Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR YER

İçerisine adım attığım ilk saray Dolmabahçe Sarayı’ydı. Lisenin koyu cumhuriyetçi tarih hocasının rehberliğinde, 10 Kasım etkinlikleri kapsamında, âdeta huşû içinde gezdirmişlerdi bize sarayı. O güne dair zihnimde çok az görüntü var, ama bende bıraktığı tesir (özellikle koku!) ilk günkü kadar canlı. Yine de etrafa fazla donuk gözlerle bakıyor olmalıydım ki hocam ne düşündüğümü, neden bir şey söylemediğimi yoklayıp durmuştu. Tarih dersinde en ukala yorumları yapan ben gezi boyunca neredeyse hiç konuşmamıştım. Hâlbuki bakışlarımdaki donukluğun aksine kafamın içi allak bullaktı. Sarayın ne 1923’ten önceki ne sonraki hikâyesine kalben yakınlık duyabiliyordum. Bir tür yabancılaşma şoku geçiriyordum ve çocukça sezgilerimle de olsa bunu belli etmemem gerektiğini düşünüyordum. Ne hissettiğimi söylememek için mi kendimi tutuyordum yoksa aslında ne hissetmem gerektiğini bilmediğim için hata yapmaktan mı korkuyordum? Suskunluğumda ikisinin de payı varmış, bugünden bakınca kendimi daha berrak görebiliyorum. Hocamız bir yandan sarayın özelliklerini anlatıyor bir yandan da “...değil mi Sarı?” diye biten dürtükleyici sorularıyla beni bunaltmaya devam ediyordu. Neyse ki dışı donuk içi yanık ben zavallının imdadına kafiledeki bir arkadaş yetişti: “Hocam, bu Osmanlılar hainmiş mainmiş ama nasıl yaşanacağını iyi biliyormuş. Bir şu kaliteye bak bir de bizim hayatımıza!” Kafiledeki birkaç kişi daha bu sözü başlarıyla onaylayınca hocamızın çok kızdığını, tartışmanın ertesi gün sınıfta da devam ettiğini hatırlıyorum.

Bu sözü nasıl anlamalıydı? Elbette o yaşlarda tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, sadece dikkatlice dinlemeye çalışıyordum. Tartışanların pozisyonları özetle şöyleydi: Hocamızın fikrince Osmanlılar iyi taraflarıyla da olsa anılmayı hak etmiyorlardı. Dahası, Osmanlıyı övmek cumhuriyete karşı sadakatsizlik nişanesiydi, en azından kadirbilmezlik oluyordu. Zaten “hayatın tadını çıkarmak” da devlet için pek övünülecek bir vasıf sayılamazdı; aksine halktan kopukluğun, israfın göstergesiydi. Belki bugünkü hayatımız fakirdi, zevksizdi ama böylesi işgal altında olmaktan iyi idi… Arkadaşlarım ise Osmanlıların inkılâp tarihi kitaplarında propaganda edildiği gibi bitmiş tükenmiş görünmediğini söylüyordu. Öyle olsalardı en kötü dönemlerinde bile geriye Dolmabahçe gibi sayısız eser, isim, kurum bırakabilirler miydi? Belki ihanet ettiler ama en az Batılılar kadar zeki ve kabiliyetlilerdi. Hem cumhuriyet daha ilerici olduğu hâlde hayat kalitemiz neden Osmanlılardan çok gerideydi? (...) Dediğim gibi, tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, çatışmaya sebep olan zihniyet farkının temellerine çok sonraları inebildim. Yalnız şu vardı: Taraflara hak vermek açıklayamadığım biçimde zoruma gidiyordu, bu tartışmada bana yanlış gelen bir şeyler vardı. Öte yandan, üçüncü kişi gözüyle bakınca taraflara hak vermemek de zordu. Peki ben “üçüncü kişi” miydim? Hayır. Tartışmanın tarafı değilsem de bir parçası olduğumu biliyordum. Gerçekten de bir tartışmanın tarafı olmakla parçası olmak arasında esaslı fark vardır, yıllar içinde öğrendiğim ilk ve belki en kritik husus bu oldu. Zamanla öğrendiğim ikinci husus, tarihsel meselelerin taraflara boncuk veya yargı dağıtılarak aydınlatılamayacağıydı. Nasreddin Hoca vaktiyle karşısında birbirinden iddialı davacılar olduğu için, eğri zeminde doğru söz söylenemeyeceğini bildiği için, deveyi düzeltmeye çalışmak başarısızlığa mahkûm bir çaba olduğu için işi latifeye vurmuştu. Hocanın bu tuhaf davaya üçüncü göz olarak dâhil olan hanımına “sen de haklısın!” deyişi Türkiye’deki en temel meselenin politik zeminin eğriliği olduğu kanaatini bende pekiştirmişti. Şayet Nasreddin nam zât çoğumuz gibi kadılık etmeye heveslenseydi bugüne hocalığından pek bir şey kalmayacaktı.

Kadılık taslamak niyetinde değilim, o yüzden ben de eğri oturularak doğru konuşulabileceğine inanmadığımı belirtmeliyim. Oturuşu doğrulttuktan sonra neyin eğri olduğu kendiliğinden görülebilecekken neden eğriliği kabullenerek doğruyu bulmayı baştan zorlaştırıyorduk ki? Bununla kalsa iyiydi, zemin eğriliği hem hatalı fikirlere mazeret teşkil ediyor hem de doğru fikirlerin marjinal görünmesine sebep oluyordu. Yani iki kat zarara uğruyorduk. Zemin irademiz dışında eğrilmiş olabilir ama bizim işimiz önce eğriliği işaret etmek, mümkünse tesviyeye çalışmak, tesviye edilemiyor diye eğri büğrü sözlere razı olmamak, son safhada sözümüzün doğru anlaşılacağı zeminin tesisine emek vermek olsa gerek. Türkler neden hep eğri zeminde yaşamak zorundalar? Aceleleri olduğu için! Uzun soluklu planlar, uzun boylu düşünmekler Türklere göre değil! Bu anlayış iliklerimize kadar işle(n)diği için zeminin eğriliğini görmezden gelip sözlerin doğruluğu iddiasıyla avunuyoruz. Avunma ile cehd seçenekleri modernleşme maceramızın ilk gününden beri önümüzdeydi. Hâlâ önümüzdedir. Hangimiz neyi seçtik? Nâmık Kemal asrın ahkâmının sıdk ü selâmetten inhiraf ettiğini gördüğü hâlde bâb-ı hükûmette kalabilir miydi? Sizce kalmalı mıydı? Kalsa ne söyleyebilirdi? Kapıkulu olarak söyleyecekleri o günden bugüne nasıl yankılanırdı? Yankılanır mıydı? Doğruluk zeminini kurmaya tek başına gücünün yetmeyeceğini bildiği hâlde eğri zeminde konuşmaktan neden imtina etti Kemal gibiler? 

Görebildiğim kadarıyla yüksek seciyeli insanların en büyük endişeleri mekanik ve verili düşünme biçimlerine hapsolmaktır. Onlar dünyada neler olup bittiğini “ya-ya da” kararsızlığına, “hem-hem de” kolaycılığına, “ne-ne de” çözümsüzlüğüne kapılmaksızın betimlemelerini sağlayacak bir irtifaya çıkmayı arzuluyorlardı. Söz konusu ikili mekanizmaların insanın zihin işleyişinin farklı formlarından ibaret olduğunu ve bunlardan birini mutlaklaştırdıklarında düşünce iklimlerinin kuraklaşacağını biliyorlardı. Saray hatıramın kahramanları da bu üç akıl yürütme mekaniği arasında dönüp duruyordu. Hayatım boyunca kitlelerin her seçme (seçim değil!) arefesinde ikili mekanizmaların tuzağına itildiğini gördüm. Mekanizmaya paçayı kaptırdıktan sonrası konuşmaya değmiyordu. Hocam ve arkadaşlarım daha ilk cümlede ileri-gerici, doğulu-batılı, sağ-sol, eski-yeni, hain-sadık gibi kategorilere sıkıştıktan sonra doğruya nasıl varacaklardı? Bırakalım doğruyu, olan biteni ana hatlarıyla ve eğip bükmeden betimlemeleri bile mümkün müydü? Onlara öze yabancılaşmadan yüksek zevk ve kavrayış sahibi olunabileceğini, özgürlükten ve sadakatten taviz verilmeden de dünyanın geri kalanıyla alışverişte olunabileceğini kim anlatacaktı? Tarihin derin yapısını görmek neden yalnızca Hoca Nasreddin ve onun sulbünden gelen bir avuç insana nasip olmuştu?

Bütün bu sağduyucu sözlere rağmen ortada cevaplanmayı bekleyen bir soru var: Ne oldu da insanlık bu kadar köşeli akıl yürütme biçimlerine ve zıt duygu kamplarına bölünebildi? Çağımızın çatışmalarının önceki tarihsel devirlerin çatışmalarından farkı neydi? Bu noktada nazarlarımızı 19. yüzyıla yöneltmek durumundayız. Kökleri ne kadar geri uzanırsa uzansın, 19. yüzyılda dünyanın yaşadığı kırılmayı tarihin önceki kırılma noktalarından ayrı bir yere koymalıyız. Tarihte ilk kez bir güç odağı dünyanın kahir ekseriyetini kapsayan bir tahakküm mekanizması inşa etti. Bu mekanizmaya “ben ve diğerleri” dedi. The West and the rest. Bir bakıma yeni bir akıl yürütme biçimi icat etmişti Batı. Önceki medeniyetleri ve denetim altındaki batı dışı dünyayı “ya-ya da, hem-hem de, ne-ne de” dolaplarında dönüp durmaya icbar etmişti. Bu durum dünyada iki zıt eğilimi daha görünür hâle getirmişti: Bir kısım insan girilen yolun şimdiye kadarki en kötü yol olduğunu, dolayısıyla tarihte görülmemiş bir “öze dönüş” seferberliğinin başlaması gerektiğini savundu. Başka bir kısım ise tarihte hiçbir vakit geri dönüş yaşanmadığını, bunun yanlış hatta imkânsız olduğunu, dolayısıyla alınacak en iyi kararın ilerlemeye devam etmek olduğunu savundu. Dönmekten bahsedenler ekseriyetle ezilen, sömürülen, denetlenen ülkelerin halklarıydı; çözümü her türden “öze dönüş” konseptinde aramaları doğaldı. İlerlemeye devam etmeliyiz diyenler teknolojik, ekonomik ve siyasal açıdan üstünlüğü ele geçirmiş, kazanımlarını koruma dürtüsüyle yürüyüşlerine devam etmek isteyen halklardı. Ayaklar ikincilerin yolundan gitse de akıllar hep birincilerde takılı kaldı. Fakat bu fotoğrafta ilk anda görünmeyen başka bir terslik vardı: İlerlemeciler de öze dönüşçüler de kendilerini içinde bulundukları zaman ve zemine ait saymamak gibi sakat bir ön kabulden hareket ediyorlardı.

Evet, 19. yüzyılla birlikte yerküre ilk kez eski ve yeni dünya olarak iki yarım küreye bölündü. Küre çatlatılıp iki parçaya bölününce toplumlar da hızla kamplaştı. Fakat eskinin hangi damarlarının yeniyi alttan alta beslediği, yeninin hangi tohumlarının eskide gömülü bulunduğu sorusu hızla geçiştirildi. Hız ve kopuş çağıydı çünkü 19. yüzyıl. Gündelik işleyişi mehter misali iki ileri bir geriyle aksatacak sorulara kimsenin tahammülü yoktu. Yine de fizikte her hareketin bir aksülamel doğurması gibi politik yarı kürelerde de çeşitli reaksiyonlar, yan etkiler görülmeye başlandı. Yarım kürelerin kendi içlerinde çeşitli kampçıklara (fraksiyonlara) bölündüğü görüldü. Daha ilginci; aynı yarı küredeki kimi parçacıkların birbiriyle kıyasıyla çatışırken karşı yarı küredeki parçacıklarla çeşitli benzerlikler gösterdiği, yer yer iş birliklerine giriştiği fark edildi. İlericilerin kampındaki kimi mutedil fraksiyonlar ile öze dönüşçülerin kampındaki bazı ceditçi fraksiyonlar ortak paydalara sahip görünüyordu. Öze dönüşçülerin tavizsiz kesimleri ile fanatik ilericilerin söylem ve metot benzerlikleri de dikkat çekiciydi. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar yerkürenin politik çehresi bu kopuş-devamlılık ekseninde yaşanan gelgitlerle şekillendi. 

1945 sonrası Pax Americana süregelen kopuş-süreklilik eksenini yok etmeyi deneyerek, en azından yok saymaya çalışarak hükmünü dayattı. Bu bakımdan bilinen tarihsel imparatorlukların en tarih dışı numunesine dönüştü. İlericilerin ve öze dönüşçülerin bilinçli biçimde hem desteğini hem nefretini kazandı. Ulus devlette yaşadıkları hâlde yeniden Roma, yeniden Helen, yeniden Osmanlı gibi hayallerle yanıp tutuşanların hepsiyle iş tuttu. Hayalciler kendilerini fazla kaptırdıklarında Amerika’nın zaten bütün tarihsel imparatorlukları kapsadığı ve temsil ettiği ikazıyla yerlerine oturtuldular. İlericilere ilerlemenin teori ve teolojisine dalıp pratiğine katkı vermedikleri için, bütün yükü malî ve askerî Amerika’nın çekmesi sebebiyle hadleri bildirildi. İlericiler zannedildiğinin aksine eyleme dönük oluşlarıyla değil; bir mit, neredeyse dinî bir anlatı üzerine bina edildikleri kadar dikkate değer bulunuyordu. Bu onların yapılarından kaynaklanan çelişkiydi; dine karşı pozisyon alabilmeleri için bir tür seküler din vaz etmeleri gerekiyordu. Öze dönüşçüler de zannedildiği gibi bir inancın, bir idealin anlatısına bağlı oluşlarıyla değil, pratik ve pragmatik girişimlere önayak olmalarıyla dikkat çekiyordu. Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uçurumun olmasının sebebi buydu. İlericiler eylemde sağcı, söylemde solcuydular. Öze dönüşçüler söylemde sağcı, eylemde solcuydular. Özetle ilericiler ve öze dönüşçüler dünyanın politik eksen eğriliğine başka bir eğrilikle mukabele etmek dışında bir şey öneremiyorlardı. Amerika ise ilerlenecek veya dönülecek yerin doğrudan ve öncelikle Amerika’da temerküz eden sermayeye fayda sağlaması dışında bir şeyle ilgilenmiyordu.

İlerlemecilik Batı’nın en büyük gücü ve zaafı olageldi. Her doyum noktasında, kendini o güne ulaştıran uzuvlardan bazılarını kesip geride bırakarak diyetini ödeyen ve sonraki safhaya geçen bir zihniyetten bahsediyoruz. Yola devam edebilmek için tarihsel kurumlarını tereddütsüz yıkabilen bir akıldan. Düşmanlarının başını kesme uğruna kendini hadım etmeyi göze alan bir ruh durumundan. Böyle kıyıcı bir topluluk kendine yaptığının kat kat fazlasını -başta Türk, Alman, Rus imparatorlukları olmak üzere- tüm hasımlarına reva görmesi şaşırtıcı değildir. İlerlemeci, dünyaya bir yarışçının gözüyle bakar. Drag pilotlarının kokpitten pisti nasıl gördüklerini bilirsiniz. Hız arttıkça etraftaki şekiller bulanıklaşıp birbirine karışarak duvarlaşır, ufuk düzleşip basıklaşarak incecik bir çizgi hâlini alır. İki algı duvarı arasındaki bitiş noktası bir anahtar deliği kadar ufalır. Çevre görüşü kaybolan, manevra seçenekleri sıfırlanan pilot bu çılgın hıza ayak uydurmak için son derece mekanik, anlık kararlar veren, hedefe odaklı bir kafa yapısına bürünür… İşte böylesine bıçak sırtında yapılan ilerleme yarışı dışarıya son derece sansasyonel ve destansı biçimde sunuluyor. Yarış organizatörleri seyircilerin kokpitte oturmaya can attığını iyi bildiği için fırsattan istifade kolaları, sosislileri, hamburgerleri dayıyor. Müşterilerin alıklığı sayesinde ilerlemenin vaadleri bitmiyor, hep o nurlu ufuklara ulaşmaya çabalıyoruz. İlerlemeciliğin eğriliği her toplumu aynı yarış pistinde koşmaya zorlamasından doğuyor. Türkiye’de yarış şartının teorik savunusunu solcu ve cumhuriyetçi cenah üstlense de pratikte koşanların hep sağcı ve muhafazakâr unsurlar olması bize mahsus bir garabet. Bu durum Türkiye’deki ideolojik kimliklerin ilk günden beri eğri bir zeminde konumlandırıldığını ispatlıyor.

Koşarken her şey çizgiseldir, durup bakınca dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır. Bu bakımdan öze dönüşçülere durup düşünen insanlar denebilir mi? Teorik olarak evet. Durdukları için düşünebildikleri, düşündüklerine göre durdukları söylenebilir. İlerlemecilerin düzdünyacılığına karşı öze dönüşçüler dairesel bir dünya ve tarih tasavvuruna sahiptir. Öze dönüşçülerin sorunu dünyanın biçiminden değil mahiyetinden, yani “dönüş”ten değil, “öz”ün ne olduğu üzerine anlaşamamalarından kaynaklanıyor. Aksine, dönüş konusunda hayli yetenekli olduklarını (yarış pistinde değilse bile) buz pistinde sergiledikleri marifetlerden biliyoruz. Tek tek bakıldığında canlı müziklere, kıvrak figürlere, karmaşık koreografiye, göz alıcı kostümlere diyecek yok. Ne var ki bütün bunlara bakarak öze dönüşçülerin hangi kültüre özgü dansları sergilediklerini anlayamıyoruz. Kuvvetle muhtemel kendileri de anlayamıyor; çünkü müzikle figürler, figürlerle kostümler, kostümlerle koreografi arasındaki uyumsuzluk had safhada. Yine de bu kadar hazırlığın boşa gitmemesi için kimse pozunu bozmuyor, herkes kendine düşen rolü oynuyor… Öze dönüşçüler trajik biçimde kendilerini en biçimci tavırlara hapsetmiş kimselerdir. “Öz” bahsinin uzun, yoğun, yorucu kafa emeği gerektirmesi yüzünden biçimlere dört elle sarılmışlardır. Altı, içi, arkası doldurulamayan biçimlerle kuşatılmış, şairin ifadesiyle “muşamba dekor” bir hayat sürmektedirler. Fakat onlar için en büyük tehlike üzerinde dönüp durdukları, dans ettikleri buz pistidir. Buz ince ve altı boş. Türk sağı ve solu bunu iyi bildiğinden danslarını çifte tedbir alarak sürdürüyor. İki taraf da kırılgan zemine yük bindirmemek için üzerlerindeki hatta içlerindeki bütün ağırlıklardan kurtulmuş şekilde piste çıkıyor. Ve iki cenah da zemini çatlatacak sert figürler sergilemekten (eli, dizi, topuğu, yumruğu zemine vurmaktan) uzak duruyor. Yani hem sağ hem sol unsurlar özsüzlükte ve biçimcilikte son derece benzeşiyor. Bu da eğri, kırılgan ve altı boş politik zemini konuşmak yerine kitlelerin doğrucu davutların kof diskurlarıyla oyalanmasına sebep oluyor.

“Eğri”yi günah keçisine çevirdik ama şu “doğru” dediğimiz ne ola ki? Kelime; açısı sapmayan, dümdüz bir çizgiye karşılık geliyor zihnimizde. Doğada geometrik açıdan mükemmel çizgiler ve biçimler buluyoruz ama insan ve toplum hayatında (ve bunların bileşkesi olan tarihte) bu türden mükemmeliyetçiliklerin yeri yok. Demek ki bizim “doğru”luk vurgumuz bir doğa durumunu işaret etmiyor. Tarihsel “doğru”lara çok yakından baktığımızda gözümüze kimi orantısızlıklar çarpabilir, bu onun doğruluğuna halel getirmez. Daha öz ifadeyle: Doğruyu “dümdüz olması” bakımından değil, “bir yerden bir yere yönelmiş olması”yla, “bir doğrultusu olması”yla anlam ifade eden ilke olarak tanımlayabiliriz. Kaynağı, yönü, hedefi, süreci, salınımı olan dinamik bir ilke olarak. İlerlemecilik ve öze dönüşçülük adlandırmaları da zihnimizde ilk anda “bir yerden bir yere gitme” izlenimi uyandırıyor; fakat yıllar içinde ikisinin de muhayyel birer yolculuğa dönüştüğünü gördük. Neden? Çünkü ikili zihinsel mekanizmalarla yürütülen her tartışma gibi bu kamplar da kimin “yerli” kimin “yabancı” olduğu düzlemine sabitlenmiş, yani yeri kimin sahipleneceği sorusuna sıkışıp kalmışlardı. Bunlar bize hız ve kopuş çağından miras kalan noksan ve eğri büğrü sorulardı. Türkçenin hakemliğine müracaat edince fark ederiz ki öncelikle tartışılması gereken “yer” kavramının kendisidir. Türklerin 19. yüzyılla birlikte içine düştükleri ikili mekanizmalardan kurtulabilmesi için, vaktiyle atlamak zorunda bırakıldıkları bahislere dönerek sıfır noktasına inmesi, yani kendi sözlüğünü oluşturması şart. “Yer” deyince ne anlıyor Türkler? Küre mi, arz mı, vatan mı, yurt mu, il mi? Önce buna cevap verilmesi gerek.

Muhammed SARI (18 Muharrem 1448 - 3 Temmuz 2026)

SİZ İÇERİDEN, BİZ DIŞARIDAN

Keçecizade Fuat Paşa’ya atfedilen meşhur bir söz vardır. Bir görüşme esnasında Fransız kontunun “Osmanlının büyük zaafa düştüğü, yakında yıkılacağı aşikâr, neden kabul etmiyorsunuz?” yollu salvosunu “Hayır Kont! Türkiye en dayanıklı devletlerden biridir. Üç yüz senedir siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalıştığımız halde bir türlü yerinden sarsamadık!” nüktesiyle savuşturup taşı gediğine oturmuş. Nükte ilk tadımda gayet hoş, fakat biraz bekleyince ağızda zehir gibi bir tat bırakmaya başlıyor. Sizi bilmem ama bana kalırsa nüktenin hoşluğu bir zamanlar iç-dış diye bir ayrımın olmasından, tarafların belirginliğinden ileri geliyor. Nüktenin acılığı da aynı sebepten. Bugün küreselleşmenin aşındırıcı tesiriyle iç-dış ayrımının neredeyse kalmayışı, daha mühimi, içeridekilerin dışarı çıkarılıp dışarıdakilerin içeriye sızmaları kara kara düşündürüyor. İran-İsrail füzeleşmeleriyle şu sıra sıkça konuştuğumuz hava savunma kubbeleri ve İran’ın asıl içeriden vurulmaya çalışılması akıllara şu soruları getirdi: Türklerin kubbesi hâlâ yerinde mi? Nasıl oldu da kendi gök kubbemizi dışarıdan zorlar pozisyona düştük? Kubbeyi dışarıdan koruyalım derken içerideki yerlerin kimlere bırakıldığını biliyor muyuz? 

Bugünkü kültürel ve siyasal manzaramız, küresel teknolojik hâkimiyetin dayattığı entegre sistem prensibinin işleyişi sebebiyle kevgire dönmüş hâldedir. Hayatın hiçbir sahasında kendimize mahsus diyebileceğimiz bir renge, dokuya, motife rastlamıyoruz. İç bütünlüğü böyle lime lime edilmiş toplumların etkili yetkili kimseleri ülkelerini dışarıdan edindikleri elden düşme tezlerle savunabileceklerine inandırılmıştır. İzm’lerle olan kanlı maceramıza bakın. Türk varlığını nesneleştirmeden, ona aidiyetini paranteze almadan konuşabilen insan evladının sayısı yüz yılda bir elin parmaklarını geçmez. Öte yandan, içeride boş bırakılan mevzilere sayısız sızma operasyonu gerçekleştirilmiştir. Sızan unsurlar yerli, millî görünümlü tezlerin hep en ateşli savunucuları rolüne bürünmüşlerdir ki böylece manzara vahametten felakete doğru evrilmiştir. Kurşunları çalınan kubbe dışarıdan tezekle kaplanırken içeriden sökülen çinilerin yerine ucuz röprodüksiyonlar asılır.

Bizimki gibi toplumlarda dost-düşman mefhumları da eleğe dönmüş hâldedir. 27 Mayıs’a kadar ortak dış tehlikelere karşı iyi kötü el birliği edebilen siyaset kurumu, bu tarihten sonra bir yarılma görüntüsü arz eder. İçerideki yarılmanın ilk acı neticesi en kritik dış politika konularında bile söz birliği edememek olur. İç ve dış politika yarılmışlığı İkinci Dünya Savaşı’ından sonra denetlenen bütün ülkelerin başındaki bir dert. Öyle ki, herhangi bir ülkenin iç muhalefeti ile dost bir ülkenin iktidarının iş tutabilmesi 1945’ten sonra vaka-yı adiye hâline gelmiştir. Bir ülkenin iktidarının düşman bir ülkenin istihbaratıyla yakın çalışması da artık kimseyi şaşırtmıyor. Düşmanımızın dostu ve düşmanı, dostumuzun dostu ve düşmanı bizim neyimiz olur; bunu kategorik olarak cevaplamak hiç olmadığı kadar zor. 

Türk siyasetine bugün dost-düşman ayrımından ziyade muhterisler-kifayetsizler ayrımı yön veriyor. Bu da hem iktidarı hem muhalefeti kendi içlerinde sürekli bölünerek, çarpıklaşarak, tutarlılıktan uzaklaşarak var olmaya itiyor. Normal şartlarda böyle yapıların kendiliğinden silinip gitmesi beklenir, fakat 1945 sonrası küresel hegemonya tam da bu tür iletken mini yapılar sayesinde etkili oluyor. Diyeceğim şu: Kifayetsiz muhalifleri küçümsememek lazım; çünkü iktidarı alaşağı etmek için iç ve dış güçlerle en adi işbirliklerine girmekten çekinmezler. Muhteris muktedirleri gözümüzde büyütmemek lazım; çünkü rantlarını korumak için en sefil iç ve dış dalaverelere tevessül etmekten gocunmazlar. Yerleşik algı bu ikiliyi mücadele hâlinde görmeye sebep olsa da gerçek budur. Kâğıt üzerindeki tanımları gereği gerçekten zaman zaman birbirinin kanını da dökebilirler. Fakat ülkenin menfaati bahsinde birbirine düşman, kendi menfaatleri bahsinde birbirleriyle dost olurlar. Muhterisler ve kifayetsizler bilhassa foyalarını meydana çıkarma potansiyeli taşıyan ortak tehlikeler (millî bir odak, dürüst bir figür) karşısında birlikte hareket ederler. Bazen de eski statükonun tepeden tırnağa değişeceği kokusunu aldıklarında kolayca yan yana gelirler. Sık duyduğumuz “Ne yapalım, siyaset böyle bir şey!” sözü bu türden mide bulandırıcı ittifaklar, şok edici tokalaşmalar sebebiyle söylenir. Muhterisler ve kifayetsizler birbirinin veya herhangi birinin esastan dostu veya düşmanı olma onurundan mahrumdur. Onlar yalnızca menfaat ve tehdit algıladıklarında biçim kazanan amorf oluşumlardır.

Muhterisleri ve kifayetsizleri bugün dünya sahnesinde İran ve İsrail temsil ediyor. Fakat ikisinin de ortak noktası, kubbelerinin dışarıdan değil ancak içeriden gelecek bir saldırıyla yıkılabilir olmasıdır. Türkiye’deki muhterisler ve kifayetsizler de yıllardır böyle bir darbenin zeminini hazırlıyor. “Sırada Türkiye var!” çığırtkanlığı bu hazırlığın en açık psikolojik harp hamlelerinden biri. “Sırada Türkiye var!” sözü kamuoyu tarafından çoktan “satın alındı” bile. Dünyanın aklı başında hiçbir toplumu sırasını bekleyen kurbanlık koyun ağzıyla konuşmaz, kendi hakkında böyle konuşulmasına müsaade etmez. Bizdeyse tam aksine en yetkili ağızlardan bu tehdit her gün dillendiriliyor. Ahmaklık mı hıyanet mi siz karar verin. Osmanlı monarşisi “Osmanlı yıkılacak!” fikri normalleşmeye başladığı için yıkıldı. Cumhuriyetin durumu daha vahim. Cumhuriyet rejimi kendini en baştan bir yarılma, bir kopuş olarak tanımladığı için bugün bir tehdit anında güç devşireceği iç canlılıktan ve dış bütünlükten mahrum bir ara rejim derekesine düştü. Düşene vuran çok olur... Yıllar önce genç bir öğretmenken göstermelik bir cumhuriyet bayramı programı hazırlamam istendiğinde de içimde aynı huzursuz edici duygular uyanmıştı. Zorla getirilmiş, bitse de gitsek diye sabırsızlanan 15-20 kişilik idareci-öğrenci-öğretmen grubuna hitaben şöyle demiştim: “Ya herkes burada olmalıydı ya hiç kimse burada olmamalıydı.” 

Muhammed SARI (21 Zilhicce 1446 - 17 Haziran 2025)

DEVRİMLERİN EN TATLI YALANI

Türkiye Cumhuriyeti, İstiklâl Harbi’ni veren insanların ülkü birliğine vararak kurduğu bir devlet değildir. Harp daha sürerken harbi sevk ve idare eden taraflardan biri şu veya bu şekilde kazanımların üzerine oturmuştur. O günden beri cephelerde kazanıp celselerde kaybetmek Türkler için olağandır. Hukuksuzluk olağandır. Tarihte kendi çocuklarını yiyen çok devrim görülmüştür, fakat kendi çocuklarınca yenen tek devrim Türklerinkidir.

Olağanüstü hâlin Türkler için haber değeri yoktur. Cumhuriyet kuruluş anından itibaren olağanüstü şartlar altında ömrünü sürdürmektedir. Savaşlar veya darbeler değildir Türkiye’nin olağanüstü hâlleri. Devletin bizatihi kendisidir, kuruluşundaki tarihsel ve kültürel yarılmadır. Bu varoluşsal yarılma yüzünden Türkiye’de egemenlerin ürettikleri veya istismar ettikleri bir olağanüstü hâl hukukundan söz etmek manasız. Aksine, kuruluştaki hukuksuzluğun dönem dönem ürettiği irili ufaklı egemen tiplemelerinden söz edilebilir. Bir siyasi veya bir sivil olarak yarılmanın ne tarafında olduğunuza göre şekillenir hayatınız. Çünkü ortada göstermelik bir “toplumsal sözleşme” bile yoktur. Devlet ilk andan itibaren vatandaşı kendisine ortak veya sahip olamayacak kadar uzakta, kendisinden kopmaya veya kendisine karşı çıkmaya izin vermeyecek kadar yakında tutmak suretiyle varoluşunun bir yarık, bir çelişki, bir hukuksuzluk üzerine kurulduğunu ispatlar. Onun ideolojisi milletin gerçeğine temas etmediği için, temas etmediği kadar steril kalır. Ama sterilliği onu kırılganlaştırır. Kendini antikordan koruyarak ayakta kalmaya çalışan bir bünye neyse bizde devlet odur.

Türkiye’de kurallar kaosun ardından gelmez. Türkiye’de kuralın, düzenin, kanunun kendisi kaotiktir. “Hukukî boşluk” kınanacak bir hâl değildir; bilakis, boşluklarından istifade edilebilen bir hukuk sistemi daha makbuldür. Böylece “hukuk dairesinin dışına çıkmak”la itham edilmeden hukuku ayak bağı olmaktan çıkarmanın yolu daima bulunabilmektir. Egemen bir yanıyla kanunun içinde, bir ayağıyla daima onun dışındadır. Bu Roma’da da böyledir, Emevî’de de, Osmanlı’da da. Dünyaya liberalizm dayatan ABD’nin, sosyalizm pazarlayan SSCB’nin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda faşizanları mumla aratması gibi. Batılı egemenler liberalliği ve sosyalistliği kendilerine tâbi olanlar arasındaki ilişkinin temel prensibi olarak dayatır, fakat bu prensipler kendisini bağlamaz. Liberalizmden ve sosyalizmden çıkış arayanları faşistleşmekle suçlar. Faşizmden, sosyalizmden ve liberalizmden esintilerle şekillenen Türkiye Cumhuriyeti ise aynı anda hepsiyle malul olan ve hiçbirinden istifade edemeyen dünyadaki tek yapıdır.

Türkiye’de egemen figürler milleti yönetmez, onu yöneten mekanizmayı işletirler. Bu sebeple millet ile egemenler arasında doğrudan değil, dolaylı bir ilişki vardır. Millet onu arzularını, özlemlerini, korkularını yansıttığı bir aynada görür; neredeyse muhayyilesinde yeniden ve yeniden tasarlar. Egemen de milleti kendine medyun ve meftun büyük bir kitle olarak tasavvur ederek hep o muhayyel anonimliğe hitap eder. İki taraf da birbirinin reel varlığını değil sembolik anlamını muhatap aldığı için özünde mutlu mesud bir ilişkidir bu. İki taraf da birbirini her yeni bağlamda yeniden üretebilmekte, yepyeni bir tarzda -oyun hamuru gibi, helvadan put gibi- şekillendirebilmektedir. Kriz patlak vermediği sürece ne egemen rolündekiler millet hayatında gerçekten neler olup bittiğiyle ilgilenir ne de millet egemen dediği şahısların aslî niyetini sorgular.

Devrimlerin en tatlı yalanıdır: Soylu tahakkümünün yerini halkın hükmü alacak! Hâlbuki ne dünyada ne Türkiye’de buna fırsat verilmiştir. Bugün paranın egemenliği altında yaşıyoruz. Sermayenin yarattığı soylu (soysuz) tiplerinden ve yığınlardan söz edebiliriz ancak. Eski moda despotizmlerin altını oyan sermaye destekli rasyonalizm ve diyalektizm, sonunda çok daha soyut ve şiddetli bir diktatoryanın zeminini hazırlamıştır. Yine de önceki egemenlik türlerinden farklı olarak sermayenin egemenliği hiçbir epik karakter arz etmez. Sermaye egemenliği halk tarafından sıkıştırıldığında soylulara ve sağcılığa; soylular tarafından sıkıştırıldığında halka ve solculuğa yanaşarak ayakta kalabilir. Sağ ve sol Hegelciliğin hukuk ve tarih felsefesi bu menfaat döngüsünün meşrulaştırılmasından ibarettir. Türkler bu döngüyü kırabilir. Türk milleti ve Türk seçkinleri sermaye egemenliğine karşı ülkü birliği ederek dünyaya bir çıkış sunabilir. Sahte eşitlikleri savunmak yerine gerçek eşitsizlikleri konuşabilirsek sahici bir tartışmanın yolu açılabilir.

Muhammed SARI (19 Şevval 1446 - 17 Nisan 2025)

YENİ EMEVİYYE

“Yeni Emeviyye” ismi yeni bir dünya tasarımı, yeni bir nomos ilanı anlamına gelmiyor. O sebeple "yeni" derken “yine” demiş oluyorum. Olan bitenlerde yeni hiçbir şey yok çünkü. Yaşayanlar şimdide yaşadığı, düşünenler geniş zamanlarda gezindiği için aradaki makas açıklığı yanlış anlamalara sebep oluyor. Yine de asıl sorun bu değil. Sorunumuz, dünün mallarını boyayıp bugün satan veya bugünün değer yargılarını geçmişe yamayan haysiyet tüccarlarından kaynaklanıyor. Yaşayanlar ile düşünenler arasındaki uçurum ne kadar büyürse fırsatçılar o kadar kâr ediyor.

Kemalizm, sosyalizm, liberalizm vs derken arkasından gelen İslâmcılık, Osmanlıcılık, milliyetçilik dalgalarıyla birinin diğerinden ayırt edilemediği, Tanzimat-Cumhuriyet aralığındaki Batılılaşma fikriyatının tersine dönmüş gibi göründüğü bir politik vasata vardık. Devlet yakın tarihinde ilk defa bütün atlara oynuyor. Bu şu demek: Kaybeden asla ben olmayacağım! Kazananın kim olacağını bilemiyoruz ama kaybedeninin kendisi olmayacağını devlet en baştan deklare etti. Bunu anlamak için dış politikada Türkiye Cumhuriyeti ve iç politikada Cumhur İttifakı lehine eşzamanlı işleyen hadiseleri üst üste koyarak okumak yeterli olacaktır. Henüz kaynağı, mahiyeti, potansiyeli ve yönsemesi etraflıca analiz edilmemiş olsa da devlet ricalinde açık bir güç istenci görüyoruz. Güç deyince bir mim koymak lazım. İslâm tarihinde ilk büyük fitnenin iktidar mücadelesi yüzünden çıktığını ve gündemimizden bir daha hiç düşmediğini hatırlayalım.

Doğru kişilerin doğru amaçlarla buluştuğu anda ortaya çıkan momentuma güç deriz. Yani Müslüman için politik güç kendi başına amaç değildir. Zaten saf manada bir politik güçten söz edilemez; her politik güç bir uzlaşmanın, bir terkibin hasılasıdır. Bu bakımdan politik gücün karakterini ve akıbetini tarih boyunca iki şey belirlemiştir diyebiliriz: arzu ve ahlâk. Arzu önünde sonunda ahlâkı devre dışı bırakmaya meyillidir çünkü kördür. Gücün arzu ile ilişkisi çeken kutuplar ilişkisidir. Güç ahlâkı da çekmeye çalışır. Bir yanına ceylanı bir yanına arslanı almak ister güç. Fakat ahlâkın daima başka bir planı vardır. Ahlâk arzuları yok etmez, arzulara kulak verir ama onlara meşru bir hat çizer. Arzuyu meşru dairede tutabildiğinde gücü de belli oranda hizaya getireceğini bilir. Güç de yegâne meşruiyetini ahlâktan devşirebileceğinin farkındadır ama doğası gereği direnebildiği kadar direnir. Tarih bize gösterdi ki ancak ahlâkın arzuyu tahdidiyle ortaya yapıcı ve kararlı bir güç iletimi çıkabilir. Risalet ve hilafet devirleri bir bakıma bunun tecrübesidir.

Arzunun ahlâkı dışlaması neticesinde doğan yönetim ahmaklığa, gücün ahlâkı baskılamasıyla doğan yönetim zulme varır. Politikada yahut başka hiçbir alanda ahlâk ile realizm birbirine alternatif iki alan olarak ele alınamaz. Ahlâk hem bir ön belirleyen hem süreç boyunca arzuya ve güce eşlik eden bir kavramdır. Müslümanı diğer toplumlardan ayıran hem ahlâklı hem makul davranmaktaki ısrarıdır. Ahlâk ile aklı birbirinden ayırdığınızda yemyeşil bir Makyavel olma yolundasınız demektir. Mızrakların ucuna musfah sayfalarını takmanız an meselesidir. Çok kısa bir sürede belki de dünyanın en geniş sınırlarına ulaşmasına rağmen Emevî Devleti’nin Müslümanlar nazarındaki tartışmalı konumu arzu-ahlâk-güç dengesini kur(a)mamasından kaynaklanır. “Yeni Emeviyye” tabiri bu sebeple geçmişe dönük bir ithamdan çok, geleceğe dönük bir ihtar kastı taşır. Emevî ile başlayıp Fatih devri Osmanlısıyla zirveye ulaşan saltanat formu “gücetaparlığı” sebebiyle İslâm’ın esasının ne olduğunu bize çok çabuk unutturabilmiştir. Şam-İstanbul ekseni Medine rotasından saptıkça Müslümanlar itikadî açıdan izah edilemeyecek noktalara savrulmuştur.

Emevîleri bir bahis olarak ortaya atmam beni Abbasî, Selçukî, Osmanî yapar mı? Ne münasebet! Böyle anlayanlar, anlamayanlardır. Anlaşılması gereken şu: Bizim dünyaya yeni bir saltanat teklifi yapmamız mevcut hırgürün yeşile boyanmışını teklif etmekten başka manaya gelmez. Emevî veya Abbasî merkezli okuma, aynı Selçuklu ve Osmanlı merkezli okuma gibi İslam’ı kavrayışımızı daraltıp katılaştırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. İslâm’ı risalet ve hilafet devirleri ekseninde ele alamadıktan sonra insanlığa bir armağan, bir çıkış yolu sunmuş olmayacağız. Daha öz ifade edelim: Din asıl, devlet onun faslı olmadıkça İslâm’ın insanlığa teklif ettiği itikadın yüksekliği görülemeyecek. İslâm açısından “din ü devlet” ifadesi bile zaid sayılmalıdır. Din vardır. Ve varsa ancak ondan neşet eden bir devlet makbuldür. İslâm mücerred/tarihüstü bir devlet ütopyası peşinde koşmamış ama müşahhas/tarihsel bir Roma formu üzerine de konmamıştır. İslâm bir devlet modeli icat ve ithal etmek zorunda olmamıştır. Çağ neyi gerektirmişse o model üzerinden ilerlenmiştir. Şehir devletiyse şehir devleti, emirlikse emirlik, beylikse beylik, sultanlıksa sultanlık, cumhuriyetse cumhuriyet. Asıl olan ahlâkî/itikadî ilkeye sadakattir.

Muhammed SARI (4 Şevval 1446 - 2 Nisan 2025)