İçerisine adım attığım ilk saray Dolmabahçe Sarayı’ydı. Lisenin koyu cumhuriyetçi tarih hocasının rehberliğinde, 10 Kasım etkinlikleri kapsamında, âdeta huşû içinde gezdirmişlerdi bize sarayı. O güne dair zihnimde çok az görüntü var, ama bende bıraktığı tesir (özellikle koku!) ilk günkü kadar canlı. Yine de etrafa fazla donuk gözlerle bakıyor olmalıydım ki hocam ne düşündüğümü, neden bir şey söylemediğimi yoklayıp durmuştu. Tarih dersinde en ukala yorumları yapan ben gezi boyunca neredeyse hiç konuşmamıştım. Hâlbuki bakışlarımdaki donukluğun aksine kafamın içi allak bullaktı. Sarayın ne 1923’ten önceki ne sonraki hikâyesine kalben yakınlık duyabiliyordum. Bir tür yabancılaşma şoku geçiriyordum ve çocukça sezgilerimle de olsa bunu belli etmemem gerektiğini düşünüyordum. Ne hissettiğimi söylememek için mi kendimi tutuyordum yoksa aslında ne hissetmem gerektiğini bilmediğim için hata yapmaktan mı korkuyordum? Suskunluğumda ikisinin de payı varmış, bugünden bakınca kendimi daha berrak görebiliyorum. Hocamız bir yandan sarayın özelliklerini anlatıyor bir yandan da “...değil mi Sarı?” diye biten dürtükleyici sorularıyla beni bunaltmaya devam ediyordu. Neyse ki dışı donuk içi yanık ben zavallının imdadına kafiledeki bir arkadaş yetişti: “Hocam, bu Osmanlılar hainmiş mainmiş ama nasıl yaşanacağını iyi biliyormuş. Bir şu kaliteye bak bir de bizim hayatımıza!” Kafiledeki birkaç kişi daha bu sözü başlarıyla onaylayınca hocamızın çok kızdığını, tartışmanın ertesi gün sınıfta da devam ettiğini hatırlıyorum.
Bu sözü nasıl anlamalıydı? Elbette o yaşlarda tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, sadece dikkatlice dinlemeye çalışıyordum. Tartışanların pozisyonları özetle şöyleydi: Hocamızın fikrince Osmanlılar iyi taraflarıyla da olsa anılmayı hak etmiyorlardı. Dahası, Osmanlıyı övmek cumhuriyete karşı sadakatsizlik nişanesiydi, en azından kadirbilmezlik oluyordu. Zaten “hayatın tadını çıkarmak” da devlet için pek övünülecek bir vasıf sayılamazdı; aksine halktan kopukluğun, israfın göstergesiydi. Belki bugünkü hayatımız fakirdi, zevksizdi ama böylesi işgal altında olmaktan iyi idi… Arkadaşlarım ise Osmanlıların inkılâp tarihi kitaplarında propaganda edildiği gibi bitmiş tükenmiş görünmediğini söylüyordu. Öyle olsalardı en kötü dönemlerinde bile geriye Dolmabahçe gibi sayısız eser, isim, kurum bırakabilirler miydi? Belki ihanet ettiler ama en az Batılılar kadar zeki ve kabiliyetlilerdi. Hem cumhuriyet daha ilerici olduğu hâlde hayat kalitemiz neden Osmanlılardan çok gerideydi? (...) Dediğim gibi, tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, çatışmaya sebep olan zihniyet farkının temellerine çok sonraları inebildim. Yalnız şu vardı: Taraflara hak vermek açıklayamadığım biçimde zoruma gidiyordu, bu tartışmada bana yanlış gelen bir şeyler vardı. Öte yandan, üçüncü kişi gözüyle bakınca taraflara hak vermemek de zordu. Peki ben “üçüncü kişi” miydim? Hayır. Tartışmanın tarafı değilsem de bir parçası olduğumu biliyordum. Gerçekten de bir tartışmanın tarafı olmakla parçası olmak arasında esaslı fark vardır, yıllar içinde öğrendiğim ilk ve belki en kritik husus bu oldu. Zamanla öğrendiğim ikinci husus, tarihsel meselelerin taraflara boncuk veya yargı dağıtılarak aydınlatılamayacağıydı. Nasreddin Hoca vaktiyle karşısında birbirinden iddialı davacılar olduğu için, eğri zeminde doğru söz söylenemeyeceğini bildiği için, deveyi düzeltmeye çalışmak başarısızlığa mahkûm bir çaba olduğu için işi latifeye vurmuştu. Hocanın bu tuhaf davaya üçüncü göz olarak dâhil olan hanımına “sen de haklısın!” deyişi Türkiye’deki en temel meselenin politik zeminin eğriliği olduğu kanaatini bende pekiştirmişti. Şayet Nasreddin nam zât çoğumuz gibi kadılık etmeye heveslenseydi bugüne hocalığından pek bir şey kalmayacaktı.
Kadılık taslamak niyetinde değilim, o yüzden ben de eğri oturularak doğru konuşulabileceğine inanmadığımı belirtmeliyim. Oturuşu doğrulttuktan sonra neyin eğri olduğu kendiliğinden görülebilecekken neden eğriliği kabullenerek doğruyu bulmayı baştan zorlaştırıyorduk ki? Bununla kalsa iyiydi, zemin eğriliği hem hatalı fikirlere mazeret teşkil ediyor hem de doğru fikirlerin marjinal görünmesine sebep oluyordu. Yani iki kat zarara uğruyorduk. Zemin irademiz dışında eğrilmiş olabilir ama bizim işimiz önce eğriliği işaret etmek, mümkünse tesviyeye çalışmak, tesviye edilemiyor diye eğri büğrü sözlere razı olmamak, son safhada sözümüzün doğru anlaşılacağı zeminin tesisine emek vermek olsa gerek. Türkler neden hep eğri zeminde yaşamak zorundalar? Aceleleri olduğu için! Uzun soluklu planlar, uzun boylu düşünmekler Türklere göre değil! Bu anlayış iliklerimize kadar işle(n)diği için zeminin eğriliğini görmezden gelip sözlerin doğruluğu iddiasıyla avunuyoruz. Avunma ile cehd seçenekleri modernleşme maceramızın ilk gününden beri önümüzdeydi. Hâlâ önümüzdedir. Hangimiz neyi seçtik? Nâmık Kemal asrın ahkâmının sıdk ü selâmetten inhiraf ettiğini gördüğü hâlde bâb-ı hükûmette kalabilir miydi? Sizce kalmalı mıydı? Kalsa ne söyleyebilirdi? Kapıkulu olarak söyleyecekleri o günden bugüne nasıl yankılanırdı? Yankılanır mıydı? Doğruluk zeminini kurmaya tek başına gücünün yetmeyeceğini bildiği hâlde eğri zeminde konuşmaktan neden imtina etti Kemal gibiler?
Görebildiğim kadarıyla yüksek seciyeli insanların en büyük endişeleri mekanik ve verili düşünme biçimlerine hapsolmaktır. Onlar dünyada neler olup bittiğini “ya-ya da” kararsızlığına, “hem-hem de” kolaycılığına, “ne-ne de” çözümsüzlüğüne kapılmaksızın betimlemelerini sağlayacak bir irtifaya çıkmayı arzuluyorlardı. Söz konusu ikili mekanizmaların insanın zihin işleyişinin farklı formlarından ibaret olduğunu ve bunlardan birini mutlaklaştırdıklarında düşünce iklimlerinin kuraklaşacağını biliyorlardı. Saray hatıramın kahramanları da bu üç akıl yürütme mekaniği arasında dönüp duruyordu. Hayatım boyunca kitlelerin her seçme (seçim değil!) arefesinde ikili mekanizmaların tuzağına itildiğini gördüm. Mekanizmaya paçayı kaptırdıktan sonrası konuşmaya değmiyordu. Hocam ve arkadaşlarım daha ilk cümlede ileri-gerici, doğulu-batılı, sağ-sol, eski-yeni, hain-sadık gibi kategorilere sıkıştıktan sonra doğruya nasıl varacaklardı? Bırakalım doğruyu, olan biteni ana hatlarıyla ve eğip bükmeden betimlemeleri bile mümkün müydü? Onlara öze yabancılaşmadan yüksek zevk ve kavrayış sahibi olunabileceğini, özgürlükten ve sadakatten taviz verilmeden de dünyanın geri kalanıyla alışverişte olunabileceğini kim anlatacaktı? Tarihin derin yapısını görmek neden yalnızca Hoca Nasreddin ve onun sulbünden gelen bir avuç insana nasip olmuştu?
Bütün bu sağduyucu sözlere rağmen ortada cevaplanmayı bekleyen bir soru var: Ne oldu da insanlık bu kadar köşeli akıl yürütme biçimlerine ve zıt duygu kamplarına bölünebildi? Çağımızın çatışmalarının önceki tarihsel devirlerin çatışmalarından farkı neydi? Bu noktada nazarlarımızı 19. yüzyıla yöneltmek durumundayız. Kökleri ne kadar geri uzanırsa uzansın, 19. yüzyılda dünyanın yaşadığı kırılmayı tarihin önceki kırılma noktalarından ayrı bir yere koymalıyız. Tarihte ilk kez bir güç odağı dünyanın kahir ekseriyetini kapsayan bir tahakküm mekanizması inşa etti. Bu mekanizmaya “ben ve diğerleri” dedi. The West and the rest. Bir bakıma yeni bir akıl yürütme biçimi icat etmişti Batı. Önceki medeniyetleri ve denetim altındaki batı dışı dünyayı “ya-ya da, hem-hem de, ne-ne de” dolaplarında dönüp durmaya icbar etmişti. Bu durum dünyada iki zıt eğilimi daha görünür hâle getirmişti: Bir kısım insan girilen yolun şimdiye kadarki en kötü yol olduğunu, dolayısıyla tarihte görülmemiş bir “öze dönüş” seferberliğinin başlaması gerektiğini savundu. Başka bir kısım ise tarihte hiçbir vakit geri dönüş yaşanmadığını, bunun yanlış hatta imkânsız olduğunu, dolayısıyla alınacak en iyi kararın ilerlemeye devam etmek olduğunu savundu. Dönmekten bahsedenler ekseriyetle ezilen, sömürülen, denetlenen ülkelerin halklarıydı; çözümü her türden “öze dönüş” konseptinde aramaları doğaldı. İlerlemeye devam etmeliyiz diyenler teknolojik, ekonomik ve siyasal açıdan üstünlüğü ele geçirmiş, kazanımlarını koruma dürtüsüyle yürüyüşlerine devam etmek isteyen halklardı. Ayaklar ikincilerin yolundan gitse de akıllar hep birincilerde takılı kaldı. Fakat bu fotoğrafta ilk anda görünmeyen başka bir terslik vardı: İlerlemeciler de öze dönüşçüler de kendilerini içinde bulundukları zaman ve zemine ait saymamak gibi sakat bir ön kabulden hareket ediyorlardı.
Evet, 19. yüzyılla birlikte yerküre ilk kez eski ve yeni dünya olarak iki yarım küreye bölündü. Küre çatlatılıp iki parçaya bölününce toplumlar da hızla kamplaştı. Fakat eskinin hangi damarlarının yeniyi alttan alta beslediği, yeninin hangi tohumlarının eskide gömülü bulunduğu sorusu hızla geçiştirildi. Hız ve kopuş çağıydı çünkü 19. yüzyıl. Gündelik işleyişi mehter misali iki ileri bir geriyle aksatacak sorulara kimsenin tahammülü yoktu. Yine de fizikte her hareketin bir aksülamel doğurması gibi politik yarı kürelerde de çeşitli reaksiyonlar, yan etkiler görülmeye başlandı. Yarım kürelerin kendi içlerinde çeşitli kampçıklara (fraksiyonlara) bölündüğü görüldü. Daha ilginci; aynı yarı küredeki kimi parçacıkların birbiriyle kıyasıyla çatışırken karşı yarı küredeki parçacıklarla çeşitli benzerlikler gösterdiği, yer yer iş birliklerine giriştiği fark edildi. İlericilerin kampındaki kimi mutedil fraksiyonlar ile öze dönüşçülerin kampındaki bazı ceditçi fraksiyonlar ortak paydalara sahip görünüyordu. Öze dönüşçülerin tavizsiz kesimleri ile fanatik ilericilerin söylem ve metot benzerlikleri de dikkat çekiciydi. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar yerkürenin politik çehresi bu kopuş-devamlılık ekseninde yaşanan gelgitlerle şekillendi.
1945 sonrası Pax Americana süregelen kopuş-süreklilik eksenini yok etmeyi deneyerek, en azından yok saymaya çalışarak hükmünü dayattı. Bu bakımdan bilinen tarihsel imparatorlukların en tarih dışı numunesine dönüştü. İlericilerin ve öze dönüşçülerin bilinçli biçimde hem desteğini hem nefretini kazandı. Ulus devlette yaşadıkları hâlde yeniden Roma, yeniden Helen, yeniden Osmanlı gibi hayallerle yanıp tutuşanların hepsiyle iş tuttu. Hayalciler kendilerini fazla kaptırdıklarında Amerika’nın zaten bütün tarihsel imparatorlukları kapsadığı ve temsil ettiği ikazıyla yerlerine oturtuldular. İlericilere ilerlemenin teori ve teolojisine dalıp pratiğine katkı vermedikleri için, bütün yükü malî ve askerî Amerika’nın çekmesi sebebiyle hadleri bildirildi. İlericiler zannedildiğinin aksine eyleme dönük oluşlarıyla değil; bir mit, neredeyse dinî bir anlatı üzerine bina edildikleri kadar dikkate değer bulunuyordu. Bu onların yapılarından kaynaklanan çelişkiydi; dine karşı pozisyon alabilmeleri için bir tür seküler din vaz etmeleri gerekiyordu. Öze dönüşçüler de zannedildiği gibi bir inancın, bir idealin anlatısına bağlı oluşlarıyla değil, pratik ve pragmatik girişimlere önayak olmalarıyla dikkat çekiyordu. Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uçurumun olmasının sebebi buydu. İlericiler eylemde sağcı, söylemde solcuydular. Öze dönüşçüler söylemde sağcı, eylemde solcuydular. Özetle ilericiler ve öze dönüşçüler dünyanın politik eksen eğriliğine başka bir eğrilikle mukabele etmek dışında bir şey öneremiyorlardı. Amerika ise ilerlenecek veya dönülecek yerin doğrudan ve öncelikle Amerika’da temerküz eden sermayeye fayda sağlaması dışında bir şeyle ilgilenmiyordu.
İlerlemecilik Batı’nın en büyük gücü ve zaafı olageldi. Her doyum noktasında, kendini o güne ulaştıran uzuvlardan bazılarını kesip geride bırakarak diyetini ödeyen ve sonraki safhaya geçen bir zihniyetten bahsediyoruz. Yola devam edebilmek için tarihsel kurumlarını tereddütsüz yıkabilen bir akıldan. Düşmanlarının başını kesme uğruna kendini hadım etmeyi göze alan bir ruh durumundan. Böyle kıyıcı bir topluluk kendine yaptığının kat kat fazlasını -başta Türk, Alman, Rus imparatorlukları olmak üzere- tüm hasımlarına reva görmesi şaşırtıcı değildir. İlerlemeci, dünyaya bir yarışçının gözüyle bakar. Drag pilotlarının kokpitten pisti nasıl gördüklerini bilirsiniz. Hız arttıkça etraftaki şekiller bulanıklaşıp birbirine karışarak duvarlaşır, ufuk düzleşip basıklaşarak incecik bir çizgi hâlini alır. İki algı duvarı arasındaki bitiş noktası bir anahtar deliği kadar ufalır. Çevre görüşü kaybolan, manevra seçenekleri sıfırlanan pilot bu çılgın hıza ayak uydurmak için son derece mekanik, anlık kararlar veren, hedefe odaklı bir kafa yapısına bürünür… İşte böylesine bıçak sırtında yapılan ilerleme yarışı dışarıya son derece sansasyonel ve destansı biçimde sunuluyor. Yarış organizatörleri seyircilerin kokpitte oturmaya can attığını iyi bildiği için fırsattan istifade kolaları, sosislileri, hamburgerleri dayıyor. Müşterilerin alıklığı sayesinde ilerlemenin vaadleri bitmiyor, hep o nurlu ufuklara ulaşmaya çabalıyoruz. İlerlemeciliğin eğriliği her toplumu aynı yarış pistinde koşmaya zorlamasından doğuyor. Türkiye’de yarış şartının teorik savunusunu solcu ve cumhuriyetçi cenah üstlense de pratikte koşanların hep sağcı ve muhafazakâr unsurlar olması bize mahsus bir garabet. Bu durum Türkiye’deki ideolojik kimliklerin ilk günden beri eğri bir zeminde konumlandırıldığını ispatlıyor.
Koşarken her şey çizgiseldir, durup bakınca dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır. Bu bakımdan öze dönüşçülere durup düşünen insanlar denebilir mi? Teorik olarak evet. Durdukları için düşünebildikleri, düşündüklerine göre durdukları söylenebilir. İlerlemecilerin düzdünyacılığına karşı öze dönüşçüler dairesel bir dünya ve tarih tasavvuruna sahiptir. Öze dönüşçülerin sorunu dünyanın biçiminden değil mahiyetinden, yani “dönüş”ten değil, “öz”ün ne olduğu üzerine anlaşamamalarından kaynaklanıyor. Aksine, dönüş konusunda hayli yetenekli olduklarını (yarış pistinde değilse bile) buz pistinde sergiledikleri marifetlerden biliyoruz. Tek tek bakıldığında canlı müziklere, kıvrak figürlere, karmaşık koreografiye, göz alıcı kostümlere diyecek yok. Ne var ki bütün bunlara bakarak öze dönüşçülerin hangi kültüre özgü dansları sergilediklerini anlayamıyoruz. Kuvvetle muhtemel kendileri de anlayamıyor; çünkü müzikle figürler, figürlerle kostümler, kostümlerle koreografi arasındaki uyumsuzluk had safhada. Yine de bu kadar hazırlığın boşa gitmemesi için kimse pozunu bozmuyor, herkes kendine düşen rolü oynuyor… Öze dönüşçüler trajik biçimde kendilerini en biçimci tavırlara hapsetmiş kimselerdir. “Öz” bahsinin uzun, yoğun, yorucu kafa emeği gerektirmesi yüzünden biçimlere dört elle sarılmışlardır. Altı, içi, arkası doldurulamayan biçimlerle kuşatılmış, şairin ifadesiyle “muşamba dekor” bir hayat sürmektedirler. Fakat onlar için en büyük tehlike üzerinde dönüp durdukları, dans ettikleri buz pistidir. Buz ince ve altı boş. Türk sağı ve solu bunu iyi bildiğinden danslarını çifte tedbir alarak sürdürüyor. İki taraf da kırılgan zemine yük bindirmemek için üzerlerindeki hatta içlerindeki bütün ağırlıklardan kurtulmuş şekilde piste çıkıyor. Ve iki cenah da zemini çatlatacak sert figürler sergilemekten (eli, dizi, topuğu, yumruğu zemine vurmaktan) uzak duruyor. Yani hem sağ hem sol unsurlar özsüzlükte ve biçimcilikte son derece benzeşiyor. Bu da eğri, kırılgan ve altı boş politik zemini konuşmak yerine kitlelerin doğrucu davutların kof diskurlarıyla oyalanmasına sebep oluyor.
“Eğri”yi günah keçisine çevirdik ama şu “doğru” dediğimiz ne ola ki? Kelime; açısı sapmayan, dümdüz bir çizgiye karşılık geliyor zihnimizde. Doğada geometrik açıdan mükemmel çizgiler ve biçimler buluyoruz ama insan ve toplum hayatında (ve bunların bileşkesi olan tarihte) bu türden mükemmeliyetçiliklerin yeri yok. Demek ki bizim “doğru”luk vurgumuz bir doğa durumunu işaret etmiyor. Tarihsel “doğru”lara çok yakından baktığımızda gözümüze kimi orantısızlıklar çarpabilir, bu onun doğruluğuna halel getirmez. Daha öz ifadeyle: Doğruyu “dümdüz olması” bakımından değil, “bir yerden bir yere yönelmiş olması”yla, “bir doğrultusu olması”yla anlam ifade eden ilke olarak tanımlayabiliriz. Kaynağı, yönü, hedefi, süreci, salınımı olan dinamik bir ilke olarak. İlerlemecilik ve öze dönüşçülük adlandırmaları da zihnimizde ilk anda “bir yerden bir yere gitme” izlenimi uyandırıyor; fakat yıllar içinde ikisinin de muhayyel birer yolculuğa dönüştüğünü gördük. Neden? Çünkü ikili zihinsel mekanizmalarla yürütülen her tartışma gibi bu kamplar da kimin “yerli” kimin “yersiz” olduğu düzlemine sabitlenmiş, yani yeri kimin sahipleneceği sorusuna sıkışıp kalmışlardı. Bunlar bize hız ve kopuş çağından miras kalan noksan ve eğri büğrü sorulardı. Türkçenin hakemliğine müracaat edince fark ederiz ki öncelikle tartışılması gereken “yer” kavramının kendisidir. Türklerin 19. yüzyılla birlikte içine düştükleri ikili mekanizmalardan kurtulabilmesi için, vaktiyle atlamak zorunda bırakıldıkları bahislere dönerek sıfır noktasına inmesi, yani kendi sözlüğünü oluşturması şart. “Yer” deyince ne anlıyor Türkler? Küre mi, arz mı, vatan mı, yurt mu, il mi? Önce buna cevap verilmesi gerek.
Muhammed SARI (18 Muharrem 1448 - 3 Temmuz 2026)