benlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
benlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NE ZAMAN KENDİ RENGİMİZE BÜRÜNECEĞİZ?

İnsan, üzerine kokusunun sinmediği şeyi içine sindiremez. Karşılaştığımız kişi veya ortamla ünsiyet kuramadığımızda ferdiyetimize mahsus özellikleri dışa vuramayız. Hayatta kalabilmek için kişiye veya ortama alışmamız lazım. “Alışmak” almak ile başlar, sonra karşındakinin seni almasıyla devam eder. Tek yönlü nüfuz (sadece almak, sadece vermek) her zaman tahakküme dönüşme riski taşıdığından insan için hayırlı olan “alaşım” vasfını korumaktır. Bizim “kendimiz” diye bildiğimiz katışımdan, alışımdan, alaşımdan ibarettir. Yalnız kaldığımızda içimizde yükselen çatışma dalgaları “basit” değil “mürekkep” varlıklar olduğumuzu işaret eder.

Hiçbir ferd sosyal hayat içinde “bizâtihî” yer alamaz. Çocuklar ve deliler hariç. Hepimizin belli oranda takındığı bir tavır, üstlendiği bir görev, benimsediği bir rol vardır ve toplumsal hayat bu sayede sürüp gider. Çocuklar ve deliler bu süreci tersine çevirdikleri için hem toplum “üstü” (mesuliyetsiz) hem de toplum “dışı”dırlar (yetkisiz). Kurallı yapılar içinde silik ve kendilerine yabancı görünürlerken kural veya yapı ortadan kalktığı an özleri, güvenleri yerine gelir. Her zaman “mesuliyetsiz ve yetkisiz” vasıflarına uygun davranmaya kalksalardı delilerle ve çocuklarla iletişim kurmak mümkün olmazdı, iletişebilmek için onları sınırlandırırız. Çocuklar ve deliler insanlaştıkları nispette basitten mürekkep olmaya doğru evrilirler. Ne gariptir ki modern düzenler hükmünü mürekkep varlıklar üzerinden, bizlerin iç ve dış çelişkileri üzerinden yürütür; deliler ve çocuklar gibi anomalileri, yani “basit (bölünemez)” varlıkları istatistik dışı bırakır. Yine ne gariptir ki biz mürekkep varlıklar baş düşmanımız olan gündelik hayatın çözüştürücü kimyasını, devletin “katı olan her şeyi buharlaştıran” baskısını kendi elimizle üretiriz. Böyle paradoksal bir dünyada kişilik bölünmesine uğramamak için ikili ilişkilerde ünsiyeti, toplumsal hayatta mensubiyeti esas alarak yaşamak zorunda kalırız.

Mürekkep ve basit oluş salt felsefi bir tartışma değildir. Buna ferd-toplum, vatandaş-devlet, mizaç-kimlik yahut en temelde ben-biz ilişkisinin ifadesi olarak bakabiliriz. Sıralamaya bakınca “basit oluş”un toplumu, devleti, kimliği yani “biz”i karşıladığı anlaşılıyordur. Kategorizasyonum çelişkili görünebilir. Sayısız unsur ve bileşenden oluşan bu şeyler nasıl mürekkep değil de basit olur diyebillirsiniz? İzahı basit: Toplum, devlet, kimlik yani “biz” bölündükleri anda, bölünebilecekleri kabul edildiği anda yok olan kavram-varlıklardır. Bunlar ya vardır ya yokturlar. Ortak varsayım, ön kabul ortadan kalktığında uzlaşımsal varlıkları sona eren entitelerdir. Sözleşme üzerinde var bulunurlar ancak esasları itibariyle hükümsüzdürler. Yarım devlet, yarım toplum, yarım kimlik, yarım biz olmaz. Tarih yeniden inşa edilebildiklerini gösteriyor ama varlıklarını yarım hâlde sürdüremediklerini söylüyor. Bu kavram-varlıklar bütünlüklerini korudukları müddetçe “biz” olma vasfını haiz olurlar. 

“Biz” olabilmiş her şeyde kendine mahsus bir koku, bir doku, bir renk bulmak mümkündür. Mürekkep oluştan basit oluşa ulaşmış; karakter, karar ve kıvam bulmuşlardır. Artık o rengin bileşenlerini (“ben”leri) göremeyiz, sadece kendisini görürüz. Başta sanatçılar olmak üzere “kendi rengi”ni bulmak için yıllarca uğraşan her ferd sonunda açık veya örtülü tarzda şunu itirafa mecbur kalır: Bulduğumuz renk “biz”in renginden öte bir şey değil! Çünkü renklilik “ben”in hususiyetidir, “biz”in hususiyeti renktaşlıktır. “Biz”in dışlaşmış ifadesi olan renktaşlığımız bir konsensustan ibarettir. İki “şey” birlikte (“bir arada bulunuş”ta değil “bir oluş”ta) yaşamak istiyorsa üçüncü bir şeye (alaşım, alışım, katışım) dönüşmek zorundadır. Birlik o üçüncü şey(de)dir. Her “bir arada bulunuş” “bir oluş” anlamına gelmez. Karı-koca, ebeveyn-evlat, devlet-millet ilişkileri ya “bir arada bulunuş”un ya da “bir oluş”un esasına dayanır. “Bir oluş” gerçekleşirse renge bürünen kadar rengine bürünülen de değişime uğrar, “basit”e ancak öyle ulaşılabilir. İstenen iki farklı şeyin “bir arada bulunuşu”ndan ibaretse mürekkep vasıf korunacak demektir. Yerelden evrensele cari bütün siyasi ve ekonomik topluluklar küçük ülkelerin büyüklerine sorun çıkarmadan “bir arada bulunuş”larını sağlayacak şekilde kurgulanmıştır.

“Bürünme” Türkçede hiçbir zaman aslî rengi kaybetmek anlamına gelmez. Örtünme, sarınma, korunma demektir. İstenmeyen dış tesirlere kendini kapatmaktır. “Bir oluş”un insanlardan beklediği, büründükleri rengin altında kendine mahsus özelliklerini yitirmeleri değil. Fakat bir imtihan gelip çatar da feda zarureti doğarsa kimi ferdlerin “rengimiz”i kendi rengine tercih etmesi gerekebilir. Canı, cananı, bütün varı feda edip karşılığında vatanı istemek bu açıdan aslında ya hep ya hiç demektir. Şair de çok iyi bilmektedir ki yarım can, yarım canan yarım siyasal varlıktır, gizli esarettir. Basit varlıktan mürekkep varlık seviyesine inmek, ardından yok oluşa sürüklenmektir. Mürekkep olan her şey bir gün parçalanır, basit olan ayakta kalır. Türk insanı ferden ferda mürekkep vasfını korumalıdır ama Türk devleti basitlikte ısrar etmelidir. Efradını câmi basit Türkiye çeneleri çatırdatan demir leblebi demektir. 

Muhammed SARI (5 Zilka’de 1447 - 22 Nisan 2026)

GEÇMİŞLE BAŞA ÇIKMAK

Uzay çöplüğü büyüyormuş. En gerçekçi tahminlere göre bin yıl sonra dünyanın da Satürn benzeri halkaları görülmeye başlanacakmış. Gezegenin dışı, üzerinde gezenlerin iç dünyalarından farklı değil demek ki. Duygu düşünce küremizi sarıp sarmalayan kirlilik bulutu artıyor mu bilmiyorum ama azalmadığı muhakkak. Bulutun bir adım ötesinde uçsuz bucaksız bir evren olduğunu bilsek bile idrakimiz nazarımızla sınırlı. Çoğumuz bir tür körlükle yaşayıp gidiyoruz. Ferdlerin ve toplumların nazarı bir nazariye katına yükselmedikçe öteleri görmeye güç yetiremiyor.

Çocukken ansiklopedileri, atlasları iştahla karıştırırken Satürn gözüme hem büyülü hem sıradışı görünürdü. Astrolojiye merak saldığım kısa bir dönem burcumun gezegeni olduğunu öğrendiğimde ise Satürn’ün benim için anlamı “ilgi”den “yazgı”ya dönüşmüştü adeta. Görünümüyle, oluşumuyla, çağrışımlarıyla karakterimin birçok özelliğini yansıttığını görmüş ve seyyareye bir mim koymuştum. Mim hâlâ oradadır. Fakat Satürn’ün halkalarının buhardan ve asteroit kalıntılarından oluştuğunu öğrendiğimde çocukluğumun tatlı hayallerinden biri yıkılmıştı. Benim için gizem, hatta bir kutsallık hâlesiydi çünkü o halkalar. Gizemin dağılışı, kutsallığın yok oluşu, safiyetin yitirilişiyle birlikte çocukluğun da sonuna gelmiş oldum. Büyümenin en çetin tarafı bu olsa gerek. 

Çocukluktan çıkmak ile yetişkin olmak arasında çok fark var. Çocukluğu geride bıraktığı hâlde yetişkin olamayanlar daima çoğunluğu oluşturur. İnsanların çoğu erişkin olmuş fakat erginleşememiştir. Keşke hiç büyüyüp başımıza bela olmasalardı dediklerimiz böyle insanlar arasından çıkar. Yine de her “büyüme yolculuğu” kendi içinde birçok dönüm noktası, birçok müspet potansiyel taşır. Bir insanın rahmet vesilesi mi yoksa halkın başına zahmetli mi olacağı kendi tercihleriyle belli olur. Zihinsel atılım bedensel gelişimin önüne geçtiğinde çocukluktan çıkıp ergenleşiriz. Ergenlik (=bencillik) bu bakımdan ferdiyete, psikolojik bir varlık olmaya doğru atılan ilk adımdır. Bedensel gelişimimizin zihinsel atılımı yakaladığı yirmili yaşların başında ise erişkinleşiriz. Erişkinlik (=bencilik) duygusal taleplerin hormonal bakımdan cevaplanıp dengelendiği, iç dengenin artık dışa doğru dengelenmeyi yani toplumsallaşma arayışını öne çıkardığı safhadır. Zihin, nihaî cesametini bulan bedene otuzların sonuna doğru son bir atılımla yeniden içerik kazandırabilirse erginliğe ereriz. Erginlik (=benlik) kişinin kendinden başlayarak tüm varlığı tarihsel bakımdan kavramaya başladığı safhadır. Çünkü tüm bu “oluşlar” sırasında kendisinden adım adım uzaklaştığımız “geçmiş” gittikçe problematik hâle gelmiştir. Karakterimizin “geçmiş”le nasıl başa çıktığımıza göre şekillendiğini ancak erginliğe eriştiğimizde fark ederiz. Bedenin ve zihnin doğal sınırlarına dayanmasıyla birlikte “gelecek” fikri gözümüze eskisi vaatkâr görünmez olur. Geçmişin neden ve nasıl geçtiğine tatminkâr bir açıklama getirmeden gelecekten bahsetmek anlamsızlaşır.

Geçmişle başa çıkmak için bir bakış açısı geliştirmemiz şart. Oluşların, olmuşların bir anlam taşıdığına inanıyorsak tabii. Dikkat ederseniz geçmişi değiştirmekten, düzenlemekten, yoğurup yorumlamaktan veya manipülasyondan bahsetmiyoruz. Nazar-manzara ilişkisi gereğinca kendi konumumuzu gözden geçirmekten söz ediyoruz. Hangi açıdan (yer) ve hangi mesafeden (zaman) bakalım ki şu “geçmiş” bize kendi esrarını açıversin? Anamorfoz sanatı bu noktada benim için oldukça işlevsel bir metafora dönüşüyor. Atık, döküntü, hurdaya çıkmış, vazgeçilmiş nesnelerin yeni bir dizlimle, yani amaçlı biçimde bir araya getirilmesi ve bunlara doğru noktadan ve mesafeden bakılmasıyla ortaya çıkan (hatta çıkarılan) görüntüler anamorfoz tekniğinin esasını oluşturuyor. Anamorfoz, yani kozmos-kaos-kozmos döngüsü. Yahut morfe sahibi bulunma, morfenin yitimi, yeni(den) morfe kazanma. “Nesne dizilimi” esasına dayalı bu performansın gündelik psikolojimiz ve hayat felsefemiz açısından pratik bir anlamı var: Ne gündelik hayat ne de insanlık tarihi ölçeğinde mutlak bir kaostan veya kozmostan söz edebiliriz. Yalnız özel anlarda yaşanan uyanışlardır varlığı amaçlılık içinde “gösteren”, daha doğrusu varoluşun amacını “görmemizi sağlayan.”

“Varlığı amaçlılık içinde göstermek” başka, “varlıktaki amaçlılığı görmek” başka. Geçmişle başa çıkmanın yolu yeni bir optik yanılgı yaratmaktan yahut kendimizi nostaljik duyarlılığa bırakmaktan geçmiyor. “Göstermek istemek” ne kadar iyi niyetli bir girişim olursa olsun güvenilir bir yol değildir. Görüş mesafemizin büsbütün kısaldığı dönemlerde bu türden yaklaşımlara eğilim göstermek olsa olsa mazur görülebilir. İman (amaçlılık) –mış gibi zemininde kökleşemez. Gaz ve toz bulutuna dönmüş mazi manzarasından kurtulmak için nesnelerin düzenliliğini ve ilişkiselliği görmemizi sağlayacak bir konum ve mesafe ayarına ihtiyacımız var. Ve elbette “amacı göremediğimiz” kaotik zamanlarda sorunun nesnelerde değil, bizim konum-mesafe ayarlarımızda olduğunu kabul edecek dürüstlüğe. Doğru perspektifi bulduğumuzda nesneler bir düzene kavuşacak ve karşımızda -sevsek de sevmesek de- bir yüz belirecektir. Evrensel yüzümüz odur.

Muhammed SARI (9 Şevval 1447 - 28 Mart 2026)

ŞİİR KONUŞUR

Hepimiz bir bahaneyle kendimizi konuşuyoruz. Hakkıyla tanımadığımız o “kendimiz”den bahsetmeye meftunuz. Böyle bir çağa denk geldik. Kendimizi konuşuyoruz ama kendimizle konuşmuyoruz. İkisi arasında bir bağ ve bir fark var: Kendimizi konuşmak, kendimizle konuşmaya başlamanın ilk adımı olabileceği gibi kendimizle söyleşmenin önündeki en büyük engele de dönüşebilir. Modern insan kendi huzurunda el pençe divan. Öte yandan hep kendi nazarları altında olmaktan, yani kendinin fazla farkında olmaktan da huzursuz. Ne tuhaf, benliğimizi ilahlaştırırcasına hayatın merkezine koyuyoruz ama inceleme nesnesi bir şeyi nasıl ilah sayabiliyoruz?

Kendini konuşmak insanın doğal eğilimi olduğu için sanatın da varoluş sebeplerinden. Sanatçının gizli veya açık kendini şerh etmediği bir eser düşünemiyoruz. Sanat eserlerinin son mertebede bir ayna oluşu onun yansıtmacı, dışavurumcu doğasından ileri gelir. Yüzümüzü görmek için edebiyatın aynasına bakarız ama gerçek yüzümüzün orada olmadığını bilmek şartıyla faydalanabiliriz aynadan. Aynanın nesneyi gösterebildiği illüzyonuna kapıldığımızda sanatı hakikat, varlığı ölümsüz sanmanın kapısı da açılır. Çevrimi kendiyle başlayıp biten bütün sözler bu tuzağa düşer. Sanatçı söze ya kendinden başlatıp onu başka bir ufka ulaştırdığında yahut başka bir diyardan başlayıp sözü kendine vardırdığında bu döngüden nispeten kurtulmuş olur. Yalnızca nitelikli sözdür ki sözü aşma imkânı sunar. Sözden ibaret kalan söze Türkçede “laf” deriz. 

Kendini konuşmayı sevenler lafı kendilerine getirmeden edemez. Kendi haklarında konuşulmasını, kamuyu kendileriyle meşgul etmeyi severler. Onlarınki logoların, markaların, forsların dünyasıdır. Dünyaya izler ve işaretler bırakmaya, kendilerini o nişanelerde seyretmeye doyamazlar. Kendiyle konuşanların ise ne nişaneler umrundadır ne kamu. Doğrusu nam nişan sahiplerinin ve kamunun da böylelerinden haberi olmaz. Ekseriyetle uygunsuz ve marjinal olarak damgalanır “kendiyle konuşanlar.” Çünkü kamunun gözünde onlar “kendiyle konuşan” değil, “kendi kendine konuşan”lardır. Kendi kendine konuşmak modern hayatın normlarına uymuyor. Fakat endişelenilmesi gereken durum kişinin kendiyle konuşmayı kesmesidir. “Kendiyle konuşanlar” nedenleri irdelemeyi bırakmayanlardır. “Neden?” diye sormayana neden insan diyelim ki? Kendiyle bilişip konuşmak o kadar az insana nasip olur ki onlara artık sanatçı demek doğru olmaz. Çünkü eşiğinde durdukları şey artık bir tür aşkınlık bilgisi, bir tür metafiziktir. Sanatçı “sanatçı kalarak” o eşiği asla geçemeyecektir.

“Kendiyle konuşmak” ifadesi ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Konuşma iki taraf arasında cereyan eder; fakat kişi kendi içinde tektir, bölünemezdir. Öyleyse “kendiyle konuşmak” olsa olsa bir iç bölünmenin neticesidir diye düşünebiliriz. İç dünyamızın bölünmesine ancak hastalık adını verebiliriz, “kendiyle konuşmak” değil. Konuşma “bir”in bölünmesiyle değil, “iki”nin bütünlenmesiyle cereyan eder. Bu bakımdan “kişinin kendiyle konuşabilmesi” eşya ve hadiselerin dilini bilmesi demektir. Yoksa kimse kendine sorduğu sorunun cevabını kendinden alabilmiş değildir. Hatta mantık gereği kişi kendine soru da soramaz. Soru -farkında olalım olmayalım- hep başkasına sorulur. Soru sarı çiçeğe sorulur.

Sorular dil içinde ve kendi içimizde boğulmamızı engelleyen, bizi yüzeye çıkaran, talih yaver giderse sahile varmayı sağlayan zihin hamleleridir. Özetle, sormak düşünmektir. Düşünceler boşlukta var olamazlar. Düşünceler dünyaya temas etmekten doğar. Bu bakımdan her düşünce (her soru) eşyadan çarpıp bize dönen bir yankının, insandan insana ulaşan bir ilişkinin hasılasıdır. Düşünceler eşya ve hadiselerden sekip boşluğa savrulmak için var olmuş değillerdir elbette. Yani “kendimizle konuşma” arzumuzun ereği ne nesneler ne öznelerdir. Konuşmanın amacı yükleme varmaktır. Sonra mümkünse yükle(n)menin mahiyetini araştırmaktır. Ve nihayet nasip edilirse “yük”ü tanımak, sevmektir. 

Yüksüz söz, yükümlülüksüz insan vasatlığa demir atar. Hâlbuki sanatta ve sanatla hiçbir şeyin vasatına talip olamazsınız. Sözü ve sahibini yükselten yüküdür. Sanatın özüne açılan kapının anahtarı bu yüzden kerameti kendinden menkul bir yücelik vehmi (kendini konuşmak şehveti) değil, kendinde mahfuz kıymeti aramakta (kendiyle konuşmak dileğinde) sebat etmektir. Yapmadır sanat, yapmacık değil. Menkul değerlerle değil, mahfuz değerlerle yol alır. Şair “kendini konuşmak”tan “kendiyle konuşma”ya geçebilirse şiir de konuşmaya başlar. Yükünü bilen Rabb’ini bilir. Yükünü bilen konuşursa şiir de konuşur. “Kendileriyle konuşulamayan Türkler”in kendi aralarında ne konuştuklarını anlamak için şiir dışında başvuracağımız bir kaynak yok.

Muhammed SARI (6 Zilka’de 1446 - 4 Mayıs 2025)

MADDÎ KÜLTÜRÜN GEREKLİLİĞİ

Kimi filozoflara göre madde Yaratıcı’nın kendini dışlaştırmasının neticesidir ve kutsaldır. Onlara göre doğa bu dışlaşmanın küllî ve dinamik tezahürüdür. İnsanın kendi akıl ve maneviyatının uzantısı olarak dışlaştırdığı şeye ise kültür adı verilmiştir. Doğa ve kültür, fayda ve güzellik kriterleri açısından sürekli kıyaslanagelmiştir. Hazırbulunan doğal güzellikler karşısında insan elinden çıkma sanat ve zanaat nesneleri Batılılara o denli büyüleyici gelmiştir ki hangisinin daha üstün olduğu konusunda fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Öte yandan doğayı gözlem ve taklitle ulaşılan bilimsel bilgi ve teknolojik çıktıların önce doğayı aşan yeni bir fayda kültürü yarattığı, ardından kültürü de belirleyen daha üst bir fenomene dönüştüğü fikri ağırlık kazanmıştır. Bilim ve kültürün ilahî yaratmanın bir parçası mı yoksa bir “karşı-yaratma” mı sayılacağı tartışması Batı’nın kaderini belirlemiştir. Doğrusu; yaratmanın mahiyeti hususunda zihni yalan yanlış tasavvurlarla daha antik çağda teşevvüşe uğramış Batılı toplumların modern çağlarda bilim ve kültüre dayanarak “karşı-yaratma” iddiasıyla insanlığa hayırlı bir yol açması muhaldi. Nitekim öyle oldu: Burjuvalar ve Kilise birlikte iş tutarak kapitalizmi inşa ettiler.

Modernizmi kuran ideolojiler bugün maddenin kültürü belirlediği tezine demir atmış görünse de asıl gücün madde ile kültürün birbirlerini sürekli doğurmalarından ve doğrulamalarından elde edileceğini bilenler bilmektedir. 19. asrın sonlarında madde okyanusun bir yanında, kültür okyanusun diğer yanında üslenmişse de bu modernizm içi bir iktidar mücadelesinden ibarettir. Bu tür kutuplaşmalar dozu iyi ayarlandığı sürece kapitalist bünyenin bağışıklığını güçlendirmiştir. ABD’nin dünya siyasetine ağırlığını koymasından sonra ise ortaya maddenin kültürü tamamen ezdiği bir hayat tarzı çıkmıştır. Peki bu sırada biz Türkler ne yapmaktaydık? Bizler 19. asırda “maddesiz kültürcülük”e, 20. asırda “kültürsüz maddecilik”e kapılarak olan bitenden hiçbir şey anlamadığımızı göstermiş olduk.

Yanlış anlamak belki kötü bir şeydir, ama anlamamak en kötüsü olsa gerek. Biz son iki yüz yıldır ikinci kısma misal teşkil ediyoruz. Üstelik maddeyi ve kültürü yanlış anlayan Batılı zorbaların sözünü dinledikçe işlerin künhüne varma imkânını hepten yok ediyoruz. Batı bizim maneviyatımızı eritip tüketti. Bizse Batı’nın maddesini faiziyle borçlanarak hesaptaki açığı kapatmaya çalıştık. Yani hiçbir şekilde mukabele bilmisil söz konusu değil. Sağcıların kalkınma, solcuların çağdaşlık vurgularına rağmen hiçbir Türk hükûmetinin maddî kültür nosyonunu anladığını söylemek mümkün değil. Maddî kültürü anlayamamak temelde maddeyi ve kültürü anlamlandıramamaktan kaynaklanır. Türk hükûmetleri maddiyatı sıcak para akışının sürekliliği, hazır teknolojinin ithali ve vahşi vergilendirmeyle, kültürü ise züppelerin oyun eğlence türünden faaliyetleriyle sınırlı ve birbirlerinden kopuk gerçeklikler hâlinde konumlandırmıştır. 

Türkiye’de Marksist ve liberal acentaların insafına terk edilmiş bir konu madde-kültür ilişkisi. Müslümanlar için madde, 19. asırdan başlayarak mahrumiyet ve tahakkümün, arzulamakla nefret etmek arasında gidilip gelinen her şeyin sembolüdür. Bu ilişki her ne kadar Kur’an ve Sünnet’le apaçık kılınmışsa da pratikte her şeyimiz çarpık çurpuk. İfrat ve tefritin izlerini “beden”i algılayıştan “servet” mefhumuna bakışa kadar her alanda görmek mümkün. Madde-kültür ilişkisi Marksist ve/veya liberal tezlere göre ele alındığı sürece varılacak yerin Türkiye için bir çözüm anlamı taşımayacağı açık. Sanayileşme bahanesiyle ziraati, dijitalleşme bahanesiyle sanayii mahvedilmiş bir milletiz. Yarım doktorun, yarım imamın yaptığı neyse yarım sanayi ve yarım ziraatin yaptığı da odur. 1838 Baltalimanı Ticaret Muahedesi’nden beri hem kimlik krizinden hem yüksek enflasyondan aralıksız muzdarip olan tek ülke biziz. Bunun organize yolsuzluktan, kronik iş bilmezlikten, sistematik ihanetten başka izahı yok.

Madde ve kültür ilişkisini düzenleyecek ilkeleri sadece ahlâk ve hukukun güçlü irtibatından devşirebiliriz. Bu irtibat kopmuşsa kültürün fantazyadan ibaret kalması, maddenin kültüre tahakkümü hatta kültürden ıtlakı kaçınılmaz olur. Maddeyi kavramaya ham ve basit olandan başlamak lazım. Nesnenin hakikatini, hikmetini, karakterini anlamaktan başlamak lazım. Ham materyali anlamadan mamul materyallere sıçramanız sizi bağımlı ve tüketici bir karaktere mahkûm eder. Şeyleri tanımadan hazır eşyaya konmanın, lazım-melzum ilişkisini bilmeden malzemeyi kullanmanın mahzurları saymakla bitmez. Maddeye nüfuz eden akla, tabiri caizse maddeye aklını ekleme basiret ve firasetine ihtiyacımız var. Nesne-kimlik ilişkisi, bilhassa nesne-benlik ilişkisi ihmale gelmez.

Maddî kültürün gerekliliği fikri materyalist bir temele dayanmaz. Maddî kültürün gerekliliği bir fikir olmakla birlikte kültüralist de değildir. Sebeplerin sebebi her zaman ahlâkîdir. Cisimleşme ve sembolleşmelerin aynı ahlâkî kaynağı işaret etmesidir esas olan. Göstergeler bizi göstermiyorsa ne işe yarar? Elbette başkalarının işine!

Muhammed SARI (6 Cemaziyelahir 1446 - 7 Aralık 2024)