Âkif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Âkif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BAŞINI ÇEVİR, GÖZÜNÜ AÇ

Eğitimden sorumlu devlet dairesi mutadı üzre geçtiğimiz aylarda müfredatı baştan aşağı değiştirdi. Niçin ve nasıl değiştirdiği bahs-i diğer. Ama ciğer yakan bir bahis bu. Bahs-i ciğer! Gerekçesiz bir kararla milyonlarca ders malzemesi çöp oldu. Zaten çöptü denebilir. Doğrudur. Fakat yenisi de çöp. En azından edebiyat müfredatı. Çöpleşmenin tarihi bizde epey gerilere uzanır, bugünkü mesele değildir. Birilerinin aklıyla bazılarının menfaati bir araya gelince ortaya çıkan lobiler herkesi etkileyecek bir güç odağına kolayca dönüşebiliyor memleketimizde. Türkiye böyle bir yer. Etkiye açık. Açıktan da öte: Etkiye aç ve muhtaç! Dışarıdan ve yukarıdan birileri onu sevk ve idare etmezse yürüyebileceğine kendi bile ihtimal vermiyor. Yaşıyor ama ne için yaşadığını bilmiyor. “Kendinde şey” diyorlarmış buna. Kendi’den şey’e doğru seyrediyoruz. 

Yeni ders kitabını açtığımda karşılaştığım ilk metin Faruk Nafiz’in meşhur San’at şiiri olunca sanatsız(tır)laşmayla ilgili izlenimlerim pekişti. Bizler edebiyat, sanat, felsefe diye bunların en kabuklaşmış, en dışlaşmış, en olmuş bitmiş hâllerini sunuyoruz talebeye. Lisede de lisansta da. Edebiyat, sanat, felsefe eğitimlerinin birer kendini keşif yolculuğu olması gerekirken meslekî öğretim formasyonundan ileri gidememesinin sebep olduğu hasar istatistikle ölçülebilecek cinsten değil. Aslında bunlar en az maddî külfetle bir milletin geleceği adına en büyük kazancı sağlayabileceği alanlar. Ne var ki bu kazanç da istatistiğe konu olacak cinsten değil. Edebiyat, sanat, felsefe eğitimlerinin maddî külfeti pek az ama serpilmek için ihtiyaç duyduğu manevî olgunluğu sağlamanın bedeli oldukça büyük. Bir asırlık cumhuriyet devri eğitiminin sayılar üzerinden şişirildiği resmî raporlara göz atarsanız istatistikçileri kurnazlığa sürükleyenin bu manevî külfet korkusu olduğunu görebilirsiniz. Tabiîdir. Kendini kolay kolay ölçtürmeyen ama insana boyunun ölçüsünü şıp diye veren ilimlerin karşısında hangi bilim dalı olsa tedirginlik hisseder. 

San’at şiirine bakınca kuvvetli bir şairin bile bu manevî külfetin altından kalkamayabileceğini görüyoruz. 1926’da, inkılâpların hızlandığı yıllarda yazılmış San’at şiiri. Diğer deyişle, ikbal dalgasını yakalamayı bilmiş, o dalga üzerinde uzun süre yol almayı başarmış bir şiir. Şairin kendini “memleket şiirleri” fikrine vakfettiğini ilan yılı 1926. Oldubittilerin bir devlet politikasına dönüşmeye başladığı o yıl Âkif Mısır’a gitmek zorunda bırakılmıştı. Maarif Teşkilatı Kanunu’nun çıkarılmasıyla okullardan hadis, fıkıh, kelam gibi dersler o yıl kaldırılmıştı. Bir asır geçti; inkılâp dalgasının altında kalanlar ile ikbal dalgasının üzerinde kalanların hesaplaşmasına şahit olmadık. Daha kötüsü, Faruk Nafiz gibi mühim şairlerin bile kendi kıymetlerine kıyan sipariş şiirler döşendiğine şahit olduk. O günün politik ihtiyaçlarına cevap verme kaygısı taşıyan ve doğu-batı karşıtlığı gibi yavan bir teze dayalı, yani sığ bir sanat tarifi yapan bu şiir millî gururu okşayan retoriği sayesinde eleştiriye konu edilmeden şöhretini bugüne kadar korudu. Biz-onlar, doğu-batı, köy-şehir retoriğini sipariş edip destekleyen de şairi kullanıp kenara atan da aynı inkılâpçı kadrolardı. 1926’da altı zaten boş olan şiirin 1937’deki Altı Ok'la içi de boşaltılmış oldu. 

İbretlik akıbete uğramış metinler bizde pek çoktur. Fakat zannedilenin aksine uzun yaşarlar. Uzun ömürlerini altı ve içi boşaltılmış kültürel ortama borçludurlar çünkü. Yoksa normalde politik tarihin bir dönemine ışık tutması bakımından anlamlı olan bir metnin, tutup bir asır sonra gençlere sanat mefhumunu, o mefhum üzerinden kimlik meselesini anlatmak için örnek bir edebî metin olarak sunulması tuhaflığını başka nasıl açıklayabiliriz? Yazan neyi niçin yazdığını iyi kötü biliyordu ama o metin üzerinden sanatı ve kimliği anlatabileceğini zannedenler ne yaptıklarını kesinlikle bilmiyor. Bu metnin olsa olsa “(Bence) San’at” bağlamında okutulabileceğini, hatta sadece o bağlamda okutulması gerektiğini ise hiç bilmiyor. Geçmişi neredeyse söylenceden ibaret hâle getirilen bir milletin sanat neyine? Retorik yeter! 

Kimlikten mi sanata gitmeli? Sanattan mı kimliğe varmalı? Kimlikten sanata gitmek ilk elde mümkün ve makul görünüyor. Fakat biraz dikkat edilirse, bunu savunmak sanatın katkısı olmadan da bir topluluğun kimlik sahibi olabileceğini, hatta bir millet olabileceğini kabul etmek anlamına gelir. Ortada sanatsızca oluşmuş bir kimlik vardır ve o doktriner kimlik artık kendini ifade edecek “sanatsal vasıtalar”a ihtiyaç duymaktadır. Bu formülde sanat (yani ruhun pedagojisi) her zaman eklentiden ibaret kalacak, zor zamanda terk edilecekler listesinin başında yer alacaktır. Tarihte sanatsız toplumlar olagelmiş ama bunlar bir millet karakteri gösteremeden silinip gitmiştir. 2024’ün muhafazakârlarını 1926’nın Kemalistlerinin devamı kılan şey sanatsızlıktır. İdeolojinin tahakkümü ile reelpolitiğin omurgasızlığı sanatsızlıkta birleşirler.  

Sanattan kimliğe varmak zahmetlidir ama kalıcı olan da budur. Kimlik “kim olduğunu bilmek” demek. Ve “bilmek” de din ile, sanat ile olur. Bilimle bilemezsin, çünkü o nesnelerin bilgisidir. Bildirecekse özneyi din ve/veya sanat bildirir. Özneyi nesneleştirmeden ve fail-i mutlaklaştırmadan elbette. Felsefe de bu şartlara riayet ettiği kadar özne ve kimlik adına sahih bir araştırma imkânı sunar. “Sanattan kimliğe varmak” ibaresindeki sıralılık izlenimi bizi yanıltmasın, kâinatta hiçbir oluş tek bir faktöre bağlı değildir ve tarih çizgisel bir seyirde meydana gelmez. Burada bir zaman veya önem sıralaması yok. Örneğin “Türk sanatı” ibaresinde ne Türk’ü ne sanatı birbirinin önüne koyabilirsiniz. Bir şey “Türk sanatı” olarak adlandırılmayı hak etmişse orada Türk ve sanat aynı şey olmuştur. Sıralama gramer gereğidir, hakikat daima grameri aşar. 

Bizim edebiyat, sanat ve felsefe eğitimimiz sanatsız kimliğin ve kimliksiz sanatın var olamayacağı hakikatini 1923’te paranteze almış, 1960’tan sonra ise sağ-sol fark etmeksizin bu hakikate tamamen düşman bir pedagojik cendereye sıkışmıştır. “Paid” ve “agogos”… Pedagoji “çocuğu bir yere götürmek için yapılan kılavuzluk, onu yönlendirmek” demek. Daha sarih bir ifadeyle çocuğun istikametini, dolayısıyla başını ve gözlerini bir yönden başka bir yöne çevirme işi. Toplumun sevk ve idaresinin sıfır noktası yani. Başımızdakiler başımızı bir o yana bir bu yana çevirdi durdu. Bize yeni bir akıl, yeni bir nazar vadedenler çocuklarımızı eldeki baştan, baştaki gözden de etti. 

Muhammed SARI (1 Rebiülevvel 1446 - 4 Eylül 2024)

YENİDEN BAŞLANABİLİR Mİ?

Başlamaktan bahsediyorsak başlamanın “baş”ında ne olduğunu baştan söylememiz gerek. En başta düşünmek var. Hem de derinlemesine düşünmek. Geçmişte entelektüel geçinenlerimiz ve bugün trollerimiz sayesinde her şeyi mükemmelen bildiğimiz için başımız derinlemesine düşünmekle hiç hoş değildir. Bize göre, hoca elini sazın sapına atar ve her defasında doğru perdeyi bulur nasıl olsa. Hiçbir şeyi derinlemesine düşünmeye, hele yeniden düşünmeye vaktimiz, mecalimiz, niyetimiz yok. Vakti, mecali ve niyeti olmayan ama millî gururundan başı arşa vuran bir topluluk tarih sahnesini hâlâ neden işgal etmektedir acaba, meraka değer. Kendi dünyamızı kurmak adına bir tür hazırlık safhasında mıyız yoksa birilerinin bizim için hazırladığı bir sona doğru mu ilerliyoruz? 

Derinlemesine düşünmenin hindi gibi düşünmek, Karadeniz’de gemileri batmış gibi düşünmekle alakası olmadığını belirtmek zorunda kalmışsak, bu, insanlarımızın derinlemesine düşünmekle karşılaşmamasındandır. (Ben miyim derinlemesine düşünebilen? Bu yanlış bir soru olur. Ben önemli biri değilsem de düşüncesiz sayılamayacak biriyim.) Âkif meşhur şiirinde şöyle demiş: 

Gür hisli, gür îmanlı beyinler coşar ancak,

Ben zâten uzun boylu düşünmekten uzaktım!

İki mısraa üç kritik kelime sığmış: his, iman, düşünce. İnsaf nazarıyla tek tek bakıldığında vazgeçilmez bulduğumuz ama bir araya geldiklerinde büyük sancılara sebep olan üç kelime. Yakın tarih tecrübemizin aşağılık psikolojisiyle ve gündelik hayat tecrübemizin sığlaştırıcı etkisiyle baktığımızda en zekice çözüm üçünden de kurtulup hayatını yaşamak olacaktır. Zaten insanların çoğu böyle yapıyor. Hiç düşünmeden! “Gözünü kırpmadan” da diyebilirdim. Demek ki gözünü kırpmak ile düşünmek arasında küçük ama hayatî bir bağ var. İnsanlar bir göz kırpımı süresince olsun düşünmekle mükelleftir. Gözünü kırpmayan ya ölüdür ya robot. Göz kırptığımızda gözümüzü diktiğimiz şey bir anlığına kararır ve tekrar belirir. Kararlar o karanlıkta alınır. Doğan o karanlıktan doğar. Düşüncenin alacakaranlığı olmadan duyguların şafağına şahit olmak ve iman nurunun aydınlığına çıkmak muhaldir. 

Âkif’i hüsrana uğratan ruh hali devrinin şartlarıyla yakından alakalıdır; yoksa “kafa ve iman adamı” olan birinin “düşüncesizliği” övdüğü düşünülemez. Kaldı ki Âkif’in hoşlanmadığı şey düşünmek değil “uzun boylu düşünmek”tir. Ki bu da tereddüt, çaresizlik, ümitsizlik, durumu kabullenmek, ne yapacağını bilememek manasına gelir; tefekkür etmekle ilgisi yoktur. Müslümanların düşünce ile alakaları olmadığı iddiasına bu gibi sözleri delil gösterenler ya tefrik melekesini yitirmiş yahut art niyetli insanlar arasından çıkıyor. Kara propagandaya kapılan Müslümanlar ise düşünmek, hissetmek ve iman etmek arasında tercih yapmaya kalkışıyor. Milletler kuyruğunu kovalayan hayvanlar misali bu döngüye hapsedildiğinde yapılabilecek çok az şey kalıyor geriye. Yapılabileceklerin ilki ise cilveye bakın ki yine durup düşünmek. Düşünüp durmakta fayda yok ama durup bir düşünmekte çok hayırlar var.

Durup düşünmek’in ilk faydası bilebilmek. Düşünmek tetiğe bastığımızda, söze girdiğimizde, ayağa kalktığımızda tuzağa düşmeyeceğimizi, haksızlık etmeyeceğimizi bilmek içindir. Durup düşündüğümüzde eylememeye karar vermişsek, eylemeyi ertelemişsek bu da bir eylemdir ve bunda da hayır vardır. Önü arkası düşünülmüş eylemlerin faydalarını ise tarih kitaplarından okuyabiliyoruz. Bu manada hep fiille ilişkilidir düşünmek. Yine de sorulabilir: “Düşünmeden eylenemez mi hakikaten? Âkif’in devri biraz da böyle bir devir değil miydi?” Sulh zamanlarında herkesin gücü nispetinde mükellef olduğu düşünmek ile ölüm kalım günlerinin düşünmek’ini ayırt etmek lazım. Ölüm kalım savaşında bile bir toplumun güzideleri/kurmayları düşünmekten geri duramaz, düşüncesiz iş yapamaz, düşünceleriyle kitlesel eylemler üretmeden durduğunu yerin hakkını veremez. Onların düşüncelerinin sonu ölmeyi veya öldürmeyi emretmeye pekâlâ varabilir. Bu açmazı bugünkü çözük toplumsal kimliğimizle kavramamız zordur. Düşünce/düşünür ölmeyi veya öldürmeyi emredebilir mi? Ölme veya öldürme emrini yerine getirmek düşüncesizlik olarak değerlendirilebilir mi? Ölüm kalım zamanlarda kitlelerin uzun boylu düşünmeleri beklenemez. Milletten beklediğimiz sulh zamanlarında başlarına güzide insanlar seçmeyi bilecek kadar düşünceli/sorumlu davranmalarıdır. Böyle davranabildikleri takdirde harp zamanlarında üzerlerinden düşünme mükellefiyeti kalkar, geriye his ve iman safhalarını idrak kalır. Sulh zamanında düşünce (ahlâk) harbi vermeyen milletler harbin sonunda sulhü (istiklâli) kazanamaz. His ve imanları hakkındaki hüküm ahirete kalır.

Düşünce, his ve iman açısından bakıldığında çatırdayan bir toplumsal yapı arz ediyoruz. Çatı bel verdiğinde altına kiriş verilir. Fakat zemin çöktüğünde kirişin faydası olmaz. Müslim ve gayrimüslim prensiplerin eşitlendiği bir zeminde “her şeye yeniden başlama” teklifinin ve başlangıcın “yeniden düşünmek”le yapılması teklifinin karşılık bulamaması şaşırtmıyor. Akşam olunca kürkçü dükkânına dönmekten başka yol yok diye inanılıyor ise özgür düşünce adı altında bunca afra tafranın ne anlamı var? Akşamsa akşam. Yola akşamdan çıkmak zorundayız. Kendi gerçeğini keşfeden her millet gibi.

Muhammed SARI (26 Muharrem 1446 - 1 Ağustos 2024)

ÜVEY KARDEŞLER: ŞAİR VE SİYASETÇİ

Şairin en çok dalaştığı, en davacı olduğu figür benzemeye en yakın olduğu figürdür, yani siyasetçi. Şairin zorbaları dize getiren daha büyük bir zorba olma, küçük mükemmel krallığını kurmak için bütün coğrafyayı yakma potansiyeli hep yüksek olmuştur. Aynı şeyi siyasetçiler için söyleyemeyiz, fakat onların da tuhaf bir çelişkisi var: En sevmedikleri kimselerden olduğu halde siyasetçilerin en çok iltifat ettikleri kişiler şairler olmuştur. Onların sözlerini önlerinde, arkalarında, iki yanlarında görünmez bir silah, bir sancak, bir muska gibi taşıyarak şahsî meşruiyetlerini pekiştirme ihtiyacı duymuşlardır. Öyleyse şu soruların cevaplanması lazım: Şairlerin kaçtıkça kapıldığı, siyasetçilerin yaklaştıkça ittiği şey nedir? Şairleri ve siyasetçileri tahtta hak iddia eden üvey kardeşler olarak niteleyebilir miyiz?

Türk şairleri ve siyasetçileri arasındaki gerilimli ilişkinin tarihini modern manada Namık Kemal’le başlatırız. Aslında sanat ve devlette Türk etkisininin ilk kez hissedilmeye başlandığı 11-13.yy periyoduna tarihlenmesi gereken bu ilişki her tarihî dönemeçte daha kritik bir hâl almıştır. Yolun ta başlarında, Kutadgu Bilig’de bile hükümdarlara şairlerle iyi geçinmesi, onların diline düşmemesi, kendini onların dilinden satın alması tavsiye edilmiştir. Kitapta şairlere; âlimler, tabipler, efsuncular, rüya tâbircileri, müneccimler, çiftçiler, tüccarlar, zanâatkârlar diye uzayıp giden bir kadronun içinde yer verilmiştir. Bu dizilişten devletin gözünde şairin bir sosyal statüsü olageldiğini çıkarsak bile tarih boyunca şairliğin protokoldeki yerinin hiçbir zaman garanti olmadığı unutulmamalıdır. Şairlerin yeri in’âm defterlerinde böyle sunulsa da esasta başka türlüdür; bunu iyi bildiği için Balasagunlu Yusuf’un şairlerle ilgili tavsiyelerindeki vurgu diğer “meslek”lere göre belirgin biçimde farklıdır. Klasik çağlarda âlim ve müneccimlerin; çiftçi, tüccar ve zanaatkârın hükümdarla ilişkileri somut bir alışverişe dayanmıştır. Astronomik ve mali hesaplar tuttuğu sürece bu ilişkiler kolay kolay bozulmamıştır. Tabip, efsuncu ve tâbirciler ise hükümdarın fizik ve psikolojik dünyasına dönük, yani dar çerçevede bir işleve sahiptir. Şair ile hükümdar arasında da bir alışveriş vardır fakat bu bir semboller alışverişidir. Şair hükümdar için itibar, hükümdar şair için boş vakit satın alır. Alan ve satan razı olduğu müddetçe hükümdar kitlelerin, şair kendi kendinin efendisi olarak yaşamaya devam etmiştir.

Şairlerle nasıl münasebet kuracaklarına dair hükümdarlara akıl veren çok olmuş, fakat aynı konuda şairlere nasihat vermeye yeltenen çıkmamış. Şairler laftan sözden anlamayan insanlar olduğu için mi? Doğrusu şairlerin çoğu kendi sözlerini, kendi sözlerine yakın sözleri anlamaya eğilimlidir, başka laflardan anlayası yoktur. “Laftan anlamayan şair” ibaresi oksimoron olduğu kadar gerçek, oksimoron olduğu için gerçektir. Öte yandan şunu da sormak lazım: Hükümdarlar sözün kıymetini bildikleri için mi şairleri alttan almıştır? Böyle düşünmek safdillik olur. Her şeyden önce “hükmetmek” ve “alttan almak” birbirini götüren fiillerdir, birlikte var olmaları mümkün değildir. Ayrıca “sözün kıymetini bilen” bir kişinin ne hükmetmek ne alttan almakla işinin olması düşünülebilir. Ve hükümdarın lügatinde “sözün kıymetini bilmek” çoğunlukla “malın ederini bilmek” demektir. Toparlayalım: Görünüşte ikisinin de işi “söz” iledir. Şairlerin ve siyasetçilerin sözlerinin palavra mı yoksa bedeli ödenmiş bir tecrübenin hâsılası mı olduğu hayatî önem taşır. Bu konuda okur ve/veya vatandaş olarak vereceğimiz karar akıbetimize bir biçimde tesir eder. 

Üvey kardeşlerin ikinci ortak noktası “para”dır. Himâye ve patronaj bahislerine girmeyeceğim. Çünkü bu kavramların dar zaviyesinden bakarak şairliğe mahsus psikolojiyi ve hükümdarlığa mahsus patolojiyi derinlemesine anlamak mümkün değil. Himâye ve patronaj dün olduğu gibi bugün de bir gerçek, fakat sadece tek bir (1) gerçek. Kimi büyük eserler şairinin hayattayken taltif edilmesine vesile olmuşsa da bahşiş uğruna yazılmış hiçbir şiir şaheseri yoktur. (Âkif’in para ödülünü “kahraman ordumuz”a bağışladığını hatırlayın.) Tasannu ustalığının bahşiş için kriter sayıldığı çağlarda bile hakiki şiir o musanna kasidelerde değil hep diğer metinlerde meknuz ve mahfuz idi. Modern çağa yaklaştıkça doğal seçilim bu yönde gerçekleşmiş, musanna (süslü) olanın yerine muhayyel (canlı) ve müstakim (tutarlı) olan öne çıkmıştır. 

Para ve söz birer dolayımlayıcıdır. Şair söz söyleme istiklâlini korumak için makul bir paraya muhtaç iken, siyasetçi iktidarını tahkim etmek için parayla satın alacağı muteber bir söze muhtaçtır. Yine de söz ile paranın farklı türde dolayımlayıcılar olduğuna dikkat etmek lazım. Tabiri caizse siyasetçiye göre hava hoştur; iktidarını pekiştirmek için herhangi türden bir sözü satın alma rahatlığıyla hareket eder. Bu sözü alamazsa şu sözü almaya yönelir, pazar birçok seçenek sunmaktadır. Zaten sözün çok yüksek veya çok düşük kalitede olmasından kaçınır. Kendini sorumluluk altına sokmayacak, seçmenin beklentilerini doyuracak, orta karar ve fonksiyonel bir şeyler satın almaya bakar. İnkılâp edebiyatı, devrimci şiir, muhafazakâr sanat gibi. Şair ise hem sözün hâlisliğine hem hâlis söz söyleme istiklâline halel getirmeyecek paranın derdindedir. Şaire gereken temiz, az da olsa düzenli, minnetsiz paradır. Böyle bir zamanda böyle bir parayı kodunsa bul! Paranın bile niteliklisini aramak tuhaflığı şairin payına düşmüştür. Şairin “parasızlıktan yakınış”ını “para için yakarış” zanneden yanılır. Yakınış insanlara, yakarış Allah’adır. Gerçek şiir bu doğru bağıntıdan doğar. Allah’a yakınıp insanlara yakaranlar yolunu kaybetmiş kimselerdir. Bunların şiiri de yolları gibi bozuktur. Nitekim para paradır deyip ödüllü yarışma, reklam yazarlığı, örtülü ödenek kovalayan şairlerin sayısı az değildir. Şairlerin kaçtıkça kapıldığı şey dünyalık ve iktidar hırsı ise, yani şair uzanamadığı ciğere murdar diyorsa fena. Hasedden ölüp gidecektir. Siyasetçilerin yaklaştıkça kaçırdığı şey özgürlük ve hakikatseverlik ise, yani makama esaretleri yüzünden suretihaktan görünmeye çabalıyorlarsa daha fena. Hazımsızlıktan ölüp gideceklerdir. Miskinlik makamını âlî bilen şair, resmî makamının esiri olmamayı bilen siyasetçi hasım değil özbeöz kardeştir. Tarihte kaç kez görebildik böyle kardeşliği?

Söz ile paranın iç içe geçtiği yerde sevi ile dâvî mefhumları da hercümerc olmuş haldedir. Siyasetçi şairden (ç)aldığı sevgi sözlerinin arkasına gizlenip günbegün kendi davasını yürütür. Ve dava görüntüsü arkasında hep öz sevgisini gizler. Sevgi lafını asıl davasına, dava lafını asıl sevgisine “paravan” olarak kullanır. Şairin sevgisi günün sonunda davası içindir, davası ile aynı şeydir. Hep kend’özüyle meşgul görünse de Hak’tan özge sevdiği yoktur şairin. Şair davayı ve sevgiyi korumak için parayı bir “paratoner” olarak kullanır. Meşhur nutkuna bakıp Yûnus’u davası olmayan bir miskin zanneder ahali. Hümanistçe alıklığın ve hümanizmin alıklarca alımlanmasının yol açtığı yanlış anlamalar Yûnus’u ve onun sulbünden gelen şairleri dünya hayatının tezatlarıyla mücadeleden kaçan kimseler olarak görüp göstermiştir. Hâlbuki sevgiye varmanın yolu kavgadan geçer demektedir hazret. Yûnus’un sevi ile dâvî hikâyesinin bir avuç dünyalık darı pazarlığıyla başladığını unutmamak lazım. 

Muhammed SARI (7 Zilhicce 1445 - 13 Haziran 2024)

YAŞAYABİLİR TÜRKİYE, YAŞANABİLİR TÜRKİYE

Mistikler, hayatı öz ve kabuk olmak üzere iki unsurdan mürekkep sayar ve aslolanın özde, soyutlamada bulunduğuna inanır. Materyalistler ise hayatı varlığın dışlaşmış tezahürlerinde, maddenin ve hadiselerin somutluğunda arar. Hayatın ne ile kaim olduğu, kavranabilecek bir cevherinin olup olmadığı; iç-dış, öz-kabuk, mana-madde ayrımlarının gerçeği ne kadar isabetle yansıtabildiği tartışmaları iki taraf nazarında da sürüp gitmektedir. Müslümanlığın meseleye yaklaşımı kuşatıcıdır, öz ile formu birbirinden ayırmamaya, hayatı bio-kültürel bir bütün olarak görmeye eğilimlidir. Müslümanlar mistik veya maddecilerden hangisine bel bağlarsa diğer yanlarının eksik kalacağını ve o eksikliğin felaket getireceğini bilmiştir. Nitekim bu bağlamdaki mesellerinden biri şöyledir: “Köyünden genç yaşta uzaklaşıp dağ başlarında hayat süren, kar ve pınar suları içip tabiatta bulduğu et ve otları yiyerek karnını doyuran, köydekiler gibi para pul kaygusu çekmeyen bir adam varmış. Yaşadığı tabii hayat sayesinde yetmişinde bile cildinin pürüzsüz görünmesi, kaslarının sağlamlığı, dişlerinin tastamam olması ahalinin dilindeymiş. Ne var ki tabiata hâkim olduğunu sanan adamcağız günün birinde aç bir kurda kafa tutmaya kalkmış ve kurt da bu dolgun lokmayı kolayca avlayıvermiş. Haberi duyan köylüler üzülmüş ama şaşırmamışlar. Böyle olacağı belliydi, demişler. Aynı köyde yaşayan, zengin fakir herkesin sevip saydığı bir başka adam daha varmış. Gecelerinin tamamını ibadetle geçiren, gündüzleri dişini tırnağına takarak başkalarına hizmet yolunda çalışan bu iyiliksever ve cömert adamcağız sonunda bedenini öyle yıpratmış ki otuz beşine varmadan basit bir soğuk algınlığıyla yatağa düşüp ateşler içinde öbür tarafa göçüvermiş. Haberi duyan köylüler çok üzülmüş ama yine hiç şaşırmamışlar. Böyle olacağı belliydi, demişler.” Hikâyecikten anlaşılan o ki adamları öldüren onların en karakteristik yönleridir. Aynı şey bizim için de geçerli: Ölümümüzü hayat tarzımıza borçluyuz. Dengeden uzak ve tek yönlü hayat tarzımıza. 

İslâm’ın getirdiği hayat ölçüsü, mistik veya materyalist her türden perhizciliğe ve iddiacılığa mesafeli durmayı gerektirir. İslâm’da hayatın anlamı ve değeri hakkındaki nihaî hüküm insanların muhakemesine (fantezilerine) bırakılmamıştır. Fakat kendinde bu hakkı vehmedenlerin kurdukları zulüm düzenini bugün tarih diye okutuyoruz. Din başka, tarih başka bir şey anlatıyor bu yüzden. Mütegallibe, yaşamanın mânâsı tartışmasını kenara bırakmış, yaşama hakkı üzerinde tek söz sahibi olma stratejisine yönelmiştir. Resmî tarih anlatılarına bakıldığında kimin yaşayıp yaşamayacağına zorbaların karar verdiğini görürüz. Âdemoğlu Kur’ân dışında güçlülerin tarihine karşı haklıların tarihini yazan bir kitap okumadı. İslâm insanın yaşayabilme hakkını önemsemiş ve bunu korumak için yaşanabilir bir çevre kurma gücüne sahip olmayı teşvik etmiştir. İkisi arasındaki ilişkiyi münavebeli olduğunu vaz etmiş fakat aralarında hiyerarşi kurmamıştır. İslam’a göre i) ideal durum haklıların güçlü olmasıdır, ii) güçlü olsa da olmasa da insanlar haklılıklarını muhafaza etmekle mükelleftir, iii) güçlülüğü haklılığın ön şartı sayanlar veya haklılığı güçlülüğe feda edenler ziyandadır. Şeyh Edebali’ye atfen zikredilen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözü ilk bakışta devleti insanın önüne koyarak bir hiyerarşiyi haklılaştırma çabası gibi anlaşılmaya müsaittir. Bu kasıtla söylenmişse ve bu şekilde anlaşılıyorsa bu sözün yeri çöp tenekesidir. Kriz anlarında öncelikler değişir, fakat sair zamanlarda olağanüstü hâli kalıcılaştırmak hayat hakkının gaspı anlamına gelir. 

Hak ve gasp… Türkiye’nin yakın tarihini anlatırken bu iki kelime etrafında dönüp durmak zorundayız. Uzun lafın kısası şu: 1950’ye kadar “yaşayabilir bir Türkiye” planladıklarını söyleyenler onun yaşanabilirliğini hesaba katmadılar. 1950’den sonra “yaşanabilir bir Türkiye” istediklerini söyleyenler onun yaşayabilirliğine katkıda bulunmadılar. Türkiye’de siyasiler ve zenginler ülkenin yaşayabilirliğinin yükünü halka yükledi, yaşanabilirliğinin kaymağını kendine sakladı. Dünyada yaşayabilirliği ile yaşanabilirliği birbiri aleyhine konumlandırılmış başka bir ülke yok. Hâl böyleyken Türkiye neyine güveniyor diye sorabiliriz. Türkiye’nin altında yatır mı var bomba mı? Türkiye’ye dokunulup dokunulmayacağının garantisi var mı? Kendimizle övünürken aç bir kurda mı yem olacağız, ahalinin övgüsüyle sarhoşken içimizdeki bir kurda mı teslim olacağız? Günü geldiğinde bizim arkamızdan da mı “Böyle olacağı belliydi!” diyecekler. 

Flora ve faunasıyla fizikî coğrafya, âmirleri ve memurlarıyla resmî kurumlar birer kabuktur. Türkeli’nden maksat daima onun insan kalitesi, hayata yüklediği anlam ve tarihe getirdiği dinamizmdir, öz budur. Ne var ki 1923’ten sonra yaşatılmaya değer bulunan, yaşamasına müsaade edilen kabuk olmuştur. Coğrafya ve kurumlar Türkiye’nin yaşayabilirliğine tanınan azamî alanın somutlaşmış hâliydi, Türklük o kabukta dondurulmuştu. Yaşayabilirliğinin sınırları Türkiye’nin yaşanabilirliğinin önüne engel gibi kondu. Böylece, yaşanabilir bulunmayan ülkenin yaşayabilirliği de tartışılır hâle getirildi. Var olmak var kalmaya yetmedi, var kalmakta zorlananın gerçekten var olup olmadığı sorgulanır oldu. Bu meyanda “önce vatan” deyişimizin sınırları, coğrafyayı ve kurumları kapsadığı hatırlanmalıdır. “Önce vatan” yaşayabilirliğin aciliyetini, kabuğun vazgeçilmezliğini vurgular. Sorun “önce vatan”dan sonra ne geleceğidir. Çünkü sonra gelen, önce gelene ne anlam yüklediğimizi açık edecektir. Bu sebeple “sonra can, sonra canan” diyen nefsperestleri hızlıca eleyebiliriz. “Önce vatan”ın ardından “yine vatan” ve “hep vatan” safhaları gelir. “Önce vatan” fizikî varlığımızın, “yine vatan” hukukî varlığımızın, “hep vatan” tarihî varlığımızın ikrarıdır.

“Can, cihan hepsi de boş, ‘gâye’dedir varsa hayât.” Süleymaniye Kürsüsü’nde böyle diyor Âkif. Dünyada bulunuş gâyesini (özünü) bilememiş Türkleri ne coğrafî konumları ne hukukî tezleri ne tarihî anlatıları kurtarmaya yetecektir. Yaşamaktan ve şiirden ben bunu anlıyorum. 

Muhammed SARI (24 Şevval 1445 - 3 Mayıs 2024)