Yahudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yahudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KAYNAK: FÂTİHA

Kur’ân Fâtiha ile açılır. Cennetin kapısı ise Fâtiha’nın ilk ayetiyle: “Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn.” Daha ilk ayetten cennete gireriz. Sonraki bütün ayetler cennette kalabilmek içindir.

Girmenin müşkül, kalmanın daha müşkül; olmanın zor, ölmemenin zordan da zor olduğunu öğrendiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Zahire bakılırsa önce doğuyor, sonra kitaplardan öğreniyoruz. Olması beklenen tam tersidir: Önce kitap, sonra hayat gelmelidir der hikmet. İnsanlar doğup öğrenir, kul olanlar öğrendiklerinden doğar. Konu kulluk ise verili sırayı takip ederek öğrenilen şeylere itimat edemeyiz, çünkü böylesi bilgide hikmet yoktur. Doğumla başlayan akışın tersine yüzemediğimiz takdirde kulluğu idrak etmemiz imkânsızdır. Hamd makamına varmak için bizi uzun, zahmetli bir mücahede beklemektedir. Ummana değil kaynağa doğru kulaç atmak zorundayız. Fâtiha ilk kaynamadır, kaynağın en duru verimidir.

* * *

“Elhamdülillâh” kelime-i mübarekesinde bir zamir olarak bile mahlûkâttan iz, eser yoktur; yalnız Allah vardır. Çünkü Allah’ı kendisinden başka hakkıyla övebilecek yoktur. Hakk kendi hakkında yapılabilecek en yüce övgüyü yine kendine hitaben beyan eder. Fâtiha’nın ilk ayetinde kul mevcut değildir, fakat tam da bu nâmevcudiyeti idrakiyle vücuda hak kazanacak olan yine kuldur. Kul Allah’ı lâyıkıyla hamdetmeye güç yetiremeyeceğini anladığında cennetin de bir hak değil bir ihsan olduğunu kavramaya yaklaşır. En sevdiği kuluna Muhammed ismini vermesi ve ona Makâm-ı Mahmûd’u vadetmesinde hep bu acziyet-ihsan sırrını işaret vardır. Kul, mahlûkâtın yaratılışında, yaşayışında, zevalinde, dirilişinde kendini gösteren hilkat kudretini ve nimetleri temaşa edip hamd ü sena duygusuyla dolup taşar. Bu hamdin kula bakan veçhesidir. Bu bakımdan kul için hamd, hilkate şahitlikten doğan samimi bir iç yankıdır. Fakat aslolan, hiçbir şey halk etmemiş olsaydı dahi hamdin yine Cenâb-ı Hakk’a mahsus olduğunu bilmektir, belki de hamdin en derin manası budur. Kur’ân’ın “hamd” ile başlaması hamdin âlemler yaratılmadan önce de var olduğunu ima eder. Yahut yaratılanlar için ilk ve en mühim ibadetin hamd olduğunu. Hususen namazın bir hamd eylemi olduğunu. İsmi hamd masdarından süzülen peygamberle âlemlerin yaratılışı arasındaki irtibatı haber veren “levlâke” rivayeti de bu bağlamda bambaşka manalar kazanır.

“Rabbi’l-âlemîn.” Âlem-insan tasavvurunu kurmaya buradan başlamalıyız. “Rabbi’l-âlemîn” denerek bir yana yegâne Hâlık, bir yana sayısız mahlûkât koyulmuş olur. “Âlemlerin Rabb’i” sıfatı hem öyle sınırlayıcı hem öyle kuşatıcıdır ki mahlûkât müthiş bir cilveyle imtihan edilir. Tevhidin kuşatıcılığına teslim olan mahlûk ayrıca varlık izharına ihtiyaç duymaz. Tevhidin dışına çıkmaya direten, yani âlemleri kendi-için-şey olarak gören mahlûk varlık iddiasına ve ispatına güç yetiremez. “Varım!” diyen kaybeder, “varsın!” diyen kazanır. “er-Rahîm” ismi bu bakımdan tevhide teslim olmuşların sığınağıdır, başladığı yere dönüşüdür, ana rahmidir. “er-Rahmân” ise tevhidi reddedenlere bile hayat hakkı tanımanın, mühlet vermenin, rızık göndermenin adıdır. “Âlemlerin Rabb’i” olmak bunu gerektirir; çünkü O, müminlerin olduğu kadar münkirlerin de Rabb’idir. İkisi arasındaki hüküm “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ismine havale edilir. Allah, dünya günlerinin olduğu gibi Din Günü’nün de sahibidir.

Allah âlemleri yaratmazdan evvelki ezel günlerini “Elhamdülillâh” ile, kıyamet koptuktan sonraki ebed günlerini “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile, ikisi arasındaki dünya günlerini ise “Rabbi’l-âlemîn” ile karşılar. İsimlerin hepsi tevhid ilkesinin farklı bağlamlardaki ifadeleridir. Evet, “Rabbi’l-âlemîn” ismi meaşa bakar. Mebde ve mead bütünlüğü meaş halkasının yerine oturmasıyla sağlanır çünkü. “Rabbi’l-âlemîn” dendiğinde sureta ikileşme başlamıştır dedik. Bir yanda Rabb varsa diğer yanda da terbiye edilenler vardır artık. Öte yandan “Rabbi’l-âlemîn” günleri, yani dünya günleri -eğer becerebilirsek- yalnız O’na kulluk etmeyi ve yalnız O’ndan istemeyi, yeniden O'na kavuşup vahdete ermeyi öğrenmenin de günleridir. İnsan âlemlerden bir âlem olmaklığıyla belki kadronun en küçük rollerinden biri olarak varlık sahnesine girmiştir. Ancak “iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” dediğindedir ki en şerefli ve en mümtaz mahlûk olarak sahnede öne çıkabilmiştir. Fâtiha’nın kula bakan kısmı da işte bu “iyyâke” vurgusuyla başlar. “Yalnızca sana, yalnızca senden” diye ikrarda bulunan kul, kendisinin O’na yönelmiş bir “ben taslağı”ndan fazla bir şey olmadığını; ben’in Sen’e ulaşmak, Sen’e ulanmak dışında arzusu olmadığını itiraf etmiştir. “Ben taslağı” benlik taslamaz; “yalnızca Sana, yalnızca Senden” der. Bu vurgulu yalınlamayla, iştiyaklı ve hararetli nefiy dili şirke kapıyı kapatır, yine tevhidi işaret eder.

“Bizi doğru yola ilet” diyerek diğer bütün yolların yanlış, yanılış, yana düşüş olduğunu kabul eder; tevhidi bir kez de yol mefhumu üzerinden ifade eder. “Yalnızca” zarfındaki kuvvetli nefiy gibi “müstakim yol” adlandırması da açık bir nefiydir, muharref yollardan kaçınıştır. Diğer yollar yol bile değildir, tek yol budur demektir. Bu yüzden, Yahudi ve Hıristiyanların başına gelene yol kazası değil, yolsuzluk belası demek iktiza eder. Yürünebilir yol daha önce üzerinde yüründüğü, bir yerden gelip bir yere gittiği belli olan yoldur; yani “kendilerine nimet verilmiş” önceki nesillerin yoludur. Bu manada yol ile tarih birbirlerini açıklar. Yürünmüşlük yolun tarihi, yürünebilirlik yolun geleceğidir. Tarihsiz kulluk olmaz. Kul kendinden öncekilerle hısım mı hasım mı olduğunu bilmelidir, çünkü akıbeti buna bağlıdır. Yahudi ve Hristiyanlar yolun tarih ile ilişkisini koparmaları, kerameti kendinden menkul bir yol vazetmeleri sebebiyle gazaba uğramış ve dalâlete sapmıştır. Aklı başında bir kulun ilk işi kendini bunlardan ayrı tutmak olur. Nefiysiz (lâ ilâhe) ispat (illallâh) olmayacağını bilir.

Şayet gazaba uğramışlar ve dalâlete sapmışlarla yolumuzu ayırmazsak bütün açıklama şeması çöker. Artık ne kendimizi bilmek ne Rabb’imizi tanımak ihtimali kalır. Doğrularak okuduğumuz Fâtiha bizi doğrulamıyorsa neye âmin dediğimizi bilmiyoruz demektir.

Allahualem.

Muhammed SARI (3 Ramazan 1446 - 3 Mart 2025)

NE MAYMUNLAR CEHENNEMİ NE ANDROİD MELEKLERİN CENNETİ

İnsanlık tarihi bütünüyle ahlâk-hukuk ekseninde şekillenmiş bir serüven. Ömürün ve tarihin gelgitleri içinde zaman zaman kutuplardan biri ağır basmışsa da bize asla diğer kutubu yok sayma hakkı verilmemiş. Şöyle de denebilir: Bütün hukukî yaptırımların ahlâkî bir temeli olmak zorundadır ve bir anlayışın ahlâk vasfı kazanabilmesi için “hakk (tabiîlik, doğruluk, yerindelik, kıvamlılık, ölçülülük)” kavramını merkeze almış olması gereklidir. Ahlâk kâinattaki oluş-bozuluşu ferden tecrübe etmenin hasılasıysa hukuk da bu oluş-bozuluşa uygun bir cemaat hayatı tesis etmenin yoludur. Allah’ın kâinatı yarattıktan sonra kendi hâline bıraktığına veya insan soyunu doğuştan günahkâr saydığına inansaydık ahlâk ile hukuk arasındaki bağdan bahsetmek imkânsız olurdu.

Bütün kritik kavramlar gibi ahlâk ve hukuk da her dönemde gevşemelere ve daralmalara uğramıştır. Dahası ve fenası, içlerine başka anlamlar zerkedilerek veya yerlerine başka kavramlar ikame edilerek çarpıklıkların yolu açılmıştır. Bugün hukuk denince akla öncelikle üniversitede tahsil edilen bir bilim dalı yahut devletin yargılama safahatını yürüten mekanizma geliyor. Bazen de gündelik siyasetin sığ tartışmalarında sığınılan o son soyut melce olarak adaletten, hukuktan bahsedildiğini işitiyoruz. Ahlâk(lılık) kavramı da günümüzde büyük oranda edepli terbiyeli olma, normlara uyma, merhametli davranmaya eşitlenmiş halde. Hâlbuki ahlâk bunları da kuşatacak yekpâre bir hayat yolunun adıdır. Ahlâkın neleri kuşattığı bilinmediğinde merhametten maraz doğması kaçınılmaz. Tıpkı masumiyet karinesine ve bağışlama esasına dayanmayan hukukun kıyım makinesine dönüşmesi gibi. 

Buraya kadar iyi, hoş. Fakat amacımız sırf hoş söz söylemek değilse ahlâkın kimin ahlâkı, hukukun neyin hukuku olduğunu sormalıyız. Bu bakımdan insanlık tarihinde üç büyük gelenek zikredilir: İbrânî gelenek, Hristiyan gelenek ve öncekilerin ahkâmından tahrif olmamış değerleri de içerecek biçimde nihaî ölçüleri koyan İslâmî gelenek. Son söz İslâm tarafından söylenmiştir. Modernlik son sözün üstüne söz söyleme hazımsızlığının adıdır. Bu yüzden dünya tarihlerinde 1500 yıllık İslâm’ı kast-ı mahsusayla es geçtiklerini görürsünüz. Modernler gelenekten kopuş retoriğiyle yola çıktılar. Dinî olmayan bir ahlâk öğretisi, ahlâkî değerlerin dışta tutulduğu bir hukuk sistemi icat ederek ortaya evrensel bir model koyma iddiasındaydılar. Esasen tüm yapılanlar İslâm’ı yok sayabilmek için İbrânî ve Hristiyan zihin dünyasının Yunan ve Roma gelenekleriyle aşılanarak güncellenmesinden, tarihte son sözü söyleme gayretkeşliğinden ibaretti. Hususen Protestan filozoflar ve Yahudi diasporası filozofları el ele verip projenin imkânsızlığını gözlerden gizlemeyi başardı. Aydınlanma felsefesi kendi içinde son derece doktriner kabullerle hareket ettiği halde dışarıya karşı diyalektik bir görünüm sergilemeyi bildi. İçi kendini, dışı bizi yakan Batı aşağı yukarı budur. İç yangınımız arttığı nispette biz de Batılılaştık. Kendi nefislerine zulmedenlerin başkalarına ahlâkçılık taslaması garabetine Batılılaştıkça şahit olduk. Ne türden bir kültürel ortamda yaşamaya zorlandıysak ancak onun çıkmasına, elden düşme versiyonuna sahip olabildik. 

Ahlâkın varlığını derinlere daldığımızda, hukukun varlığını sınırlara dayandığımızda duyumsarız. Yine de duyumsamak yetmez, onları başkalarınca yaşanabilir kılmak zorundayız. Ahlâkı ve hukuku mücerreden tahsil edebiliriz; fakat bunlardan ancak bir hayat tarzına dönüşmüşlerse, müşahhas bir kültür halini almışlarsa istifade edebiliriz. Ahlâkın özü olan merhamet fidesinin serpilebilmesi, hukukun temel idesi olan adalet güneşinin doğabilmesi için kültür denen toprağın, havanın, suyun temizliği hayatî önem taşır. Batı medeniyeti kendi ağacının meyve vermesine en uygun iklim şartlarını bütün dünyaya hâkim kılmak için önce felsefe ve bilimle tedbirler aldı, sonra askerî ve ekonomik müdahalelerde bulundu. Yeryüzünü istediği zaman ürün kaldırabileceği bir plantasyon halinde parselledi. Yaklaşık yüz yıldır kutuplarda, ekvatorda, vahşi batıda, uzak doğuda aynı kültürel ürünler hasat ediliyor. Böyle bir hasat vasatı yakalamak çok sıkı kontrol edilen entegre yapılar kurmakla, büyük eşitleyici teorilerle mümkündü. Bütün eşitleyici sistemler zulümdür, çünkü her eşitlemenin diğer ucunda bir eşitsizlik yatar. Batı insanlık tarihini kendine eşitledikçe, Batılı olmayanlara hayvanlaşma (ahlâksızlık) ve köleleşme (hukuksuzluk) dışında bir yol bırakmıyor.

Devran dönüp duruyor ve her dönüm noktasında bir karar vermek icap ediyor. Hayatımızı kendi sarsılmayacak ama herşeyi sarıp sarmalayacak olan bir şeyin üzerine yeniden kurmak zorundayız. Öyle bir denge bozucu, öyle bir dengeleyici bulmalıyız ki hukuk da ahlâk da kurtulabilsin. O şey “intikama hazır olmak”tır. İntikam ancak ahlâk-hukuk bağını gözeterek yaşayanların hakkıdır. İntikam ancak mazluma hayat bahşetmesi şartıyla hukukun ve ahlâkın kopmaz bir cüzü olabilir. İntikam almaktan korkan ruh şikâyetler ve bahaneler altında çürüyüp gider. Şartlarını haiz olmadan intikama yeltenenler önce ahlâkı ve hukuku yok etmiş olur. İntikamın amacı kahramanın pathos'unu tatmin etmek olamaz; amaç ahlâk-hukuk bağını mümkün kılan ethos'un tecelli etmesini sağlamaktır. Evet, adaletsizlik ve merhametsizliklere karşı gösterilebilecek en ileri ahlâkî tutum zalimlerden intikam almaktır. Adaletsizlik ve merhametsizlikten bîhaber olanlar ahlâken düşüktür, onu görmezden gelenler daha düşüktür. İntikam girişimleri başarısız olabilir; ama şuursuzluğu ve sorumsuzluğu seçenlerin huzurunun kaçırılması bile az iş değildir. 

Batı insanlığa hayvanlaşma ve köleleşme dışında yol bırakmıyor. Ne aşağılanmaya ne oyalanmaya daha fazla tahammül edebiliriz. Ne maymunlar cehennemini ne android meleklerin cennetini kabul edebiliriz. Bütün fantastik kurmacalar çirkin gerçekleri gizlemek içindir. Batılı dün kıtasal sömürgecilik için antropolojik kavram setini kullanıyordu, bugün küresel kontrol için teknolojik araç setini. İki durumda da görülmemesi istenen şey ahlâk-hukuk bağıdır. Bu bağa dair bir uyanış, bir kıpırdanış, bir girişim var mı yok mu? Dünya çapındaki mesele budur. Adalet yoksa merhamet söylemi sulugöz bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Merhamet yoksa adalet iddiası zorbalıktan öte anlam taşımaz. Batı’yı “tek dişi kalmış canavar” yapan ahlâk-hukuk nizamına karşı yalan-talan düzenini seçmesidir.

Muhammed SARI (1 Şaban 1446 - 30 Ocak 2025)

EVET, HAYIR, BELKİ

Tercihlerimiz, kararlarımız, evet veya hayır deyişlerimiz birer neticedir. Çok önce söylenmiş başka evet ve hayır’ların neticesi. Neticelerden kalkarak karar hattını geriye doğru takip etmek hiç kolay değil. Şahit olduğumuz kimi hadiseler “Neden böyle oldu?” dedirtir. Evet’ler de hayır’lar da sürgit aynı değildir; iki ayrı hat hiç değildir. Uzun bir hayır silsilesinin ardından araya evet’ler girebiliyor yahut tam tersi. Sürekliliklerin ve kesintilerin de kendilerine mahsus ve birbirlerine kıyasla anlamları var. 

Her evet-hayır’ın üzerine uzun uzadıya düşünülmüş olmayabilir. Koşturarak yaşıyoruz. Benim gibi tutarlılık ve gerekçelilik konusunda takıntılı denebilecek kimselerin evet-hayır’ları bile bu koşturmacaya hızlı cevap verme kaygısıyla söylenmiş olabiliyor, bir tür reflekse dönüşebiliyor. Hızlı “evet-hayır”lar hayata belli bir netlik kazandırsa da beraberinde köşelilik ve sertlik de getiriyor. Her kararımın arkasındayım, onları uzun uzun açıklayabilirim ama açıklanabilirlik kararlarımın doğruluğunu gösterir mi? Öte yandan, hayata sırf köşeler ve sertlikler getirdi diye kararlarımın kötülüğüne peşinen hükmedilebilir mi? Tutarlılıklarına, gerekçeliliklerine toz kondurmayan insanlar bu çapraz sorular karşısında çözülüverir. Ben kendine yenilmekten çarpık hazlar duyan bir filozof veya kendini sorgulatmamak uğruna işi cambazlığa vuran bir demagog değilim. Bana göre tutarlılık ve gerekçelilik kendilerinin dayanağı olamazlar. Mülkün temelinde yatan adalet ve insaftır. Adaletli olma dirayeti, insaf etme hassasiyeti gelişmemiş insanların “evet-hayır”ları zorbalığa ve boşvermişliğe yol açar.

Boşvermişlik siyasî bilincin, zorbalık sınıf bilincinin düşmanıdır. Evet-hayır mühürlerini mantıklı açıklamalarla, zorluk çekmeden nefsiniz lehine, başkalarının aleyhine kullanabilirsiniz. Özellikle 2000’lerden itibaren Türkiye’deki “iyi niyetli ve bilgisiz” insanları büyük hatalara sürükleyen bu mühürlerin ölçüsüzce kullanılışıydı diyebiliriz. Statü ve para adına yakaladıkları ilk fırsatta “onlardan biri alacağına bizimkiler alsın” sözünü söyleten ve kısmen de olsa hoş görülebilir görünen mantık buydu. Hoş görülebilirdir; çünkü iyi niyetli ve bilgisiz olmak bu demektir, “iyi niyetli bilgisizler”den ancak bu kadarı beklenebilir. İyi niyetli bilgisizler evet-hayır demenin kıymetini takdir edemez. Evet’ler ve hayır’lar ancak birlikte bir bütün teşkil eder. Tıpkı kelime-i şehadeti oluşturan iki cümle gibi. Evet ve hayırlarımızın da bir tür şahitlik anlamı taşıması kaçınılmazdır. Bir yandan dilimizle evet-hayır derken diğer yandan kalbimizle kime-neye sadık olduğumuza bakmamız gerekir.

“Bir elime ay bir elime güneş verilse bile davamdan vazgeçmem.” irtifasında yaşayan Muhammedü’l-emîn kategorik olarak dünya nimetlerinin kıymetsizliğini ilan etmiş ve ehl-i dünya ile dünyevî menfaat pazarlığının kapısını kapatmıştı. O’nun kadar olamayız. Fakat O’nun gibi, O’na layık olmakla mükellefiz. Ne yapacağız? Allahualem, dört reşid ve mümtaz halife biz iyi niyetli ama bilgisiz insanlara yolumuzu kolayca kaybedebilmemiz yüzünden lütfedildi. Onlar olgunlukları ve seçkinlikleriyle toplumun hamlıklarının, düşüklüklerinin menfî tesirlerini asgariye indirmeye memur edildi. Bu bakımdan, “Emîn” oluş bir kenara, “Sıdk” bizim için erişilebilecek en üst merhaleyi temsil edegeldi. Sıdk bir şey eklemeden ve bir şey eksiltmeden İslâm’a tâbi olmaktır. Hayatın akışı esnasında hep bir iç yoklama, evet-hayır silsilesine dönüp bakma, “Emîn”e göre hiza alma itiyadı geliştirmektir. Niçin sıdk en üst merhaleydi? Çünkü Rasulullah irtihal edip vahiy kesilince en kritik, en nazik, en hayatî mesele asla sadakat oldu. Bunun en bariz ispatı Sıddık unvanlı zatın ilk icraatinin sadakatsiz mürtedlere karşı cihad etmesidir. Öte yandan hayatın murakabeye müsaade etmediği, dış şartlar bakımından tazyikin (angarya, itiraz, çatışma…)  arttığı, önceki dönemlerde yaşanmayan sorunların ve tanınmayan kültürlerin nicelik bakımından orijinin (Mekke-Medine) niteliğini gölgeleme tehlikesi doğurduğu dönemlerde “Fârûk” sıfatlı karakterlere ihtiyaç duymuşuzdur. Siyasî bilinç, sınıf bilinci, inisiyatif alma, ictihad etme, mücadeleye hazır olma bu sıfatın akisleri olarak öne çıkar. Bununla birlikte fârûkiyetin vazifesi iki katmanlıdır: Sâdık nasıl kendi anlamını Emîn olanda bulduysa Fârûk da kendi dengesini önce Emîn’e, sonra Emîn-Sâdık ilişkisine bakarak bulmuştur. Ardından gelen Zinnureyn’in hilmi ve Murteza’nın ilmi Müslümanca yaşamanın farklı boyutlarını keşfetmemizi sağlamıştır. Bütün bu incelikleri görmeli, küfre karşı birer imkân olarak kullanabilmeliyiz. Mücadelemize saygı duyana sıddıkiyet, üstten bakmaya kalkışana fârûkiyet makamından muamele etmeliyiz.

Belki’yi unutmadım. “Belki” evet’e veya hayır’a doğru olmak, yani bir ara durum gibi anlaşılır genellikle. Görünüşte kartezyen mantığa hücum ettiği için belki’yi yüceltme eğiliminde olanlar da vardır. Hâlbuki Fikret Târih-i Kadîm’inde art arda sıraladığı belki’leri “Şüphe bir nûra doğru koşmaktır.” mısraıyla bağlayarak kendi yolundan gelenler için belki’nin ne manaya geleceğini erkenden işaret etmişti. Bugünün belki’si hâlâ “Fikret’in belkisi”dir. Evet-hayır’lar netlikleriyle kendilerinden çok söz ettirse de modern hayatın arka planında birçok işi belki’ler şekillendirmektedir. Hatta evet-hayır’ın ayaklarını bastığı zemini sıvılaştırmaktadır. Belki’nin, bulanık zihnin, puslu mantığın hükümranlığı ara durumların (çokkutupluluk, çoklu cinsel yönelim, kozmopolitizm, co-existence…) doğmasına bağlıdır. “Fuzzy logic”in mucidinin karma (İran, Rus, Amerikan, Yahudi) bir geçmişe sahip olması, milliyet fikrini sığ bulması, Batı’nın son numarası olan siber hümanizme can suyu vermesi tesadüf değildir. Üçüncü Dünya Savaşı söylentisinin gündemde tutulduğu şu günlerde “kontrollü kaos” tabirinin öne çıkarılması da tesadüf olmasa gerek. Çizginin bir ucunda bir kontrolör varsa diğer ucundaki kaostan korkmaya gerek yoktur: Sapı tutan bir el vardır. O el havada küçük kavisler çizdikçe kırbacın esnek ucu daha geniş daireler çizerek ve daha büyük bir ivmeyle kıvrılıp vınlamaya uğuldamaya başlar. Saptan iletilen kuvvet nihayet kırbacın ucundan boşalınca ortamda acı bir ses patlaması duyulur. Sesin ve darbenin etkisiyle canı yanan kişi hizaya gelir, böylece kaostan kozmosa geçilmiş olur.

İnsan teki “belki”siz yapamaz, fakat insan haysiyetine yakışan bir toplum hayatı “belki”ler üzerine bina edilemez. Evet ve hayır deme iktidarının günün sonunda Batı’nın inhisarında kalışı, diğer toplumların belki-biraz-bazen sarkaçlarında asılı bırakılışı Türk hâkimiyetinin bittiği günden beri dünya siyasetinde hiçbir hayırlı gelişmenin yaşanmadığını ispat ediyor. Memleketin darmadağın edilen ethosunun yerine ferdî insaniyet mülahazalarını koyarak hareket eden herkesin hayra engel olduğunu bilelim. 

Muhammed SARI (11 Şevval 1445 - 20 Nisan 2024)