Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YETECEK KADAR TÜRKÇE

Dil elimizin altında saydığımız ama el uzatınca dokunamadığımız bir “şey”. “Şey” demek zorunda kalışımız dilin hem numen hem fenomen vasıflarından kaynaklanıyor. “Buradalık ve dokunulamazlık” dilin ikili doğasını yansıtıyor. Hayatın kırılganlığına ve cazibesine denk bu yanıyla. Dil karşısında malum filozof gibi susup kenara çekilmek belki en güvenli yoldur. Dilin ucuna kadar gelen bazı şeyler vardır ki dile ait değildir. Zorladığımız takdirde ya dilin kabını yahut dile getirmeye çalıştığımızın mahfazasını çatlatırız. Ne var ki susmak ve kenara çekilmek dilin ikili doğası karşısında saygı kadar yatışmayan bir merakın da örtülü ifadesidir. 

Hayatta bulunuşumuz bizi bir yerde kaim, dil sahibi oluşumuz bizi bir yere ait hissettirir. Bütün cazibeleri ayaklarımızın altına serilmiş olmalarında, hazır ve bedava bulunmalarında, bizi zahmetsizce taşımalarındadır. Fakat bu kubbenin ve zeminin bir gün mutlaka çatlayacak olması hayat ve dille ilişkimizi çıkmaza sokar. İkileme düşeriz: Onları incelesek mi deneyimlesek mi daha doğru bir iş yapmış oluruz? Dili “anlam nedir” farkında olmadan kullanırız, hayatı “ân nedir” bilmeden yaşarız; bunun başka yolu yoktur. Durup düşünelim dediğimizde hayat kaçar, hayata katıldığımızda düşünce gerilerde kalmış olur. Dil ve hayat, parçalanamaz bir bütün kabul edilmeli fakat kavranabilmeleri için parçalı ele alınmak zorundadır. Çünkü zihnimiz eşzamanlılık (senkron) prensibine göre çalışsa bile zihnin çalışmasını ele almak istediğimizde art zamanlılık (diyakron) prensibine tâbi olmak zorunda kalırız. Bu ikilemi, elân düşünen ve yaşayan bir varlığın aşması imkânsızdır çünkü kendisi de bu düzenin bir parçasıdır. Kişi dili ve hayatı paranteze aldığında kendi varoluşunu da paranteze aldığını bilmek zorundadır.

Biyo-kültürel varlığımızın kavuştağıdır dil. Bilinç ile varlığı temas ettiren arayüzdür. Cismi ve canı olmaksızın cisimliliğin ve canlılığın arasında durur. “Arada” diyoruz ama dile bir yer tayin edemiyoruz, onu gösteremiyor veya ölçemiyoruz. Kıymetini ancak yokluğunda fark edebildiğimiz nimetlerden biri o. Biyolojik ölüme yaklaştığımızda dili ve düşünceyi adım adım kaybederiz, dili ve düşünceyi kaybettiğimizde ise kültürel mânâda ölmeye yüz tutarız. Kendi toprağımızın üzerinde, kendi dilimizle yaşarız ve öldüğümüzde sadece toprağımıza değil, dilimize de gömülürüz. Doğumun hemen ardından ve ölümden hemen önce kulağımıza kimi sözlerin fısıldanışı biyolojik varlığımız ile kültürel varoluşumuzu birbirine mühürler. Olan iki söz arasında olmuş, söylenen iki oluş arasında söylenmiştir. Salınım oluş ve dile geliş arasındadır. Muttali olunabilecek, perdesi aralanabilecek sırlar allahualem bu dalga boyları arasındadır. Oluşun ve dile gelişin dışında, öncesinde ve ötesinde bildiğimiz manada bir insan hayatı yoktur. Bu sebeple, olan bitene ilgi duymak ve bunların dile getirilmesine özen göstermek insanlığın gereğidir. İnsanların çoğu bu açıdan tek kanatlı bir ömür sürer: Ya yaşamayı ya söylemeyi seçmiş gibidirler. Anlayacağınız, kanatların yalnız biri tanrıdandır, diğerini kendimiz edinmek zorundayız. Dille hayatın geçişkenliğine dikkat kesilmeliyiz.

Dilden hayata, hayattan dile varış mümkün olmasaydı, dil ve dünya birbirini açıklamasaydı tarih denen mefhumun hiçbir önemi kalmazdı. Dilin başına gelenin sonuçlarını hayatta, hayatta gerçekleşenin izlerini dilde göremeseydik bu kopukluk en çok günübirlik yaşamak isteyen, tarihin yükünden kurtulmak isteyen cahillerin işine gelirdi. Fakat derdimiz sadece cahillerle değil, işin içinde zorbalar da var. Zorbalar dil-hayat bağlantısını tehdit etmekle kalmaz, koparmaya da kalkışır. Somut adımlar (teşvik mekanizmaları ve cezaî yaptırımlar) atarak sürekli yeni fiilî durumlar, her alanda derin fay hatları yaratır. Yine de bu aşamada dil-hayat ilişkisi tam anlamıyla koparılamaz. Dile yurtluk eden hayat, hayata ayna tutan dil bütün zorlamalara rağmen varlığını belli oranda korur. İki fiilî durumun çatıştırılması çabuk sonuçlanmaz, hele dil gibi toplumsal varlığa gömülü bir unsurun yerinden edilmesi kolay olmaz. Dil-hayat bağlantısı genellikle üçüncü aşamaya varıldığında kopar. Bu aşama zorbaların ardından gelen hainlerin hüküm sürdüğü aşamadır. Hainler hayatın dili besleyememesinden, dilin hayatı açıklayamamasından rahatsız olmaz. Bilakis, aynı gövdede ayrı ayrı hayatlar, ayrı ayrı diller türemesinden faydalanır ve bu durumun devam etmesi için elinden gelen bütün tedbirleri alır.

Bu kadar kelamı dün internette gözüme çarpan bir cümle yüzünden ettim: “Dil Encümeni ‘Yeni Türk Alfabesi’ çalışmalarına 26 Haziran 1928’de başladı...” Dil devrimini savunanlar meseleye buraya kadar dikkat çekmeye çalıştığım açılardan bakmış mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, çünkü dönemin muktedirleri nereye vurduklarını bilmeselerdi sonuç alamayacaklardı. Yani ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı. Hayır, çünkü bulundukları tarihsel momentumda “dile hükmetmek” gözlerine pekâlâ mümkün görünmüştü. Bu da onların en iddialı oldukları konuda en büyük açığı vermelerine, niyetlerini açık etmelerine sebep olmuştu. Alfabe devrimi ve öztürkçeleştirme politikası Türkçenin önce imlâ sonra anlam birliğini yıktı. Hâlbuki yıkılan Türkçe kemalini 20. asrın başlarında bulmuş bir dildi. Yani Türkçe tam da kemal bulduğu çağda yıkıldı. Bunu tarihin doğal seyriyle açıklamak imkânsızdır. Biz bugün 1930’lardan itibaren icat edilmeye başlanmış bir “şey”le konuşup yazışmaya uğraşıyoruz. Sömürge toplumlarda insanlarla millî dilleri arasına duvar örülürken Türkiye’de bu iş doğrudan dilin sömürgeleştirilmesi suretiyle yapıldı. 20. asrın başındaki Türkçe büyük idi ve o büyüklüğüyle çok büyük işler yapmak mümkündü. Bugünkü Türkçe küçüktür ve ne kadar küçültüldüğümüzü anlatmaya yetecek kadardır. “Bana kadar”dır yani. Hâlbuki Türkçe tarihinin hiçbir devrinde “yetecek kadar”la yetinen bir dil olmadı. Bugün bu dille, daha doğrusu dilin bu hâliyle esaslı bir şey anlatabilmek cesaret, anlaşabilmek hayal. 

Her dilin tipografi seti o dilin soyutlama kabiliyetinin sınırlarını ima eder. Biz İslam harflerinin kâinatına yabancılaştırıldık. Dolayısıyla Türkçe anlam bakımından da daraldıkça daraldı. Harflerin yerini yeni harflerin alıp diğerini kovması nispeten hızlı gerçekleşti. Aslî anlamın yerini yeni anlamların alması veya en azından onunla aynı gövdeye bir kuma, bir konakçı, bir işgalci gibi girmesi ise epey zaman aldı. Bu süreç hâlen devam ediyor. Kalemi, klavyeyi eline alan herkes, hepimiz bu sürecin fiilen bir parçasıyız. Sözlüklerde bir kelimenin karşısında onun eşanlamlısı iddiasıyla ve “eski Türkçe” ön ibaresiyle birçok kelime verilmesini zenginlik zannediyoruz. Çağrışım ve anlam zenginliği böyle bir şey değil. Aynı gövdede birkaç ruhun yaşayabileceğine inanmak gibi kelimelerin ikizleşerek, üçüzleşerek, dördüzleşerek yani bölünerek çoğalabildiğine inanmak da cahilce olur. Konu dil olunca iş cahillerle başlayıp cahillerde bitiyor anlaşılan. Gerekçesi basit: Hainlerle zorbalar arasında her zaman iktidar mücadelesi vardır; ama ikisinin de en iyi anlaştığı insan tipi cahillerdir.

Muhammed SARI (12 Muharrem 1448 - 27 Haziran 2026)

DİLDE ŞAKIMAK

- Aristoteles mi Platon mu?
- Sokrates!
- Platon mu Sokrates mi?
- Homeros!
- Pekiy, Homeros mu…
- Boşver!

Nasıl düşünebiliyoruz? Bilmiyoruz. Nasıl konuşabiliyoruz? Orası da muamma. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en temel belirtilere dair bildiklerimiz çoğunlukla zandan, yakıştırmadan ibaret. Yine de düşünmeye, konuşmaya devam ediyoruz. Hayatî meseleler hayatın akışı içinde üzerine kafa yormadığımız meselelerdir, çünkü kendi düzenlilikleri içinde işleyip gitmektedirler; işleyişleri aksadığında ise ölümcül tuzaklara dönüşüverirler. Tuzaklara düşmemek için parantezlerin korumasına ihtiyacımız var. Düşünmek ve konuşmak üzerine konuştuğumuzda hep bir parantez içinde olduğumuzu bilmeliyiz. Düşünmek veya konuşmak üzerine düşündüğümüzde parantez biraz daha genişler ama hepsi o kadar. Burada dikkat edilmesi gereken husus dilin konumudur. Düşünceye göre belki daha dar bir çapa ama kesinlikle daha kritik bir role sahiptir dil. Dil olmadan düşünceden de bahsedemiyoruz çünkü. Dilden bahsetmek için bile dile muhtacız.

Sonradan edindiğimiz bir beceri olduğu halde dilsiz bir hayat düşünemiyoruz. Öte yandan dilin hayatın kendisi olmadığını da biliyoruz. İster benliğin tadılmasında ister bizliğin tanınmasında olsun elimizdeki ortak zemin dildir. Teoriden varsayıma, zanndan yakîne bütün bilme biçimlerimizde dilin imkânları içinde hareket ederiz. Fakat dilin sınırları varlığın sınırlarını kuşatamaz. Dile gelmediği hâlde dil-öncesi ve dil-ötesi şeylerin varlığından eminizdir. Dile uğramayan varlıkları tanı(mla)yamıyoruz fakat varlığımızın dille sınırlandırılmasına da rıza gösteremiyoruz. Dil-öncesi ve dil-ötesi yapılar kişiliğimizin bizim bile farkında olmadığımız uç noktalarına dair semboller üzerinden sinyaller gönderirken dil-içi yapılar kimliğimizin yani herkesçe bilinmesini istediğimiz tercihlerimizin tutarlı bir dışavurumu olarak okunabilir. 

Dil-öncesi ve dil-ötesi bilme biçimleri ile dil-içinde ve dil-ile tesis edilen bilgilerin kesiştiği sınır kend’özümüzü tanıma ufkudur. Bu ufukta “öte-önce, iç-dış” gibi nitelemeleri sadece acziyetin ifadesi olarak ve mecazen kullanırız. Dille ilişkimiz esasen dile bir “iç” veya “dış” atfetmemize manidir; çünkü dille ilişkimiz iliştirme bir şey değidir. Dil kemiğin iliğidir aksine. Ayrıca kend’özümüzü tanıma ufkuna inildiğinde karşılaşılacak şeye artık dil denip denemeyeceği de tartışmalıdır. O ufuklarda hakkıyla gezinen Yûnus Emre şöyle der:

Sayru olmuş iniler, Kur'ân ünini dinler
Kur’ân okıyan kendü, kendü Kur’ân içinde

Bu beyitte oyunbaz bir dille ifadesini bulan şey dilin oyun ile gerçek arasındaki ufku temsil etmesi olsa gerek. Yalçın hakikatlerin yalın ifadesi ilk anda kimine amentü dedirtebileceği gibi kimilerini daha derin şüphelere gark edebilir. Dilin bir ufuk, bir sınır oluşunun, aynalayıcı ve bakışık karakterinin tabiî sonuçlarıdır bunlar. Yine de acele karar vermeyip Yûnus’un beyitteki sıralamasına dikkat kesilmekte fayda var: Yûnus’a göre kişi önce dilsiz/hasta olduğunu bilmelidir. Buna bilgisizliğin kabulü de diyebiliriz. Kişi hastalığı sebebiyle doğal olarak ağlayıp inler, daha doğrusu söyledikleri acıdan inleyip sayıklamaktan farksız olur. İnlemesi bir isyandan çok bir yakarış olur, bilginin talep edilmesi anlamı taşırsa muradına ermeye yaklaşır. Şöyle ki hastanın samimi inlemelerine cevaben nihayet karşı bir ünleme işitilir. Hasta yükselen bu sesi can kulağıyla dinlemelidir. Böylece dilin âhenksiz (inlemeli, sayıklamalı) istîmali yerine âhenkli bir dilin istimâına yönelmiş olur. Manasız sesler çıkararak inleyen benliğini, âhenkten ibaret olan o ünlemeye göre ayarlayıp akort ederek iyileşme yoluna girebilir. Şifanın harfte/konuşmakta değil seste/dinlemekte olduğunu anlayabilir. Şairin varmak istediği yer çok açık: İnsanın bir dil sahibi olması dilin gramerine vakıf olmasıyla değil, o dilde kendi şarkısını söyleyebilmesiyle, mümkünse o dilde şakımasıyla belli olur. “Elhân duyulmadıkça belâgat giran gelür” demesi bundandır Yahya Kemal’in. Verili dili konuşmak hakiki bir konuşmak sayılmaz. Dilin seninle konuştuğu, hatta dilin seni konuştuğu frekansı duymakla başlar sayrılıktan uyanış. Birçok kendiler Kur’ân’ı yüzünden okuyabilmektedir fakat Kur’ân’da kendi yüzünü okuyabilen pek azdır. Yüzümüzü özümüze yöneltmemiz ve özümüzün gürleşmesi ancak böyle mümkündür. 

Akıl sağlığımızı korumak için dil parantezini parçalamamak fakat özümüzü gürleştirmek için dil parantezinin dışına taşmak zorundayız. Her zorlukla gelen bir kolaylık vardır diyor âyet. Kolaylık şurada: Dilin tabanına inmek ve sınırlarına ulaşmak için gösterilen bütün çabalar son tahlilde onun bir işaretler sistemi olduğunun tekrar tekrar anlaşılmasıyla sonuçlanacaktır. Diğer ifadeyle, dil kendinin hücceti değildir. İşaret eder sadece. İşaret kelimesini fiilleştirmek istediğimizde o kelimenin önüne daima gizli bir “işaret olunan” geliverir. Türkçede işaret etmek “-i işaretlemek” veya “-i işaret etmek” kalıplarıyla kullanılır. Türkçe daima Kur’ân’ı işaret eder. Bir ayağımızı Türkçeye yani parantezin içine sabitlediğimiz takdirde diğer ayağın dışarı taşıp pergel misali Kur’ân hakikatlerinde seyrüsefer etmesi kolaylaşır. İşaretleri anlamadan işaret olunanı anlamak mümkün değildir.

Muhammed SARI (5 Rebiülevvel 1446 - 8 Eylül 2024)