sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ÇELİŞKİYİ ÜSTLENMEK

Şairlerin bir hayatı yok artık. Şairâne hayatlar vardır şüphesiz ama o kendine mahsus aurasıyla dikkat çeken “şair hayatı”ndan eser kalmadı. Şairler başta edebiyat olmak üzere hayatın cari bütün alanlarından çekilmiş, meydanı “belles lettres” heveslilerine ve “dolce vita” düşkünlerine bırakmış görünüyor. Varlığı bir(ilerine) dert olan “şair hayatı”nın yokluğu ayrı bir dert. Baştan aşağı nazımla yoğrulan bizimki gibi kültürler için kıyametin habercisi dense yeridir. Fakat haber yeni değil. 20. asrın ortalarından beri küresel çapta yürürlüğe konan şahsiyetsizleştirme operasyonlarından en büyük zararı şairlerin gördüğü biliniyordu. Bugünkü toplum hayatının bırakalım şiirli ve şiirle olmayı, toptan şaibeli oluşu yarım asırlık tercihlerimizin kaçınılmaz neticesi. Şairlerin varlığından haberdar olma konusunda zaten sınıfta kalmış bir toplumuz, hiç olmazsa yokluğunun farkına varalım. Belki bu sayede tarihsel uzayda bir noktaya tutunabilir, “bu gidiş nereye” diye sormayı akledebiliriz.

Şairin hayatını sayısız bileşenli psiko-sosyal süreçlerin ve biyo-kültürel yapıların biçimlendirdiğini biliyoruz. Yok olmaya yüz tutmasının da buralardan başladığı tezine sanırım kimse itiraz etmez. Yaşayış, itibar ve zanaat bakımından şair nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bazen ideolojik ve enformatik zehirlenmeye, bazen kültürel ve politik kıtlığa maruz kalışı yüzünden. Sistem bu kategorize edilemeyen mahlûku bir an önce tabiat tarihi müzesindeki yerine postalamak için gün sayıyor. Şairin kendine mahsus bir hayatı olduğunun bilinmesi bile küresel sistemin tanımlayıp formatladığı değer yargılarının sorgulanır hâle gelmesine yetiyor çünkü. İşlerin başka türlü de olabileceğini, giderek başka türlü olması gerektiğini ancak şairin başka türlü olan yaşayışından sezebiliyoruz. Bu başkalık onu bazen tarihöncesinden kalma bir mahlûk gibi gösterse de gerçek böyle değildir. Evet, kalabalıkların ummanına dalıp nefesini tutacak kadar büyük solungaçları, çılgın kalabalıktan uzaklaşıp onun fevkine çıkacak kadar büyük kanatları var gerçekten. Şair araştırmasını böyle yapar. Dalıp çıkarak, uçup kaçarak. Ama ne balık ne kuş olarak. Gözünü su ve hava ufkundan ayırmayan bir kara canlısı o. Dolayısıyla hava, su ve bilhassa karadaki kirlenmeden ilk etkilenen de odur. Onun “hayatta oluşu” değil “kendine mahsus hayatının oluşu” toplumlar için bir tür sıhhat göstergesi sayılır.

“Önce şairin hayatı” sözü aslında bir önem sıralaması belirtmiyor, çünkü yerine başka bir şey konulamaz olanı (hayatı) kıyasa konu edemeyiz. Öyleyse “sadece hayat, hep hayat” desek, şairin hayatını şart koşmasak olmuyor mu diyebilirsiniz. Hayır, olmuyor. Hayatımız birçok bileşen sayesinde “insanî hayat” olma vasfını kazanıyor ve sanat bu bileşenlerin en önemlilerinden biri. Daha önemlisi Türk kültürü, Türk tarihi, Türk dini dahi şiir üzerinden kavranmışken “şiirsiz bir Türklük mümkündür” demek “hayatsız bir hayat mümkündür” demeye gelir. Hayatımızın hayatsızlığı doğrudan hayat savunusu yapmayı zorlaştırıyor. O, serbest uçuşlar ve dip dalışlarında bir hayat keşfedebilirse bir gün, bir yerlerde hepimiz için hayat imkânı vardır diyebiliriz. Onun aşırılıkları yeni toplumsal vasatı, yeni hayatın optimumunu keşfetme yolunda bir öncü girişim anlamı kazanır. Bu yüzden bir sıhhat şartı olarak “önce şairin hayatı” diyoruz. Bu inceliğe dikkat etmeyenler (ki dikkat, ölümcül bedellerle kazanılan bir melekedir) “önce şairin hayatı” denilmesine bakıp kerameti şairde aramaya başlar. 

Gerçek şair kerameti “kendinde arayan” ama “kendinden bilmeyen” kişidir. Bir şair bu ayrımı yapabildikçe kendine mahsus bir hayata sahip olur. Bir hayatı oldukça bir şiiri de olur. Hâlbuki vaktiyle hayat yoluna bir şiiri olsun diye çıkmıştı şair. Zamanla, şiir yazdığı için şair olduğu yanılsamasından kurtulup şair olduğu için şiir yazdığı bilgisine uyanır. Sebepler ve sonuçların yer değiştirmesi gerektiğini fark ettikçe kerameti kendinden bilemeyeceğini de anlamaya başlar. İşaretlerin dış dünyada olduğunu ama doğrulamaların iç dünyada yapıldığını görür. Bu yüzden şair en çok iç sesinin tesirinde yol alır. Sözü önce kendini bağlar. Kimliği kişiliğinin, şiiri yaşayışının bir yansımasıdır. Hususi bir iç hayatı olmayan şairlerin kimliği ve kişiliği arasında yarılma kaçınılmazdır. Kişiliklerini kimliklerine, yaşamsallığı metinselliğe kurban ettiklerinde belles lettres ve dolce vita galip gelmiş olur.

Şair kend’özünden coşar, metinden değil. Kişilik sahibi şair şiirini kupkuru taşı terlete terlete damıtabilir. Ve damıtılmış olanı nerede görse tanır. Kişiliğine özen göstermeyenlerin önüne değme şiir servis edilse ne olur, kıymetini takdir edebilir mi? Tersi de doğrudur: Popüler onay mekanizmalarının meşhur edip önüne koyduğu çiğliği şaire şiir diye “yediremezsiniz.” Konu sanat ise dış dünyadaki alâmetleri bir noktaya kadar dikkate alabilirsiniz. Bütün iş, iç doğrulayıcılardadır. Şairim diyen birinin iç doğrulayıcı melekeleri (murâkabe) gelişmemişse dış dünyadaki alâmetler neye yarar? Alâmetler dilsizdir, keramet onların “dile geleceği” bir iç hayata sahip olunmasındadır. Metnin (ve alâmetlerin) arkasında yazar olarak ve karşısında okur olarak sahici bir persona yoksa anlam da (keramet de) yoktur. O yüzden, önce şair! Önce şairin hayatı! 

Çoğu zaman pek de şairâne olmayan bir hayattır şairinki. Cevr ü cefadan ibarettir. O, şuuru (sanat-hayat bağdaşıklığını) seçerek zaten en büyük fedakârlığı yapmış, piyasanın ve beynelmilel olanın peşinden koşmayacağını baştan ilan etmiştir. Ondan daha fazlasını isteme hakkımız yoktur. Hele bu fedakârlığı küçümsemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. En serbestiyetçi zannedilen şairlerin bile içinden kıskanç bir ejderha çıkmasının sebebi budur. Şaire “Bana ne senin hassasiyetlerinden?” dediğinizde alacağınız en hafif cevap “Canın cehenneme!”dir. Evet, şairler canınızı cehenneme gönderebilir. Sadece buna bakarak bile onların neden peygamberler gibi olamayacağını anlayabilirsiniz. Sabırlarının sınırı vardır (ama bakarsınız mahşere kadar bekleyebilirler de), meseleleri her an şahsîleşebilir (fakat kendilerine menfaat temin etmeye asla yanaşmazlar), gönüllü olarak üzerlerine aldıkları sorumlulukları kimseye hesap vermeden sırtlarından atabilirler (veya gam yükünü gıklarını çıkarmadan taşıyabilirler). Çelişkili mi görünüyor? Çelişkiyi üstlenmek dışında bir yol olsaydı şairlere ihtiyaç duyulur muydu?

Muhammed SARI (4 Zilhicce 1447 - 21 Mayıs 2026)

BAŞINI ÇEVİR, GÖZÜNÜ AÇ

Eğitimden sorumlu devlet dairesi mutadı üzre geçtiğimiz aylarda müfredatı baştan aşağı değiştirdi. Niçin ve nasıl değiştirdiği bahs-i diğer. Ama ciğer yakan bir bahis bu. Bahs-i ciğer! Gerekçesiz bir kararla milyonlarca ders malzemesi çöp oldu. Zaten çöptü denebilir. Doğrudur. Fakat yenisi de çöp. En azından edebiyat müfredatı. Çöpleşmenin tarihi bizde epey gerilere uzanır, bugünkü mesele değildir. Birilerinin aklıyla bazılarının menfaati bir araya gelince ortaya çıkan lobiler herkesi etkileyecek bir güç odağına kolayca dönüşebiliyor memleketimizde. Türkiye böyle bir yer. Etkiye açık. Açıktan da öte: Etkiye aç ve muhtaç! Dışarıdan ve yukarıdan birileri onu sevk ve idare etmezse yürüyebileceğine kendi bile ihtimal vermiyor. Yaşıyor ama ne için yaşadığını bilmiyor. “Kendinde şey” diyorlarmış buna. Kendi’den şey’e doğru seyrediyoruz. 

Yeni ders kitabını açtığımda karşılaştığım ilk metin Faruk Nafiz’in meşhur San’at şiiri olunca sanatsız(tır)laşmayla ilgili izlenimlerim pekişti. Bizler edebiyat, sanat, felsefe diye bunların en kabuklaşmış, en dışlaşmış, en olmuş bitmiş hâllerini sunuyoruz talebeye. Lisede de lisansta da. Edebiyat, sanat, felsefe eğitimlerinin birer kendini keşif yolculuğu olması gerekirken meslekî öğretim formasyonundan ileri gidememesinin sebep olduğu hasar istatistikle ölçülebilecek cinsten değil. Aslında bunlar en az maddî külfetle bir milletin geleceği adına en büyük kazancı sağlayabileceği alanlar. Ne var ki bu kazanç da istatistiğe konu olacak cinsten değil. Edebiyat, sanat, felsefe eğitimlerinin maddî külfeti pek az ama serpilmek için ihtiyaç duyduğu manevî olgunluğu sağlamanın bedeli oldukça büyük. Bir asırlık cumhuriyet devri eğitiminin sayılar üzerinden şişirildiği resmî raporlara göz atarsanız istatistikçileri kurnazlığa sürükleyenin bu manevî külfet korkusu olduğunu görebilirsiniz. Tabiîdir. Kendini kolay kolay ölçtürmeyen ama insana boyunun ölçüsünü şıp diye veren ilimlerin karşısında hangi bilim dalı olsa tedirginlik hisseder. 

San’at şiirine bakınca kuvvetli bir şairin bile bu manevî külfetin altından kalkamayabileceğini görüyoruz. 1926’da, inkılâpların hızlandığı yıllarda yazılmış San’at şiiri. Diğer deyişle, ikbal dalgasını yakalamayı bilmiş, o dalga üzerinde uzun süre yol almayı başarmış bir şiir. Şairin kendini “memleket şiirleri” fikrine vakfettiğini ilan yılı 1926. Oldubittilerin bir devlet politikasına dönüşmeye başladığı o yıl Âkif Mısır’a gitmek zorunda bırakılmıştı. Maarif Teşkilatı Kanunu’nun çıkarılmasıyla okullardan hadis, fıkıh, kelam gibi dersler o yıl kaldırılmıştı. Bir asır geçti; inkılâp dalgasının altında kalanlar ile ikbal dalgasının üzerinde kalanların hesaplaşmasına şahit olmadık. Daha kötüsü, Faruk Nafiz gibi mühim şairlerin bile kendi kıymetlerine kıyan sipariş şiirler döşendiğine şahit olduk. O günün politik ihtiyaçlarına cevap verme kaygısı taşıyan ve doğu-batı karşıtlığı gibi yavan bir teze dayalı, yani sığ bir sanat tarifi yapan bu şiir millî gururu okşayan retoriği sayesinde eleştiriye konu edilmeden şöhretini bugüne kadar korudu. Biz-onlar, doğu-batı, köy-şehir retoriğini sipariş edip destekleyen de şairi kullanıp kenara atan da aynı inkılâpçı kadrolardı. 1926’da altı zaten boş olan şiirin 1937’deki Altı Ok'la içi de boşaltılmış oldu. 

İbretlik akıbete uğramış metinler bizde pek çoktur. Fakat zannedilenin aksine uzun yaşarlar. Uzun ömürlerini altı ve içi boşaltılmış kültürel ortama borçludurlar çünkü. Yoksa normalde politik tarihin bir dönemine ışık tutması bakımından anlamlı olan bir metnin, tutup bir asır sonra gençlere sanat mefhumunu, o mefhum üzerinden kimlik meselesini anlatmak için örnek bir edebî metin olarak sunulması tuhaflığını başka nasıl açıklayabiliriz? Yazan neyi niçin yazdığını iyi kötü biliyordu ama o metin üzerinden sanatı ve kimliği anlatabileceğini zannedenler ne yaptıklarını kesinlikle bilmiyor. Bu metnin olsa olsa “(Bence) San’at” bağlamında okutulabileceğini, hatta sadece o bağlamda okutulması gerektiğini ise hiç bilmiyor. Geçmişi neredeyse söylenceden ibaret hâle getirilen bir milletin sanat neyine? Retorik yeter! 

Kimlikten mi sanata gitmeli? Sanattan mı kimliğe varmalı? Kimlikten sanata gitmek ilk elde mümkün ve makul görünüyor. Fakat biraz dikkat edilirse, bunu savunmak sanatın katkısı olmadan da bir topluluğun kimlik sahibi olabileceğini, hatta bir millet olabileceğini kabul etmek anlamına gelir. Ortada sanatsızca oluşmuş bir kimlik vardır ve o doktriner kimlik artık kendini ifade edecek “sanatsal vasıtalar”a ihtiyaç duymaktadır. Bu formülde sanat (yani ruhun pedagojisi) her zaman eklentiden ibaret kalacak, zor zamanda terk edilecekler listesinin başında yer alacaktır. Tarihte sanatsız toplumlar olagelmiş ama bunlar bir millet karakteri gösteremeden silinip gitmiştir. 2024’ün muhafazakârlarını 1926’nın Kemalistlerinin devamı kılan şey sanatsızlıktır. İdeolojinin tahakkümü ile reelpolitiğin omurgasızlığı sanatsızlıkta birleşirler.  

Sanattan kimliğe varmak zahmetlidir ama kalıcı olan da budur. Kimlik “kim olduğunu bilmek” demek. Ve “bilmek” de din ile, sanat ile olur. Bilimle bilemezsin, çünkü o nesnelerin bilgisidir. Bildirecekse özneyi din ve/veya sanat bildirir. Özneyi nesneleştirmeden ve fail-i mutlaklaştırmadan elbette. Felsefe de bu şartlara riayet ettiği kadar özne ve kimlik adına sahih bir araştırma imkânı sunar. “Sanattan kimliğe varmak” ibaresindeki sıralılık izlenimi bizi yanıltmasın, kâinatta hiçbir oluş tek bir faktöre bağlı değildir ve tarih çizgisel bir seyirde meydana gelmez. Burada bir zaman veya önem sıralaması yok. Örneğin “Türk sanatı” ibaresinde ne Türk’ü ne sanatı birbirinin önüne koyabilirsiniz. Bir şey “Türk sanatı” olarak adlandırılmayı hak etmişse orada Türk ve sanat aynı şey olmuştur. Sıralama gramer gereğidir, hakikat daima grameri aşar. 

Bizim edebiyat, sanat ve felsefe eğitimimiz sanatsız kimliğin ve kimliksiz sanatın var olamayacağı hakikatini 1923’te paranteze almış, 1960’tan sonra ise sağ-sol fark etmeksizin bu hakikate tamamen düşman bir pedagojik cendereye sıkışmıştır. “Paid” ve “agogos”… Pedagoji “çocuğu bir yere götürmek için yapılan kılavuzluk, onu yönlendirmek” demek. Daha sarih bir ifadeyle çocuğun istikametini, dolayısıyla başını ve gözlerini bir yönden başka bir yöne çevirme işi. Toplumun sevk ve idaresinin sıfır noktası yani. Başımızdakiler başımızı bir o yana bir bu yana çevirdi durdu. Bize yeni bir akıl, yeni bir nazar vadedenler çocuklarımızı eldeki baştan, baştaki gözden de etti. 

Muhammed SARI (1 Rebiülevvel 1446 - 4 Eylül 2024)

SAHNEYE SAHNEYİ ÇIKARMAK

Bilgiye dair tecrübelerimiz bir yanıyla biriciktir. Aynı şekilde öğrenmeyiz. İki insanın bir bilgiyi aynı şekilde öğrendiğini söylemek aynı rüyayı gördüklerini söylemeye benzer. İnsanların iç dünyaları farklı olduğundan bilgiyi edinme ve anlamlandırma tarzları da son tahlilde kendilerine özgüdür. Öte yandan, herkesin öğrenmeye dair benzer bazı süreçleri idrak ettiğini kabul ederiz. Özellikle formel ve fonksiyonel hâle getirilmiş malumatın edinilme süreçleri bu umumî tecrübeyi yansıtır. Böyle olmasaydı bırakın toplumsal hayatın organizasyonunu, iki kişi arasında iletişim kurmaktan dahi söz edilemezdi. Bu bakımdan bilgi küresini “beni ben yapan” ve “benleri biz kılan” bilgiler olmak üzere iki parçaya ayırabiliriz.

Binlerce yıl önce gök kürede astronomik gözlemler yapmaya çalışan insanların durumu ne idiyse bugün bilgi küresini tarassut ederkenki hâlimiz odur. Başladığımız yerin gerisinde bile sayılabiliriz; çünkü teknik bilgi onu tecrübe etme, doğrulama veya yanlışlama kapasitemizin çok ötesine geçti. Teknolojinin sadece sonuçlarına maruz kalarak yaşıyoruz. Öyleyse soralım: Tecrübeye dayanmayan şeye bilgi denmeli mi? Bilgi-bağımlı küresel düzende bu soru yersiz görünebilir. Fakat kim bilir, belki de enformasyon çağında sorulması en yerinde soru budur. Özellikle teknik bilginin köpürme hızı ile onun insan tecrübesine konu olması arasındaki makasın korkunç bir hızla açılması, yeni fakat bir o kadar tanıdık bir tahakküm türüyle karşı karşıya bıraktı hepimizi. Modern anlamıyla teknik bilgi ne “ben”e ne “biz”e hayat hakkı tanıyor, bütün olup bitenler “o” alanına hizmet ediyor. Kolektif tarihsel tecrübeye dayanması bakımından “biz” bilgisinin önemi asla yabana atılamaz, fakat insan teki olarak en esaslı tecrübelerimizi “beni ben yapan bilgi” alanı sayesinde kazanırız. “Biz” ve “o” bilgileri bile ancak bu zeminde tesis edilir. “Beni ben yapan bilgi”; taklit (bebeklik), talim (gençlik) ve terbiye (yetişkinlik) öğrenmesi gibi biyolojik ve sosyal hayatın idamesini sağlayan öğrenmeleri de kapsayarak öteye uzanan bir bilgi alanıdır. Bu alanın girişinde “aynı yere çıkıp çıkmayacakları garanti edilemeyen” iki kapı vardır: din ve sanat.

İslâm’ın sünnet ve farzlar üzerinden kulun zahirî eylemlerini sorumluluk ve hesap verilebilirlik prensiplerine sıkıca bağlaması bilgi ile tecrübe arasındaki bağı “mutlaklaştırmadan” canlı tutmuştur. Mutlaklaştırmamıştır çünkü dinin bir de batınî veçhesi vardır ve bu alan çoğu insanın tecrübesinin dışındadır yahut buradaki tecrübe pozitif (yanlışlanıp doğrulanabilir türden) değildir. Yani Müslüman tecrübe edemediği, etse de sözle anlatılamayan şeylere de iman etmiş kişidir. Naklî bilgiyi aklî olana önceler. “Beni ben yapan bilgi”lerin doğrulanması kişinin gönlünde doğan emniyet hissine bağlıdır. Zahirî veçheye dönersek: İslâm’da ne yaptığını bilmek ve bildiği kadarını yapmak övülmüş, bildikleriyle amel etmemek ve amelleri bilgiye dayandırmamak yerilmiştir. Yapmadığı şeyi bildiğini iddia etmek, bildiği şeyin gereğini yapmamak en çok enformasyon çağı insanının imtihanı olmuş görünüyor. Tavşanın suyunun suyunu önümüze bilgi diye koyup itaat bekleyen enformatik algoritmalara karşı lüzumlunun ve elzemin bilgisine ulaşmanın yolunu bulmak zorundayız. 

Levazım bahsinde din elimizden tutar, gerekirse yakamızdan tutma hakkını mahfuz tutarak elbette. Din bilgisi lüzumdan elzeme doğrudur. Vadedilenin vuku bulacağı güne, haber verilen o büyük günün şiddetine bizi adım adım hazırlar, dramatik yükü zamana ve zemine yayar. İrade ve takatimizi aşan işlerden ve malumattan mesul tutmaz. Her ferdin kendi bilgisi (gücü ve nasibi) nispetinde hazırlık yapmasına imkân tanır, ferdiyeti mücerretleştirip tanınmaz hâle getirmez, elzemin tazyiki altında ferdin ezilmesine müsaade etmez. Sanat ise daha dünyadayken yapışır yakamıza, haberin çoktan vuku bulduğunu haykırır, ben’i öldüresiye sarsar. Ben’i adeta öldürerek diriltmeye, mücerretleştirerek müşahhas kılmaya çalışır. Bütün dramatik yükü âna, bugüne bindirir; elzem olana varmaya odaklandığından lüzumluyu terk eder. Bir bakıma kıyamı, haşri, mizanı ve sıratı dünyadayken tecrübe etme provasıdır sanat. Sahne kurar; fakat oyun, oyuncu ve oynama eylemi birer bahanedir. Amaç sahneye sahneyi çıkarmak, bizatihi sahne mefhumunu temaşa edebilmektir. 

“Beni ben yapan bilgi”nin kapıları ilhama da evhama da ardına kadar açıktır. Kapıdan giren şeyin şifa mı virüs mü getirdiğini bilmek bu yüzden hayatî önem taşıyor. Ruhuna aşina olmadan dinde kürsüye talip olmak ahlâkî hastalıkları görülmemiş bir hızda çoğaltıyor. Yordamına kafa yormadan sanatta sahne almak çirkinliğin çoğalmasıyla sonuçlanıyor. Viral çağda bilgiyle ilişki tarzımızı en iyi ifade eden kelime “kapmak” olsa gerek. Eskiden kapılırdık, bir cazibesi vardı bilginin. Şimdilerde herşeyi -tavırları, duyguları, fikirleri- bir yerlerden kapıyoruz. Bilgiyi de kapıyoruz. Hastalık kapar gibi.

Muhammed SARI (23 Safer 1446 - 27 Ağustos 2024)

ACI VE UMUT DOLU HABERLER

Bilinçliliğin nihaî ereği bilinci aşan varlıkları ve durumları “tatmaya” açılmasıdır. Özel şartlandırmalar altına girmemiş hemen her zihin bir gün kendini “nasıl düşünebiliyorum, neden varım, benden ötede ne var” sorularının eşiğinde bulur. Eşikler nesne ile nesne, nesne ile nesne-olmayan arasındadır. Nerede eşik varsa orada iç ve dış, öte ve beri olmak üzere en az iki alan olduğunu kabul etmek zorundayız. Ve nerede ikilik varsa orada soruların türemesi kaçınılmazdır.

Sorular eşiktir. Çoğu bilgi disiplini eşiği geçip cevaplara ulaşmak üzere faaliyet gösterir. Bilhassa pozitif bilimler cevaba doğrudur. Felsefî düşünme ise sorunun ardından cevabı bulmayı değil, hep bir önceki soruya, giderek ilk soruya, ben kimim / varlık nedir sorusuna dönmeyi amaçlar. Filozof her cevabın beraberinde yepyeni soru ve sorunlar getirdiğini bildiğinden hangi öğretiyi vaz ederse etsin hep iki soru arasındaki eşikte durur. Mevcut cevapların yetersizliği ile mümkün cevapların nihayetsizliği arasında durur ve soruya tutunur. 

Hiçbir bilgi alanı en mühim nesneyi, yani ölümü aşan bir haber vermez. Bunun metoda sadakat mi acziyet mi olduğuna herkes kendi karar vermeli. Dinin üstün vasfı, nesneler arası ilişkilerden başlayıp nesne ile nesne-olmayan, oradan da nesne-olmayan ile nesne-olmayan arasındaki bağlantılara kadar uzanan bir kozmogoniye dair haber vermesinden ileri gelir. Haber; soru ve cevabı içererek aşan üstün formun adıdır. Haberin beraberinde bir soruyu mu cevabı mı getirdiğinin pek önemi yoktur. Haber acı veya umut dolu da olabilir. Haber geldiği sürece kendimizde dünya hayatına katlanma gücü bulabiliriz, insanlığımızı anlamlandırıp koruyabilmemiz için haberdar olmaya muhtacız. İman dediğimiz üstün hâl haberi kalben kabulle doğar. Doğuşla birlikte bir lezzet hâsıl olur. Bilginin tadılabilir kıvama gelmesi onun din ve/veya sanat alanına mahsus bir mahiyet kazanması demektir. Dini vecdden, sanatı hazdan ayıramayız. Vecdin ve hazzın ışığında aydınlatılıp yumuşatılarak sunulmasaydı yaratılmışlığın, ölümlülüğün, dirilişin ve hesaplaşmanın yakıcı bilgisi bizi kül ederdi.

Bütün aydınlatıcı bilgiler aynı zamanda yakıcıdır. Nasıl bilebildiğimizi bilirsek bildiklerimiz bizi yakmak yerine yapar. Öyleyse evvela “bilinen > bilen > bildiren” sırası bozulduğunda bilginin sıhhatinin tehlikeye gireceğini bilmeliyiz. Bilmenin fıtrî seyrinde önce nesneye uzanmak vardır. Göz neye bakar ise gönül ona akar. İnsan yavrusu duyuları yardımıyla nesneler dünyasından sürekli kokular, dokular, renkler, şekiller, sesler devşirir. Kişi ergenlikten çıkar çıkmaz duyular yoluyla edinilmiş nesne bilgisi eşliğinde kendi içine dönmek ihtiyacı hisseder. Duyum ve doyumlarını adlandırma ve anlamlandırma uğraşına dalar. Hem sürekli yeni bilgiler öğrenildiği hem de bilgiler sürekli işlendiği için bilgilenme yolculuğunun en uzun, en zahmetli safhası budur. Öğrenme hızı ile işleme hızı arasındaki uçurumun sürekli büyümesi kişiyi bir sıçrama yapmaya zorlar. Sonunda kişi afaktan ve enfüsten muttali olduğu bilgileri içererek aşan, yani kendini aşkınlığa, kaynağa ulaştıracak olan yola girer ki buradan sonrasının pek söze gelir yanı yoktur. Bilinenin ve bilenin bildirende erimesi söz konusudur artık. Yunus’un diliyle söylersek: 

Hak'dan nazar oldı bana, Hak kapusın açar oldum
Girdüm Hakk'un haznesine, dürr ü gevher saçar oldum

Esritdi ışka düşürdi, ben hamıdum ışk bişürdi
Aklum başuma divşürdi, hayrı şerden seçer oldum

Şairler (tıpkı müminler gibi) bilme yolculuklarına “aşk” adını vermişler. Şairin yolculuğu maceraperestlerinki veya turistlerinki gibi değildir, dışlaşmaz. Şair hem gösterişçi bilgiden hem sevgi gösterilerinden özenle uzak durur. Şair soruların ve cevapların lüzumsuz olmadığının fakat gönül indirilecek çerçeveler olmadığının da farkındadır. Gönül indirdiğinde kendini müminlerin katından filozofların ve bilim insanlarının zeminine indirmiş olacağını bilir. Gönlü yüce tutmak uğruna kınanmayı göze alır. Şatafata karşı şatahatı yeğler. 

Muhammed SARI (20 Zilka’de 1445 - 27 Mayıs 2024)