Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

VURUŞMASIZ DURUŞMALAR

Vuruşmalar durdu, duruşmalar dönemindeyiz. “Mahkeme etmek”in uydurukçadaki karşılığı anlamında değil, taraflar bir masanın etrafında öylece oturup duruyorlar manasında. Durup bekliyorlar. Komisyon safhasındayız. İş aracılara devredilmiş görünüyor. Böyle söyleyince sanki iş önceden asıl sahiplerince ele alınıyormuş intibaı uyanıyor. Hayır, işin asıl sahiplerini hiç göremedik. PKK hep bir vekâlet savaşı yürüttü. Fakat vekâlet savaşı başlatılan süreç üzerinden aslî savaş statüsüne yükseltilmeye, en azından uluslararası kamuoyunda bu algının yerleşmesine çalışılıyor. Yani PKK ne için kurulduysa o işi yapmaya devam ediyor. Acaba diyor insan Türkiye Cumhuriyeti de vekâlet savaşı mı yürütüyordu? Soruyu tersyüz edelim: Türkiye Cumhuriyeti kendini ve bizi temsil edebiliyor mu?

Vuruşurken düşünmezsin, fakat dururken insanın aklına türlü şey geliyor. Mesela Körfez Savaşları’nın ve Arap Baharı’nın sebep olduğu otorite boşluğu ilk günden beri Mîsâk-ı Millî haritasını getiriyor akıllara. Mîsâk-ı Millî’nin güney sınırları Batı’nın Kürt nüfusu sıkıştırıp tampon bölge oluşturduğu topraklara tekabül ediyor. Bir zamanların proto-İsrail topraklarına. Bu tamponun aradan kaldırılma, tarihin bu kaçınılmaz çağrısının karşılık bulma ihtimali (bu ihtimal çok çok zayıf da olsa) ufukta görünür gibi olduğu an 7 Ekim’e göz yumularak Gazze yok edildi, Suriye rejimi ve askerî alt yapısı imha edildi, Lübnan Hizbullah’ı pasifize edildi, İran’ın stratejik isim ve kurumları vuruldu, Körfez sermayesinin sisteme bağlılıkları pekiştirildi. Uluslararası politikanın yazılı olmayan bir ilkesidir: Türkiye’ye yarım adım attırmamak için on adım atmak zorundasın. Türkiye’nin yarım adımı muarızlarının on adımına bedel bir tarihsel çarpan gücü taşır. Öcalan bunu göremeyecek biri değil. Hemen tutumunu değiştirdi, Mîsâk-ı Millî’nin güneyi için komisyoncu rolünü üstlendi. İsrail köleleştireceğine kardeşlerinize siz sahip çıkın argümanıyla gurur okşayıcı sözler söyledi. Irak’tan yıllar sonra İran ve Suriye’de de yeni şartlar oluşunca gecikmeden Türkiye’ye teklifini yaptı. Fakat önceki temas girişimlerinde olduğu gibi teklifin kendisinden gelmesi müzakerede düşük bir pozisyon anlamına geleceği ve güvenlik bürokrasisinden veto yeme ihtimali yüksek olduğu için teklifin reddedilemeyecek bir yerden, içeriden ve en tepeden gelmesi gerekiyordu. Bu görevi çeyrek asırdır yaptığı gibi Bahçeli üstlendi. Böylece PKK üst perdeden, kuyruğunu dik tutan bir üslûpla, “eşitler olarak” konuşabilme fırsatı buldu. Gelinen noktada PKK bir anlaşma koparsa da masadan kalksa da artık taraf kabul edildiğini ve örgüt içi emir-komuta zincirinin hâlâ çalıştığını dünyaya göstermenin psikolojik üstünlüğünü kazandı. Eksiden artıya bir çırpıda geçmiş oldular.

Yarım asırlık çatışmanın sonunda büyük devletler için köleleştirilmeye hazır milyonlarca Kürt yaratıldığını en iyi Öcalan biliyor. Hareketin köleleşmeye ve özyıkıma gittiği ta 90’larda görüldü. “Dörde bölünmüş coğrafya”nın bir propaganda retoriğinden öteye gidemeyeceği, Batı’nın buraları Kürtlere “yedirmeyeceği” görüldü. O yüzden PKK’nın Türkiye’deki yeni stratejisi “sistem içinde anayasal teminat kazanmak” olarak belirlendi. PKK, İsrail’in doğrudan kölesi olma tehlikesini bize Türkiye’nin kardeşi olmak şeklinde pazarlayabildi. “Süreç” belli ki birilerinin son şansı. Tarihe adını “katil” değil “havari” olarak yazdırabilmek için. Fakat bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin son şansı olabillir mi? İlki sonu bir yana, Türkiye’nin öteden beri tek şansı vardı ve hâlâ var: Devlet-millet bütünleşmesinden doğacak kuvvet. Devlet içinde bir kliğin öbürünü bertaraf ederek ilerlediği hiçbir seçenek Türk milletinin lehine olmayacak. Millet içindeki kimlik karmaşasının çoğulculuk olarak sunulduğu hiçbir seçenek Türk devletinin lehine olmayacak. Bütünleşmesi gereken iki unsur evvela kendi içinde parçalı görünüm arz ediyor. Yapı parçalı olmasaydı PKK devletin bir kesimiyle, devlet de PKK’nın bir kesimiyle görüşemezdi. Parçalılık görüşmeyi mümkün kılıyor, ama görüşmelerde bütüncül kararlar alınmasını da engelliyor. İlginçtir, bütünleşme fikrinden ısrarla bahsedenler yalnızca Bahçeli ve Öcalan. Yılların etnik politika güdücüleri “sosyal ve siyasal entegrasyon” fikrinde buluşmuş görünüyor. Sadece bu gösterge bile ispat ediyor ki Türkiye hakkındaki kararlar gündelik siyasî aktörlerin elinin ve aklının ermediği bir bölgede alınıyor. Bu gerçeği dikkate almadan üretilen bütün enformasyonun temelsizliği de acıklı biçimde ortaya çıkıyor.

Buraya kadar söylediklerim ne “vuralım” demeye yorulabilir ne “duralım” demeye. İtirazımız kavram ve kimliklerin baştan iğdiş edilmesine, manzaranın bizim irademizle şekillenmeyişine. Savaştırıldık ve barıştırılıyoruz! Bu kadar. Şuursuzca savaştırılmak bir bela, onursuzca barıştırılmak başka bir bela, barıştırılamayacaksa eskisinden daha çaresizce savaştırılmak tehdidi bambaşka bir bela. Savaşın ve barışın ne olduğunu bilmiyoruz; çünkü kendimizin kim olduğunu bilememekten dolayı dost ve düşman tanımlarımızı yapamadık. Kim olduğunu bilmeyen dostunu düşmanını tanı(mla)yabilir mi? Ne için savaştığını bilmeyen ne için barıştığını bilebilir mi? Gerekçesizlik sadece argümanlarımızın içini değil varlığımızın içini de boşaltıyor. Gerekçelerimizi açık seçik bilmek zorundayız, tepedeki adamdan sokaktaki adama kadar. Bahçeli bu süreci öyle tepeden inme, damdan düşme tarzda başlattı ki istenen neticenin alınamaması için bu dayatmacı tavır bile yeter. Acaba bunu mu istiyor? Öcalan açısından sürecin nasıl başladığı pek fark etmiyor, başlamış olması bir kazanç. Şayet süreç istedikleri gibi neticelenmezse PKK yine en iyi bildiği işe, taşeron cinayetlere geri döneceğini zaten açıkça söylüyor. İtildiğimiz yer açık: Anayasal ve etnik milliyetçiler tarihimize bulaştırdıkları pislikleri temizlemek yerine bizi gelecekteki daha büyük bir pislikten kurtardıklarına inandırmak istiyorlar.

Yakın tarihimizde tek bir siyasî karar yoktur ki dışarıdan dayatma, tepeden inme olmasın. Bu yüzden Türk siyasetçisinin baskın karakteri “tabansızlık”tır. Başımızdakiler başımıza iş açar ve ortalıktan toz olurlar. Tabansızlar yüzünden olan tabandakilere olur, onların feraset ve fedakârlığına kalır iş. Öyleyse ferasetsiz feda oluşlardan ve fedakârlığa yanaşmayanların ferasetli pozlarından uzak duralım. İlk elde, fizik ve metafizik anlamda sınır kavramını yeniden ele almalıyız. Sınırların belliyse onu savunmanın yordamına kafa yorarsın. Yordamın temel ilkesi bellidir: Sınırlarını savunmaya sınırlarının ötesinden başlarsın. Ayakların sınır çizgisinde olsa da gözlerin ufuk çizgisinde olmak zorunda. Gerektiğinde ufuk çizgisine de ayak basmaya hazır olmalısın. Hatay’ın korumasını Mekke-Medine’den, İstanbul’un korumasını New York’tan Brüksel’den başlatmak zorundasın. Bütün kavgaların, didinmelerin, polemiklerin ötesinde sarsılmaz bir iman varsa onun uğruna çekilen çileler güzeldir. Dünyayı cennete çevirmeye gelmedik ama cehenneme çevirmeye çalışanların tepesine binmek vazifemiz. Vatanımız bizim için cennet-âsâ da olsa hepimiz ölünce cennet-mekân olmak, daha doğrusu Cennet-Vatan’a uçmak için yaşıyoruz. İçimizde Cennet-Vatan özlemi, karşımızda çölleşen yeryüzü... Çölleşme yayılmacıdır. Sınırı namus bilmediğinde seni istila eder. İşte siyasetle ilgilenmemizin itikaden en yalın gerekçesi.

Muhammed SARI (2 Rebiülevvel 1447 - 25 Ağustos 2025)

CELİLE GÖLÜ KURUDU, GALİLE DENİZİ KAYNIYOR

Atlasları getirin! Tarih atlaslarını! 
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız
Ece Ayhan

Geçen hafta ekranlara Fırat nehrinin kuruduğu ve tabanında altın bulunduğu haberleri yansıdı. Bu tür haberleri daha önce de duymuştuk, fakat insanız, kayıtsız kalamıyoruz. Özellikle de meşhur hadisin bu kez tahakkuk edip etmediğinin merakı ve endişesiyle. Sanırım benim gibi meraklı insanlar sayesinde haber siteleri ekstradan birkaç milyar tık alarak altını bulan asıl taraf oldu. Çünkü haber yalanlandı, çıkan madenin altın olmadığı söylendi. Haberin etkisi çabuk sönümlense de benim dikkatimi okur yorumları çekmişti. Konu altın olunca mı yoksa hadisten dolayı mı bilinmez ama her türden yoruma rastlamak mümkündü. Batılıların altınları kimseye kaptırmayacağını, söylenti doğruysa Suriye’nin asıl şimdi yandığını yazanlar vardı. İsrail çoktan olay yerine varmıştır diyenleri, o altınlarda Türkiye’nin herkesten çok hakkı olduğunu söyleyenleri de gördüm. Epey okudum. Gazzeliler açlıktan kırılıp bir avuç un için katledilirken altına hücum eden Suriyelileri kınayan yorumlara geldiğimde artık merak yerini utanca bırakmıştı. Bir yanda bir avuç un diğer yanda bir avuç altın… 

Altını tenekeye, unu kana çevirecek kadar güçlü tek simya utançtır. Bu duyguyla baş edemeyeceğimi anlayınca kendimi haritalara vurdum. (Çocukken de böyleydim. Ödev yapmak istemediğimde saatlerce atlas karıştırırdım.) Bulabildiğim bütün dijital haritalardan, uydu görüntülerinden, uçaktan çekilmiş askerî fotoğraflardan Ortadoğu denen yerin dağını taşını uzun uzun seyredip durdum. Ve sonunda bir şey buldum! Bir şey aramıyordum ama buldum. İnternet biraz böyle bir mecradır zaten. Haritada “Sea of Galilee” isimini görünce çağrışımlar ardı ardına geldi. Asıl adı Emrullah İlhan Birsen olan meşhur şair İlhan Berk’in modern şiirimizin dönüm noktalarından biri sayılan "Galile Denizi" (1958) kitabının adı oradan geliyordu. Celile Gölü veya Taberiye Gölü dediğimiz yerden. Zaten bildiğiniz bir şeyi bambaşka bir bağlamda yeniden anlamlandırmak zihni canlandırıyor gerçekten. İbranî ve Hıristiyan tarihinin kırılma noktasıydı burası. Onların kaynaklarına göre İsa’nın tebliğe başladığı, havarilerini seçtiği, mucizeler gösterdiği ve dirildikten sonra son kez görüldüğü yer Galile Denizi kıyılarıydı. Cumhuriyet sonrasının edebiyatında ve siyasetinde Kudüs’ün bir haber değeri bile yoktu. 1948’ten sonra ise uzun süre “dış işleri sorunu” muamelesi gördü. Buna rağmen İkinci Yeni’nin öncüsü sayılan isimlerden biri tutup şiirimizin orta yerine Celile kasabasının hikâyesini getirivermişti. “Yeni İnsan”ı yeni bir sözle anlatmak gerektiğini söyleyen şairimiz kendine yeni bir “origin” bulmuştu. Ama bir terslik vardı. Şair aynaya bakıp kendine sesleniyordu: “Ecce homo!”

İlhan Berk elbette hiçbir zaman bir dünya görüşüne bağlanabilecek şairlerden olmadı. 1958 tarihli "Galile Denizi" eleştirmenlerce uzun süre bir ilginçlik, bir deformasyon deneyi olarak algılandı. Sonraki kitaplarında da “tarihsel biçimleri özlerinden boşaltıp yeni estetik bağlamlarda kullanma” tavrını sürdürdü şair. Ebu Hanife, Kubilay Han, Saint Antoine, Sait Faik hatta kendisi bile bir şiir kişisinden ibaretti onun için. Kullanıp geçiyordu. İlhan Berk her çiçekten bal alırdı, çiçekle ve balla ilgilenmeksizin. Ne ki İbranî-Hıristiyan kültürüne dair göndermelerinin yoğunluğu ve kritikliği diğer kültürel dikkatlere oranla çok ilerideydi. Bunun birçok açıklaması olabilir. Kendisinin de kabul ettiği evrensel panthéona girme isteği, ölçüsüz iştah, deney merakı… gibi açıklamalardan birini seçebilirsiniz. Bizce meseleye daha geniş bakmak, yani meseleyi "Galile Denizi"yle sınırlamamak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti denen yapının kuruluşundan itibaren gelen İbranî-Hıristiyan etkilerin kendini 40’lı yıllarda ilk kez açıkça gösterdiğini, bu etkinin 60’ların sonunda zirveye ulaştığını düşünmek için birçok sebep var. 

Sadece savaşların değil modern şiirimizin de başladığı yer Ortadoğu’dur diyebilir miyiz? Bu adlandırmayı doğru, bu coğrafyayı bizim dışımızda bir yer olarak kabul ediyorsak evet modern şiirimizin de oryantalist bir temeli olduğunu söylememiz gerekir. Şayet adlandırma yanlıştır ve o topraklar bizimdir diyorsak modern şiirimizin oldukça politik bir damardan doğduğunu kabul etmiş oluruz. Vakıalar her zaman kabullerimizin üzerindedir ve kabullerimizden daha karmaşıktır. Hele konu Türk şiiri ve Türk siyasetiyse çok düşünüp az söylemek en hayırlısı olabilir. Bugünün şairi ve siyasetçisinin hayırdan pek nasibi yokmuş gibi görünüyor. Gazze ve Batı Şeria (ki ikincisi yokmuş gibi davranılır) konusunda yazar çizerlerin, hassaten şairlerin içinde bulundukları şuursuzluk yüz kızartıcı. İlk ve en sahici duruşu sergilemeleri gerekirken “farkındalık” eylemleriyle ilk uyutulanlar şairler oluyor. Türk şairi asılsız ve astarsız işlerin parçası olmadığı kadar Türk şairidir. Şunu diyebilirsiniz: Şairler siyaset bahsinde ilk kez feci vaziyete düşmüyor. Doğrudur. Fakat tarih boyunca şiirde yol başlarını tutanlar politikasıyla poetikasını birbirinden ayırt edemeyeceğimiz şairlerdir. Hiza buradan alınır. Kendini politik görünmeye zorlayan şair çehresine fiyakalı bir astar çektirme peşine düşmüştür. Kendini politikadan soyutlayan şair daha esaslı işlerle uğraştığını zannederken asılsız kalma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. 

Estetik beğeninin sınırını varoluşsal kabullerden ayırmak da mümkün değil ikisini birbirine eşitlemek de. Edebiyatı, hassaten şiiri siyasetin gölgesinde okumak bize yarardan çok zarar getirecektir. Eşitlemeden ve birini diğerinin kuyruğuna takmadan, bıçağı kemiğe de deriye de vurmadan ilerlemek zorundayız. “Galile Denizi” ismi sanat-siyaset-din katmanlarının üst üste binmesi sebebiyle bize bu hareket kolaylığını sağlıyor. Öyleyse İsrail’in Gazze’yi yok etme harekâtıyla tekrar rağbet gören “teopolitik” tabirini de kullanarak, aşağıdaki soruları ve daha nicelerini kapsayacak şekilde bakış açımızı genişleterek soralım: İlhan Berk’in İncil’i okuyunca “dünyaya ilk geliyormuşum gibi oldu” deyip "Galile Denizi"ni İncil üzerine kurması; kendine “cumhuriyetin ilk Hıristiyan şairi” diyen Ece Ayhan’ın “Kudüs farelerinden, gizli yahudiden, ortodoksluklardan” bahsettiği için statüko gözünde heterodoks ilan edilmekten kurtulamayışı; Turgut Uyar’ın modernliğe gözünü Tevrat tercümeleriyle açması; Edip Cansever’in yabancılaşmış, materyalist görünümlü ve negatif yüklü (“Çağrılmayan Yakup”) Eski Ahit ilahiyatı varyasyonları; Cemal Süreya’nın “Afrika dahil” diyerek din, coğrafya ve politikayı bedenleştirme eğilimi; Sezai Karakoç’un önceleri kendisinin de kullandığı İsevî tonu sonra Hızır ve Taha motiflerine dönüştürmesi; nihayet İsmet Özel’in yirminci asrın sonlarında “Of Not Being a Jew” üst başlığıyla bu yekûna bir çizgi çekmesi bizi nereden nereye getirdi? Bu şairlerden bazılarının ve daha birçok edebiyatçının Yahudi sermayesinden ödül alması kimseyi işkillendirdi mi? Modern Türk şairleri ülkelerindeki İbranî-Hıristiyan tahakkümü karşısında hangi tutumu takınmışlardı?

Sorular çok, cevaplar uzun. Kimse böylesi bir yükün altına girmek istemediği için tartışmalar bir noktadan sonra yer altına iniyor, apaçık vakıalar sis perdesinin arkasında kayboluyor. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu, seyri ve geldiği nokta itibariyle tepeden tırnağa bir muamma görüntüsü veriyor. “Muamma” çünkü gerçekleri gözümüzle görüp onlara elimizle dokunabilecek bir durumda değiliz. Baş aşağıyız ve gözlerimiz kapalı. Her şey göz önünde cereyan etse de göremiyoruz, çünkü gözümüzü sımsıkı kapatmak konusunda ihtar edildik. Gözümüzü gizlice açar gibi olsak bile sahneyi doğru algılayamıyoruz, çünkü her şey tepetaklak görünüyor. Seslerini ve kokularını alıyoruz ama onlara bakmamız ve dokunmamız yasak. “Hâlâ” yasak değil, “eskisinden daha şiddetli biçimde” yasak.

Muhammed SARI (16 Safer 1447 - 10 Ağustos 2025)

BEYAZ TOROSLAR VE KIRMIZI ÇİZGİLER

İşgal kuvvetleri propaganda yarışında birbirlerini geçmeye çalışırlarken, onca yokluk arasında tuhaf derecede zengin bir kültür hayatı yavaş yavaş yeşertilmeye başlanmıştı. Daha 1945 yılında, “yıkıntıların altından hala ceset kokuları sızmaya devam ederken” Ruslar Devlet Operası’nı görkemli bir törenle açmışlardı. Şıkır şıkır aydınlatılmış, kırmızı pelüşlü Admiralspalast’ta Gluck’un Orfeus’u sahnelendi. Amerikalı askeri personel Uegene Onegin’i ya da Rigoletto’nun elbette ki antifaşist yorumunu izlerlerken briyantinli, tıknaz Sovyet albayları onlara sırıtıyordu, müziğin sesine madalyaların şıngırtısı karışıyordu.
Frances Stonor Saunders

Bu serinin ilk yazısına “Kefeni Yırtmak” adını vermiştim. Oradaki tasvire göre kefenlenip orta yerde bırakılmış, akıbetini bekleyen bir canlı cenaze vardı. Ve orta yerde bırakılması sebebiyle cenazenin kurtlar, kurtçuklar tarafından parçalanma tehlikesinden söz etmiştim. Yazının üzerinden bir seneden biraz fazla geçmişken sahneyi gözden geçirmek durumundayım: Görülüyor ki cenaze kefenlenmiş hâliyle bile, yani “unutmayı seçtiğimiz şeylerin hatırlatıcısı” olmak bakımından tehlike arz ettiği için defin işlemlerine başlanmış. Kefenlenmiş canlı cenazemiz artık tabuta konmuştur ve tabutun kapağının sıkıca çivilenmesine geçilmek üzeredir!

Türkiye Cumhuriyeti ne demokratik ne otokratik ne oligarşik ne bilmem ne esasına dayalı olarak yürümektedir. Mahkeme salonundan çarşı pazara, medyadan sınıflara, sahnelerden tarlalara kadar her yerde ne olduğumuzu, kim olduğumuzu bilmemenin emareleri ayan beyandır. Daha kötüsü ne ve kim olmak istediğimizi de bilmiyoruz, ağzımıza konan düdükleri öttürüyoruz, o kadar. Boş konuşuyoruz. Söylediklerimizin altı boş, elementer seviyede dahi dünyanın ahvaline dair bilgi sahibi değiliz. Söylediklerimizin üstü de boş, çünkü bir davayı yüklenmiş götüren yüksek vasıflı bilirkişilerin korumasından mahrumuz. İki mahrumiyet arasında bilgisizlikten ve yönsüzlükten kırılıyoruz. Hem de bilgi ve hız çağı(!)nda. Neden böyle? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir şey olsun diye değil hiçbir şey olamasın diye, belli bir pozisyondan milim kıpırdamamak şartıyla devamına göz yumulmuş bir ülke. Bulunduğumuz pozisyonda ne yeterli güneş ne hava ne su ne de toprak var. Göremiyoruz. Çakılmak üzere olan tabutun tahtası, kefenin örtüsü ve en önemlisi kendi göz kapaklarımız bilincimizi perdeliyor.

Türkiye her turda tur süresini biraz daha düşüren bir yarış arabası gibi. “Yüzyılın felaketi” dedik ama senesine varmadan deprem gündemden düştü. Gazze birkaç ayda yok oldu ve durum normalleşti bile. Geçen ay nükleer savaşın kaçınılmazlığından hepimiz emindik, şimdi füzeleşme nasıl başlamıştı hatırlayan yok. Son bir haftadır ise “terörsüz Türkiye” sloganının rüzgârıyla hızlandırılmış bazı gelişmeler yaşanıyor. Böyle bir dünyada hiçbir şeyin özgül ağırlığından bahsedilemez. Zaten 15 Temmuz’dan bu yana olan biten şeylerin kendi başlarına bir anlamı yoktur, asıl olacakların zemini hazırlanmaktadır. Algılar olguların önüne geçmiştir bir kere. Gerçekte ne olup bittiğine dair sağlıklı bilgi alabileceğimiz kanallar yok denecek kadar az. Devlet istihbarî hassasiyet gerekçesiyle “terörsüz Türkiye”nin aslı astarına dair bilgi paylaşmıyor. Buna rağmen bütün tartışmayı medya üzerinden halka yaptırıyor. Zekice bir taktik. Bazı operasyonlarda sütliman kamuoyu yerine kontrollü kaos daha iyidir. Devlet geniş halk katmanları arasında birikmiş ve öngörülemeyen enerjiyi azar azar harcarken siz de kendi yankı odanızda kendi rızanızı kendiniz üretir, rahatlarsınız! 

Biliyoruz ki bu tarzı, yani modern propaganda ve psikolojik harbi İngilizler icat etti. Hem de Türkler, Araplar ve Kürtler üzerinde test ederek! Propaganda ve manipülasyon şüpheli veya marjinal bulunan unsura dair algıyı ve pozisyonu adım adım değiştirmeye yarar. Önce zemin yani kamuoyu bazı “teaser”larla ısındırılıp hazırlanır. Sonra takip edilemeyecek yoğunluk ve takat getirilemeyecek şiddetteki hadiseler boca edilerek kitle şoka uğratılır. Ardından doz düşümüyle kitelelere nefes aldırılır, daha doğrusu kanaatlerini “güzellikle” değiştirmeleri için mühlet tanınır. Son aşamada çatlatılmış kanaat/duygu bloklarının yarıklarından içeri sızılarak süreç haklılaştırılır, yeni norm yerleştirilir. Her safha kendi içinde birçok alt başlık ve sayısız kombinasyon barındırsa da ana işleyiş pek değişmez. Şuna dikkat etmek lazım: Propaganda ve manipülasyon tarihi hakkındaki bilgilerimiz propaganda ve manipülasyon eylemleri karşısında fazla bir anlam taşımaz. İnternetteki arşiv, hafıza, kayıt maksatlı hesapların kendi başına anlam taşımaması gibi. Bilgi onu kullanan kişiye, onun kullanıldığı bağlama göre işlev kazanır. Arşiv bilgisi pasif, onu kullananın iradesi aktiftir. Öyle olmasaydı çeyrek asırdır kitlelerin önüne saçılan “gizli dosyalar”a rağmen devletlerin küresel ve bölgesel ölçekteki merkezîleşme, otoriterleşme eğilimini açıklayamazdık. 

Propaganda ve manipülasyon bir yandan unutulmuş bilgiyi harekete geçirerek diğer yandan açık bilgiyi çarpıtıp karartarak yol alır. Bilgiyi, yani aslında insanı. İnsan harekete geçip geçmemek, önüne konanı seçip seçmemek konusunda bir irade gösterirse işlerin rengi bir anda değişebilir. Sıradan insanlar istihbarî algoritmayı görüp gücü yettiğince şahsî tedbir alsa bile yola epey taş koyabilir. Elbette istenen bu gibi insanların kendi aralarında da tesanüd göstermeleridir ama bunun giderek zorlaştığı bir zaman dilimindeyiz. Ama evvela kendimizi gözden geçirmeliyiz. Herkes (diyelim ki 40 yaş üstü herkes) son yirmi yılda majör olaylar karşısında yaşadığı duygu ve düşünce değişimlerine baksın: Nereden nereye gelinmiş? Hangi evetler hayır'a dönüşmüş, hangi hayır'lar evete? Yatışan hatta aksine dönüşen öfkeleriniz hangileri? Nefrete ve düşmanlığa dönüşen hayranlıklarınız neler? Hayat çizginiz dünyanın gidişatıyla muvafık olmaya doğru mu seyrediyor başka bir yöne doğru mu? Hâlâ kırmızı çizgileriniz var mı? Kırmızı çizgilerin rengi değişti mi? Hayatınızda değişmeyen şeyler var mı? Değişmemenin gerekçesi haklılık mı yoksa alışkanlık, korku, yetersizlik gibi saiklere mi dayanıyor? 

Algı operasyonunu etkisiz kılacak hamlelerden biri kırmızı çizgileri savunan birinin beyaz torosları savunuyormuş gibi gösterilmesine karşı ses çıkarmaktır. Mîsâk-ı Millî deyince Yeni Osmanlıcılık, Sünnîlik deyince küresel cihad, Türklük deyince Turancılık karikatürlerinin piyasaya sürülmesine itiraz edilmesi gerektiği gibi. Yorucu ama açıklamak, hep açıklamak, belki açıklamalarımızı da açıklamak zorundayız. Çünkü üzerimize örtülen perde kat kattır. Ne olduğumuzun yanına ne olmadığımızı da muhakkak ekleyelim. Her tanım, ne olduğu kadar ne olmadığıyla da anlam kazanır. “Ne olmadığını” söylemeyen tanım “tanınmaz hâlde”dir.

Muhammed SARI (17 Muharrem 1447 - 12 Temmuz 2025)

AKILSIZ BAŞ, BAŞSIZ GÖVDE

Tarihte eşi görülmemiş bir bilişsel yüklemenin tazyiki altındayız. Kondisyon orta düzey beceri sayılıyor artık, kognisyona yükleniyoruz. GIF’teyiz. Zihinlerimiz bu döngüde çaresiz. Dünyayı kuşatan teknolojik gelişmeler aklımızı başımızdan aldı. Aklımızı aldı, satamadı ama geri de getirmedi. “Akılsız baş”ımızla yaklaşık üç yüz yıldır vaziyeti idare etmeye çalışıyoruz. Gazze’nin yakılıp yıkılmasını normalleştiren son hadiseler “akılsız baş” hiç yoktan iyiydi dedirtiyor, çünkü şimdiki halimiz “başsız gövde”den farksız. 

Bir toplum “nomos”unu kaybetmişse doğru ve yanlış diye dünya sisteminin kendine yutturduğu şeyleri bilir. Namus insanın kıymetli olanı tanıma ve koruma kabiliyetlerinin bir bileşkesidir ve insana sağlayacağı yarar yine tanıma ve koruma kabiliyetlerinin keskinleşmesi (yani namusunu korumak) olacaktır. Namus (iman) insana okuyup yazmakla bulunamayacak türden bir akıl (logos), bitip tükenmeyecek türden bir cesaret (epos) bahşeder. Namuslular başın bir yerde, gövdenin başka yerde durduğu bir hayatı tasavvur edemez. Edemezdi. Türklerin benlik, nesne ve âlem tasavvuru kısa sürede öylesine erozyona uğradı ki 18. asırda ayakların baş olması rezaletini 20. asırda başımızla gövdemizin ayrılması felaketi takip etti. Düşünceleriyle davranışları arasındaki bağ kopan hiçbir organizma bu kötü akıbete uğramaktan kurtulamadı. Elimizin işte gözümüzün oynaşta oluşu mahvetti bizi. Elimizden pek iş gelmiyor artık. Küntleştik. Oynaşabilmiş de değiliz; hatta o rezil açlık hissi, inkılâpların tamamlayıcısı olan askerî darbelerle birlikte yerini hınca bıraktı. Aldatıldığımızı anladık ama kabullenemedik. Hıncımızı bizi aldatandan değil bize sadakat gösterenden çıkardık, çıkarıyoruz. O gün bu gündür yârânımız yok, yaranabildiğimiz yok. Kapitalizm bizi dışlayarak yutmak istiyor, tarihimiz bizi kendi dışımıza koyvermiyor. Dışımızı dışlayamıyoruz, içimizin içine giremiyoruz. 

Arada kalmışlık ölümden beter. Muradımızı satır aralarına serpiştirerek konuşabiliyoruz çoğu zaman. Çok şeyi satır arasında söylemek zorunda kaldık. Konuşmanın zorlaştığı dönemlerde satır aralarının nasıl genişlediğini, ne kadar çok mânâyı yüklenebildiğini bilseniz şaşırırdınız. Edebiyat bu genişlemeden istifade edebilir ama hakikat açısından satır aralarının bu kadar şişmesi hayra alâmet değil. İçimizin şişmesi hayra alâmet değil. Gebelik ile gebeşlik arasındaki fark durumumuzu anlamaya yardımcı olacaktır. Hayır ve bereket, olursa namuslu bir gebenin sancısından hâsıl olur. Gebeşlerde namus aramayın. Gebeler hayatta kalarak doğurabilir, doğurmuşken ölebilir, düşük yapabilir. Müslümanın hayatında hepsinin yeri var. Gebeşler asla doğuramazlar ama şişip sıkışmaktan bir gün çatlayacakları muhakkak.

Aklımız başımızda, başımız gövdemizde, gövdemiz ayaklarımızın üzerinde, ayaklarımız vatanımızın üzerinde olsaydı mânâlar satır aralarında değil insanlar arasında gezinecekti. Bir ütopyadan mı bahsediyoruz? Bir düşünceyi vaktinden evvel dile getirmek acemilik sayılır. Diğer deyişle, ütopya vaktinden önce dile getirilmiş düşüncedir. Fakat biz vaktiyle olmuş olanın peşindeyiz. Olmamış gibi davranılmasına itiraz ediyoruz. Tekrar neden olmasın, hatta daha iyisi neden olmasın deyip duamızı buna göre yapalım diyoruz. Bizim bütün işimiz imkânla, potentia ile. Lehimize verilecek yepyeni bir “kün” emr-i İlâhîsi ile. Olguyu, olayı ve oluşu bir bütün olarak kavramak istiyoruz.

Taşın yerinde ağır olması gibi baş da yerinde ağır. Ve Türklerin ağırlığı davasının ağırlığı kadar. Türk aklını başına devşirdiği an davasını da “baş üstüne!” ünlemesiyle üstlenecektir. Fakat ortada hayat idamesi ve devlet idaresiyle bocalayan hatta hafife alınan bir toplum varsa onun Türklüğü şüphelidir. Üç yüz yıldır vaziyeti idare ettiğimiz için idame-i hayat edemiyoruz. “Dvr” masdarından müştak bir kelime idare. Akışta değil döngüdeyiz. Döngüde ilk ve son birdir, ayak ve baş yoktur. Kondisyonumuz düşük olsa da yeni bir yürüyüş hattına ihtiyacımız var. Bir mekânda, birim zamanda gerçekleştirilecek bir yürüyüş kurallar kitabının yeniden yazılmasını sağlayacak.

Muhammed SARI (14 Rebiülahir 1446 - 17 Ekim 2024)

CANLILAR SORUNUNA GİRİŞ: GAZZE VE KÖPEKLER

Sıkıcı gecelerde, yani her gece adamlar pirinç direklerden kayarak inip Mekanik Tazı'nın koku sistemini tıkır tıkır ayarlayarak uygun kombinasyonlara getirir ve ardından itfaiye binasının aşağı eğimli rampasına sıçanlar, bazen de tavuklar veya zaten boğulması gereken kediler salarlardı. Sonra da Tazı'nın hangi kedi, tavuk veya sıçanı önce yakalayacağı üstüne bahse tutuşurlardı. Hayvanlar serbest bırakılırdı. Oyun üç saniye içinde biterdi: Tazı'nın rampanın ortasında yakaladığı sıçan, kedi veya tavuk patilerin arasında kısılıyken, yaratığın uzun burnundan çıkan on santimlik, içi boş çelik iğne büyük dozda morfin veya prokain zerk etmek üzere inerdi. Sonra o zavallı piyon fırına atılırdı. Ardından oyun yeniden başlardı. 
(Ray Bradbury, Fahrenheit 451)

Başıboş köpeklerle mücadele yolunun yıllardır bulunamaması ibret verici. Yeni küresel düzenin kurulması talebinden bölgesel barışın sağlanmasında oynanacak etkin role, iç vesayet odaklarıyla mücadeleden teröristlerin sınır dışına püskürtülmesine kadar birçok majör meselede kendinden emin tavırlarla konuşan hükûmet, sıra gündelik hayatın sorunlarına, düşünce derinliği veya felsefî tutarlılık gerektiren sorunlara geldiğinde son derece kararsız ve kırılgan bir profil sergiliyor. Vaziyet ibretlik, fakat bir o kadar tanıdık ve tipik.

Hükûmetlerin içeride ve dışarıda farklı davranması, bazen aslan kesilip bazen süt dökmüş kediye dönmesi yeni değil; elbette Türkiye’ye mahsus da değil. Peyin dışarıdan reyin içeriden temin edildiği bütün siyasî düzenlerde iktidarların en az iki yüzü olmuştur. Ne yazık ki bu iki-yüzlülüğe en çok şahit olunan ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’ye hâkim olan zümreler kültürel iki başlılık (İslâm ve Batı) tehlikesi olduğu propagandasıyla (şantajıyla) iki-yüzlülüğü cumhuriyetten sonra bir devlet politikası olarak kurumsallaştırmıştır. Buna göre; Türk hükûmetleri hâkim uluslararası söylemlere hep “millî menfaatler” gerekçesiyle destek olmuş veya şerh düşmüştür. Aynı hükûmetler ülke içinde daima “batı menfaatleri” doğrultusunda bir eylem hattı takip etmiştir. Bu tuhaflık halkta duygusal karmaşaya sebep olmuştur. Halkın ekseri, içeride kendilerine her türlü eziyeti reva gören devletin dışarıda muvaffak olmasını dilemiştir. Halkın küçük bir kısmı ise içeride devlet eliyle birçok imtiyaz ve dokunulmazlığa kavuşmuş olsa da devletin elinin kolunun dışarıda bağlı olması için çalışmıştır. Hamakat ve hıyanet, çaresizlik ve fırsatçılık dönüşümlü olarak toplumsal refleksleri şekillendirmiştir.

Hükûmetlerin bazen dışarıda kükredikleri vâki ise de bu kükreyiş dünya sisteminin iplerini elinde tutanları endişelendirmiyor. Bunun önünde sonunda miyavlamak anlamına geldiğini, geleceğini, getirileceğini maalesef herkes biliyor. Uzun tarihsel bir vetirenin sonucu olan bu sorunun çözümü de uzun sürecektir. Hükûmetlerin içeriye karşı kükremesinin sebepleri ise daha psikolojik, daha karmaşık. Türk devleti ülke içinde en basit toplumsal sorunun bile Müslümanlık nokta-i nazarından ele alınmasına izin vermedi. Yani içeride gerçekten kükredi devlet. Son yüz yılda her nesilden Müslüman yasaklardan paylarına düşeni alarak bu tahammülsüzlüğü yakînen tecrübe etti. Fakat devletin içeride sadece imtiyazlı azınlık ve lobilere karşı gösterdiği ikinci bir yüzü daha var. Miyavladığı söylenemese de devletin bu kesimlere kükreyemediği bir gerçek. Homurdanıyor denebilir olsa olsa. Zülfüyâra dokunan, çıkar çatışmalarına sahne olan, hazırlıksız yakalanılan her hadisede devletin renkten renge girdiğine şahit olageldik. Örneğin; başıboş köpeklerin canı, köpeklerin parçaladığı çocukların canı, Gazzelilerin canı söz konusu olduğunda devletin farklı yüzlerini görebiliyor, farklı sesler çıkardığını işitiyoruz. 

Birkaç yıl önce “can dostlarımız” tabiriyle ideolojilerini damarlara tatlı tatlı zerk etmeye başlayan kesimler geçen süre zarfında boş durmadıklarını, hayat tarzı ve lobi faaliyetlerini kılcallara kadar ilerlettiklerini her köpek saldırısında bir kez daha gösterdi. Kendine mahsus bir insan tasavvuru olmayan (yahut bu tasavvuru unutmuş görünen) Türk toplumunun hayvan hakları söylemi karşısında direnmesi, tutarlı davranması zor görünüyor. Hükûmetin de bu meselenin altında yatan ideolojik fay hattını tetiklemek ve yeni bir “hayat tarzı” tartışmasına girmek istemediği açık. Dolayısıyla sorunun yerel yönetimlere havale edilerek sessizce gündemden düşürülmesi ihtimali yüksek. Hâl böyle olunca köpeklerin sahiplendirilmesi ile insanların sahipsizliği arasındaki tezat daha bir göze batmaya başlıyor. Sahipsizliğin -göz çıkarmamak şartıyla- göze batırılması birilerinin işine geliyor belli ki. Bu suretle gözdağı verilmek isteniyor. Mesele basit bir hukukî düzenlemeden veya şehir kültürü noksanlığından ibaret değil. Robot haklarından bahsedebilen bir zihniyet hayvan hakları paravanıyla elde edeceği kazançlar konusunda gevşeklik göstermeyecektir. Göstermemiştir de. Canlılığın tanımını mutlaklaştırıcı Aristo’dan muğlaklaştırıcı Derrida’ya kadar. 

Soru şu: Batıdaki felsefî geleneğin iki uç yorumuna da (Aristo-Derrida) mesafeli olan topraklarımızda insan haysiyeti, canlılık, hayat hakkı, hayvanın yeri gibi başlıklar neden modern biyolojinin kabulleri ve kavram setleri üzerinden konuşuluyor? Hakkın ne olduğunu tanımlama hakkına sahip olduğu iddiası, aklın ne olduğunu ve kimde bulunup bulunmadığını kendi aklına dayanarak çözebileceği iddiası Batı’nın yüzyıllardır deliliği bir yaşama tarzı olarak benimsediğinin göstergesidir. Bu akla göre “modern hayvan?” bir tür bilinç ve farkındalık sahibi varlık olarak kabul ediliyor. “Modern hayvanlar”ı modernleşmemiş insanlara tercih eden bir zihniyetle uğraşıyoruz. Gazzelilerin “insansı hayvanlar” olduğunu, toptan katledilmelerinde beis olmadığını söyleyen İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant tanrıyı oynayan zihniyetin mensubu olarak konuşuyordu. Sonrasında bütün hümanist âlemin İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemesi bu hastalıklı geleneğin son derece “canlı” olduğunun kanıtıdır. 

Tarih boyunca köleleştirme hayvanlaştırmayla iç içe yürüdü. Köleler özgür olup olmadıklarından önce insan olup olmadıklarını ispatlamak zorunda kaldılar. Bugün ise Türkiye’de politik alanı sürüler halinde işgal eden hayvan hakları söyleminin sahipleri ile Gazze’de “insansı hayvanlar” yaftasıyla bir toplumun politik varlığına musallat olarak diş geçirmeye çalışanlar arasındaki akrabalık gözlerden saklanamıyor. Tavşana kaç, tazıya tut diyen aynı kişi. 

Muhammed SARI (24 Zilka’de 1445 - 1 Haziran 2024)