Nasreddin Hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nasreddin Hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PİRELİ PAY, PAYLAŞIMSIZ PAYDA

Bir yorganınız var. Ne güzel! Güzel, çünkü mevsim kış. Haa, bir yerinizi örtüyor mu diye sorarsanız, eh işte örtüyor. Öyleyse hiç yoktan iyi diyebilirsiniz. Fakat galiba örtemediği yerler de var. Başınızı örtseniz ayaklarınız, ayaklarınızı örtseniz başınız açıkta kalıyor. Bu bakımdan vaziyetinize kötü de denebilir. Ancak üçüncü bir unsur var ki devreye o girdiğinde iyi saydığınız hâli bariz biçimde kötüye veya zaten kötü bildiğiniz hâli betere götüren yeni bir durum doğuruyor: Pire! Yorganın konuşulduğu her yerde pireyi de hesaba katmak gerekiyor.

İnsanoğlu hayat şartlarını iyi-kötü yaşanabilir buluyorsa mevcut düzeni sorgulama ihtiyacı hissetmez. Bu noktada birbirimizden pek farklı değiliz. Fakat şartlar kötüden betere doğru seyrettiğinde de aynı kabulleniş gözlemleniyorsa ortada bir tuhaflık var demektir. Tuhaflığın iki ana sebebi olabilir: Ya şartları belirleme gücüne sahip olanlar sanıldığından daha güçlüdür ya da insanların kendilerini şartlandırmaları meseleyi daha içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Bizi kuşatan dış şartlardan yakınmayı severiz ama iç şartlanmalarımızı konuşmak zülfüyâre dokunduğu için hiç işimize gelmez. Derdimiz derman bulmaksa işe, işimize gelmeyen yerden başlamalıyız. Başkalarının dayattığı şartları değiştirebilmek için evvela kendi şartlanmalarımızdan kurtulmak zorundayız. Örneğin söze daha ilk cümleden bir şartlanmayla başladık. “Bir yorganınız var. Ne güzel!” dedik. Belki bir doğruyu dile getirdik ama tuzaklı bir doğruydu bu. Tuzağı görebilmek için önermenin başına dönmek, mümkünse önermeden çıkmak gerekiyor.

“Bir yorganımız var. Ne güzel!” dediğimizde bunun sadece bir durum tespiti olmadığını, yüklü bir ifade olduğunu fark etmeliyiz. “Var” olmayı peşinen müspet bulmaya, elde var bir görmeye yatkınız; çünkü bizler de kendimizce birer “var”ız, “elde var bir”iz nihayetinde. Ne var ki nihayetler üzerinden çıkarım yapmak oyunun akışını değiştirici hamleler yapmaya manidir. İşlerin bidayetine bakmak zorundayız. Bidayette sorulması gereken soru şudur: “Yorgansız olmuyor mu?” “Olmuyor!” diyenler için yazı burada bitiyor. Selametle… Tabii başka biri de çıkıp bidayetteki soru yanlış, soru “Piresiz olmuyor mu?” şeklinde sorulmalıdır diyebilir. Yani yorganı sorgulayacağımıza pireyi sorgulamayı teklif edebilir. İyi hoş ama “yorgansız olmaz” demenin bir başka yolu değil midir bu? “Yorgansız olmaz” diyenlerle “pireyi sorgulayalım” diyenler aynı kişiler olmasa bile aşağı yukarı aynı nihayetin neticeleri sayılırlar. Suçu pirede arayanların da yorgandan olmak istemeyenlerin de belli bir haklılık payı var; fakat o pay onları paydadan mahrum ediyor.

Bidayete dönelim. “Yorgansız olmuyor mu?” sorusunu yerinde, en azından ilginç bulanlar düşünme cehdine açık olduklarını göstermiş sayılır. “Yorgansız olmuyor mu?” diye soranlar vaktiyle “Yorgan gitti, kavga bitti.” diyenlerin soyundan gelmektedir dersek yanlış olmaz. Sorgulamamızın merkezine yorganı almak zorundayız; çünkü kavga edenler patırtının yorgan için değil de başka bir şey için çıktığına inanmamızı bekliyor. Hayır, kavga her zaman yorgan yüzünden çıkar, önce dürüstçe bunu kabul edelim. Sonra dürüstlüğün lafta kalmaması için ikinci ve daha önemli bir hususa açıklık getirelim: Yorgan bir menfaat konusu olabileceği gibi bir haysiyet meselesi de olabilir. Nasreddin Hoca’dan beri yorganın menfaatle ilişkilendirilmesine alışık, alışık ne kelime, şartlanmış insanlarız. Elbette menfaat kendi başına kınamaya konu olacak bir mefhum değil, menfaati ancak haysiyetin neresine düştüğüne bakarak tanımlayabiliriz. Öyleyse haysiyetten ne anlamalıyız?

Nasreddin Hoca’nın fıkrasında dikkatler kınayıcı biçimde hep menfaatin üzerine çekilmiştir. Hâlbuki Hoca’nın tavrı başlı başına bir haysiyet tezahürüdür ve haysiyet yüzyıllardır kahkahalar arasında güme gitmektedir. Hırsızların menfaatten haysiyet devşirmiş olması imkânsız ama Hoca’nın haysiyetten bir menfaat elde ettiği bizce kesin. Çoğunluğun Hoca’ya enayi nazarıyla baktığına eminim. Bana göre Hoca gerektiğinde yorgandan vazgeçme iradesi göstererek haysiyetin, yani en büyük menfaatin (dünya malına bağlanmamanın, dünya malı için kavga edenlerden uzak durmanın) yolunu ardına kadar açmıştır. Hoca’nın aynı haysiyetli tavrı (enayiliği?) yorgan pirelendiğinde de gösterdiğini, yorganı tuttuğu gibi ocağa fırlattığını biliyoruz. Demek ki Hoca için yorgan peşin bir kazanç değil, elde var bir değil; olmasa da olan bir şey. Üzerini örtmeyen, kavgaya sebep olan, kaşındıran bir yorgandansa yorgana mecbur olmadan yaşamanın yoluna bakmış Hoca. Haysiyeti öncelemiş, haysiyetsiz menfaati küçümsemiş.

Yorgan yakmanın marifet olduğunu söylemiyoruz. Ama insanlar pirelerle mücadele ederek, üzerlerini örtmeyen bir yorgan yüzünden ya başını ya ayaklarını feda ederek yaşanabileceğini ciddi ciddi savunuyorlar. Sağduyulular çünkü. Daha doğrusu menfaat güdüleri haysiyet duygularının önüne geçiyor. Bu arada yorganı kuşa çeviren ve yorgana pire salanlar da haysiyet-menfaat sıralamasının tersine dönmesinden azami istifade ediyor. İnsanlığımızı muhafaza etmemiz içimizden hiç değilse bazılarının haysiyeti menfaatin önüne koymasına bağlı. Haysiyeti menfaate önceleyenler kirli paylaşımların konusu veya tarafı olmayı, yani hasımlarının eline koz vermeyi reddetmiş, böylelikle menfaatin büyüğünü kazanmış olur. Böyle büyük bir kazancın bedava olması mümkün değil. Haysiyeti menfaatin önüne koyduğunuzda ayazda kalmanız kaçınılmazdır. Haysiyetli adam pire ısırığındansa soğuk ısırmasına katlanır. İçindeki korla ısınmak zorundadır. En azından bahara kadar. Baharla birlikte yeni, büyük ve tertemiz bir yorgan için yün kırkmaya başlayacaktır.

Muhammed SARI (13 Şaban 1446 - 12 Şubat 2025)

MESELELERİ KİM KONUŞACAK?

Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki “Elâlemin ağzı torba değil ki büzesin!” sözünü işittiğimde ilkokuldaydım. Hoca, oğlu, eşeği ve çokbilmiş köylüler arasında yaşananlar değil de fıkranın sonunda insanların ağzının torbaya benzetilmesi ilgimi çekmişti. Torba ağızlı insanlar imajı garip, komik çağrışımlar yapmıştı çocuk muhayyilemde. Torba ağızlı insanlar çiziktirdiğimi bile hatırlıyorum. Lise çağlarımdan hatırladığım ise bir reklam filminin herkesin diline doladığı replikti. İşinin ehli olduğu halde sözünün dinlenmemesine köpüren bir kamyoncu ikide bir “Ağzı olan konuşuyor!” diyordu. O reklamdan sonra Türkiye’de ağzı olan herkes birbirine “ağzı olan konuşuyor!” diye çıkışmaya başlamıştı şakayla. Reklam altın çağına giriyordu. Viral karakterli süper iletken, süper yapışkan mem’ler kolektif bünyede ilk kez medya içerikleri aracılığıyla test ediliyordu. 2000’lerden sonra anladık ki 19-20. asırlarda kanser hücresi mantığıyla büyüyen kapitalizm, 21. asırdaki yayılışını virüs mantığıyla sürdürecek, düşmanlarına karşı mücadelenin boyutlarını ve cephelerini alabildiğine genişletecekti. Gerçekten de 2000’lerden sonra sosyal medyanın dünya çapında genel kullanıcıya ulaşmasıyla yukarıdaki fıkra ve reklam sözleri esprisini kaybetti. Torba ağızlılık norm haline geldi, normların anormalliğini izaha fırsat bulunamadı. Sadece bu iki cümle değil, genel olarak “söz” mefhumu küresel bir saldırıya uğradı. Havadan, sudan önce söz önce kirletildi, hayvan ve bitkilerden önce sözün nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Demokrasinin en tipik, en şehvetli dışavurumu olan ifade özgürlüğünün kitlelere teşmili hayır getirmedi. Katolikçe sansürün hayır getirmediği gibi. “Zor zamanda konuşmak” cesaretini gösteren az sayıda insan yasakçılar karşısında mazlum kitlelerin sesini duyurmak adına gerçekten büyük bir imkândı, bir fedakârlık eylemiydi. Konuşmanın eylemeğe neredeyse denk olduğu zamanlardı onlarınki. Bugünse konuşmayana bir zekâ geriliği ve fonksiyon eksikliği şüphesiyle bakılıyor. Öyleyse tersini mi yapmalı? “Herkesin konuştuğu zaman”da susmalı mıyız? Susma hakkımızı kullanarak bir imkânı yeniden ele geçirebilir, yeni bir feda eylemi gerçekleştirebilir miyiz? Maalesef hayat böyle basit denklemlerle yürümüyor. Zor zamanlarda en doğru iş “konuşmak” idi, ne var ki konuşmanın kolay olduğu zamanda yapılacak en iyi şey “susmak” değil. Teorik nazar simetriye bayılır, fakat hayat kendini asimetrik karşılık vermeyi bilenlere açar.

Söz saldırıya uğradı. Daha incelikli üslûp kullanarak, daha az konuşarak veya sessizliği seçerek söze itibarını yeniden kazandıramayız. Bunlar faydasız değil yetersiz tedbirlerdir. Bu yolu takip edenlerin medium’lardaki ve media’lardaki etkisizliğine bakılırsa ne kastettiğimiz anlaşılacaktır. Liberal demokrasinin ürünü olan sosyal medya her şeyi söz ve gözden ibaret kılarak kelimenin ve görüntünün içini boşaltmıştır. Başıboşluk içiboşluğa varmış görünmektedir. Bu boşlukta istediğini söyleyen istemediğini işitiyor, bunun üzerine kendi de istenmeyen şeyler söylemeye başlıyor ve istendik sözlerin oranı kendiliğinden düşüyor. İstediğime bakarım diyen istemediklerini de görmeye maruz bırakılıyor, hatta istemediği halde bir şeyler göstermek zorunda kalıyor fakat yine de bundan vazgeçmiyor. Fasit daire böylece tamamlanıyor. Çevrim içi dünya bu kasnağın büyük bir hızla dönmesine bağlı. Hızla dönen kasnak muazzam bir güç üretiyor. Bu yüzden bunun bir avara kasnak olduğunu zannetmek hata olur. Bir güç varsa talipleri de sahipleri de vardır.

Yüz yüze konuşmak insanların bir cemaat ve cemiyet hayatı sürebilmelerinin temel şartlarından. Taraflar yüz yüze baktıklarını bakacaklarını bilerek konuşur ne konuşursa. Art zamanlı olmakla birlikte yazılı iletişim de tarih boyunca sözlü geleneği tamamlayıcı bir işlev üstlenegelmiştir. Yazılı söz belli bir mantık ve belagat süzgecinden geçtiği için muhatabına mümkün olduğunca optimize edilmiş halde ulaşır. Okuyucu ise yazılı sözü anlama ve cevaplama konusunda makul bir zamana sahiptir. Matbaa devriminin şokuna ve posta teşkilatının gelişmişliğine rağmen 20. asır başlarına kadar genel görünüm budur. Televizyon ve internetle birlikte hem konuşma ve yazmanın doğası hasar almış hem de bu fiillerin sırası karmakarışık hâle getirilmiştir. Bugünkü uzaktan erişimli ve eşzamanlı iletişim teknolojisi hem eş-mekânlılığı ve yüz-eşleşmesini (yüzleşmeyi) gereksiz gösterdiği için hem de dinleme-anlama-cevaplama sürelerini minimuma indirdiği için sayısız hastalık üretmektedir. Söz ne kadar beliğ ve iktisatlı, görüntü ne kadar sade ve doğal olursa olsun dijital mecranın mantığına hizmet etmekten öteye pek geçememektedir. İnsanın insana deva olmasının şartı birbirlerine söyledikleri ve gösterdikleri anlık şeyler değil, süreç içinde hangi hâli aktardıkları, yani görünür ve görünmez gerçek fiilleridir. Âyinemiz daima iştir. Konuşmak kendi başına hiç mesabesindedir.

Konuşmanın arkasında fiil olmak zorundaysa her fiilin de bir faili olmak zorundadır. Konuşalım eyleyelim ama kim olarak? Bir mesele hakkında konuşma hakkı o meseleyle “olmazsa olmaz” ilişkisi kurmuş insanlara aittir. Bitmedi; konuşma hakkı olan insanlar arasında da öncelik sıralaması vardır. Öncelik, meseleyi en iyi bilen ve bildirebilenlerindir. Hak umumundur evet, ama öncelik seçkinin olmalıdır. Bilginin mertebelendirilmiş doğası gereği bu böyledir. Bu iki kesim dışında bir meseleyi hayat-memat meselesi olarak görmeyenlerin konuşmalarına ihtiyatla yaklaşmak, sözlerine itibar etmemek gerekir. Türkiye’de “Allah bir” demeleri ile aksini söylemeleri arasında hiçbir fark olmayan milyonla insan türedi. Bu insanları doğrudan muhatap almama hakkımız mahfuzdur. Îrapta mahalli olmayan insanlardır bunlar. Gerçek böyle olduğu halde vara vara geldiğimiz yer, cedel meraklısı kimselerinin müptezel kimselerle münazaraya tutuşması olmamalı. Pavyonda, meyhanede tebliğ yaptığını sananların durumu neyse sosyal medyadaki münazaracıların durumu da odur. Kimse “dijital çağın gerekleri”nden, yeni mücadele mecralarından bahsetmesin. Münazara “ötekinin iknası” üzerinden kendi imanını onaylatma ihtiyacının ve örtülü bir “özür beyanı” psikolojisinin yansıması olmuştur çoğu kez. Başkalarına açıklama yapmaya vaktimiz yok, varsa bir kabiliyetimiz bunu kendimiz için bir değer üretmeye hasretmeliyiz.

İnsanlara önce üslûbumuz, sonra mevzumuz, en sonunda kim oluşumuz ulaşır. Hakikat tam aksidir: Kim olarak söylediğimiz ne söylediğimizin önünde, nasıl söylediğimiz ne söylediğimizin gerisindedir. Bu sıralamayı muhafaza ettiğimiz sürece meselelerin karmaşıklığı gözümüzü eskisi kadar korkutmayacaktır. Meselelerimiz karmaşıktır ama kördüğüm değildir. Özellikle başımızı ağrıtan kültürel alanlar söz konusu olduğunda bağların düz değil çapraz bağlandığını bilmek faydalı olacaktır. Yani Türkiye’de edebiyatta kökleşmek için tarih bilmek, tarihe hakkını vermek için felsefe okumak, felsefeden faydalanabilmek için siyaset ve iktisat bilmek zarureti vardır. Bilhassa Türkiye’de böyledir. Bağlantıları çeşitlendirebiliriz; fakat sözün özü şu: Hayatî meselelerimizi, bilgiyle tahkim edilmiş sözler eşliğinde, kefaretini ödemiş yahut ödemeye hazır kimselerin konuşmasına muhtacız. Sonrası sonra gelir. 

Muhammed SARI (14 Zilhicce 1445 - 21 Haziran 2024)