demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEMOKRASİ DEMAGOGSUZ OLMAZ

Toptu, tüfekti, buharlı makineydi, elektrikli cihazdı, bilgisayardı, internetti derken Müslümanların teknolojiyle imtihanı her çeyrek asırda başka bir merhaleye varıyor. Bilhassa medyayla imtihan önceki teknolojik dönüşümlerden çok başka ve acı cilvelere sahne oluyor. X ve Z denen kuşakların teknoloji tecrübeleri esastan farklılık gösteriyor, özelde sosyal medya tecrübelerinin ise doğrudan bir kesişim kümesi hiç yok. O bağlantıyı Y dedikleri kuşak sağlıyor. Belki de Y kuşağını tanımlayan özellik kesişim kümesi olmasıdır. Özellikle analogdan dijitale geçişi yaşamış bu ara nesil kıyas yapabilme açısından avantajlı bir konumda bulunuyor. Tabii ara nesil (80’lerde doğanlar) sadece gözlemci değildi, geçişin bütün safhalarını bilfiil idrak ettikleri için kafaları ve duyguları diğer nesillere göre daha karmaşıktı. Sorunu “analog mu, dijital mi” ikilemine indirgeyerek ele alanların durumu hâlâ böyledir. Ne çağlarına tam aidiyet hissedebilmiş ne kendi kuşaklarını aşacak eleştirel yetkinliğe ulaşabilmişlerdir.

Astronomik ölçümlere göre bu gece Kadir Gecesi… Tek başına bu cümle bile son birkaç asrımızı kaplayan teknoloji tartışmalarını ve çelişkilerimizi özetliyor. Ama meseleyi tarihin derinliklerine dalmadan, gündelik hayatımızdan misallerle ele almak da mümkün. Evet, halk arasındaki tabirle bu gece kandil gecesi. Çocukluğumun kandillerinde ekran başında ayağa kalkar, salavat getirir ve dua ederdik. TRT’deki hocaefendi programın sonunda Nebi aleyhisselamdan başlayıp Cumhuriyetin bânilerine kadar uzanan bir silsile için el-fatiha derdi, biz de okurduk. Bu ritüelden rahatsızdım ama rahatsızlığımın adını koyamadığım için herkesin yaptığını yapmaya devam ediyordum. Ekran başında ayağa kalkmanın saçma olduğunu söyleme cesareti bulduğum ilk kandilde babam sesimi kesmemi söyleyen delici bir bakış fırlatmıştı ve konu oracıkta kapanmıştı. Bir daha ne ben ekran başında dua ettim ne babam beni televizyon başında duaya çağırdı. O zamanlar başka bazı ailelerde de böyle tuhaflıklar yapıldığını duymak içimi rahatlatmamıştı, ekrana dönüp dua etmek çok utanç verici bir ritüeldi. Tek tesellimiz televizyonun kıble yönünde olmasıydı!

90’larda “Müslümanlar neden yok sayılıyor?” sorusuna verilen cevaplardan biri de “Bir televizyonları olmadığı için!” idi. Bu cevabın gereği olarak açılan kanalların çok kısa sürede neye dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Sabah Kur’ân tilavetiyle başlayıp gece tilavetle kapanan bu kanallar iki tilavet arasında her türlü kıro, kiç, yoz, soysuz içeriği evlerimize boca etmeye başladı. (Ki aşağı yukarı hâlâ aynı işi yapıyorlar.) Sanatsal, kültürel ilgilerimin şekillenmeye başladığı o yıllarda bir büyüğümüz medyada tutunmaya çalışan “İslamî bir kanal”ın stüdyolarında “bilinçlenmemiz için” gezdirmişti bizi. O gezide gösterilen küçük, karanlık odayı hiç unutmuyorum. Büyüğümüz muzipçe gülümseyerek, sesini biraz da alçaltarak kanalda yayınlanan bütün film ve reklamlar önce buradan geçer, uygun olup olmadıklarına burada karar verilir, müstehcen sahneler burada kesilir demişti. Dayanamayıp “E bu işi yapanlar da seyrediyor, onlara günah yazılmıyor mu?” deyince “Onlar kendilerini bizim için feda ediyorlar.” cevabını almıştım. Kanal 7’nin ilk yıllarındaki meşhur esmaülhüsna klibi de anılmaya değer. Halkın ekranda Allah kelimesi duymaya açlığı o raddeye gelmişti ki klip çıktığında insanlar büyülenmiş gibi oturup seyrederdi. Hatta klibi new age sufi yaklaşımlar açısından yorumlayan, felsefî soslu yazılar bile okumuştum. “Ekranın bir hakikati yoksa da hakikatin bir ekranı olmalıdır.” minvalindeki argümanlar hızla yayılıyordu. 

Bu ve benzeri tartışmaların hiçbiri neticeye bağlanamadı elbette. Tarkovski’yi “dobrovski yapmak”ta üstümüze yoktur. Ne “ekranın hakikati” tartışmasını açanlarda yeterli teorik altyapı vardı ne de yayıncıların, kanal sahiplerinin böyle kafa ütüleyen tartışmalarla kaybedecek vakitleri. Devlet vaktiyle Nâmık Kemal’in tiyatrolarını halka yasaklayıp sarayda kendisine nasıl “resmî ve onaylı” tiyatrolar kuruyorduysa 90’ların sonundaki Müslüman (!) sermaye sahipleri de ekranda Allah lafzının ardı sıra yallah denilerek göbek atılmasına aynı rating değeri açısından bakıyordu. Retoriğin (dinî, siyasî, edebî…) ekonomik getirisi olanı makbuldü. Şu yaşıma kadar ekrandan dinlediği vaaz ü nasihatla hidayete eren, istikamet kazanan birini görmedim ama dizileri seyrede ede sapıtanları çok gördüm. Bu bakımdan, son çeyrek asırda çıldıranlarımızın çoğu ekran başında çıldırmıştır. Seyreden de seyredilen de önünde sonunda şirazeden çıkıyor. Çıldırdığımız için mi kameranın önüne geçiyoruz, ekrandakileri seyrede ede mi çıldırıyoruz siz karar verin. Hele son yıllarda “video çekip gününü göstermek” diye bir tehdit biçimi var ki akıllara zarar. Akademide meşhur “Publish or perish!” tehdidi (ki ben buna “yayınla ya da yaylan!” diyorum.) yerini “Video çekerim ha!” ahmaklığına bıraktı. 

Davranış örüntülerini oluşturan ön kabullerin, beynin kıvrımlarında olgunlaşmayı bekleyen düşüncelerin, yönünü ve biçimini henüz bulamamış dürtülerin yönetilmesi teknolojik hegemonyanın ana meselesidir ve bunun kılcallara kadar ulaştırılmasında medya bugün en etkili araçtır. Hümanist teoriler bireyi kutsayadursun teknolojik hegemonyayı tesis eden odaklar, toplumları birer domuz ağılına çevirdi bile. Muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyalist içerik üreticileri kendi dünya görüşlerine hizmet ettiklerini düşünseler de bu ağılda debelenmekten fazlasını yapamıyorlar. Medya ağları üzerinden süren kavga ağılın hâkimiyetinin hangi domuzun eline geçeceği üzerinedir, insanlaşmak uğruna değil. Medyadaki hiçbir hakikatli söz, kedi köpek videosu kadar görüntülenme alamaz. Alsa da algoritma onun icabına bakar. Buna rağmen herkes kendi ağılına uygun içerikler üreterek, yeni bir varoluş zemini bulduğu vehmiyle yaşayıp gidiyor. Yaşamakla kalmıyor, etki grupları oluşturarak irili ufaklı savaşlara da girişiyorlar. Dijital cemaatler gevşek örgütlenmeler olsa da “Baş Demagog”un bir işaretiyle hızlıca kemikleşebiliyor, hatta mensupları “Baş Demagog”un gönüllü tetikçiliğini yaparak kendine bir tür kimlik ve aidiyet satın alabiliyor. Demokrasiler demagoglar olmadan yayılamıyor, ama bu yayılma kaçınılmaz olarak demagogların istediği yönde gerçekleşiyor. Demokrasinin kangrene dönmüş yaralarından biri bu, yani son yıllarda olup bitenlere şaşırmıyoruz. Demokrasi (halkın iktidarı) ile demagoji (halkın güdülmesi) ne zaman birbirinden ayrıldı ki şimdi ayrılsın? 

Teori bir çerçevedir, hayat bir dalgalanma. Dalganın çerçeveye temas ettiği noktalar ahlâkın ve hukukun konusu olur. Bugün elimizde teorik çerçeveler değil, ekran çerçeveleri var. Ahlâkî ve hukukî olana karar veren bugün bu çerçevelerdir. Ekranda görünenlerin temsili, teşbihi, tenzihi üzerine kafa yormaksızın doğrudan manipülasyon ve propaganda safhasına geçen bütün toplumlarda (tepeden inme modernleşenlerde) neyin ahlâkî neyin hukukî olup olmadığına medyatik kürsülerden karar verme eğilimi görülür. Bu sözlerime bakıp teori meraklısı biri olduğum sanılmasın. Benim derdim bir işin belli bir yöntem dairesinde yapılıp yapılmadığını sorgulamaktan ibarettir. Bir tür sahicilik talebi diyebilirsiniz. Cehaletimiz ne kadar koyuysa cesaretimiz o kadar yüksek oluyor. Bu da ya zonta ya züppe tiplerin doğmasına yol açıyor. Trafik işaretleri, hatta noktalama işaretleri konusunda bile bir standart tutturamamış Türk toplumunda entelektüeller senelerce göstergebilim konuştu. Ciddi ciddi. Yahut şiirde imge bahsini yetmiş yıldır açıklığa kavuşturamadan bugün yapayzekâ tabanlı dijital işlerin şiir olup olmadığını tartışıyoruz. 

Bana gelince, ben ekran karşısında çıldıranlardan değil uyuklayanlardanım. Sabah namazının düşmanı olan bu kötü alışkanlığımı terk edebilirsem kendimi insanlaşmaya doğru bir adım atmış sayacağım. Şiire, göstergebilime, ekranın hakikatine, kamusal alan tartışmalarının medya üzerinden aldığı yeni biçimlere sonra sıra gelir elbette.

Muhammed SARI (26 Ramazan 1447 - 16 Mart 2026)

KURULU DÜZENİMİZ

Büyüklerimden biri vaktiyle idarecisiyle yaşadığı bir sohbeti nakletmişti. İdarecisine okuldaki işleyişten dert yanıyor, insanların iş bilmezliğinden şikâyet ediyormuş. Hararetle konuşurken lafı ikide bir kurumsallığa, kurumlaşmaya getiriyormuş. Kurum şöyle kurum böyle derken sohbet epey uzamış. Müdür bey kendisini sonuna kadar sükûnetle dinlemiş ve bizimkinin cephanesi tükenip de harareti düşünce ona meşhur mafya dizisinden bir replikle mukabele etmiş: “Hocam şimdi bana kurum falan diyorsun. İyi diyorsun, güzel diyorsun. Ama kurum dediğin kim? Sen, ben… İnsanların haricinde kurum diye bir şey yok ki!” Bu anekdotu ara ara hatırlar ve kendime sorarım: Müdür söylediği söze gerçekten inanıyor muydu yoksa muhatabını ıskat için zekice bir hamleye mi başvurmuştu? “Tüzel kişilik” kavramı bizde hiç yerleşmiş miydi? Tüze ile kişiyi birbirine ezdirmeden nerede bitiştirip nerede ayrı tutuyorduk?

Devlet kültürümüz “kurumun şahıs, şahsın kurum olduğu” monarşik rejimlere dayanıyor. Kudret-adalet dengesinin görece iyi korunduğu klasik çağlarda bu rejimlerin nimetlerini devşirdik, bunlardan kurduna kuşuna varıncaya kadar çevremizi de faydalandırdık. 17. asırla birlikte denge adalet aleyhine bozulunca geriye sadece külfet üreten bir yapı kaldı. Üstelik çevre memleketlerin külfeti de sırtımıza bindi. Adaleti bir daha gören olmadı, kudret ise tamamen silinip gitti. Adaletsiz ve kudretsiz son birkaç yüzyılımız boyunca kurum-şahıs meselesini açıklığa kavuşturamadık. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemleri baştan aşağı bir yetki ve temsil karmaşasını yansıtır. Her müşkülden bir inkılâp darbesiyle kurtulmayı marifet sayan Kemalist kadrolar bile yetki ve temsil meselesini muallakta, giderek muğlak bırakarak çalıyı kenardan dolanmıştır. Saltanat, hilafet, şeyhülislamlık gibi kritik kurumlar hakkında nihaî kararlar alamamış; işleri belirsizliğe mahkûm ederek ve monarşik devletin yerine parti devletini ikame ederek aradan sıyrılmıştır. Klasik çağlarda ferdlerde müşahhas hâle gelen kudret ve adaleti modern tüzelliğin uhdesine devrederek kaçak güreşmiştir. 1945 sonrasının Amerikan hegemonyası gelip çattığında kurum-şahıs münasebetlerinin tesis edilmediği, ceberut ama kof bir rejimde yaşadığımız kabak gibi ortaya çıktı. Amerika’nın sihirli değneği bu kabağı süslü bir kupa arabasına çevirmeyecekti elbette. Bugün bile kurum nedir, şahıs kimdir, bunlar arasındaki münasebetin mahiyeti nasıldır sorularının cevabını bulamadığımız için kriz üstüne kriz yaşıyoruz. Aileden parlamentoya kadar.

Kurum-şahıs münasebetlerinin belirsizliği bizi içten ve dıştan çürüttü. Devlet, kişi hakkını kendi otoritesine yöneltilmiş bir tehdit olarak, millet ise vatandaşlık vazifesini başına sarılmış bir bela olarak görmeye başladı. 1923-1950 devresindeki devlet-millet kopuşu kişilik haklarının gaspı bakımından, 1950-1960 devresindeki devlet-millet flörtü vatanseverce vazifelerinin savsaklanması bakımından bugün bile Türk siyasallaşmasının krizini gözler önüne seren bir laboratuvar hükmündedir. Yaygın kanaate göre devletin ne olduğu konusunda anlaşabilirsek vatandaşın kim olduğu konusunda da uzlaşabilir ve böylece “kurulu tüze”yi ıslah edebilirdik. Osmanlı ve Cumhuriyet elitleri bu “kurulu tüze”nin devamından taraftı. Azınlıkta kalan kanaate göre ise uygun hareket seyri önce vatan ve vatandaş kavramlarının berraklaştırılması, ardından devletin “yeni bir tüze”yle yeniden tanımlanmasıydı. 27 Mayıs “yeni tüze” imkânını tahrip ederek bu tartışmaya son verdi. 27 Mayıs’tan sonra “evrensel demokratik(?) kurumların tesis edilmesi”yle toplumların özgün ve otantik yönetim mimarileri oluşturma hakları ellerinden alındı. Demokrasinin evrensel form olarak dayatılması dünyadaki bütün kurum-şahıs ilişkilerini eskisinden daha kötü biçimde çarpıttı, toplumları bu çarpıklığı sürdürmeye, yani kurumsallaştırmaya zorladı. Demokrasi bu bakımdan mağlupların rejimi oldu denebilir. Demokrasinin mağluplara boyun eğdirmesi meselenin bir yönüdür. Konuşulmayan yönü, Amerikan ihracı demokrasiye boyun eğenlerin bu yolda galip görünse de mağlup sayıldığıdır. “Demokrasinin beşiği” sayılan İngiltere’nin bile. 

Demokrasinin toplumcu tezlere de bireyci tezlere de sonuna kadar açık olması onu içi boş bir biçimden ibaret kılıyor. 20. asrın başlarında Wilson’ın ve Lenin’in demokrasi tanımlarını, İngiltere ile Fransa’nın demokrasi tecrübelerini ana hatlarıyla bile uzlaştırmak mümkün değil. Amerikan hegemonyası 1945’ten sonra bu sorunu da kökünden çözdü. Demokrasiyi insan hakları ve serbest piyasa ile birlikte paket program hâlinde satın alma şartını koştu. Parçalar her ne kadar Amerikan think tank fabrikalarından demonte geliyor idiyse de Avrupa toplumları o parçaları kendi ihtiyaçlarına göre monte etme esnekliğine kısmen sahipti. Amerika detaylarla ilgilenmiyordu, paketin satın alınması ve parçaların kullanılması yeterliydi. Aynı parçalardan bir ülkede televizyon koltuğu üretilirken, diğerinde elektrikli sandalye imal edilmesine şaşırmıyorduk. Biz demokrasi paketinden çıkan parçalarla ancak bir kıraathane taburesi yapabildik. 1945’ten beri demokrasi sanatını o tabureden icra ediyoruz. Uzun süredir ne kıraathane tarayan teröristler ne tabure üzerine çıkıp nutuk söyleyen kasaba siyasetçileri var hayatımızda. Buna rağmen tabure ve üzerinde oturan adam varlığını korumaktadır.

Türk usulü demokrasi yetki-temsil kaosunu azaltmak bir yana, düşük yoğunluklu kaosun hayat tarzı olarak iliklerimize kadar işlemesine sebep oldu. Kurumun ve şahsın nerede başlayıp bittiği üzerine hâlâ bir konsensüs yok. Şahsiyeti ezip yok saymayı kurumsallık sanmaya da şahsiyet sahibi olmayı kolektif şuurun reddi olarak anlamaya da eşit derecede yatkınız. Hayatı boyunca âmir-memur, ast-üst dışında insanî ilişkiler geliştirmemiş kişilerde kurumsallaşmanın duyguca katılaşıp taşlaşmak şeklinde tezahür ettiğini görürüz. Böyleleri son yıllarda “yönetişim” jargonunu ve medyatik kanalları kullanarak “yontulduklarını” göstermeye çalışmaktadır. Bunu tekâmül sayabilir miyiz, şüpheli. Şahsiyeti, bireysel hak ve özgürlükleri dillerinden düşürmeyenler ise bir yerden sonra kendilerini vazgeçilmez sanma hastalığına kaptırmış, pasif agresif bir ruh hâline bürünmüşlerdir. Bencilliklerini postmodern teorilerin muhaliflik pozuyla örtmeye çalışırlar. Kitleler iki güruh arasında kıstırılmıştır. Kıskaçtan ancak mesuliyet sahibi bir avuç bağımsız figür kurtulur.

102. yılı kutlanan Cumhuriyet önce İngiliz sonra Amerikan prensiplerini benimsediği ölçüde kurulu ve kurumsal sayıldı. Hâlbuki Osmanlı bittikten sonraki ve Türkiye başlamadan önceki en karanlık günlerde bile varlığı kesintiye uğratılamayan tek kurum olan ordu, başkasının onayına ihtiyaç duymadan kendini cümle âleme kabul ettirmişti. Mesuliyet sahipleri o gün ordunun yanında durmakta nasıl haklı idiyse sonrasında ona mesafeli durmakta da o kadar haklıydı. Çünkü Cumhuriyet’in “kurucu(?)”ları bağımsız figürlerin üzerine kurumsallaşma adına beton döküyordu. Bugün de böyledir. Dünya sistemi kitleleri şahıs ile kurum arasında bir seçim yapmaya zorlar. Acı gerçeği hepimiz biliyoruz. Kitleler bağımsız figürleri över ama günün sonunda “kurulu tüze”yi seçer.

Muhammed SARI (7 Cemaziyelevvel 1447 - 29 Ekim 2025)

ESKİ SAVAŞÇILAR VESAİR

14 Mayıs 1950’deki ilk serbest seçimleri ne çoğunluk fikrinin kazandığı ne çoğulculuk fikrinin kaybettiği söylenebilir. Çünkü 27 Mayıs 1960 darbesi bu ayrımı anlamsız hâle getirmişti. Demokrasinin en göstermelik hâliyle bile uygulanmasına müsaade edilmeyeceği o gün belli olmuştu. O tarihten sonra çoğunlukçu sağ partiler içteki rey desteğini, çoğulcu sol partiler dıştaki pey desteğini ileri sürerek niceliğe dayalı bir siyasal hayat müsameresi oynadılar. Hesapçıydılar, sırlarını yıllarca sadece muhasebecilerine açtılar. Bu hesabîlik kendini en son 2018’deki 50+1 kuralıyla gösterdi. Sistem nicel olunca küçük, küçücük, minnacık partiler bile önem kazanıverdi. Çoğunluğu elde tutanlar kendini güvende hissedemedi. Eskiden, azınlıkta kaldıkları için nitelikten dem vurmalarına alıştığımız particikler bile virgülden sonraki küsuratlarıyla nimetten sayılır oldu. Demokrasiyi niteliğin hâkimiyetine aracı kılamayan, bilakis parmak hesabı üzerinden tanıyan bir toplumun bu tuhaflığa düşmesi kaçınılmazdı.

Çoğunlukçu tasarım dünyayı geniş bloklara ayırır, bölgesel ve kıtasal ölçekte birlikleri işaret eder. Çoğulcu tasavvur yeryüzünü sayısız renge boyar, siyasal hayatı bir halita gibi görür. Çoğunlukçular insanlık tarihinin başından beri siyasal ayrılıklar olageldiği gerçeğinin yansımasıdır. Diğer ifadeyle, ne kadar geniş birlikler tesis edilirse edilsin insanların tek bayrak altında toplanamayacağının ispatıdır. Çoğulcu harita ise insanların biyolojik, psikolojik ve kültürel farklılıklarını esas alır. Öte yandan bu verili farklılıklar mutlaklaştırıldığında toplum hayatını, giderek yeryüzünün esenliğini paramparça etme potansiyeli de taşır. Kategoriler yok sayıldığında kimliğin, mutlaklaştırıldığında kişiliğin zarar görmesi kaçınılmaz olur. Bir gün yeryüzünü uzaylılar, robotlar veya bunlarla aynı zihniyete sahip insanlar (!) topyekûn işgal etmeyecekse kategoriler varlıklarını bir şekilde sürdürecektir. 

Aklı başında bir siyasal oluşum hariçteki ve dâhildeki niceliksel dinamiklerin getirdiği fırsat ve riskleri kendi tekilliği/biricikliği lehine çözmeyi becerir. Çoğunlukçuluğun nerede adalet nerede zulüm olduğunu, çoğulculuğun ne zaman zenginlik ne zaman nifak olduğunu bilir. Omuz omuza durmanın ve göğüs göğüse gelmenin nomosunu açıkça ilan eder. Dost-düşman ayrımını sarahate kavuşturmayan veya iradesini uluslarüstü yapılara devreden hükûmetlerden bu hikmeti beklemek nafiledir. Bu noktada “Birleşmiş Milletler” ismindeki çelişkiyi, daha doğrusu isim üzerinden algımızın nasıl yönetildiğini hatırlamakta fayda var. Bir kere, birleşen milletlere artık “millet” denemez, olsa olsa küresel teknolojik hâkimiyetin yürütme aygıtıdır o. İkinci olarak, “birleşmiş” sıfatının vurgulanmasıyla diğer milletlerin dağınık, dışlanmış, zayıf olduğu ima edilir. Her iki durumda da veto hakkı olmayanlar için, yani “birleşmemiş tüm milletler” için çoğunlukçu ve çoğulcu fikirlerin en bozucu tesirlerine kapı açılmış olur.

Sistem için esas olan hâkimiyettir, hâkimiyetin hangi vasıtayla elde tutulacağı ikincil önemdedir. Libertenler eliyle de olur muhafazakârlar eliyle de. Dünyanın bir yerinde çoğulcu politikalar üzerinden de hâkimiyet tesis edilir, başka bölgelerde çoğunlukçu uygulamalar üzerinden de. Kültürel-biyolojik-psikolojik kategorileri yok sayar gibi de yapabilir, mutlaklaştırmış gibi de görünebilir. Hâkimiyet prensibi özünde aynı kaldığı için değişen vasıtalar birbirini dışlamaz; aksine, hâkimiyetin çapı “zıtların birbirini kapsaması” suretiyle genişler. Bilimcilik düşüncesini milliyetçilik, milliyetçiliği sömürgecilik, sömürgeciliği demokrasi, demokrasiyi teknoloji kapsar ve bu böyle sürüp gider. Katman geçişleri arasındaki kalıntıları temizlemek de bordrolu akademiye, resmî-gayrıresmî kolluk kuvvetlerine, istihbarat destekli medya ekiplerine havale edilir. İç içe geçen birçok katmandan söz etmek mümkündür ama modern Batı hâkimiyetini iki karakteristik döneme ayırabiliriz: ekonomik ve teknolojik dönem. 19. yüzyıl başlarında ekonomikleşen Batı düşüncesi, 20. yüzyılın sonlarına doğru teknolojikleşti. Başlangıçta hayat tarzını ulusal burjuva değerleri üzerine bina eden modern Batı, bugünkü metafiziğini küresel enformasyon ağları üzerine kuruyor. Anlayacağınız, artık “eski savaşçılar vesair geçmiyor bulutlardan.” Önce tacirler, ardından bürokratlar, derken bugün sadece uydular geçiyor. 

Enerji ve haberleşme ağları üzerine kurulmuş küresel teknolojik hâkimiyet mevcut siyasal birliklerin ve ekonomik ortaklıkların ötesine geçmiş görünüyor. Böyle bir dünyada hâlâ çoğulculuğa veya çoğunlukçuluğa dayalı demokrasi modellerini tartışanlar modern hâkimiyetin aslî unsurunu ıskalamıştır: Niceliği. Nitelik üzerinden konuşmaya başladığımızda gerçek düşmanı, yani küresel teknolojik hâkimiyeti şehadet parmağımızı doğrultarak, yani doğrudan işaret etme imkânı buluruz. Nasıllar yerine nedenleri koyduğumuzda sayısal bilimler-sosyal bilimler atışmasının ötesindeki bir epistemolojik alana açılmak istediğimizi beyan ederiz. Köprüden önceki son çıkışı kaçırdığımıza üzülmeyi bırakır, köprüyü havaya uçurmanın yollarını aramaya başlarız.

Muhammed SARI (28 Zilka’de 1446 - 26 Mayıs 2025)

ÇOĞULCULUK VE ÇOĞUNLUKÇULUK KISKACINDA “BİZ”

Modernler “ben” idesi üzerinde yükselen bir hayat düzeni kurdukları düşüncesiyle mutlu mesut yaşarken bir de baktılar ki “biz”i hortlatmışlar! Döndük dolaştık, küresel teknolojik hâkimiyet karşısında gövdesini “ben”e siper edecek bir “biz”e ihtiyaç duyulan günlere geldik. Dünya Savaşları “biz” fikrinin canlılığını koruduğu son dönemlerdi. İkinci Dünya Savaşı’ından sonra bireyciliğin galibiyeti aslında yapılacak iş kalmadığının da ilanı oldu. Bireycilik için “tarihin sonu” o günlerde başlamıştı denebilir. Yine de 1960’ların ortasına kadar şüphelenmek için görünürde sebep yoktu. Modern birey mitinin çöküşü ilk açık sinyali 1970’lerde dillendirilmeye başlanan “öznenin ölümü” teziyle verdi. 19. yüzyılın sonlarında tekebbürün ve yabancılaşmanın zirvesine ulaşan “özne birey” 20. yüzyılın ortalarını zor gördü. “Birey olduğu ama artık özne olmadığı” söylenen bu yeni insanın hâli içler acısıydı. Postmodernlerin attığı bu derin ara pası küresel teknolojik hâkimiyet iyi kullandı, “özne olmayan bireyi” öldürmeyecek ve oldurmayacak bir aralıkta tutarak kendine hizmet ettirmeyi başardı. Skorun sürekli insanlık aleyhine işlediği ama maçın bitmek bilmediği tuhaf bir döngüye girmiş olduk.

“Ben”in sayısız tanımı var. Bu tanımların nizasından türeyen sorunlarla baş etmek sistem için hiçbir zaman zor olmadı. Fakat sayısı ve çapı fark etmeksizin bütün “biz” tanımları tehdit olarak kodlandı. Bu tehdidi gidermenin iki yolu vardı: İlki, bir tür insanlık ailesi denebilecek “küresel biz” anlatısını yaygınlaştırmak, diğeri ise bu anlatının içinde kalmak kaydıyla işçi, zenci, çevreci, feminist... gibi alt kategorilere ayrılan “marjinal biz” tasarımlarına yol vermek. Bunlardan başka “biz” hesaba katılmadı. Sistemin sahiplerinin “biz” dediğine kanmamak gerek. Onların “biz”i ya “eşitler arasında daha eşit olanlar”ı işaret eder ya da “kendini marjinalliğe eşitleyenler”i. Bu “biz”, geriye kalan milyarlarca insanın durumunu açıklığa kavuşturacak nitelikten ve organiklikten yoksundur. Çünkü küresel ve marjinal “biz”ler sadece nicelik belirtir. Küreselciler ve marjinaller birbirlerine nefret ve menfaat bağlarıyla bağlıdır; ancak olur da organik bir “biz” fikri ikisinin de varlık sebebini ortadan kaldırır korkusuyla niceliklere dayalı bu dengeyi koruyacak söylem ve düzenekler geliştirmişlerdir. Özellikle neo-liberalizm aşılı demokrasi hermenötiğinden doğan iki kavramı öne çıkarırlar: çoğulculuk ve çoğunlukçuluk.

Niceliği esas alan çoğunlukçu ve çoğulcu fikirlerin birbirlerini niteliksizlikle suçlamaları doğal. Hakiki niteliğin konuşulmaması için bu kayıkçı kavgasının sahnelenmesi gerek. Statükoculuk ve devrimcilik eksenine sıkıştırılan her mesele gibi niteliğin hâkimiyeti bahsinin de kadük kalması amaçlanır. Organik biz, yani “niteliğin hâkimiyeti” çoğunlukçuların mesnedi olan sayısal üstünlük argümanını yeterli bulmaz, çoğulculuğa vurgu yapan bölücü hayat tarzını meşru görmez. Bu türden organik biz fikrinin ete kemiğe bürünmesine sadece Türk siyaset tarihinde rastlıyoruz. Sayıların fazla anlam ifade etmediği “tekçi” bir siyaset geleneğine mensubuz. Çoğunlukçu veya çoğulcu olmak arasındaki farklara büyük anlamlar yüklememişiz. “Tekçi” kod esasen rekabete yabancıdır, her tür demokrasi girişimini “hâkimiyetin paylaşılması”, “devlete ortakçı çıkması” girişimi olarak algılamaya yatkındır. Bununla birlikte bir tür “birlik” çağrışımı taşıdığı için “çoğunluğun hâkimiyeti”ne daha sıcak baktığı da bir gerçektir. Bu da Türkiye’de sağ iktidarların elini kuvvetlendirmiştir. Kolay zamanlarda son derece gevşek siyasal katılıma sahip Türkler zor zamanlarda birlik sağlamakta zorlanmamıştır. Sağ iktidarlar bundan da yararlanmıştır. Ne de olsa oy veren ama gerisini koyveren seçmen kitlesi bütün siyasetçilerin hayalidir. 

Türkler birlik olmakta zorlanmamıştır. Sorun, birliğin neye hizmet edeceği hususunda yaşanmıştır. “Tekçi” siyasetin kodları ile halkın birlik olma eğilimi ilk bakışta birbirini tamamlayan bir görüntü arz eder. Böyle denk gelişleri ezberci, satıhçı Türk entelijansiyası “tek adamlık” olarak etiketlemeye hazırdır. Hâlbuki içeriden bir okumayla “tekçi” siyaset geleneğinde kolayca birlik olunduğu ama kolay kolay "biz" olunamadığı görülür. Osmanlı’nın 16. yüzyıldan beri yaşadığı inkırazın 18. yüzyıla kadar kabul edilmemesi veya görülememesi “tekçi” siyasetin “birlik” mefhumunu örtmesi ve istismarı sebebiyledir. Toplumun içte içe kaynadığı bu iki asır boyunca “tekçi” zihniyet “siyasal alan”ı sessizce gaspetmiş, adım adım “tarihsel rol”ün yerine geçmiştir. Kaynayan kazanın kapağı Tanzimat’la kaldırıldığında siyasal alanın da tarihsel rolün de çoktan buharlaştığı görülür. 1923-1950 arasında “tekçi” kodlar revize edilerek sıfırdan bir “biz” kurgulanmaya çalışılır. 1950-2000 arasında “biz”i ancak “çoğunluk”ta bulabileceğimiz fikri yaygındır. 2000’den bugüne ise “çoğulcu” olmayan hiçbir “biz” tanımına söz hakkı tanınmamaktadır. Yüz yıllık hikâyenin sonunda Türkiye fizikî birliğini korumak uğruna metafizik birliğinden, yani “biz” fikrinden uzaklaşmış görünüyor. Türkiye demokrasiyi seçmekle düşmanlarının tacizinden kurtulamayacağını, kendine özgü bir demokrasi yorumu da bulması gerektiğini ancak yüz yılda kavradı. Feci akıbet geciktirilebildiği kadar geciktirildi. Akıbetin hayra tebdil olmasını istiyor muyuz? Öyleyse çoğulcu olsun çoğunlukçu olsun modern siyaset ve hayat tarzı hakkında nihaî kararlar vermeli, “birlikten bizliğe geçiş”in yolunu açmalıyız.

“Hâkimiyet bilâkayduşart milletindir.” dediğimizde niteliğe, tarihsel role ve şahsiyetin kendini gösterebileceği bir siyasal alana istinat ettiğimizi gösteririz. Ne hâkimiyet istatistiğe konu edilecek bir kavramdır ne de millet dediğimizde nüfusla ilgili bir göndermede bulunuruz. Bir topluluk tesanüd ve amaç birliği sayesinde millet olur, kalabalık olduğu için değil. Hâkimiyet ise millet olma başarısı göstermiş toplumların ahlâkî ve estetik tercihlerinin hayatın her detayında kendini hissettirmesi demektir. Hicret bir gün dönüp Mekke’yi fethetmeye matuf olmasaydı, Ashab-ı Kiram millet hayatının temelini bu şuurla atmasaydı Medine’de tutunmak pekâlâ yeterli görülürdü. “Hicret fetih içindir.” diyen bir dinin mensubu olmasaydık bugün hâkimiyet bahsinde söyleyecek sözümüz olmazdı. Müslümanlar ne Mekke’de azınlıkken millet olma vasfından ödün verdi ne de Medine’deki hâkimiyetleri sayısal üstünlüklerinden dolayıydı. Onlar seçkin bir topluluktu. Seçkinlikleri hem “ben”i muhafaza altına aldı hem de “biz”i mümkün kıldı.

Muhammed SARI (18 Zilka’de 1446 - 16 Mayıs 2025)

FİKRİ İPTAL EDEN FİKİR

Namık Kemal biraz İngiliz demokrasisi ve parlamentosuna duyduğu abartılı alakanın, biraz da cedelseverliğin tesiriyle şu meşhur sözü söyleyivermiş: Bârika-i hakîkat müsâdeme-i efkârdan doğar. Fikirlerin vuruşup çarpışmasından hayırlı netice alındığını hiç görmediğim için bu sözün taşıdığı iddiaya karşı mesafeli olageldim. Çatışan şeyin fikirler değil, çıkarlar olduğunu düşünmeye eğilimliyim. Farklı fikir sahibi iki taraf arasında savaşa varan çatışmalar çıkabilir ama bu durum nadiren fikir savaşı olarak adlandırılabilir. Savaşın sonunda mağlubun fikren haksızlığına, galibin fikrî üstünlüğüne ise hiç hükmedilemez. Fikirler galibiyet-mağlubiyet kategorilerinin dışında ele alınmalıdır. Onları olsa olsa doğruluk-yanlışlık mihengine vurabiliriz. Hâl böyleyken doğru ile yanlışın mücadelesinden, hele iki yanlışın müsademesinden doğrunun öne çıkma ihtimali nedir? Yahut iki doğru fikrin çarpışması size makul geliyor mu? Namık Kemal parlamento yerine sosyal medyayı görse acaba aynı iddiada bulunur muydu? Her saniye milyarlarca fikrin kaynaştığı dijital mecralarda hakikat parıltısını ara ki bulasın.

Konuşma özgürlüğü ile fikir özgürlüğünü birbirinden ayıramaması demokrasinin temel zaaflarından biri. Bu zaaf her konuşanın bir fikri olduğu, susanların fikir sahibi olmadığı yanılgısını doğuruyor. Yanlış fikirlerin parlak savunusu, doğru fikirlerin sönük sunumu da yanılgıyı pekiştirebiliyor. Buna mukabil konuşanları susturmak, susanları konuşmaya zorlamak da bir çözüm değil. Çıkmaza girmemek için fikirleri konuşma-susma değil, zaman-zemin bağlamında ele almak daha akıllıca olur. Fikir olma katına yükselmiş her tecrübe kendini doğru biçimde ifade edebileceği zamanı ve zemini bekler. Fikirsizce konuşanların böyle dertleri yoktur, patavatsızca yaşar onlar. Ağırlaşan algı bozukluğu yüzünden günümüzde efkârlılarla efkârsızlar arasındaki farkı görmek de zorlaştı. Vaktini bekleyen fikirler “içten pazarlıklı” olmakla itham edilebilirken, aklına eseni istediği söylemeye “dobralık” vasfı yakıştırılabiliyor. Bahtiyar; fikirlerin nerede, ne zaman ve nasıl zikire dönüşmesi gerektiğini kavramış kişidir. Bedbahtlık fikirlerin zamansız, zeminsiz ve yordamsızca dışavurumundan kaynaklanır. Tam bu noktada akla başka bir soru geliyor: Bir fikir sırf zamanlaması isabetli olduğu için doğru, kötü zamanlamadan dolayı yanlış kabul edilebilir mi? Yükselen siyasal ve toplumsal dalgaların üzerinde sörf yapabileni haklı, dalgaların altında kalanı haksız mı kabul edeceğiz?

Çeşitli cevapları olan ama nihai çözümü olmayan sorular soruyorum. Fikir yürütmek biraz böyledir. Namık Kemal’in pek beğendiği demokrasi nihai çözümü olmayan sorulara verilen vasat ve makul cevaplardan müteşekkil bir sistem vaz eder. Optimuma, sağduyuya, fazla çapak taşımayana taliptir. Demokrasi düşünme faaliyetini bir noktada durdurmak demektir. Çünkü fikir yürüterek vardığınız demokrasi rejiminden fikir yürütmeyi sürdürerek pekâlâ uzaklaşabilirsiniz. Demokratik düşünme tarzı teorik açıdan "demokrasinin iptali"ne kadar varabilir. Fakat demokrasinin mabedi sayılan meclislerin işleyişi bu gerçeği örter. Meclislerde sureta en sert tartışmalar yapılır ama yola daima “aşırı uçlar tasfiye edilerek” devam edilir. Atılan her okun 12’deki oku yarıp onun yerine yerleştiği varsayımıyla ilerler demokrasi. Bu varsayıma göre bir eski doğrular bir de yeni doğrular vardır; gelecekte bunların yerini alacak daha yeni doğrular, en yeni doğrular gelecektir ilh... Varsayımlarını tartışmaya açtığınızda dünyanın en kırılgan rejimi diyebiliriz demokrasi için. Yine de bu naif imajı sizi yanıltmasın. Bütün demokrasiler arkasında bir vasatı, bir ortalamayı kitleye dayatacak kadar güç saklar. Zor kullanımı her rejim için geçerlidir. Elinizde askerî, iktisadî, teknolojik güç olmadan halka demokrasi gibi “halkçı” bir rejimi bile kabul ettiremezsiniz. Bu tuhaf çelişki sebebiyle ABD’ye hem “dünyanın jandarması” hem “demokrasinin koruyucusu” unvanı yakıştırılabiliyor. Roma’ya hukukîliğin ve sömürgeciliğin beşiği gözüyle bakılması gibi. Lafı uzatmadan şunu söylemek lazım: Demokrasi hem felsefî özü hem farklı tarihsel yorumları sebebiyle diktatorya kurmaya son derece elverişli bir formdur. Yeter ki hangi fikrin hangi zaman ve zeminde öne çıkacağını veya hangi fikrin önünün kesileceğine karar verecek güce sahip olunsun. 

Demokrasinin çelişkilerini görmediğimizde Namık Kemal ve neslinin yanılgıları hepimizi kolayca esir alabilir. Şairimiz büyük bir salonda yüzlerce beyefendinin en zıt fikirleri, en şedid biçimde tartıştığına ama hakikatin tecellisi için orada bulunduklarının bilinciyle terbiyelerini hiç bozmadıklarına, neticede oylama yaparak herkesi bağlayıcı bir karara varmalarına hayret eder. Neden bizde de böyle bir meclis yok diye hayıflanır. Tanzimat nesli modern bazı fikirler ve hareketlerden haberdardı, fakat onları doğuran kök fikir ve ilk hareketlerden bîhaberdi. Bu bilgisizlik olanı olduğu şekliyle anlama safdilliğine sürüklemişti onları. Hakikatin fikirlerin çatışmasından doğabileceğine kanaat getirebiliyorlardı. Hâlbuki hiçbir fikir kendinden ibaret değildir; fikirler mücerreden ve müstakilen değil salkımlar, örüntüler, ağlar şeklinde yaşar. Onları doğuran şartlar anlaşılmadan olan bitenin künhüne varılamaz. 

Hadiselerin ve fikirlerin künhüne varmak Batılılaşmayla birlikte bir gaye olmaktan çıktı. Sathî bir hayata razı olduk. Ne saltanattan meşrutiyete geçerken meşrutî yönetimin ilkeleriyle ilgileniyorduk, ne cumhuriyet fikriyle ilgili bir müzakere ortamı vardı, ne meclisin manası üzerine retorik beyanlardan fazlasına sahiptik, ne çokpartili hayata geçerken demokrasi tarihinin parçası olmakla ilgileniyorduk, ne cumhurbaşkanlığı sistemine geçerken neyi arkada bırakıp neye yöneldiğimize dair sahici bir stratejiye sahiptik. Can havliyle alınan kararlar, konjonktürel dayatmalar, sefil çıkarlar dışında bir zemine oturmuyor siyaset hayatımız. Dün hararetle savunduğumuz her şey ertesi gün kurtulunması gereken yüklere dönüşebiliyor. Görünen o ki tercih edişlerimiz ve terk edişlerimizin arkasında “devletin bekâsı”ndan başka motif yok. Öyleyse Türk düşünce tarihinin en önemli kavramı “bekâ”dır desek yeri. Başka fikirlere “bekâ” fikri yerine oturduktan sonra alan açabiliyoruz. Çünkü “bekâ” bir sadmesiyle bütün fikirleri yere serebiliyor!

Muhammed SARI (27 Şevval 1446 - 25 Nisan 2025)

MESELELERİ KİM KONUŞACAK?

Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki “Elâlemin ağzı torba değil ki büzesin!” sözünü işittiğimde ilkokuldaydım. Hoca, oğlu, eşeği ve çokbilmiş köylüler arasında yaşananlar değil de fıkranın sonunda insanların ağzının torbaya benzetilmesi ilgimi çekmişti. Torba ağızlı insanlar imajı garip, komik çağrışımlar yapmıştı çocuk muhayyilemde. Torba ağızlı insanlar çiziktirdiğimi bile hatırlıyorum. Lise çağlarımdan hatırladığım ise bir reklam filminin herkesin diline doladığı replikti. İşinin ehli olduğu halde sözünün dinlenmemesine köpüren bir kamyoncu ikide bir “Ağzı olan konuşuyor!” diyordu. O reklamdan sonra Türkiye’de ağzı olan herkes birbirine “ağzı olan konuşuyor!” diye çıkışmaya başlamıştı şakayla. Reklam altın çağına giriyordu. Viral karakterli süper iletken, süper yapışkan mem’ler kolektif bünyede ilk kez medya içerikleri aracılığıyla test ediliyordu. 2000’lerden sonra anladık ki 19-20. asırlarda kanser hücresi mantığıyla büyüyen kapitalizm, 21. asırdaki yayılışını virüs mantığıyla sürdürecek, düşmanlarına karşı mücadelenin boyutlarını ve cephelerini alabildiğine genişletecekti. Gerçekten de 2000’lerden sonra sosyal medyanın dünya çapında genel kullanıcıya ulaşmasıyla yukarıdaki fıkra ve reklam sözleri esprisini kaybetti. Torba ağızlılık norm haline geldi, normların anormalliğini izaha fırsat bulunamadı. Sadece bu iki cümle değil, genel olarak “söz” mefhumu küresel bir saldırıya uğradı. Havadan, sudan önce söz önce kirletildi, hayvan ve bitkilerden önce sözün nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Demokrasinin en tipik, en şehvetli dışavurumu olan ifade özgürlüğünün kitlelere teşmili hayır getirmedi. Katolikçe sansürün hayır getirmediği gibi. “Zor zamanda konuşmak” cesaretini gösteren az sayıda insan yasakçılar karşısında mazlum kitlelerin sesini duyurmak adına gerçekten büyük bir imkândı, bir fedakârlık eylemiydi. Konuşmanın eylemeğe neredeyse denk olduğu zamanlardı onlarınki. Bugünse konuşmayana bir zekâ geriliği ve fonksiyon eksikliği şüphesiyle bakılıyor. Öyleyse tersini mi yapmalı? “Herkesin konuştuğu zaman”da susmalı mıyız? Susma hakkımızı kullanarak bir imkânı yeniden ele geçirebilir, yeni bir feda eylemi gerçekleştirebilir miyiz? Maalesef hayat böyle basit denklemlerle yürümüyor. Zor zamanlarda en doğru iş “konuşmak” idi, ne var ki konuşmanın kolay olduğu zamanda yapılacak en iyi şey “susmak” değil. Teorik nazar simetriye bayılır, fakat hayat kendini asimetrik karşılık vermeyi bilenlere açar.

Söz saldırıya uğradı. Daha incelikli üslûp kullanarak, daha az konuşarak veya sessizliği seçerek söze itibarını yeniden kazandıramayız. Bunlar faydasız değil yetersiz tedbirlerdir. Bu yolu takip edenlerin medium’lardaki ve media’lardaki etkisizliğine bakılırsa ne kastettiğimiz anlaşılacaktır. Liberal demokrasinin ürünü olan sosyal medya her şeyi söz ve gözden ibaret kılarak kelimenin ve görüntünün içini boşaltmıştır. Başıboşluk içiboşluğa varmış görünmektedir. Bu boşlukta istediğini söyleyen istemediğini işitiyor, bunun üzerine kendi de istenmeyen şeyler söylemeye başlıyor ve istendik sözlerin oranı kendiliğinden düşüyor. İstediğime bakarım diyen istemediklerini de görmeye maruz bırakılıyor, hatta istemediği halde bir şeyler göstermek zorunda kalıyor fakat yine de bundan vazgeçmiyor. Fasit daire böylece tamamlanıyor. Çevrim içi dünya bu kasnağın büyük bir hızla dönmesine bağlı. Hızla dönen kasnak muazzam bir güç üretiyor. Bu yüzden bunun bir avara kasnak olduğunu zannetmek hata olur. Bir güç varsa talipleri de sahipleri de vardır.

Yüz yüze konuşmak insanların bir cemaat ve cemiyet hayatı sürebilmelerinin temel şartlarından. Taraflar yüz yüze baktıklarını bakacaklarını bilerek konuşur ne konuşursa. Art zamanlı olmakla birlikte yazılı iletişim de tarih boyunca sözlü geleneği tamamlayıcı bir işlev üstlenegelmiştir. Yazılı söz belli bir mantık ve belagat süzgecinden geçtiği için muhatabına mümkün olduğunca optimize edilmiş halde ulaşır. Okuyucu ise yazılı sözü anlama ve cevaplama konusunda makul bir zamana sahiptir. Matbaa devriminin şokuna ve posta teşkilatının gelişmişliğine rağmen 20. asır başlarına kadar genel görünüm budur. Televizyon ve internetle birlikte hem konuşma ve yazmanın doğası hasar almış hem de bu fiillerin sırası karmakarışık hâle getirilmiştir. Bugünkü uzaktan erişimli ve eşzamanlı iletişim teknolojisi hem eş-mekânlılığı ve yüz-eşleşmesini (yüzleşmeyi) gereksiz gösterdiği için hem de dinleme-anlama-cevaplama sürelerini minimuma indirdiği için sayısız hastalık üretmektedir. Söz ne kadar beliğ ve iktisatlı, görüntü ne kadar sade ve doğal olursa olsun dijital mecranın mantığına hizmet etmekten öteye pek geçememektedir. İnsanın insana deva olmasının şartı birbirlerine söyledikleri ve gösterdikleri anlık şeyler değil, süreç içinde hangi hâli aktardıkları, yani görünür ve görünmez gerçek fiilleridir. Âyinemiz daima iştir. Konuşmak kendi başına hiç mesabesindedir.

Konuşmanın arkasında fiil olmak zorundaysa her fiilin de bir faili olmak zorundadır. Konuşalım eyleyelim ama kim olarak? Bir mesele hakkında konuşma hakkı o meseleyle “olmazsa olmaz” ilişkisi kurmuş insanlara aittir. Bitmedi; konuşma hakkı olan insanlar arasında da öncelik sıralaması vardır. Öncelik, meseleyi en iyi bilen ve bildirebilenlerindir. Hak umumundur evet, ama öncelik seçkinin olmalıdır. Bilginin mertebelendirilmiş doğası gereği bu böyledir. Bu iki kesim dışında bir meseleyi hayat-memat meselesi olarak görmeyenlerin konuşmalarına ihtiyatla yaklaşmak, sözlerine itibar etmemek gerekir. Türkiye’de “Allah bir” demeleri ile aksini söylemeleri arasında hiçbir fark olmayan milyonla insan türedi. Bu insanları doğrudan muhatap almama hakkımız mahfuzdur. Îrapta mahalli olmayan insanlardır bunlar. Gerçek böyle olduğu halde vara vara geldiğimiz yer, cedel meraklısı kimselerinin müptezel kimselerle münazaraya tutuşması olmamalı. Pavyonda, meyhanede tebliğ yaptığını sananların durumu neyse sosyal medyadaki münazaracıların durumu da odur. Kimse “dijital çağın gerekleri”nden, yeni mücadele mecralarından bahsetmesin. Münazara “ötekinin iknası” üzerinden kendi imanını onaylatma ihtiyacının ve örtülü bir “özür beyanı” psikolojisinin yansıması olmuştur çoğu kez. Başkalarına açıklama yapmaya vaktimiz yok, varsa bir kabiliyetimiz bunu kendimiz için bir değer üretmeye hasretmeliyiz.

İnsanlara önce üslûbumuz, sonra mevzumuz, en sonunda kim oluşumuz ulaşır. Hakikat tam aksidir: Kim olarak söylediğimiz ne söylediğimizin önünde, nasıl söylediğimiz ne söylediğimizin gerisindedir. Bu sıralamayı muhafaza ettiğimiz sürece meselelerin karmaşıklığı gözümüzü eskisi kadar korkutmayacaktır. Meselelerimiz karmaşıktır ama kördüğüm değildir. Özellikle başımızı ağrıtan kültürel alanlar söz konusu olduğunda bağların düz değil çapraz bağlandığını bilmek faydalı olacaktır. Yani Türkiye’de edebiyatta kökleşmek için tarih bilmek, tarihe hakkını vermek için felsefe okumak, felsefeden faydalanabilmek için siyaset ve iktisat bilmek zarureti vardır. Bilhassa Türkiye’de böyledir. Bağlantıları çeşitlendirebiliriz; fakat sözün özü şu: Hayatî meselelerimizi, bilgiyle tahkim edilmiş sözler eşliğinde, kefaretini ödemiş yahut ödemeye hazır kimselerin konuşmasına muhtacız. Sonrası sonra gelir. 

Muhammed SARI (14 Zilhicce 1445 - 21 Haziran 2024)

YATAY DÜNYA

Dünya son kırk yılda finans gücüne dayalı liberal kültürün etkisiyle hiç olmadığı kadar yatay bir görünüme büründü. Demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa söylemleri yataylıktan hem alabildiğine yararlandı hem de yatıklığı pekiştiren en önemli unsurlar oldu. İnsanlar paçalarını kaptırdıkları sistem mengenesinin öteki ucundan artık yamyassı hâlde çıkıyor. Çıkıntılık yapana rastlanmıyor. Kimseler bir çıkıştan söz etmiyor. Sistemin çıktısına dönüşmek insanları iki hâlden birini seçmeye itiyor: çıldırmak veya züğürt tesellisiyle avunmak. 

Çıldırmak bahsi karmaşık. Yatay dünyada intihar bombacısı olmakla bütün inançlarını kaybetmek arasında varsa ancak çok ince bir çizgi vardır. Kayboluş ve şiddet birbirini doğurur. İnsanı azdıran yegânelik zannıysa çıldırtan da bigânelik hissidir. Kendini biricik zanneden insanlar yatay dünyanın teminatıdır, tavanda kendileri bulunduğu sürece tabanda neler olduğuna bigânedirler. Yalnızlıktan, birbaşınalıktan ise ne doğacağı bilinmez. Yalnızlıkta fikir de tasarlanabilir silah da. Yalnızın kapısını Cibril de çalabilir CIA ajanları da. Yalnız insan kapıyı meleğe de açabilir şeytana da. Yatay dünya ihtimalleri teke indirerek; meleklerle ve fikirlerle irtibatı keserek, ümidi yok ederek varlığını koruyabilir. 

Kitleyi yeden, düzeni pekiştiren, mekanizmayı yağlayan daima züğürt tesellisine yönelenlerdir. Boyutlarını kaybeden insanlar tarihte ve coğrafyada daha az ve iddiasız bir yer tutmanın faydasına kendilerini inandırmış görünüyor. Mecliste, camide, okulda, tribünde iddiasızlığın savunuculuğuna kalkışarak, bazen de iddiasızlığı eleştiriyor görünerek yatay dünyaya yataklık ediyorlar. Bütün numara sahada iki taraf olduğu, ortada bir müsabaka, bir münazara olduğu izlenimini uyandırmakta. İzlenime kapılan anında kör olur. Yatay dünya “o iş yattı” sözünün en sık işitildiği dünyadır. Galipler ofsayttan buldukları golün üstüne, hakem kulağının üzerine yatar. Kupon yatar. 

Yatay dünyada kıdem, kıymet, liyakat gibi kavramlar itibarsızlaştırılmıştır. Suyun yamaçtan gürül gürül akanı değil, taşıma yoluyla düz ovayı “yeşillendirip” yoncalandıranı makbul sayılır olmuştur. Beynelmilel odakların teşvikiyle şekillenen kültivasyon politikaları yayılmaya müsait bu otlakların sürdürülebilirliğini, et ve süt kalitesini yüksek tutarak sağlamıştır. Züğürt tesellisi arayan otlakçılar bu meyanda da fevkalade yararlılıklar göstermiştir. “Önemli olan nemalanmadır” diyerek yeşillenmenin akan değil kokan suyun çevresinde meydana geldiği gerçeğini perdelemişlerdir. 

Yatay dünyamızda her şey enlemesine hareket etmez elbette. Kariyer, sosyal statü, serbest rekabet, kredibilite gibi aparatlar yardımıyla dikey hareketlilik illüzyonu oluşturmak ihmal edilmemiştir. Yine de toplumsal hayata belli bir irtifadan bakma cesareti gösterdiğinizde iki boyutlu canlıların birbirleriyle yarışıp didiştiği acıklı bir güldürünün sahnelendiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Bu güldürü şüphesiz en net biçimde uydulardan seyredilebilmektedir. Zaten yatay dünyamızdaki tek gerçek dikey hareketlilik imtiyazı uydularındır. Tepeye bir uydu yerleştirerek herkesi “şehrin o yatık raksına” ayak uydurma mecburiyetinde bırakabilirsiniz. Tuhaflığı fark edebilecek bir mesafeye çekilmek düşünmeye başlamaktır. Hadiseler ile aramızda mesafe yoksa düşünce ile aramıza dünya kadar engel girmiş demektir.  

Dünyanın yatay, yassı, yatık hâle gelişine insanların düşünceyle rabıtalarının zayıflaması sebep olmuştur. Düşünme eyleminin insanın dikey, atılımcı, yükselmeyi imleyen yönünün bir neticesi olduğu unutulmuştur. Bugünkü yaygın anlamıyla düşünmek; verili düzendeki yatay hareketliliği çözümleyen, yatık dünyanın gündelik sorunlarına pratik çözümler üreten insanlarının zihinsel etkinliğinden ibarettir. Bu türden düşünmeler “düzenin haklılaştırıcısı”dır, dolayısıyla safra ve saçmalık üretmekten fazlasına yaramamaktadır. 

Son kırk yılda, önceki kırk yıldan daha kıyıcı ve dehşetli hadiseler yaşandı. Buna rağmen sisteme yönelik kayda değer bir kıpırdanış görülmüyor. Aksine; karınların doymasına, ömrün uzamasına, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşmasına bakılarak görece bir genişlikten, gelişmişlikten söz ediliyor. Her on yılda bir katlanarak artan tüketime endeksli bir bolluk bu. Bolluk izleniminin oluşmasında sofistike manipülasyon stratejilerinin geliştirilmesinin payı büyüktür. Gündelik hayatta “stabil” görüntünün oluşmasını sağlayan görünmez baskıcı politikaları ifşa etmedikçe, yatay hareketliliğin görünmez kıldığı “statik” ruh durumuna dikkat çekmedikçe düşünme eylemi töhmet altında kalacaktır. Olan bitenler ile arasına eleştirel bir filtre koyamayan düşünceler olsa olsa “yatıştırıcı”lar nev’inden bir ecza muamelesi görecektir. 

Muhammed SARI (28 Şevval 1445 - 7 Mayıs 2024)