına erişmiş bütün de facto yapılar (holding, dernek, vakıf, tarikat, cemaat, cemiyet, lonca, kooperatif, sendika, ajans, lobi, mafya, çete…) vakti geldiğinde etkilerini de jure yetkilerle taçlandırmak, gelirlerini sağlama almak niyetindedir. Bu süreç boyunca “sivil bir parti” ve “sivil bir hükûmet unsuru” gibi hareket ederler. Tersi de olur: Partiler veya hükûmetler bazen manevraları ve söylemleriyle kâr amacı gütmediği söylenen kuruluşları taklit eder. Amaçları sürecin sonunda yetkilerini arttırmak veya yetkilerinin toplumdaki etkisini arttırmaktır. Yani de jure statünün yetmediği yerde de facto durumlar yaratarak kendi lehlerine kaldıraç etkisi oluşturmaya çalışır. İki taraf gri bölgede karşılaştıklarında çatışmak yerine kaynaşmayı tercih eder. Dolayısıyla mevcut Türkiye şartlarında AKP bir şirkettir, CHP bir tarikattir, MHP bir ajanstır, FETÖ ve PKK sistem içre birer de facto partidir… dediğimizde yanlış bir söz söylemiş olmayız. Kimileri gücü ele geçirebilmek için sivil görünümlü alandan resmî makamlara doğru uruç halindeyken kimileri elindeki gücü koruyabilmek için sivillerle dolu festival alanında akrobatik gösteriler yaparak puan toplamaktadır. 

PKK cinayet makinası ve Gülenciler Türkiye’nin savunma mekanizmasını yenemedi. Yenmeye yaklaşamadılar bile. Kozları patronlarının kendilerine teoride ve pratikte sınırsız yedek parça tedarik etmesiydi. Kürtçülük ve Gülencilik son 40 yılda de facto pozisyondan de jure statüye geçmek stratejisine bu sayede büyük oranda sadık kalabildi. Türkiye’nin tek kozu tek başınalığıydı, seçeneksizliğiydi, ölümüneliğiydi. Fakat Türk devletinin başındakiler ne hukukî ne fiilî ne ahlâkî üstünlüklerini hakkıyla kullanabildi, buna niyetlenilmedi bile. Neticede varılan yer, yüz yıl önce memlekete dışarıdan sokulan nifakın bugün yine dış tehditler gerekçesiyle ittifak tekliflerine muhatap olmasıdır. Akla birçok soru geliyor: Öcalan, Osmanlıda asilere pâye verilip sulh edilmesi kabilinden bir anlaşmayla uluslararası bir statü mü kazanacak? Gülen’e intisap edenler “yol yakınken” etkin pişmanlık yasasından faydalandırılıp topluma mı kazandırılacak? Devlet açık ve örtülü ittifak teklifi (tehdidi?) yoluyla örgütlerin içinde çatlaklar oluşturmayı mı amaçlıyor gerçekten? Öcalan mecliste konuşsun, Gülenciler yol yakınken dönsün demek zorunda kalan devlet aklının, alacağı cevap ne olursa olsun Edirne’de, Diyarbakır’da, Irak’ta, Suriye’de özellikle de İsrail’e karşı aktif ve kararlı bir politika izleyeceğine güvenilebilir mi? Hem Türkiye hem muarızları CENTCOM’dan izinsiz adım atabilecek durumda mı? Yakın denilen yol hangi yoldur? Şu ortasından konuşulan kitap hangi kitaptır? Soruları çoğaltmanın faydası yok. Dünya sistemi cevapları asla verilmeyecek sorularla oyalanmamızdan istifade ediyor. Tehdidin boyutunu teklifin şok ediciliğine bakarak kestirmeye çalışmak eleştirel düşünme melekemizi köreltiyor.

İslâm’ın siyasetsizleştirilmesi, siyasetin İslâmsızlaştırılması ve üstelik bunların iki ayrı alan olarak var olmaya zorlanmaları Türk toplumunda derin yarıklar açtı. Bizim için takdir modernlik projesi bu ameliyatın gerçekleştirilmesinden ibaretti, başarıldı. Ayrılıkçı, takiyeci, menfaatçi unsurlar bu yarıklarda yuvalandı. İslâm itikadı sünepe bir görüntüye hapsedildi. Siyaset kurumu sansasyonel çıkışlar yapmadan yol alamaz hâle geldi. Siyasetin elindeki tabanca başından beri kurusıkıydı ama patlama sesini duyar duymaz kendi rızanızla ölmek zorundaydınız. Güzellikle ölmediğinizde sizi kabzayla dövüle dövüle gerçekten öldürülme tehlikesi bekliyordu çünkü. Bugün ise ölülerin ve ölmüş gibi yapanların ittifakı siyaset kurumunu bir teklife zorlamış görünüyor. Anlaşılan o ki hata katmerlenerek devam ediyor. Ahlâk sorunuyla hukuk sorununun birbirinden ayrılamayacağını kabule hâlâ kimse yanaşmıyor.

Muhammed SARI (20 Rebiülahir 1446 - 23 Ekim 2024)

CANLILAR SORUNUNA GİRİŞ: GAZZE VE KÖPEKLER

Sıkıcı gecelerde, yani her gece adamlar pirinç direklerden kayarak inip Mekanik Tazı'nın koku sistemini tıkır tıkır ayarlayarak uygun kombinasyonlara getirir ve ardından itfaiye binasının aşağı eğimli rampasına sıçanlar, bazen de tavuklar veya zaten boğulması gereken kediler salarlardı. Sonra da Tazı'nın hangi kedi, tavuk veya sıçanı önce yakalayacağı üstüne bahse tutuşurlardı. Hayvanlar serbest bırakılırdı. Oyun üç saniye içinde biterdi: Tazı'nın rampanın ortasında yakaladığı sıçan, kedi veya tavuk patilerin arasında kısılıyken, yaratığın uzun burnundan çıkan on santimlik, içi boş çelik iğne büyük dozda morfin veya prokain zerk etmek üzere inerdi. Sonra o zavallı piyon fırına atılırdı. Ardından oyun yeniden başlardı. 
(Ray Bradbury, Fahrenheit 451)

Başıboş köpeklerle mücadele yolunun yıllardır bulunamaması ibret verici. Yeni küresel düzenin kurulması talebinden bölgesel barışın sağlanmasında oynanacak etkin role, iç vesayet odaklarıyla mücadeleden teröristlerin sınır dışına püskürtülmesine kadar birçok majör meselede kendinden emin tavırlarla konuşan hükûmet, sıra gündelik hayatın sorunlarına, düşünce derinliği veya felsefî tutarlılık gerektiren sorunlara geldiğinde son derece kararsız ve kırılgan bir profil sergiliyor. Vaziyet ibretlik, fakat bir o kadar tanıdık ve tipik.

Hükûmetlerin içeride ve dışarıda farklı davranması, bazen aslan kesilip bazen süt dökmüş kediye dönmesi yeni değil; elbette Türkiye’ye mahsus da değil. Peyin dışarıdan reyin içeriden temin edildiği bütün siyasî düzenlerde iktidarların en az iki yüzü olmuştur. Ne yazık ki bu iki-yüzlülüğe en çok şahit olunan ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’ye hâkim olan zümreler kültürel iki başlılık (İslâm ve Batı) tehlikesi olduğu propagandasıyla (şantajıyla) iki-yüzlülüğü cumhuriyetten sonra bir devlet politikası olarak kurumsallaştırmıştır. Buna göre; Türk hükûmetleri hâkim uluslararası söylemlere hep “millî menfaatler” gerekçesiyle destek olmuş veya şerh düşmüştür. Aynı hükûmetler ülke içinde daima “batı menfaatleri” doğrultusunda bir eylem hattı takip etmiştir. Bu tuhaflık halkta duygusal karmaşaya sebep olmuştur. Halkın ekseri, içeride kendilerine her türlü eziyeti reva gören devletin dışarıda muvaffak olmasını dilemiştir. Halkın küçük bir kısmı ise içeride devlet eliyle birçok imtiyaz ve dokunulmazlığa kavuşmuş olsa da devletin elinin kolunun dışarıda bağlı olması için çalışmıştır. Hamakat ve hıyanet, çaresizlik ve fırsatçılık dönüşümlü olarak toplumsal refleksleri şekillendirmiştir.

Hükûmetlerin bazen dışarıda kükredikleri vâki ise de bu kükreyiş dünya sisteminin iplerini elinde tutanları endişelendirmiyor. Bunun önünde sonunda miyavlamak anlamına geldiğini, geleceğini, getirileceğini maalesef herkes biliyor. Uzun tarihsel bir vetirenin sonucu olan bu sorunun çözümü de uzun sürecektir. Hükûmetlerin içeriye karşı kükremesinin sebepleri ise daha psikolojik, daha karmaşık. Türk devleti ülke içinde en basit toplumsal sorunun bile Müslümanlık nokta-i nazarından ele alınmasına izin vermedi. Yani içeride gerçekten kükredi devlet. Son yüz yılda her nesilden Müslüman yasaklardan paylarına düşeni alarak bu tahammülsüzlüğü yakînen tecrübe etti. Fakat devletin içeride sadece imtiyazlı azınlık ve lobilere karşı gösterdiği ikinci bir yüzü daha var. Miyavladığı söylenemese de devletin bu kesimlere kükreyemediği bir gerçek. Homurdanıyor denebilir olsa olsa. Zülfüyâra dokunan, çıkar çatışmalarına sahne olan, hazırlıksız yakalanılan her hadisede devletin renkten renge girdiğine şahit olageldik. Örneğin; başıboş köpeklerin canı, köpeklerin parçaladığı çocukların canı, Gazzelilerin canı söz konusu olduğunda devletin farklı yüzlerini görebiliyor, farklı sesler çıkardığını işitiyoruz. 

Birkaç yıl önce “can dostlarımız” tabiriyle ideolojilerini damarlara tatlı tatlı zerk etmeye başlayan kesimler geçen süre zarfında boş durmadıklarını, hayat tarzı ve lobi faaliyetlerini kılcallara kadar ilerlettiklerini her köpek saldırısında bir kez daha gösterdi. Kendine mahsus bir insan tasavvuru olmayan (yahut bu tasavvuru unutmuş görünen) Türk toplumunun hayvan hakları söylemi karşısında direnmesi, tutarlı davranması zor görünüyor. Hükûmetin de bu meselenin altında yatan ideolojik fay hattını tetiklemek ve yeni bir “hayat tarzı” tartışmasına girmek istemediği açık. Dolayısıyla sorunun yerel yönetimlere havale edilerek sessizce gündemden düşürülmesi ihtimali yüksek. Hâl böyle olunca köpeklerin sahiplendirilmesi ile insanların sahipsizliği arasındaki tezat daha bir göze batmaya başlıyor. Sahipsizliğin -göz çıkarmamak şartıyla- göze batırılması birilerinin işine geliyor belli ki. Bu suretle gözdağı verilmek isteniyor. Mesele basit bir hukukî düzenlemeden veya şehir kültürü noksanlığından ibaret değil. Robot haklarından bahsedebilen bir zihniyet hayvan hakları paravanıyla elde edeceği kazançlar konusunda gevşeklik göstermeyecektir. Göstermemiştir de. Canlılığın tanımını mutlaklaştırıcı Aristo’dan muğlaklaştırıcı Derrida’ya kadar. 

Soru şu: Batıdaki felsefî geleneğin iki uç yorumuna da (Aristo-Derrida) mesafeli olan topraklarımızda insan haysiyeti, canlılık, hayat hakkı, hayvanın yeri gibi başlıklar neden modern biyolojinin kabulleri ve kavram setleri üzerinden konuşuluyor? Hakkın ne olduğunu tanımlama hakkına sahip olduğu iddiası, aklın ne olduğunu ve kimde bulunup bulunmadığını kendi aklına dayanarak çözebileceği iddiası Batı’nın yüzyıllardır deliliği bir yaşama tarzı olarak benimsediğinin göstergesidir. Bu akla göre “modern hayvan?” bir tür bilinç ve farkındalık sahibi varlık olarak kabul ediliyor. “Modern hayvanlar”ı modernleşmemiş insanlara tercih eden bir zihniyetle uğraşıyoruz. Gazzelilerin “insansı hayvanlar” olduğunu, toptan katledilmelerinde beis olmadığını söyleyen İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant tanrıyı oynayan zihniyetin mensubu olarak konuşuyordu. Sonrasında bütün hümanist âlemin İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemesi bu hastalıklı geleneğin son derece “canlı” olduğunun kanıtıdır. 

Tarih boyunca köleleştirme hayvanlaştırmayla iç içe yürüdü. Köleler özgür olup olmadıklarından önce insan olup olmadıklarını ispatlamak zorunda kaldılar. Bugün ise Türkiye’de politik alanı sürüler halinde işgal eden hayvan hakları söyleminin sahipleri ile Gazze’de “insansı hayvanlar” yaftasıyla bir toplumun politik varlığına musallat olarak diş geçirmeye çalışanlar arasındaki akrabalık gözlerden saklanamıyor. Tavşana kaç, tazıya tut diyen aynı kişi. 

Muhammed SARI (24 Zilka’de 1445 - 1 Haziran 2024)