din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TEORİLERİ VE KURUMLARI DOĞRULAMAK

Dünyanın gerçekte ne olduğu, insanların dünyaya bakarken ne gördüklerinden bağımsız düşünülemez. Varlığa anlam katan ve anlama bir form giydiren bu iki yönlü bakıştır. Dünyaya bakmayan, dolayısıyla görmekle işi olmayan insanlar çoğunlukta olsa bile iki yönlü bakış öneminden bir şey yitirmez. Bir kişi bile bakma zahmetine katlanıyorsa dünya “vardır.” Dünyaya gerçekten alıcı gözle bakıp da onu göremeyen yahut ondan bir şeyler göremeyen var mı? Görülecek şeydir dünya. Evvela bakma zahmetine katlanılmalı. 

Çekik, kısık, şişmiş, kanlı, uykusuz, dinç veya yorgun gözlerle bakarız dünyaya. Kimileri çizgileri, kimileri renkleri, kimileri hareketleri, kimileri nesneleri, kimileri ıssızlığı, kimileri kalabalığı görür. Benim altları morarmış, fersiz gözlerimle dünyaya baktığımda gördüğüm birtakım kategorilerdir. Bilme ve eyleme kategorileri. Hatasız genelleme olmadığını bilsem de dünyaya baktığımızda dört ana kategori görebileceğimizi düşünüyorum: din, sanat, bilim ve siyaset. Bilinen insanlık tarihinin bu dört kategori etrafında şekillendiğine inanıyorum. Şayet Kur’ân inmeden önceki çağlarda önce yaşasaydım bu kadar iddialı konuşamazdım. Benim gözümde, Kur’ân’la birlikte hadiselerin seyrinde hangi bilme ve eyleme kategorilerinin belirleyici olacağı sarahat kazanmıştır.

Bir yerde kategoriler belirginleşmişse aralarında çeşitli ittifak ve çatışmaların yaşanacağını beklemek akla uygun. Hümanist bakış açısı etkisini hissettirene kadar dört kategorinin görece uyum ve uzlaşma içinde oldukları söylenebilirdi. Hümanizmin itikadî, bediî, fennî ve siyasî değer yargılarına vurduğu darbe klasik değer hiyerarşisini de altüst etti. Alttaki bilim ve siyaset, üstteki din ve sanata galip geldi. Bu, bilim ve siyasetin kendi aralarında iktidar mücadelesi yaşamadığı veya din ile sanatın her hususta iyi anlaştığı anlamına gelmiyor elbette. Hümanizm; din ve sanata karşı etkin rol üstlenmeleri şartıyla bilim ve siyasetin kendi aralarındaki sürtüşmelerine müsaade etti. Aynı hümanizm, din ve sanat alanlarını ne bilim-siyaset bloğu karşısında ne kendi aralarındaki ilişkilerde ne de iç meselelerinde rahat bıraktı. Daha ileri adımlar da atıldı: Bilim ve siyaset kurumları işledikleri cinayetlerin bazen meşruiyetini bazen de mazeretini din ve sanattan devşirme kurnazlığı gösterdi. Zalim sultanlar dinin otoritesini dünyevî emellerine perde edindi, cani bilim adamları bilimin yöntem saplantısına sanatın başıboşluğunu gerekçe gösterdi. Tüm bu taktik ve stratejik müdahaleler bugünkü parçalı ve çatışmalı görüntüyü ortaya çıkardı. Aynı kampta uyuyanlar birbirinin huyundan da suyunda da etkilenip benzeşir oldu. Karşı kamptakilerle zıtlaşan yönlerini hiç olmadığı kadar sivriltip tehditkâr hâle getirdi.

17. yüzyıldan bu yana bilim ve siyaset benzeşmeye devam etmektedir. Bugün artık bilim ve siyasetin kendilerine özgü katı yapıları, sivri köşeleri, kırmızı çizgileri var. Örneğin belli bir bilgi aristokrasisine tâbi olmadan modern bilimin mabedine kabul edilmeniz mümkün değil. Aynı şekilde siyaset yapabilmek, özellikle de kurumsal siyaset yapabilmek için kimi güç odaklarının çıkar tanımını benimsemeli, hatta bu konuda son derece kıyıcı davranarak kendinizi ispat etmek zorundasınız. Bilim ve siyaset elitlerinin suç birliği bu keskin ön şartlar sayesinde tesis ediliyor. Modernliğin sebep olduğu çatlak sebebiyle bilim ve siyasetin karşı safında din ve sanatın yer aldığı kabul ediliyor dedik. Din ve sanatın da birtakım şartları, çizgileri var. Fakat bunlar aslî vasıflarını anlamak için yeterli değil. Belirgin “kabul ritüelleri” ve “çıkış yaptırımları” yok çünkü. Kişi kendini nereye ait hissediyorsa orada kabul ediliyor. Din ve sanat için esas olan mutezil (yolsuz) ve inestetik (yersiz) olmamaktır. Ezcümle dini ve sanatı dışarıdan bir gözle bir yere kadar tanıyabilirsiniz. Doğrudan bireyin tecrübesine dayanmaları onlara ancak “içeriden bir nazar”la bakmayı zorunlu kılar. 

Bilim ve siyaset tam da “göründükleri gibi”dir, katıdır. Katılıkları sebebiyle dokularına nüfuz edemezsiniz, ancak kapılar içeriden açılırsa girebilirsiniz. Bilim ve siyasetin suç birliğinin temelinde mutlak egemenlik iddiaları vardır. Ve bir uzlaşma, anlaşma, işbirliği söz konusu olacaksa bu ancak hegemonyalarını tanıyanlarla tesis edilebilir. Egemenliği tanımayıp müesses iç nizamı (raconu) bozabilen ve yeni bir dizge vaz edebilenler yeni hegemondur, anlaşmayı bozmaya güç yetiremeyenler ise kurban olur. Galip-mağlup döngüsü her şeyi belirler. Siyasette birilerine kavuk sallamadan başkalarına parmak sallayabileni görmedim. Bu yiğitliği gösterdiği söylenenlerin hepsi erkenden rahmetli oldu. Bilim mabedinde de işler aşağı yukarı bu şekilde işler. Bilimsel paradigmalar uzun ve son derece kanlı mücadeleler neticesinde kuruldukları için ancak daha kararlı ve kanlı bir başka müdahaleyle değiştirilebilir. Aksi takdirde her bilim insanı mevcut paradigmanın kabulleri içinde iş görmek durumundadır. Uyumlanamayanlar, lisansları veya saygınlıkları ellerinden alınarak mabedden atılır. Çabuk unutuyoruz, COVID’i hatırlayın.

Din ve sanat “göründükleri gibi olmayan” alanlardır. Sınırları, kapıları, geçitleri tutan resmî bekçileri yoktur. Daima açık kapı politikası uygulanır. Tabiri caizse meydan boş bırakılır, kapılar kilitlenmez, kimlik sorulmaz. Din ve sanat alanına girmenin zorluğu kişinin aynı zamanda kendi iç dünyasına doğru bir adım atması gerekliliğinden kaynaklanır. Girdim denilerek girilebilen alanlar değildirler. Bilim ve siyaset gibi somut alan hâkimiyeti güdüsüyle hareket etmezler. Güçleri görünmezliklerindedir ve bu sayede zor zamanlarda güç birliği yapabilmektedirler. Din ve sanatın şart koştuğu iç görüden mahrum olduğu hâlde sözcülüklerini üstlenme cüreti gösteren çok insan vardır. Onlara sorarsanız içeri girmekle kalmamışlar, dışarıdakilere karşı bir temsil görevi de üstlenmişlerdir. Hâlbuki dini ve sanatı hiçbir kişi ve grup doğuştan veya ilanihaye temsil edemez. Din ve sanatın iktidarı bu mânâda hep görünmezdir. Kaderin cilvesine bakın ki bilim ve siyaset katı bünyesinden sürekli zorbalar ve nobranlar çıkarırken; din ve sanat da iktidarlarının görünmezliğinden istifade eden münafıklar ve sahte peygamberlerle uğraşmak zorundadır.

Felsefenin bu çatışmada üçüncü taraf olduğunu sanmıyorum. Felsefe, yukarıdaki nizalı tarafların dışında durmayı tercih etmiş ama çoğu kez tarafların kendini haklılaştırma misyonunun aracı hâline gelmekten kurtulamamıştır. Sicili asilleri bırakıp gâsıplarla iş tutmakla sık sık lekelenmiştir. Felsefenin kadim geçmişte din ve sanat ile bütünleşik başlayan serüveni 17. yüzyıldan itibaren tamamen siyaset ve bilimin boyunduruğuna girmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tablonun değiştiğine dair bir emare yok henüz. Bugün alt dallarına ayırmaksızın felsefe diye yekpâre ve katışıksız bir nosyondan bahsetmek imkânsız. Tarihte de saf manada bir felsefe (felsefe için felsefe) yapma geleneği olduğu tartışılır. O yüzden felsefeyi temel düşünme becerileri (tefekkür, teemmül, tedebbür, tezekkür…) kategorisi olarak konumlandırıyorum. Felsefenin, insanlığın iç görü ve dirayetini yeniden kazanacağı aslî alanlardan biri olma vasfı taşıdığını düşünmüyorum. Felsefe zaman zaman mükemmel bir eşlikçi olabilir ama asla bir öncü değil. Felsefe metbû rolü oynadığında saptırıcı, tâbi olduğunda destekleyici bir tesir yaratıyor.

Tâbi-metbû ilişkisi dört majör alanın her birini farklı etkiliyor. Bilim ve sanatın başat rol olma iddiaları daha çok kendi aralarındaki rol çalma ithamı yüzündendir. Ne eskiden sanatın ne bugün bilimin mutlak ve müstakil hâkimiyetinden bahsedebiliriz. İkisi de kendilerini himaye edecek dinî ve/veya siyasî bir otoriteye ihtiyaç duymuştur daima. Asıl mücadele dinin mi siyasete, siyasetin mi dine tâbi olacağı sorusunda düğümleniyor. Felsefenin bakışımında tarih diye bir disiplin yer alıyorsa biraz da bu mücadelenin anlatısına ihtiyaç duyulduğu için vardır. Tarih ve felsefe en temelde din ile siyaset arasındaki mücadelenin nakilcileri ve yorumcularıdır. Biri “olan”, diğeri “olması gereken” zaviyesinden bakarak din-siyaset çekişmesini enine boyuna irdelerler. İslâm siyaset felsefesinde “din asıldır, devlet onun fer’îdir” düsturu zikredilse de İslâm tarihi anlatısı devlet adamlarının etrafında şekillenmiştir. Görüldüğü üzere hatlar hep çapraz bağlanagelmektedir, asimetrik bir mücadele prensibi hep yürürlüktedir. Mesele, felsefenin yansıttığı gibi ilkelerin münazarası yahut tarihin yansıttığı gibi şahısların mücadelesi düzleminde gerçekleşseydi egemenlik tartışması bir biçimde çözüme kavuşurdu. Fakat gerçekçi bir nazarla bakarsak gerçek iktidar mücadelesinin ilkeler ile şahıslar arasında cereyan ettiğini görürüz. En büyük zorluk da bu asimetriden doğmaktadır. Şayet değer yargılarınız ilke ile şahıs arasında bölünmeye uğramışsa düşünme-eyleme birliğine ulaşmanız imkânsızlaşacaktır.

İlkeler ve şahıslar arasındaki asimetrik iktidar mücadelesi beraberinde yine asimetrik ittifaklar getiriyor. Modern zamanlarda bilim adamı ve devlet adamlarının yakınlaşması, dindar ile sanatkârın birbirine yeniden bağışlayıcı nazarlarla bakması din-siyaset (ilke-şahıs) mücadelesinin şiddetinin artışıyla doğru orantılıdır. Mikro düzeye indiğimizde siyasetçilerden korkan dindarlar ve bilim adamlığı titrine özenen sanatçılar kadar dinî hükümleri esas kabul eden siyasetçilere, sanatın sağaltıcı yaklaşımına hayranlık duyan bilim erbabına da rastlayabiliriz. Daha altlara da inilebilir: Din ile bilimin aslında uyumlu olduğunu, eğer başarabilirlerse kitleleri tarihte hiç olmadığı kadar efektif biçimde yönetebileceklerini ima eden iktidar teorilerini işitmişizdir. Sanat ile siyaset arasındaki ego yarışının çocukça olduğunu, eğer olgun davranırlarsa din ve bilimin kuralcı çerçevesinde kurtulup daha haz ve güç odaklı, daha şenlikli bir toplum düzeni kurabileceklerini fısıldayan iktidar teorilerinden de haberdarızdır. Yine de bu dip dalgalar majör kategorilerin yerini değiştirecek ağırlıkta faktörler sayılmaz. Her büyük dönüm noktasında mesele gelip din ile siyaset arasındaki koz paylaşımına dayanmış, sair bilgi/iktidar alanları bu bilek güreşinin sonucuna göre pozisyon almıştır.

Buraya kadar dini kategorilerden bir kategori olarak ele aldım ki genel tarihsel çerçeveyi betimleyebileyim. Demokratik ve objektif tavrımı sonsuza kadar koruyabilirim. Ama bu durumda dün ve bugün olup bitenler karşısında hiçbir ahlâkî bir sabitemin bulunmadığını da itiraf etmiş olurum. Hâlbuki ahlâk sahibi olmak dışında bir amacım yok. Bu dünyaya teorileri ve kurumları doğrulamaya gelmedim. Onlar kendi kendilerini yanlışlamaya devam ediyor zaten. Ben beni doğrulayacak bir ayna arıyorum. Bana boyumun ölçüsünü verecek aynayı bilimin ve siyasetin alanında bulamayacağım kesin.

Muhammed SARI (16 Rebiülevvel 1448 - 29 Ağustos 2026)

AHİRET TARLASINDA AFYON ÜRETMEK

Yaşım çok az şeyi anlamama müsaade eder. Yeteneğim ise anladıklarımın çok azını anlatmaya. Fakat okumak, yazmak, düşünmek, hayatı rikkatli yaşamaya çalışmak sayesinde zaman ve mekân biraz olsun genişleyebiliyor, ileriye ve geriye doğru nispeten rahat hareket edebiliyorsunuz. “Ömür” ve “hayat” mefhumlarının aynı şey olmadığını sanat ve düşünceyle temas ettikçe anlıyorsunuz. Dahası, insan varlığınızın nerelerden başladığını ve tahmin edilemeyecek kadar uzak bölgelere sarktığını hayretle, haşyetle fark ediyorsunuz. Kendinden taşabilmenin verdiği güçle olsa gerek geçmiş ve gelecek, tarih ve tabiat, hayat öncesi ve ölüm sonrası hakkında birtakım görülere ulaşabiliyorsunuz. Buna gaibe muttali olmak denemez elbette. Kantçı bilgiye yabancı olduğumu söylemeye çalışıyorum sadece. “Ben aklın sınırlarını inanca yer açılsın diye belirlemeye çalıştım.” demişti Kant. Hayır, biz Müslümanız. Bizim bilmemiz ile inanmamız birbirinden ayrılamaz.

Terim, kavram ve tanımlar yerine dünyaya tavırlar ve tutumlar üzerinden bakmayı yeğliyorum. Gerekmedikçe yüklü isimlendirmeleri doğrudan kullanmamaya dikkat ediyorum. Terimlerin içinde ben yoksam, kavramlarda benden bir şeyler yoksa, birtakım hazır tanımların yardımını hissetmiyorsam onlara ihtiyatla yaklaşıyorum. Kişiliksiz terimlerin, kavramların, tanımların tıka basa dolduğu zihinlerimizle bugün daha özgür olduğumuzu iddia ediyoruz. Hep böyle olur zaten: Kalın kafalılık ve köle ruhluluk birbirini besler. Büyük şair yıllar önce “Din yardım eder, teori acımasızlığı öğretir.” demişti. Hayat kurtaran bir sözdü. Hâlâ kurtarıyor. Yine de ufak bir ilave yapmama izin verin: Yardım ediyormuş gibi görünen teorinin foyasını meydana çıkarmak ve din namına gerçekleştirilen acımasızlıkları boşa çıkarmak şartıyla. Dine dönüşmüş teorileri ve teorilerden ibaret hâle gelmiş dini red şartıyla.

İnandığımızı söylediğimiz şeyleri bir gün bizzat görüp bileceğimizi hakikaten kabul etmiş olsaydık gördüklerimizi inanç diye bellemek tehlikesinden korunabilirdik. Gelecek zaman sigasıyla anılan ahiret bildiğimiz mânâda gelecekte değil şimdidedir. Ahireti bir tür uzak gelecek olarak tasavvur edenler inandıklarını görmekten mahrum kalıyor, gördüklerine inanmaya başlıyor. Böyle kişiler ahiret tarlasında afyon üretiyordur artık. İmal ettikleri afyon sebebiyle halüsinasyon ve hezeyanlara maruz kalmışlardır. İlerleme afyonuna maruz kalıp geriden gelen bir millet olduğumuzu kabul ettiğimiz günden beri iki katlı tuhaflık yakamızı bırakmıyor: Sanayileşme ve kalkınmanın ferde, tabiata ve topluma verdiği hasarı biliyoruz fakat tarihte eşi görülmemiş bir determinist boyun eğiş yüzünden o yoldan bizim de geçmemiz gerek diyoruz. Teknolojinin insan ruhunu nasıl örselediğini biliyoruz ama önce çağa ayak uyduralım, gerisini sonra düşünürüz diyoruz. Bu mantığa göre teknolojik güç onu ele geçirmek isteyeni belki hep vezir etmiyor ama ondan mahrum kalanı kesinlikle rezil ediyor… Öyleyse kopsun kıyamet!

Gücü ilah belledi birileri. Yol hâlâ bu yoldur. Kötülüğe bulaşmamaktan ve kötülüğü tanımlama dirayeti göstermektense ona göz yummaya mahkûm bir zihin sefaleti hayat tarzı diye benimsetildi. Zor ama haysiyetli bir hayat yaşamaktansa zorbaların yancılarından biri olmak marifet sayıldı. Teoriyi kopyalamak makbul, teorinin eleştirisini uygulamak yersiz bulundu. Hesabını sormadığımız her kötülük dönüp bizi hesaba çeker oldu. Yolun yarıdan çoğu geçildi Türkiye adına. Herkes kendi muhayyel perisûretine kavuşacağı varsayımıyla sürüklenmeye devam ediyor. Gerçekler caddelerde anadan üryan gezse de görmezden gelmeye çalışıyoruz. Belki “dünya sistemi” tezini artık komplo teorisi deyip inkâr etmiyoruz ama milletlerin kendi kararlarını verdiklerine de inanmak istiyoruz. Politik manipülasyonun medyatik algoritmalar aracılığıyla olağanlaştırıldığını dakika dakika tecrübe ediyoruz ama seçmen denen insan türünün kararının kendi vicdanına ait olduğunu da iddia ediyoruz. Orijinal görünme endişesine boşverin ve kendi iyiliğiniz için şu soruları cevaplamaya bakın: Düşüncelerimiz bizim düşüncelerimiz mi? Bu sözler gerçek düşüncelerimizin ifadesi mi? Yaptıklarımızı hür irademizle mi yaptık? Ne yaptığımızı biliyor muyuz peki?

Muhammed SARI (3 Cemaziyelevvel 1446 - 5 Kasım 2024)

SAHNEYE SAHNEYİ ÇIKARMAK

Bilgiye dair tecrübelerimiz bir yanıyla biriciktir. Aynı şekilde öğrenmeyiz. İki insanın bir bilgiyi aynı şekilde öğrendiğini söylemek aynı rüyayı gördüklerini söylemeye benzer. İnsanların iç dünyaları farklı olduğundan bilgiyi edinme ve anlamlandırma tarzları da son tahlilde kendilerine özgüdür. Öte yandan, herkesin öğrenmeye dair benzer bazı süreçleri idrak ettiğini kabul ederiz. Özellikle formel ve fonksiyonel hâle getirilmiş malumatın edinilme süreçleri bu umumî tecrübeyi yansıtır. Böyle olmasaydı bırakın toplumsal hayatın organizasyonunu, iki kişi arasında iletişim kurmaktan dahi söz edilemezdi. Bu bakımdan bilgi küresini “beni ben yapan” ve “benleri biz kılan” bilgiler olmak üzere iki parçaya ayırabiliriz.

Binlerce yıl önce gök kürede astronomik gözlemler yapmaya çalışan insanların durumu ne idiyse bugün bilgi küresini tarassut ederkenki hâlimiz odur. Başladığımız yerin gerisinde bile sayılabiliriz; çünkü teknik bilgi onu tecrübe etme, doğrulama veya yanlışlama kapasitemizin çok ötesine geçti. Teknolojinin sadece sonuçlarına maruz kalarak yaşıyoruz. Öyleyse soralım: Tecrübeye dayanmayan şeye bilgi denmeli mi? Bilgi-bağımlı küresel düzende bu soru yersiz görünebilir. Fakat kim bilir, belki de enformasyon çağında sorulması en yerinde soru budur. Özellikle teknik bilginin köpürme hızı ile onun insan tecrübesine konu olması arasındaki makasın korkunç bir hızla açılması, yeni fakat bir o kadar tanıdık bir tahakküm türüyle karşı karşıya bıraktı hepimizi. Modern anlamıyla teknik bilgi ne “ben”e ne “biz”e hayat hakkı tanıyor, bütün olup bitenler “o” alanına hizmet ediyor. Kolektif tarihsel tecrübeye dayanması bakımından “biz” bilgisinin önemi asla yabana atılamaz, fakat insan teki olarak en esaslı tecrübelerimizi “beni ben yapan bilgi” alanı sayesinde kazanırız. “Biz” ve “o” bilgileri bile ancak bu zeminde tesis edilir. “Beni ben yapan bilgi”; taklit (bebeklik), talim (gençlik) ve terbiye (yetişkinlik) öğrenmesi gibi biyolojik ve sosyal hayatın idamesini sağlayan öğrenmeleri de kapsayarak öteye uzanan bir bilgi alanıdır. Bu alanın girişinde “aynı yere çıkıp çıkmayacakları garanti edilemeyen” iki kapı vardır: din ve sanat.

İslâm’ın sünnet ve farzlar üzerinden kulun zahirî eylemlerini sorumluluk ve hesap verilebilirlik prensiplerine sıkıca bağlaması bilgi ile tecrübe arasındaki bağı “mutlaklaştırmadan” canlı tutmuştur. Mutlaklaştırmamıştır çünkü dinin bir de batınî veçhesi vardır ve bu alan çoğu insanın tecrübesinin dışındadır yahut buradaki tecrübe pozitif (yanlışlanıp doğrulanabilir türden) değildir. Yani Müslüman tecrübe edemediği, etse de sözle anlatılamayan şeylere de iman etmiş kişidir. Naklî bilgiyi aklî olana önceler. “Beni ben yapan bilgi”lerin doğrulanması kişinin gönlünde doğan emniyet hissine bağlıdır. Zahirî veçheye dönersek: İslâm’da ne yaptığını bilmek ve bildiği kadarını yapmak övülmüş, bildikleriyle amel etmemek ve amelleri bilgiye dayandırmamak yerilmiştir. Yapmadığı şeyi bildiğini iddia etmek, bildiği şeyin gereğini yapmamak en çok enformasyon çağı insanının imtihanı olmuş görünüyor. Tavşanın suyunun suyunu önümüze bilgi diye koyup itaat bekleyen enformatik algoritmalara karşı lüzumlunun ve elzemin bilgisine ulaşmanın yolunu bulmak zorundayız. 

Levazım bahsinde din elimizden tutar, gerekirse yakamızdan tutma hakkını mahfuz tutarak elbette. Din bilgisi lüzumdan elzeme doğrudur. Vadedilenin vuku bulacağı güne, haber verilen o büyük günün şiddetine bizi adım adım hazırlar, dramatik yükü zamana ve zemine yayar. İrade ve takatimizi aşan işlerden ve malumattan mesul tutmaz. Her ferdin kendi bilgisi (gücü ve nasibi) nispetinde hazırlık yapmasına imkân tanır, ferdiyeti mücerretleştirip tanınmaz hâle getirmez, elzemin tazyiki altında ferdin ezilmesine müsaade etmez. Sanat ise daha dünyadayken yapışır yakamıza, haberin çoktan vuku bulduğunu haykırır, ben’i öldüresiye sarsar. Ben’i adeta öldürerek diriltmeye, mücerretleştirerek müşahhas kılmaya çalışır. Bütün dramatik yükü âna, bugüne bindirir; elzem olana varmaya odaklandığından lüzumluyu terk eder. Bir bakıma kıyamı, haşri, mizanı ve sıratı dünyadayken tecrübe etme provasıdır sanat. Sahne kurar; fakat oyun, oyuncu ve oynama eylemi birer bahanedir. Amaç sahneye sahneyi çıkarmak, bizatihi sahne mefhumunu temaşa edebilmektir. 

“Beni ben yapan bilgi”nin kapıları ilhama da evhama da ardına kadar açıktır. Kapıdan giren şeyin şifa mı virüs mü getirdiğini bilmek bu yüzden hayatî önem taşıyor. Ruhuna aşina olmadan dinde kürsüye talip olmak ahlâkî hastalıkları görülmemiş bir hızda çoğaltıyor. Yordamına kafa yormadan sanatta sahne almak çirkinliğin çoğalmasıyla sonuçlanıyor. Viral çağda bilgiyle ilişki tarzımızı en iyi ifade eden kelime “kapmak” olsa gerek. Eskiden kapılırdık, bir cazibesi vardı bilginin. Şimdilerde herşeyi -tavırları, duyguları, fikirleri- bir yerlerden kapıyoruz. Bilgiyi de kapıyoruz. Hastalık kapar gibi.

Muhammed SARI (23 Safer 1446 - 27 Ağustos 2024)

ACI VE UMUT DOLU HABERLER

Bilinçliliğin nihaî ereği bilinci aşan varlıkları ve durumları “tatmaya” açılmasıdır. Özel şartlandırmalar altına girmemiş hemen her zihin bir gün kendini “nasıl düşünebiliyorum, neden varım, benden ötede ne var” sorularının eşiğinde bulur. Eşikler nesne ile nesne, nesne ile nesne-olmayan arasındadır. Nerede eşik varsa orada iç ve dış, öte ve beri olmak üzere en az iki alan olduğunu kabul etmek zorundayız. Ve nerede ikilik varsa orada soruların türemesi kaçınılmazdır.

Sorular eşiktir. Çoğu bilgi disiplini eşiği geçip cevaplara ulaşmak üzere faaliyet gösterir. Bilhassa pozitif bilimler cevaba doğrudur. Felsefî düşünme ise sorunun ardından cevabı bulmayı değil, hep bir önceki soruya, giderek ilk soruya, ben kimim / varlık nedir sorusuna dönmeyi amaçlar. Filozof her cevabın beraberinde yepyeni soru ve sorunlar getirdiğini bildiğinden hangi öğretiyi vaz ederse etsin hep iki soru arasındaki eşikte durur. Mevcut cevapların yetersizliği ile mümkün cevapların nihayetsizliği arasında durur ve soruya tutunur. 

Hiçbir bilgi alanı en mühim nesneyi, yani ölümü aşan bir haber vermez. Bunun metoda sadakat mi acziyet mi olduğuna herkes kendi karar vermeli. Dinin üstün vasfı, nesneler arası ilişkilerden başlayıp nesne ile nesne-olmayan, oradan da nesne-olmayan ile nesne-olmayan arasındaki bağlantılara kadar uzanan bir kozmogoniye dair haber vermesinden ileri gelir. Haber; soru ve cevabı içererek aşan üstün formun adıdır. Haberin beraberinde bir soruyu mu cevabı mı getirdiğinin pek önemi yoktur. Haber acı veya umut dolu da olabilir. Haber geldiği sürece kendimizde dünya hayatına katlanma gücü bulabiliriz, insanlığımızı anlamlandırıp koruyabilmemiz için haberdar olmaya muhtacız. İman dediğimiz üstün hâl haberi kalben kabulle doğar. Doğuşla birlikte bir lezzet hâsıl olur. Bilginin tadılabilir kıvama gelmesi onun din ve/veya sanat alanına mahsus bir mahiyet kazanması demektir. Dini vecdden, sanatı hazdan ayıramayız. Vecdin ve hazzın ışığında aydınlatılıp yumuşatılarak sunulmasaydı yaratılmışlığın, ölümlülüğün, dirilişin ve hesaplaşmanın yakıcı bilgisi bizi kül ederdi.

Bütün aydınlatıcı bilgiler aynı zamanda yakıcıdır. Nasıl bilebildiğimizi bilirsek bildiklerimiz bizi yakmak yerine yapar. Öyleyse evvela “bilinen > bilen > bildiren” sırası bozulduğunda bilginin sıhhatinin tehlikeye gireceğini bilmeliyiz. Bilmenin fıtrî seyrinde önce nesneye uzanmak vardır. Göz neye bakar ise gönül ona akar. İnsan yavrusu duyuları yardımıyla nesneler dünyasından sürekli kokular, dokular, renkler, şekiller, sesler devşirir. Kişi ergenlikten çıkar çıkmaz duyular yoluyla edinilmiş nesne bilgisi eşliğinde kendi içine dönmek ihtiyacı hisseder. Duyum ve doyumlarını adlandırma ve anlamlandırma uğraşına dalar. Hem sürekli yeni bilgiler öğrenildiği hem de bilgiler sürekli işlendiği için bilgilenme yolculuğunun en uzun, en zahmetli safhası budur. Öğrenme hızı ile işleme hızı arasındaki uçurumun sürekli büyümesi kişiyi bir sıçrama yapmaya zorlar. Sonunda kişi afaktan ve enfüsten muttali olduğu bilgileri içererek aşan, yani kendini aşkınlığa, kaynağa ulaştıracak olan yola girer ki buradan sonrasının pek söze gelir yanı yoktur. Bilinenin ve bilenin bildirende erimesi söz konusudur artık. Yunus’un diliyle söylersek: 

Hak'dan nazar oldı bana, Hak kapusın açar oldum
Girdüm Hakk'un haznesine, dürr ü gevher saçar oldum

Esritdi ışka düşürdi, ben hamıdum ışk bişürdi
Aklum başuma divşürdi, hayrı şerden seçer oldum

Şairler (tıpkı müminler gibi) bilme yolculuklarına “aşk” adını vermişler. Şairin yolculuğu maceraperestlerinki veya turistlerinki gibi değildir, dışlaşmaz. Şair hem gösterişçi bilgiden hem sevgi gösterilerinden özenle uzak durur. Şair soruların ve cevapların lüzumsuz olmadığının fakat gönül indirilecek çerçeveler olmadığının da farkındadır. Gönül indirdiğinde kendini müminlerin katından filozofların ve bilim insanlarının zeminine indirmiş olacağını bilir. Gönlü yüce tutmak uğruna kınanmayı göze alır. Şatafata karşı şatahatı yeğler. 

Muhammed SARI (20 Zilka’de 1445 - 27 Mayıs 2024)