Mustafa Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KARİZMAYLA KARIN DOYMAZ

Birkaç ay önceki bir yazımda pragmatizmin altın kuralını hatırlatmıştım: “Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir. Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez!” Geçtiğimiz haftanın hadiseleri muvacehesinde buna küçük bir ekleme yapmam gerekiyor: “Bir hareketin lideri olduğunuzun ve kitlenize hâkim olduğunuzun göstergesi onlara açıkça ihanet ettiğiniz hâlde gücünüzden hiçbir şey kaybetmemenizdir.” Ne demek bu? Kitle, liderde bir hikmet bulduğu için mi? Hayır, hiç de değil. Liderle ile kitlesi ortak menfaat ilkesine göre hareket ettikleri, yani tencere yuvarlanıp kapağını bulduğu için birbirlerini eleştirme haklarından zaten feragat etmişlerdir demek. Bu, işin psikolojik tarafı. İşin bir de teknik yönü var. Liderlik sadece kendi kitlenizi değil muhalif kitleyi de yönetebilme kabiliyetinize bağlıdır. Türkiye özelinde söylemek gerekirse: Yüzde 51’i toplamanın yolu yüzde 49’u dağıtmaktan geçiyor. Türkiye’de siyasal liderler zaten kendi kitleleriyle açık bir al-ver ilişkisi kurarak o kısmı garanti altına almıştır. Geriye muhalif kitleden ne koparılabileceğinin stratejisini kurmak kalmıştır.

Liderlerin kendi kitleleri tarafından “aşkın” özelliklerle donatılması resmî dokunulmazlıklarından daha önemlidir. Fakat gerçek liderler, resmî yetkilerinin ötesinde “etkin” bir figür olmalarıyla bilinirler. Bu iki ucu bitiştiren herkes ikbal kapılarını ardına kadar açmış sayılır. Gerçek lider nerede resmî dokunulmazlık nerede ilâhî erişilmezlik zırhına bürüneceğini, ne zaman duhûl ne zaman urûc edeceğini en iyi bilendir. Resmî anlatıya göre dörtte dört yapabilen (aşkın ve dokunulmaz, yetkili ve etkin) tek figür Mustafa Kemal’dir. Son çeyrek asır bu anlatıya bir alternatif oluşturdu mu yahut rekorun egale edilmesi mi söz konusu, bunu konuşmak için henüz erken. Belki de hiç konuşulamayacak. Çünkü gelen her yeni lider devr-i sâbık yaratmamak şartını kabulle göreve başlayabiliyor. Duvarın üzerinde kat kat sıva var. Liderlik duvarı sıvamakla olmaz, göz boyamak da bilinmelidir. Ki son çeyrek asrın siyaseti en çok bu yönüyle anılmayı hak ediyor.

Göz boyamayı bilmeyen siyasetçi… Böyle bir mahlûk var mı bilmiyorum. Varsa dahi onu sistemden önce kitleler bizzat alaşağı eder. Kitleler, bir demet gül veremeyeceğini bilse bile liderden kendilerine gül bahçesi vadetmesini bekler. Kitleler, dişil karakterdedir anlayacağınız. “Kerim devlet” yahut “devlet baba” yakıştırması boşuna çıkmamıştır. Kemal Tahir “devlet ana” derken kitlelerin cinsiyetini dikkate almış mıydı bilmiyorum, eğer aldıysa kendi devlet tanımı gereği kitleleri de “mert” olarak kabul etmesi gerekir. Resmî ve pürüzsüz tarih anlatısına karşı şairâne ve ters yüz edici tarih anlatısı... Son çeyrek asrı ilginç ve bir o kadar karmaşık kılan, bu anlatıların birbirini tamamlar hâle getirilmiş, giderek bir tür üst anlatı kurulmuş gibi görünmesidir. Bu kadar zıt kutupların birleştirilebilmesi (en azından çatışmamak, kendilerine tanınan alandan taşmamak varlığını sürdürmesi) ancak dörtte dört yapan bir liderle ve asıl önemlisi, onun şahsında kendini kesintisiz ve eskisinden daha güçlü biçimde tazeleyen devlet idesiyle mümkündür.

Bilindiği gibi Weber üç liderlik tipi teorisinde resmî, geleneksel ve karizmatik liderliklerden bahseder. Türkiye’deki siyaset yorumcuları bu kategorizasyona sık sık atıf yaparak Tayyip Erdoğan’ı karizmatik lider olarak tanımlamayı sever. Tıpkı Mustafa Kemal’e atfedilen karizma gibi. Ne var ki ben bu iki figürün temel vasıflarının pragmatizm olduğuna inananlardanım. Bence ikisi de “karizmayla karın doymayacağı”nın farkında oldukları için diğer liderlerden ayrı bir yer edinebilmiştir kendilerine. Şartlar neyi gerektiriyorsa o görünüme bürünebilmek liderliğin en güçlü silahı olarak görülüyor. Kasım 2002’den Mayıs 2026’ya kadar Erdoğan’ın tam da bunu yaptığını görüyoruz. Erdoğan sadece kendi kitlesiyle (%51) ilgilenseydi üç kategoriden birine veya ikisine müracaat etmesi yeterli olurdu. Fakat o muhalif kitleyi de (%49) etkisi altına almaya çalışarak kendi iktidarını koruma (ve yeni üst anlatıyı kurma) adına en akılcı adımları atmaktan geri durmuyor.

Evet, Tayyip Erdoğan iç ve dış kamuoyunda resmî liderlik unvanlarını (seçilmiş cumhurbaşkanı, başkomutan, parti genel başkanı) ve bunların tanıdığı yetkileri sonuna kadar kullanıyor. Sadık seçmenlerinin ve müzmin muhaliflerinin gözünde o geleneksel bir lider (reis, milletin adamı, uzun adam). Dostlukları ve düşmanlıkları yazılı olmayan bir ilkeler sistemine dayanıyor. Taraflı tarafsız birçok yorumcuya göre ise Erdoğan karizmatik liderliğe özgü özellikler (seçim kompetanı, dünya lideri, kurt siyasetçi) gösteriyor. Dönemden döneme, yani gündem hangisini gerektirirse, rollerine münavebeli olarak bürünebiliyor. Bunlardan ilki müesses düzen gereğince, ikincisi toplumun kolektif şuuraltına hitaben, üçüncüsü ulusal veya uluslararası özel durumlarda devreye giriyor. Yürünen çeyrek asırlık yolun karakteri üç liderlik algısını da elde tutmaya icbar ediyor onu. Çünkü biliyor ki bütün değişim teranesine rağmen devlet hâlâ “o devlet”, millet hâlâ “o millet”, dünya hâlâ “o dünya”dır; boşlamaya gelmez. Bu sacayaklarından birini bile ihmal ettiğinde meşruiyet, oy ya da itibar kaybı yaşayacağını biliyor Erdoğan. 

Buna mukabil, muhaliflerin liderlik özellikleri evlere şenlik. Erdoğan İBB başkanlığı yıllarında sistemin karşısına geleneksel kodlarla çıkmış bir figürdü. Muhalifler, onun karşısına sadece resmî (seçilmiş) adaylarla çıkmanın işe yaramadığını 2002-2015 arasında defalarca gördüler. Sayısız yenilgiye rağmen muhaliflerin kodları başka türden bir aday çıkarmalarına imkân vermedi. Bu süreçte Erdoğan geleneksel unvanlarının yanına resmî sıfatları ekleme fırsatı buldu. 2016’dan sonra Erdoğan’ın karizmatik liderlik vasfı da genel kabul görünce muhalefet açısından çetin bir varlık-yokluk mücadelesi başlamış oldu. Ne resmî yetkileri vardı ne gelenekle bağları kuvvetliydi ne karizmatiktiler. İyi düşünülmemiş, inandırıcılıktan uzak, aceleci hatta tuzak olduğu çok aşikâr kampanyalarla doğrudan “karizma” konseptine odaklanmayı seçti muhalefet. İmamoğlu gibi bol defolu bir karakteri parlatan reklam kampanyalarına girişti. Bir an önce “karizmatik liderlik” safhasına atlamak istemeleri onları olmadık hatalara itti, zorlama rollere soktu, rasyonel ve tarihsel faktörleri algılayamayacak kadar halüsinatif bir atmosferde siyaset yapmalarına sebep oldu. Resmî ve geleneksel liderlik referansları zayıf olan bir adayın doğrudan karizmaya oynaması normal şartlarda müspet netice vermez. Fakat son 10 yılda seçmen sosyolojisinin iktidar aleyhine değişimi İmamoğlu’na imkânsız bir sıçrama yapma, o imkânsız atışı yapma fırsatı sunuyormuş gibi bir hava yarattı. Elbette bu, yeni seçmen kitlesinin de resmî ve geleneksel kodlardan kopuk olduğunun, hızlı kazanç (karizma) peşinde koştuğunun bir işaretiydi. İlk bakışta yine bir tencere-kapak uyumuna doğru gidildiği izlenimi ediniliyordu. Yeni seçmenler için karizma önemliydi, altının dolu olması (resmî ve geleneksel kodlarla uyumluluğu) değil. İBB’nin el değiştirmesi Erdoğan (devlet, dünya sistemi) için işaret fişeği oldu.

2023’ten sonraki gelişmeler İmamoğlu’nun önünü yasal olarak kapattığına göre muhalefetin elinde sadece geleneksel lider kodlarına uygun figürler bulma yolu kalıyor. Bu konuda sol muhalifleri Türk kültürüne yabancılaşmış zihniyetleri, sağ muhalifleri ise dar kitle tabanları engelliyor. Yakın tarihte resmî liderlikten geleneksel liderliğe yükselebilen figürler Ecevit, Demirel, Özal (gazeteci, mühendis, ekonomist) idi. Geleneksel liderlikten gelip resmiyete geçmeleri engellenenler arasında ise Türkeş, Yazıcıoğlu, Erbakan (başbuğ, alperen, mücahid) üçlüsünü sayabiliriz. Erdoğan bu eğilimlerin hepsini, elbette Bahçeli’nin şahsında dünya sisteminin özel yardımlarıyla, kendi havuzunda toplamayı bildi. Bahçeli’nin destek vermediği bir Erdoğan resmî veya geleneksel lider kategorisinde yıllar önce takılıp kalabilirdi. Bahçeli içerideyken dışarısı, dışarıdayken içerisi için çalışarak hem bu sıra dışı dengenin sürmesini sağlayan bir mekanizma oluşturdu hem de Erdoğan’ın kariyer hikâyesi üzerinden Türk devletinin transformasyonuna giden yolu açtı. Acaba devlet-millet-lider üçgeninde işler nasıl bir sona varacak?

Elimizde ne var bakalım: Her karizmanın arkasında bir mekanizma var, burası kesin. Olanca dişil karakteriyle kitlelerin son sürat sekülerleştiği de şüphe götürmez. Önceki formu hakkında ciddi bilgi sahibi olmadığımız devletin alacağı yeni form da sır değil. Daha doğrusu, formu önemli değil; devlet devlettir, özü değişmez! Eee, netice? Netice-i kelâm, kurban bayramınız kutlu olsun!

Muhammed SARI (10 Zilhicce 1447 - 27 Mayıs 2026)

GIRTLAĞIMIZA SOKULAN GORDİON DÜĞÜMÜ

Gençliğimden bu yana odamın duvarlarına kimsenin, hiçbir şeyin fotoğrafını asmadım. Arkadaşlarımın duvarlarında daima birtakım askılar olurdu. Örneğin 90’lardaki her üniversiteli gibi (!) ben de cemaatin evlerinde kaldım. Sekiz ay. Bir duvarda muhakkak Gülen’in fotoğrafı, şiir posterleri olurdu. Başka eve çıktıktan sonra beraber kaldığım arkadaşlarım da odalarının duvarlarını doldurmayı severdi. Şairler, şarkıcılar, türkücüler, futbolcular, siyasetçiler, din adamları… Bense odamın düz duvarlarına baktım yıllarca. Gölge-ışık geçişlerine, sıva çatlaklarına, çivi yaralarına. Şikâyetim yoktu. Doğrudanlık ve yalınlık bana daha salim bir hâlet-i ruhiyenin eseri gibi görünüyordu. Düşüncelerimin estetize edilmiş bir figürle, bir idolün pozu üzerinden dolayımlanması hoşuma gitmiyordu. Hâlâ gitmiyor. Zaman zaman asılıp kaldırılan ucuz nesneleri saymazsak evimin duvarları boş sayılır. Bu konuda bir zevk geliştirmeyi bilinçli biçimde reddettim. Zevk-i selim söylemine sığınıp hayallere dalmaktansa hatasıyla sevabıyla salim bir hayat yaşamaya çalışmanın kusurlu güzelliğini tercih ettim.

İnsan estetik tercihlerinin milliyetine mensuptur. Bu sözün aşırı geleceğini biliyorum. Daha aşırısını söyleyeyim: İnsan tercihlerinin dinine mensuptur. Tercihimiz neyse biz oyuz. Evimizi nasıl bina ettiğimiz, içini nasıl tefriş ettiğimiz, içinde nasıl eğleştiğimiz bilinç durumumuzu birebir yansıtır. Bana göre pencerenin doğru yerde olması aynanın doğru yere konulmasına takaddüm eder. Berbat boyanmış bir duvarın şık aydınlatma cihazlarıyla güzelleşebileceği iddiasını çocukça bulurum. Evin gündelik hayatında selam ve kanaat yoksa duvara asılacak bir hat levhasıyla gökten bereket ummak bana göre değildir. Tersi de olur, neden olmasın diyenlerdenseniz içinde bulunduğunuz hazin vaziyeti görmek istemiyor, göz boyamacılığa devam edilsin istiyorsunuzdur. Aynen şöhretli isimlerin posterlerine bakarak iç geçiren, mutezil hayatlarını unutup hayallere dalmayı isteyenler gibi. İtiraf etmek gerekirse gençken o kült isimler benim de aklımdan çıkmıyordu. O kadar ki suretlerini zihnimdeki mutena mevkilerinden kaldırıp odamın duvarına asmayı o ilişkiye ihanet gibi görüyordum. Benim olan bende kalsındı. İşin bir yanı buydu. Diğer yanı ise esaslı bir soruya dayanıyordu: Acaba farkında olmadan kendime küçük ilahlar mı ediniyordum? Bu soru yıllar içinde her zerreme sindi, karakterime tedbirlilik ve mesafelilik olarak yansıdı. Derdini, davasını kendine usta, üstat, efendi bellediği o yüce figür üzerinden anlatan herkese, dolayısıyla aslında sadece o figürü anmaya (evet, zikre) dönüşen hayranlık gösterilerine karşı ihtiyatı düstur edindim. O ustayı, üstadı, efendiyi gerektiğinde en çok ben takdir ediyordum, öyleyse en keskin tekdir hakkı da benim olmalıydı ki dengemi koruyabileyim. İpotekten, el koymacılıktan, tasalluttan nefret ediyordum.

Bugünün din, sanat, siyaset, spor gibi kitleleri sürükleyen faaliyet alanları ikonik figürler, kült isimler, karizmatik liderlerin idraklere tasallutu sayesinde ayakta duruyor. Kitlelerde “o adam” olduğunuz hissini örtülü ama etkili biçimde uyandırabiliyorsanız kapılar size açılıyor. Bu tür ilişkiler tek yönlü işler. Lider açıktan bir vaadde bulunmadığı için günün sonunda kimseye borçlu değildir. Kitleler zihin odalarının kıble duvarına o liderin suretini kendileri astığı için günün sonunda kazık yeseler de alacaklı değildir. Bu sembolik saadet zinciri bir yandan beklentilerin yönetilmesi diğer yandan korkuların diri tutulması mekaniğiyle çalışır. Öyle ki bu “hayali ihracat”ın dışında kalan fikirler sönükleştirilir, kenara itilir. Gövdesinden “şöyle duvara asmalık pozlar veren bir baş çıkaramadığı” ithamıyla çoğu görüş görmezden gelinir. Bugün sahipsizliğiyle maruf Türklük fikrinin bir önderi işaret etmemesi zaaf olarak görülüyor. İdeyi billurlaştırıp müşahhas hâle getireceği ve kitleyi harekete geçireceği düşünülen karizmatik bir figürün ortada olmayışı belki de Türklük fikrini diğer ideolojilerden ayıran en önemli, en güvenilir yanıdır. Bu bakımdan hasbî bir müminler hareketi olmaya belki hepsinden fazla layıktır. Ashabın gökteki yıldızlara teşbihi salihlerin hayatına dair mühim bir işarettir. Çünkü yerden bakınca yıldızlar sayılamayacak kadar çok ve benzerdir ama yaklaştıkça her birinin kendine mahsus kıymetleri olduğu anlaşılır. Rasulullah’ın keyfiyet ve kıyafetçe sahabeden tefrik edilememesi, Raşid Halifelerin bu yolu sürdürmesi bize imam-cemaat ilişkisinin esasına dair sağlam bir senet verir. Türkler öne çıkmanın değil safa girmenin kıymetini kavradığında düşünüş ve işleyişteki çarpıklıkların çoğu kendiliğinden hâl yoluna giriverir. Safa girenlerin bir kısmı zaruret hâlinde imamlık yapacak vasfı haizse endişeye mahal yoktur, o değirmen bir şekilde dönecektir.

Modern toplumun değirmeni dikkati bozukluğa ve çirkinliğe değil lüks ve konfora, yapısal bütünlüğe değil lokal iyileştirmelere çekmek suretiyle döner. Bu görevi “dikkat çekici” figürler üstlenir. Kimi ölü kimi henüz ölmemiş bu kült isimler temsil ettikleri söylenen toplum kesimini önce bütünden ayırmaya hizmet eder. Ardından kendi kitlelerinin bazen iç konsolidasyonunda bazen dış entegrasyonunda rol alırlar. Böylece her odasının ayrı bir âlem olduğu, çatıdan ve dış duvarlardan mahrum, garabet bir ev çıkar ortaya. Dünyanın en tuhaf arabistanı... Türkiye’de halkın bir kesimi Mustafa Kemal, bir kesimi Tayyip Erdoğan, bir kesimi Abdullah Öcalan kültünden kurtulmaya çalıştığı görüntüsü vermektedir. İşin ilginç tarafı, bu halk kesimlerinin birbirleriyle tarihsel, sosyolojik, genetik kesişmeleri karmakarışık hâldedir. (Bunlara bir de yeni dönemin Abdülhamidçilerini, Envercilerini ekleyin. Yetmedi “Arap ve Alevi kesimleri temsil edecek liderler belirleyelim.” teklifini ekleyin. Hesaplar hepten karışacaktır.) “Üç benzemez”in halk nezdinde benzer eleştirilere maruz kalması da enteresan. Halka göre Türklerin başına ne geldiyse Mustafa Kemal’in İngilizlerle uzlaşmasından, Müslümanların başına ne geldiyse Tayyip Erdoğan’ın Amerikalılarla uzlaşmasından, Kürtlerin başına ne geldiyse Abdullah Öcalan’ın İngiliz-Amerikan-İsrail ekseniyle uzlaşmasından gelmiştir. Bu isimleri bu kesimlerin başlarına kim lider seçti sorusunun cevabı yok. Türkler, Müslümanlar ve Kürtler diye neden deli saçması bir tasnif yaptığımı da sormayın çünkü izahı yok. Hem bu saçmalığın sorumlusu ben değilim. Dünya tarihinde böylesi kafa karışıklığının bir örneğini daha bulamazsınız. Kafa karışıklığını kafa yorarak çözebilir miyiz? Kimileri hayır diyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yüz yıl yaşadık ve tıkanma noktasına geldik. Gırtlağımıza sokulan bu Gordion düğümü yine kesilerek mi “halledilecek?”

Muhammed SARI (11 Rebiülevvel 1447 - 3 Eylül 2025)

MİTLER, KÜLTLER, HAYALETLER

“Bir mite karşı en iyi silah belki onu yeniden mitleştirmektir, 
daha doğrusu yapay bir mit üretmektir.” 
Roland Barthes

En zekimiz hâlâ devlet. Binlerce uzmanın desteğiyle on binlerce alanda eşgüdümlü muhakeme yürütüp kararlar alabilen ve uygulayabilen tek organizasyon, tek organizma o çünkü. Bir tür süper yapay zekâ. Sözlerimde kinayenin k'si yok, samimiyim. Yapay zekânın gelip geleceği nihai nokta budur zaten: devlet olmak. Takriben 17. yüzyılda icat edilmiş hâliyle tanıdığımız modern devlet. En zekimiz devlet ama en akıllımız o değil. Akıl sahibi olmak beşeriyetten insaniyete terfi edebilmiş, ahlâkî mesuliyetini müdrik ferdlerin vasfıdır. 

Zeki ve çevik bir devletimiz var. Bu sıfatları hem sözlük anlamları bakımından birbiriyle bitişik algılıyoruz hem de Mustafa Kemal’in vecizelerinin birinde geçtikleri için. Elbette daha çok ikincisi yüzünden. İşte 80’lerde, 90’larda hantallık ve kalın kafalılıkla itham edilen devlet, vecizenin hakkını verircesine 2000’lerde bariz bir zekâ ve çeviklik sıçraması gerçekleştirdi. Sıçramaya da devam ediyor. Daha dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan TBMM’nin açılışını haber veren 1920 tarihli telgrafı paylaşarak bir haftadır Türkiye’yi meşgul eden karikatür dalgasının üzerine çıkıp sörfünü ve şovunu yaptı. Bu fırsatları çok iyi değerlendirmesinde seçmen kitlesinin kolay yönetilebilirliği mi yoksa Erdoğan’ın manevra kabiliyeti mi daha büyük pay sahibidir, kararı siz verin. Telgrafın içeriğinden hareketle Türkiye’yi kuran esas iradenin İslâm olduğunu vurgulaması, son yirmi yılda Müslümanların sekülerleşmesine AKP’nin sebep olduğu yolundaki eleştirileri bir anda unutturdu. Unutturdu çünkü Erdoğan son derece duygusal bir kitleyle iş yaptığının farkında. Seçmenlerin onunla ve partiyle ilişkisini “küsme, barışma, kızma, affetme…” üzerinden yürütmesi her şeyi açıklıyor zaten.

Telgraf vesilesiyle daha önemli bir husus öne çıktı: Mustafa Kemal kültünün yeniden ve yeniden ve yeniden restorasyonu. Erdoğan 1920’lerin sarı paşasından alıntı yaparak seçmen kitlesi gözünde bir taşla iki kuş vurmuş kabul ediliyor: Hem Kemalistleri Mustafa Kemal’le susturduk hem Mustafa Kemal’i kendi sözleriyle temellük ettik diye düşünüyorlar. Bir yönüyle haklılılar. Peki aynı muamele Erdoğan’a yapıldığında da enteresan sonuçlar çıkmaz mı? Selamet’li çağlarda, Refah’lı dönemlerde, Saadet’li yıllarda, Fazilet’li günlerde hep başka başka Erdoğanlar yok muydu? Tek başına iktidar olduğu Adalet’li şimdilerde bile en az üç ayrı Erdoğan portresi görülmedi mi? Tabii ki görüldü. Fakat soru(n) şu: Erdoğan’ı bunlarla vurabilir misiniz? Amacınız akıl ve ahlâk savunusu ise üzgünüm, bu argümanlar işinize yaramayacaktır. Ancak amacınız rant ve ikbalse, yani siyasal zekânızı göstermek istiyorsanız başka! Söz konusu Erdoğanlardan istediğinizi istediğiniz bağlamda ve tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Nasıl olsa Erdoğan bu portrelerin her biri ve hiçbiridir. Siyasal dokunulmazlık mevkiini ele geçirmiştir bir kere. Aynı Mustafa Kemal gibi. Onu da istediğiniz bağlamda, tekrar tekrar kullanabilirsiniz. 1920’nin Mustafa Kemal’i bir hayalettir, kendisini 1923’ten sonra bir daha gören olmamıştır. Erdoğan’ın getirmek üzere olduğu düzenin haklılığını hayaletler üzerinden devşirmek istemesi zekice; çünkü hayaletleri yakalamak da hayaletlerden kaçmak da imkânsızdır. 

Hayaletlerle işbirliği kolay olmadı elbet. Devletin gözünde iyi hayaletler ve kötü hayaletler vardı. Örneğin 15 Temmuz’a kadarki süreçte AKP’den tek parti dönemine yöneltilen bütün eleştirilerin muhatabı ferd olarak İnönü, kurum olarak CHP idi. Kötü hayaletler bunlardı. Ne doğrudan ne dolaylı biçimde Mustafa Kemal ve icraatleri eleştiriliyordu. Aslına bakarsanız bu ayrım AKP’nin siyasal atası sayılan Necip Fazıl’dan beri yapılmaktaydı. Kısakürek’in sayısız metninde, konuşmasında Mustafa Kemal ve dönemi hep “Gazi Hazretleri” sıfatının yaldızlı ve meşrulaştırıcı etkisi eşliğinde anılır iken İnönü’nün ne sağırlığı kalmıştır ne hayınlığı ne iş bilmezliği. Mustafa Kemal ile Kemalistleri ayrı tutarak bir tür “böl-yönet” politikası izlemiştir siyasal İslamcılar. 15 Temmuz’dan sonra devletin yapısal dönüşümüne eşlik edecek yeni bir retoriğe ihtiyaç duyulmuştur. Bu retoriği “ortak değerler” sloganıyla özetlediler. Yeni muktedirler artık Mustafa Kemal arketipinin gölgesine sığınarak fakat bu kez “birleştir-yönet” politikası izleyerek rejimlerini kökleştirme yoluna girmiştir. Ekim 2024’te dillendirilmeye başlanan “iç cephenin güçlendirilmesi” de bu yeni retoriğin bir parçasıdır. Tek parti dönemine yönelik eski retorikte “eleştirilen ile korunan” ayrımı yapılırken 15 Temmuz’dan sonraki retorikte “bağdaştırıcılık” ilkesi öne çıkarılmıştır.

Dedik ya, en zekimiz devlet diye. İşte böylesi buluşlarıyla gösteriyor keskin zekâsını. “Ortak Değerler...” İki kelime de son derece olumlu, sıcak çağrışımlara sahip. Ne de olsa akl-ı selim sahibi hiç kimse “ortak” addedilen ve “değer”li bulunan hiçbir şeye kem gözle bakamaz; ama bakarsa kamuoyu nazarında karalanması kolay olur diye düşünüldüğü besbelli. Her zamanki muğlaklığıyla, içi her duruma uygun biçimde doldurulabilmesiyle bu yeni retorik Mustafa Kemal ismi altında Erdoğan’a, Türkiye Cumhuriyeti ismi altında başkanlık sistemine siper olmuş görünüyor. Tarihsel figürler güncel figürlerin korumasına alınırken güncel figürler de tarihsel figürlerin meşrulaştırıcı hâlesinden faydalandırılıyor. Zaman zaman Anıtkabir’den fotoğraf atan veya Mustafa Kemal’i öven başörtülü kızlara gösterilen tepkinin bugün artık hiçbir sosyal yaptırım gücü yok; çünkü devlet AKP eliyle bu fotoğrafı bizzat çekti ve çoktan “like”ladı bile. Bitti o iş. Düşünün, Leman dergisi müptezellerinin linç edilmesiyle TBMM’nin 1920 tarihli açılış telgrafının yayınlanması arasında sadece birkaç gün var. Telgrafın yayınlanmasıyla iklim değişikliği kanununun meclisten geçirilmesi arasında ise birkaç saat. Görüntüler yan yana, art arda ne kadar hızlı getirilebilirse algıda birbirini o kadar iyi tamamlıyor veya perdeliyor.

15 Temmuz’dan sonra AKP’li arkadaşlarıma şöyle demiştim: “Hepiniz ortak değerlere (!) ikna edilene kadar süründürüleceksiniz. Ama bir kez cân u gönülden ikna olduktan sonra yaşayıp yaşamamanızın sistem açısından pek önemi kalmayacak. Çünkü içiniz boşaltılmış; tarihsel, kültürel ve politik iddialarınızın tümünden istifa ettirilmiş olacaksınız.” İçi boş şahıs kültleri karşısında içi boşaltılmış kitleler… Yönetmek için ideal. 

Muhammed SARI (8 Muharrem 1447 - 3 Temmuz 2025)

KURBANLAR VE KAHRAMANLAR

“By-pass” tabirini Turgut Özal’ın Amerika’daki kalp ameliyatı vesilesiyle öğrenmiştik. Ablam by-pass’ı okul sözlüğünde bulamamıştı ama kelimenin ne anlamda kullanıldığını haberlerden az çok sökebiliyorduk. Yanılmıyorsam kelimeyi amcam açıklamıştı bize. Sonraki yıllarda bu kelime gazeteci milletinin de etkisiyle kısa sürede “by-pass etmek” fiiline dönüştü, gündelik dile girerek kullanım alanı hayli genişledi. Bugün TDK kelimeyi “baypas” şeklinde Türkçeleşmiş gösteriyor ve “köprülemek, devre dışı bırakmak” karşılığını veriyor. Kelimeler bir kez ıstılahî bağlamdan çıkıp hayatın ve mecazın konusu oldu mu çaplarının ne kadar genişleyeceğini kimse kestiremez. Bugün eski-yeni çatışmasının yaşandığı bütün bağlamlarda bu kelimeyi kullanabiliyoruz. Hatta baypas edeni güçlü veya gaddar, baypas edileni zayıf veya mağdur gibi algılıyoruz. Üniversitedeyken bu kelimeyle ilgili bende özel bir bağlam bile oluşmuştu. Amerikalıların “Turgut Özal köprülemesi”yle 12 Eylül rejiminin tıkadığı söylenen damarlara baypas uyguladığını, ülkenin can damarlarını liberalizme açtığını düşünüyordum. FSM köprüsünün açılışındaki mercedesli Özal çifti gözlerimin önünden gitmiyordu.

Menderes tıpkı Özal gibi, Erdoğan ise tıpkı bu ikisi gibi “baypas etmek” denince akla ilk gelen siyasî figürler. Türkiye ile Amerika arasındaki köprülerin çoğu bu siyasetçiler eliyle inşa edildi. Hâlbuki iki ülke arasında birçok doğal ve tarihsel engel vardı. Engeller aşılmak içindir diyorsanız siz de kendinizi dünyadaki liberal akışa kaptırmış sayılırsınız. Nitekim gövdenin sağlam yerlerinden alınan yeni damarlar kan akışını eskisinden daha güçlü hâle getirdi. Gövde siper edilememiş, “hayasızca akın”ın önü açılmıştı. Baypasçı siyasetin başarılı olabilmesi, daha önemlisi haklılığını ispat etmesi için bazı unsurların devre dışı bırakılması veya çoktan devre dışı kalmış olması gerekiyordu. Bu unsurların başında meclis ve istişare kurumları geliyordu. Baypas usulü Mustafa Kemal’den beri değişmedi. Belki Tanzimat’tan beri. Meşrûiyet ile hâkimiyet arasındaki köprüyü güçlendirmek kimsenin işine gelmemişti. Ne Müslümanların kendi işlerini kendilerinin görmesine fırsat verilmiş ne işbaşına gelmelerine izin verilmişti.

İdeal durum Müslümanların kendi aralarındaki kanalları açık tutması, dayanışma ve uyum içinde olmasıdır. Buna rağmen tarih boyunca Müslümanların birbirleriyle ölümüne rekabet etmelerini nasıl anlamalıyız? Sorunu sadece siyasetin kitleleri kendi çıkarları için manipüle etme kabiliyetiyle açıklayamayız. Müslümanlar arasındaki derin siyasî ayrılıklar genellikle İslâm’ı kavrayıştaki derin farklılıkların yansımasıdır. Örneğin Raşid Halifeler devrinde sahabenin siyasî tutum farklılıkları meşrep ve yordama müteallik olmuştur. Onları birbirlerini tekfir ederken değil, usûl ve üslûp bakımından sükûnetle veya hararetle ikaz ederken görürüz. Bu yolu terk edip halifeleri ve sahabeleri siyasî ve/veya şahsî saiklerle katledenlerin İslâm’ın dışına doğru adım atmaya yaklaştığını bilmemiz lazım. Çünkü istişare kalkınca ilişkilere en acımasız anlamıyla siyaset hâkim olur. Meclis kapanırsa “siyaset meydanı” kurulur. Emevîlerden bu yana dünyaya bakışımıza “siyaset meydanı” mantığı hâkimdir.

Meclis en hamiyetli, en kabiliyetli siyasetçileri bir araya getiren çatı olmalıydı. 1925’ten sonra bu hiç olmadı. Öyleyse -araya karışan bir avuç istisna hariç- vekillerin milleti temsilinden bahsedilemez. Fikirleri olmayan, olsa da sorulmayan bugüne kadarki on binlerce “vekil” 2018’deki sistem değişikliğinden sonra hukuken de baypas edilmiş oldu. 2018 hamlesi, farklı saiklerle de olsa 1925 hamlesini tamamladı. Meclis bir vakitler imkândı, şimdi bir ihtimal bile değil. Karar alıcılar ile millet arasındaki organik bağ zaten 1925’ten sonra sembolik bağa indirgenmişti. 2018’le son sembolik bağa da kastedildi. 

Bağa kastedildi ama hâlâ iki taraf var. Devlet ve millet birbirlerine katlanmak şeklinde de olsa varlıklarını sürdürüyor. Hâlbuki son yirmi yılda devlet-millet mesafesinin azaldığına, hatta kapandığına dair sayısız görüş serdedilmişti. Seçim sonuçlarına ve gündelik hadiselere bakarak bu izlenimi edinmek zor değil. Peki, bu görüşü savunanlar “millet meclisi”nin devreden çıkarılmasını nasıl açıklıyor? Cin fikirlilerin açıklaması şu: Devlet (yahut onu temsil eden grup) milletle doğrudan temasa geçmenin önünde engele dönüşmeye başlayan bir kurumu baypas etti! Talepler aşağıdan yukarıya daha hızlı, kararlar yukarıdan aşağıya daha etkin biçimde ulaşmaya başladı! Hızlı ve etkin olduklarına şüphe yok. Fakat neden çalışan veya çalışması pekâlâ sağlanabilecek tarihsel değeri haiz bir damara baypas yaptıklarına cevap veremiyorlar.

Recep Tayyip Erdoğan, Adnan Menderes’in yanlışlarını (?) yapmadığı için ve Turgut Özal’ın doğrularını (?) yaptığı kadar yoluna devam edebildi. Fakat şu da var: Tayyip Erdoğan, Adnan Menderes’in doğrularını feda etmek ve Turgut Özal’ın yanlışlarını kökleştirmek suretiyle tarih nazarında kendini geri dönülmez bir yola soktu. Bu da zaferinin bedeli oldu, olacak. Yanlış anlaşılmasın: Erdoğan’da ne kurban ne kahraman olacak göz vardır. Biz aynada kendimize bakalım. Nasibimizde yazan kurbanlık mı kahramanlık mı anlayalım.

Muhammed SARI (12 Zilhicce 1446 - 8 Haziran 2025)

HÂLLENMELER, ROLLENMELER

Türk milletinin özgüvenini kökünden sarsan, Türk milletini tarihsel karakterine yabancılaştıran şu sözü küçük yaşta karakterimize kazıdılar: “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Biz kimseyle savaşmayacağımıza öyle bir yemin ettik ki herkes bize saldırmak için âdetâ sıraya girdi. Saldırıların psikolojik saiki gayet açık: Âciz görünümlü ve özür beyan eder pozisyondaki insanlar zorbaları hem tiksindirir hem cesaretlendirir. Zorbalar böylelerine içgüdüsel olarak saldırır ve başka başarısızlıklarının acısını gelip âcize çatarak hafifletmeye çalışır. 100 yıldır göz açtırmayan askerî, hukukî, iktisadî ve ahlâkî darbelerin, tedhişâtın, tecavüzâtın, muhtıraların, operasyonların psikolojik sebebi budur. Düşmanların gücünden ziyade hedefsizliği bir yol olarak benimseyişimizdir. 

Mustafa Kemal’in “cihanda sulh” sözüne mukabil Churchill İngiliz halkına şöyle seslenmişti: “Size daha çok terden, kandan ve gözyaşından başka bir şey vaadedemiyorum.” Bu söz bir toplumun tüm hazırlıklarını varlığını korumak üzere, en azından kendisine bulaşanlara en ağır hasarı vermek üzere yaptığının ifadesidir. Sözlerimizin altının dolu olup olmadığı eylemi ne yönde ilerlettiğimize bakar. Ağızlarından ne çıkarsa çıksın Batılılar ellerinden sadır olan işlere bakmanız gereken insanlardır. Nitekim İngilizler çıkış yolunu kan, ter ve gözyaşını başkalarına döktürerek buldu. Bizler ise yanlış sözlere inanarak, inandıkça gerçek olacağını zannederek hayatta kalabileceğimizi sanmış saf bir topluluktuk. Neticede iki kat kaybettik.

Kesik kesik bir şuur akışıyla, kopuk kopuk bir tarih anlatısıyla yaşıyoruz. Bizden parçalarımızı koparanlar bizim kim olduğumuzu hiç unutmadı, en büyük kazançları budur. Bizden koparılan parçalar ne kendilerinin ne bizim ne de onları kopartanların kim olduğunu unutabildi; bu azap üstüne azap demekti onlar için. Biz ise ne kendimizi ne düşmanlarımızı ne kopartılan azalarımızı tanıyacak haldeyiz. Tanımamaya yeminliyiz. Hâlbuki bir zamanlar tanıdığımız bir Millî Yemin vardı. Millî Yemin hudutları zar zor razı olduğumuz toprakları ifade ediyordu; yani asgarînin asgarîsiydi, azamîsi değil. Bu gerçek son yıllarda “Türkiye maksimalist ve yayılmacı politika izliyor!” çığırtkanlığıyla karartılmaya çalışıldı. İnsanlar olur da başını kaldırır diye “sulh terörü”nün devamı amaçlandı. Şimdilerde ise “Ne yani, eskiden olduğu gibi ezilip büzülmeci bir politika mı sürdürelim?” söylemiyle çarpıtılarak hepten zifiri karanlığa gömülmek isteniyor. 20. asrın başında Türkiye’ye hâllenenler ile 21. asrın başında Türkiye’de rollenenler nasıl oldu da aynı odağa hizmet eder pozisyona geldi? Halep’i isteyenler Osmanlıcılık gayretiyle istiyorsa kötü, Mîsâk-ı Millî’yi bahane ediyorsa daha kötü. Halep’i istemiyoruz diyenler “cihanda sulh”ü gerekçe gösteriyorsa kötü, Churchillvari “kan ve gözyaşı” edebiyatıyla hesabı cihanın bütün devletlerine ödetmeyi planlıyorsa daha kötü.

Tanzimat’tan beri Türk milletinin acı eşiği inanılmaz derecede yükseldiği ve haysiyet eşiği akıl almaz derekeye düştüğü için başımıza ne geldiğini ya anlamıyor ya da hayatta kalmak güdüsüyle olanlara rıza gösteriyoruz. Gidişatı umursamayan veya beğenenler de vardır elbette, ama onları Türk milletinden saymak mümkün değil. Bilmeyenler, rıza gösterenler, sevinenler, umursamayanlar… Böyle bir tablonun ne tarafından tutabiliriz? Hiçbir tarafından tutamıyoruz. “Ne olursa olsun Türk devletinin tarafını tutmalısın.” demek de marifet değil. Onlara şunu sormak lazım: “Türkiye kimin tarafında?” Daha önemlisi şu: “Türkiye hiç kendi tarafını tuttu mu?” Belki de en doğrusunu Halep doğumlu şairimiz Emin Bülend yapmıştı. Soru-cevap cenderesine hiç girmeden, Batı’nın “korkak zalim” karakterine harikulâde bir isabetle işaret ederek, Türklüğün dostunu ve düşmanını belirleme kudretine sahip olmaktan geçtiğini göstererek şöyle demişti:

Garbın cebîn-i zâlimi afvetmedim seni,
Türk’üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!

Muhammed SARI (1 Cemaziyelahir 1446 - 2 Aralık 2024)