Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR YER

İçerisine adım attığım ilk saray Dolmabahçe Sarayı’ydı. Lisenin koyu cumhuriyetçi tarih hocasının rehberliğinde, 10 Kasım etkinlikleri kapsamında, âdeta huşû içinde gezdirmişlerdi bize sarayı. O güne dair zihnimde çok az görüntü var, ama bende bıraktığı tesir (özellikle koku!) ilk günkü kadar canlı. Yine de etrafa fazla donuk gözlerle bakıyor olmalıydım ki hocam ne düşündüğümü, neden bir şey söylemediğimi yoklayıp durmuştu. Tarih dersinde en ukala yorumları yapan ben gezi boyunca neredeyse hiç konuşmamıştım. Hâlbuki bakışlarımdaki donukluğun aksine kafamın içi allak bullaktı. Sarayın ne 1923’ten önceki ne sonraki hikâyesine kalben yakınlık duyabiliyordum. Bir tür yabancılaşma şoku geçiriyordum ve çocukça sezgilerimle de olsa bunu belli etmemem gerektiğini düşünüyordum. Ne hissettiğimi söylememek için mi kendimi tutuyordum yoksa aslında ne hissetmem gerektiğini bilmediğim için hata yapmaktan mı korkuyordum? Suskunluğumda ikisinin de payı varmış, bugünden bakınca kendimi daha berrak görebiliyorum. Hocamız bir yandan sarayın özelliklerini anlatıyor bir yandan da “...değil mi Sarı?” diye biten dürtükleyici sorularıyla beni bunaltmaya devam ediyordu. Neyse ki dışı donuk içi yanık ben zavallının imdadına kafiledeki bir arkadaş yetişti: “Hocam, bu Osmanlılar hainmiş mainmiş ama nasıl yaşanacağını iyi biliyormuş. Bir şu kaliteye bak bir de bizim hayatımıza!” Kafiledeki birkaç kişi daha bu sözü başlarıyla onaylayınca hocamızın çok kızdığını, tartışmanın ertesi gün sınıfta da devam ettiğini hatırlıyorum.

Bu sözü nasıl anlamalıydı? Elbette o yaşlarda tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, sadece dikkatlice dinlemeye çalışıyordum. Tartışanların pozisyonları özetle şöyleydi: Hocamızın fikrince Osmanlılar iyi taraflarıyla da olsa anılmayı hak etmiyorlardı. Dahası, Osmanlıyı övmek cumhuriyete karşı sadakatsizlik nişanesiydi, en azından kadirbilmezlik oluyordu. Zaten “hayatın tadını çıkarmak” da devlet için pek övünülecek bir vasıf sayılamazdı; aksine halktan kopukluğun, israfın göstergesiydi. Belki bugünkü hayatımız fakirdi, zevksizdi ama böylesi işgal altında olmaktan iyi idi… Arkadaşlarım ise Osmanlıların inkılâp tarihi kitaplarında propaganda edildiği gibi bitmiş tükenmiş görünmediğini söylüyordu. Öyle olsalardı en kötü dönemlerinde bile geriye Dolmabahçe gibi sayısız eser, isim, kurum bırakabilirler miydi? Belki ihanet ettiler ama en az Batılılar kadar zeki ve kabiliyetlilerdi. Hem cumhuriyet daha ilerici olduğu hâlde hayat kalitemiz neden Osmanlılardan çok gerideydi? (...) Dediğim gibi, tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, çatışmaya sebep olan zihniyet farkının temellerine çok sonraları inebildim. Yalnız şu vardı: Taraflara hak vermek açıklayamadığım biçimde zoruma gidiyordu, bu tartışmada bana yanlış gelen bir şeyler vardı. Öte yandan, üçüncü kişi gözüyle bakınca taraflara hak vermemek de zordu. Peki ben “üçüncü kişi” miydim? Hayır. Tartışmanın tarafı değilsem de bir parçası olduğumu biliyordum. Gerçekten de bir tartışmanın tarafı olmakla parçası olmak arasında esaslı fark vardır, yıllar içinde öğrendiğim ilk ve belki en kritik husus bu oldu. Zamanla öğrendiğim ikinci husus, tarihsel meselelerin taraflara boncuk veya yargı dağıtılarak aydınlatılamayacağıydı. Nasreddin Hoca vaktiyle karşısında birbirinden iddialı davacılar olduğu için, eğri zeminde doğru söz söylenemeyeceğini bildiği için, deveyi düzeltmeye çalışmak başarısızlığa mahkûm bir çaba olduğu için işi latifeye vurmuştu. Hocanın bu tuhaf davaya üçüncü göz olarak dâhil olan hanımına “sen de haklısın!” deyişi Türkiye’deki en temel meselenin politik zeminin eğriliği olduğu kanaatini bende pekiştirmişti. Şayet Nasreddin nam zât çoğumuz gibi kadılık etmeye heveslenseydi bugüne hocalığından pek bir şey kalmayacaktı.

Kadılık taslamak niyetinde değilim, o yüzden ben de eğri oturularak doğru konuşulabileceğine inanmadığımı belirtmeliyim. Oturuşu doğrulttuktan sonra neyin eğri olduğu kendiliğinden görülebilecekken neden eğriliği kabullenerek doğruyu bulmayı baştan zorlaştırıyorduk ki? Bununla kalsa iyiydi, zemin eğriliği hem hatalı fikirlere mazeret teşkil ediyor hem de doğru fikirlerin marjinal görünmesine sebep oluyordu. Yani iki kat zarara uğruyorduk. Zemin irademiz dışında eğrilmiş olabilir ama bizim işimiz önce eğriliği işaret etmek, mümkünse tesviyeye çalışmak, tesviye edilemiyor diye eğri büğrü sözlere razı olmamak, son safhada sözümüzün doğru anlaşılacağı zeminin tesisine emek vermek olsa gerek. Türkler neden hep eğri zeminde yaşamak zorundalar? Aceleleri olduğu için! Uzun soluklu planlar, uzun boylu düşünmekler Türklere göre değil! Bu anlayış iliklerimize kadar işle(n)diği için zeminin eğriliğini görmezden gelip sözlerin doğruluğu iddiasıyla avunuyoruz. Avunma ile cehd seçenekleri modernleşme maceramızın ilk gününden beri önümüzdeydi. Hâlâ önümüzdedir. Hangimiz neyi seçtik? Nâmık Kemal asrın ahkâmının sıdk ü selâmetten inhiraf ettiğini gördüğü hâlde bâb-ı hükûmette kalabilir miydi? Sizce kalmalı mıydı? Kalsa ne söyleyebilirdi? Kapıkulu olarak söyleyecekleri o günden bugüne nasıl yankılanırdı? Yankılanır mıydı? Doğruluk zeminini kurmaya tek başına gücünün yetmeyeceğini bildiği hâlde eğri zeminde konuşmaktan neden imtina etti Kemal gibiler? 

Görebildiğim kadarıyla yüksek seciyeli insanların en büyük endişeleri mekanik ve verili düşünme biçimlerine hapsolmaktır. Onlar dünyada neler olup bittiğini “ya-ya da” kararsızlığına, “hem-hem de” kolaycılığına, “ne-ne de” çözümsüzlüğüne kapılmaksızın betimlemelerini sağlayacak bir irtifaya çıkmayı arzuluyorlardı. Söz konusu ikili mekanizmaların insanın zihin işleyişinin farklı formlarından ibaret olduğunu ve bunlardan birini mutlaklaştırdıklarında düşünce iklimlerinin kuraklaşacağını biliyorlardı. Saray hatıramın kahramanları da bu üç akıl yürütme mekaniği arasında dönüp duruyordu. Hayatım boyunca kitlelerin her seçme (seçim değil!) arefesinde ikili mekanizmaların tuzağına itildiğini gördüm. Mekanizmaya paçayı kaptırdıktan sonrası konuşmaya değmiyordu. Hocam ve arkadaşlarım daha ilk cümlede ileri-gerici, doğulu-batılı, sağ-sol, eski-yeni, hain-sadık gibi kategorilere sıkıştıktan sonra doğruya nasıl varacaklardı? Bırakalım doğruyu, olan biteni ana hatlarıyla ve eğip bükmeden betimlemeleri bile mümkün müydü? Onlara öze yabancılaşmadan yüksek zevk ve kavrayış sahibi olunabileceğini, özgürlükten ve sadakatten taviz verilmeden de dünyanın geri kalanıyla alışverişte olunabileceğini kim anlatacaktı? Tarihin derin yapısını görmek neden yalnızca Hoca Nasreddin ve onun sulbünden gelen bir avuç insana nasip olmuştu?

Bütün bu sağduyucu sözlere rağmen ortada cevaplanmayı bekleyen bir soru var: Ne oldu da insanlık bu kadar köşeli akıl yürütme biçimlerine ve zıt duygu kamplarına bölünebildi? Çağımızın çatışmalarının önceki tarihsel devirlerin çatışmalarından farkı neydi? Bu noktada nazarlarımızı 19. yüzyıla yöneltmek durumundayız. Kökleri ne kadar geri uzanırsa uzansın, 19. yüzyılda dünyanın yaşadığı kırılmayı tarihin önceki kırılma noktalarından ayrı bir yere koymalıyız. Tarihte ilk kez bir güç odağı dünyanın kahir ekseriyetini kapsayan bir tahakküm mekanizması inşa etti. Bu mekanizmaya “ben ve diğerleri” dedi. The West and the rest. Bir bakıma yeni bir akıl yürütme biçimi icat etmişti Batı. Önceki medeniyetleri ve denetim altındaki batı dışı dünyayı “ya-ya da, hem-hem de, ne-ne de” dolaplarında dönüp durmaya icbar etmişti. Bu durum dünyada iki zıt eğilimi daha görünür hâle getirmişti: Bir kısım insan girilen yolun şimdiye kadarki en kötü yol olduğunu, dolayısıyla tarihte görülmemiş bir “öze dönüş” seferberliğinin başlaması gerektiğini savundu. Başka bir kısım ise tarihte hiçbir vakit geri dönüş yaşanmadığını, bunun yanlış hatta imkânsız olduğunu, dolayısıyla alınacak en iyi kararın ilerlemeye devam etmek olduğunu savundu. Dönmekten bahsedenler ekseriyetle ezilen, sömürülen, denetlenen ülkelerin halklarıydı; çözümü her türden “öze dönüş” konseptinde aramaları doğaldı. İlerlemeye devam etmeliyiz diyenler teknolojik, ekonomik ve siyasal açıdan üstünlüğü ele geçirmiş, kazanımlarını koruma dürtüsüyle yürüyüşlerine devam etmek isteyen halklardı. Ayaklar ikincilerin yolundan gitse de akıllar hep birincilerde takılı kaldı. Fakat bu fotoğrafta ilk anda görünmeyen başka bir terslik vardı: İlerlemeciler de öze dönüşçüler de kendilerini içinde bulundukları zaman ve zemine ait saymamak gibi sakat bir ön kabulden hareket ediyorlardı.

Evet, 19. yüzyılla birlikte yerküre ilk kez eski ve yeni dünya olarak iki yarım küreye bölündü. Küre çatlatılıp iki parçaya bölününce toplumlar da hızla kamplaştı. Fakat eskinin hangi damarlarının yeniyi alttan alta beslediği, yeninin hangi tohumlarının eskide gömülü bulunduğu sorusu hızla geçiştirildi. Hız ve kopuş çağıydı çünkü 19. yüzyıl. Gündelik işleyişi mehter misali iki ileri bir geriyle aksatacak sorulara kimsenin tahammülü yoktu. Yine de fizikte her hareketin bir aksülamel doğurması gibi politik yarı kürelerde de çeşitli reaksiyonlar, yan etkiler görülmeye başlandı. Yarım kürelerin kendi içlerinde çeşitli kampçıklara (fraksiyonlara) bölündüğü görüldü. Daha ilginci; aynı yarı küredeki kimi parçacıkların birbiriyle kıyasıyla çatışırken karşı yarı küredeki parçacıklarla çeşitli benzerlikler gösterdiği, yer yer iş birliklerine giriştiği fark edildi. İlericilerin kampındaki kimi mutedil fraksiyonlar ile öze dönüşçülerin kampındaki bazı ceditçi fraksiyonlar ortak paydalara sahip görünüyordu. Öze dönüşçülerin tavizsiz kesimleri ile fanatik ilericilerin söylem ve metot benzerlikleri de dikkat çekiciydi. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar yerkürenin politik çehresi bu kopuş-devamlılık ekseninde yaşanan gelgitlerle şekillendi. 

1945 sonrası Pax Americana süregelen kopuş-süreklilik eksenini yok etmeyi deneyerek, en azından yok saymaya çalışarak hükmünü dayattı. Bu bakımdan bilinen tarihsel imparatorlukların en tarih dışı numunesine dönüştü. İlericilerin ve öze dönüşçülerin bilinçli biçimde hem desteğini hem nefretini kazandı. Ulus devlette yaşadıkları hâlde yeniden Roma, yeniden Helen, yeniden Osmanlı gibi hayallerle yanıp tutuşanların hepsiyle iş tuttu. Hayalciler kendilerini fazla kaptırdıklarında Amerika’nın zaten bütün tarihsel imparatorlukları kapsadığı ve temsil ettiği ikazıyla yerlerine oturtuldular. İlericilere ilerlemenin teori ve teolojisine dalıp pratiğine katkı vermedikleri için, bütün yükü malî ve askerî Amerika’nın çekmesi sebebiyle hadleri bildirildi. İlericiler zannedildiğinin aksine eyleme dönük oluşlarıyla değil; bir mit, neredeyse dinî bir anlatı üzerine bina edildikleri kadar dikkate değer bulunuyordu. Bu onların yapılarından kaynaklanan çelişkiydi; dine karşı pozisyon alabilmeleri için bir tür seküler din vaz etmeleri gerekiyordu. Öze dönüşçüler de zannedildiği gibi bir inancın, bir idealin anlatısına bağlı oluşlarıyla değil, pratik ve pragmatik girişimlere önayak olmalarıyla dikkat çekiyordu. Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uçurumun olmasının sebebi buydu. İlericiler eylemde sağcı, söylemde solcuydular. Öze dönüşçüler söylemde sağcı, eylemde solcuydular. Özetle ilericiler ve öze dönüşçüler dünyanın politik eksen eğriliğine başka bir eğrilikle mukabele etmek dışında bir şey öneremiyorlardı. Amerika ise ilerlenecek veya dönülecek yerin doğrudan ve öncelikle Amerika’da temerküz eden sermayeye fayda sağlaması dışında bir şeyle ilgilenmiyordu.

İlerlemecilik Batı’nın en büyük gücü ve zaafı olageldi. Her doyum noktasında, kendini o güne ulaştıran uzuvlardan bazılarını kesip geride bırakarak diyetini ödeyen ve sonraki safhaya geçen bir zihniyetten bahsediyoruz. Yola devam edebilmek için tarihsel kurumlarını tereddütsüz yıkabilen bir akıldan. Düşmanlarının başını kesme uğruna kendini hadım etmeyi göze alan bir ruh durumundan. Böyle kıyıcı bir topluluk kendine yaptığının kat kat fazlasını -başta Türk, Alman, Rus imparatorlukları olmak üzere- tüm hasımlarına reva görmesi şaşırtıcı değildir. İlerlemeci, dünyaya bir yarışçının gözüyle bakar. Drag pilotlarının kokpitten pisti nasıl gördüklerini bilirsiniz. Hız arttıkça etraftaki şekiller bulanıklaşıp birbirine karışarak duvarlaşır, ufuk düzleşip basıklaşarak incecik bir çizgi hâlini alır. İki algı duvarı arasındaki bitiş noktası bir anahtar deliği kadar ufalır. Çevre görüşü kaybolan, manevra seçenekleri sıfırlanan pilot bu çılgın hıza ayak uydurmak için son derece mekanik, anlık kararlar veren, hedefe odaklı bir kafa yapısına bürünür… İşte böylesine bıçak sırtında yapılan ilerleme yarışı dışarıya son derece sansasyonel ve destansı biçimde sunuluyor. Yarış organizatörleri seyircilerin kokpitte oturmaya can attığını iyi bildiği için fırsattan istifade kolaları, sosislileri, hamburgerleri dayıyor. Müşterilerin alıklığı sayesinde ilerlemenin vaadleri bitmiyor, hep o nurlu ufuklara ulaşmaya çabalıyoruz. İlerlemeciliğin eğriliği her toplumu aynı yarış pistinde koşmaya zorlamasından doğuyor. Türkiye’de yarış şartının teorik savunusunu solcu ve cumhuriyetçi cenah üstlense de pratikte koşanların hep sağcı ve muhafazakâr unsurlar olması bize mahsus bir garabet. Bu durum Türkiye’deki ideolojik kimliklerin ilk günden beri eğri bir zeminde konumlandırıldığını ispatlıyor.

Koşarken her şey çizgiseldir, durup bakınca dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır. Bu bakımdan öze dönüşçülere durup düşünen insanlar denebilir mi? Teorik olarak evet. Durdukları için düşünebildikleri, düşündüklerine göre durdukları söylenebilir. İlerlemecilerin düzdünyacılığına karşı öze dönüşçüler dairesel bir dünya ve tarih tasavvuruna sahiptir. Öze dönüşçülerin sorunu dünyanın biçiminden değil mahiyetinden, yani “dönüş”ten değil, “öz”ün ne olduğu üzerine anlaşamamalarından kaynaklanıyor. Aksine, dönüş konusunda hayli yetenekli olduklarını (yarış pistinde değilse bile) buz pistinde sergiledikleri marifetlerden biliyoruz. Tek tek bakıldığında canlı müziklere, kıvrak figürlere, karmaşık koreografiye, göz alıcı kostümlere diyecek yok. Ne var ki bütün bunlara bakarak öze dönüşçülerin hangi kültüre özgü dansları sergilediklerini anlayamıyoruz. Kuvvetle muhtemel kendileri de anlayamıyor; çünkü müzikle figürler, figürlerle kostümler, kostümlerle koreografi arasındaki uyumsuzluk had safhada. Yine de bu kadar hazırlığın boşa gitmemesi için kimse pozunu bozmuyor, herkes kendine düşen rolü oynuyor… Öze dönüşçüler trajik biçimde kendilerini en biçimci tavırlara hapsetmiş kimselerdir. “Öz” bahsinin uzun, yoğun, yorucu kafa emeği gerektirmesi yüzünden biçimlere dört elle sarılmışlardır. Altı, içi, arkası doldurulamayan biçimlerle kuşatılmış, şairin ifadesiyle “muşamba dekor” bir hayat sürmektedirler. Fakat onlar için en büyük tehlike üzerinde dönüp durdukları, dans ettikleri buz pistidir. Buz ince ve altı boş. Türk sağı ve solu bunu iyi bildiğinden danslarını çifte tedbir alarak sürdürüyor. İki taraf da kırılgan zemine yük bindirmemek için üzerlerindeki hatta içlerindeki bütün ağırlıklardan kurtulmuş şekilde piste çıkıyor. Ve iki cenah da zemini çatlatacak sert figürler sergilemekten (eli, dizi, topuğu, yumruğu zemine vurmaktan) uzak duruyor. Yani hem sağ hem sol unsurlar özsüzlükte ve biçimcilikte son derece benzeşiyor. Bu da eğri, kırılgan ve altı boş politik zemini konuşmak yerine kitlelerin doğrucu davutların kof diskurlarıyla oyalanmasına sebep oluyor.

“Eğri”yi günah keçisine çevirdik ama şu “doğru” dediğimiz ne ola ki? Kelime; açısı sapmayan, dümdüz bir çizgiye karşılık geliyor zihnimizde. Doğada geometrik açıdan mükemmel çizgiler ve biçimler buluyoruz ama insan ve toplum hayatında (ve bunların bileşkesi olan tarihte) bu türden mükemmeliyetçiliklerin yeri yok. Demek ki bizim “doğru”luk vurgumuz bir doğa durumunu işaret etmiyor. Tarihsel “doğru”lara çok yakından baktığımızda gözümüze kimi orantısızlıklar çarpabilir, bu onun doğruluğuna halel getirmez. Daha öz ifadeyle: Doğruyu “dümdüz olması” bakımından değil, “bir yerden bir yere yönelmiş olması”yla, “bir doğrultusu olması”yla anlam ifade eden ilke olarak tanımlayabiliriz. Kaynağı, yönü, hedefi, süreci, salınımı olan dinamik bir ilke olarak. İlerlemecilik ve öze dönüşçülük adlandırmaları da zihnimizde ilk anda “bir yerden bir yere gitme” izlenimi uyandırıyor; fakat yıllar içinde ikisinin de muhayyel birer yolculuğa dönüştüğünü gördük. Neden? Çünkü ikili zihinsel mekanizmalarla yürütülen her tartışma gibi bu kamplar da kimin “yerli” kimin “yabancı” olduğu düzlemine sabitlenmiş, yani yeri kimin sahipleneceği sorusuna sıkışıp kalmışlardı. Bunlar bize hız ve kopuş çağından miras kalan noksan ve eğri büğrü sorulardı. Türkçenin hakemliğine müracaat edince fark ederiz ki öncelikle tartışılması gereken “yer” kavramının kendisidir. Türklerin 19. yüzyılla birlikte içine düştükleri ikili mekanizmalardan kurtulabilmesi için, vaktiyle atlamak zorunda bırakıldıkları bahislere dönerek sıfır noktasına inmesi, yani kendi sözlüğünü oluşturması şart. “Yer” deyince ne anlıyor Türkler? Küre mi, arz mı, vatan mı, yurt mu, il mi? Önce buna cevap verilmesi gerek.

Muhammed SARI (18 Muharrem 1448 - 3 Temmuz 2026)

AMERİKA’YI YENİDEN KEŞFETMENİN GEREĞİ

Tarihinin baştan sona vahşet sahneleriyle dolu oluşu bir yana Amerika fenomeninin, “yeni dünya” fikrinin insanlık açısından büyük önemi olduğu şüphe götürmez. Bu önem 20. yüzyıldaki makro göstergeleri tek başına değiştirebilecek güce erişmesinden değil; hiçliğin ortasında, sıfırdan bir kıta yaşamı kurmasından ileri geliyordu. Amerika’nın bir kuruluş sermayesi yoktu, bütün kıtayı sermayeleştirerek kurulabilmişti. Koloniciler bakir kıtanın kültürel mirasını reddederek işe başladılar. Tarihsizlik ve mirassızlık Amerikan zihniyetini yarınsızlığa hapsetti, ortaya sadece “şimdi ve burada”yı esas alan bir yapı çıkardı. Fakat kıtanın kendini sermayeleştirerek büyümesi sürdürülebilir olmadığından dünyaya açılması kaçınılmazdı. Henüz kendini bile bilemeyecek kadar genç bir siyasal birlik iken okyanus ötesi hâkimiyet yarışının baş aktörlüğünde buldu kendini. Amerika, yeni dünyanın yerlilerine acımadığı gibi yerleşik eski dünya aristokrasisinin de gözünün yaşına bakmadı, zalimlikte uzun bacaklı efendilerini geçti. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri denince bütün eski dünyaya el koyan müesses nizam anlaşılır. Tarihsel imparatorlukların en kırılganı olsa bile. 

Türkiye’nin bu genç irisi yapıyla ortak bir hafızası yok. ABD için Türkiye geçmişte kalmış veya geçmişten kalmış bir meseledir. Bizim için ise yarının meselesidir ABD. Hegemon güç bizi düne gömmeye yemin etmiş, biz ise tepki olarak kendimizi yarına nispet etmişiz. Bugünde yaşayanlar ile yarında yaşayanların anlaşması zor. Bugünde yaşayan, bugün için yaşayan ABD etrafına ihtiyaçlar, zaruretler, imkânsızlıklar, vakitsizlikler dayatarak egemenliğini tesis ediyor. Yarında yaşayan, yarın için yaşayan bizler ise tepeyi aştığımızda kurtuluşa ereceğimiz beklentisiyle bugün başımıza gelenleri sineye çekiyoruz. ABD dünsüzlük ve yarınsızlıktan güç alırken ona mukabele etme iddiasındaki Türkiye’nin dünden beslenememesi, bugünü rehin vermesi, yarından harcaması büyük bir hatadır. Tümzamanlı bir yaklaşım olmaksızın ABD pragmatizmiyle baş edilemez. Daima iki yol vardır: i) Madem tek ömrümüz var, öyleyse azamî kâr ve tatmin sağlayarak yaşayalım diyenlerin yolu; ii) Madem dünyaya bir kere geliyoruz, bunun dünya hayatını aşan bir anlamı olsa gerek diye düşünenlerin yolu. Hayat boyu önümüze çıkan irili ufaklı tüm yol ayrımları bu iki zihniyetin yansımasıdır. Aklımızla kalbimiz arasında kursağımız var. Batı bizi kursağımızdan yakaladığı günden beri akılsızlıkla kalpsizlik arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz.

Her tercih yeni bir imkândır. Venezuela’ya el konulması gibi hadiseler niyetlerimiz hususunda turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Kendinize şunu sorarak ilk hasar tespit raporunuzu çıkarabilirsiniz: Venezuela krizi psikolojimizi, yani karar alırken kulak verdiğimiz iç yönelimlerimizi nasıl etkiledi? Maduro’nun helikopterle “kaldırılması” içinizde boşunalık duygusu mu uyandırdı yoksa mücadele azminizi mi kamçıladı? Aradığım fırsat elime geçti mi, işte bu hiç olmadı mı, oh olsun mu yoksa bize ne mi diyorsunuz? Fertlerin eğilimleri açısından bakarsak iki değil, dört değil, belki kırk türlü eğilimden söz etmek mümkündür. Fakat politika yapıcılar ve karar alıcılar açısından baktığımızda seçenekleri ikiye indirmek gerekir. Dolayısıyla: Ya gücünüzün yettiğine diş geçirmek için nicedir beklediğiniz fırsat elinize geçmiştir yahut sıra bize de gelebilir düşüncesiyle suspus hâlde idare-i maslahat ediyorsunuzdur. Diğer deyişle: Ya “işte değer siyaseti toplumları zorbalar karşısında böyle madara eder” diyorsunuz ya da “değere dayanmayan bir siyaset kurumunun anlamsızlığı bir kez daha görüldü” diyorsunuz. Elbette iki eğilim de kendi içinde ton farklılıklarından kaynaklanan alt kollara ayrılabilir ama dünya kamuoyunda üçüncü bir ana yol olduğunu zannetmiyorum. 

Medyadaki yorumcular günlerdir uluslarası hukukun çiğnendiğinden, artık ulusların egemenlik haklarının tehdit altında olduğundan ve daha önemlisi demokrasinin darbe aldığından bahsediyorlar. Bunlar bizim için gerçekten bir anlam ifade ediyor mu, sormak lazım. Uluslarası hukuk ve ulusal egemenlik ilk günden beri (Pax Romana’dan Pax Americana’ya kadar) birbirini dışlayan kavramlar olmalarıyla bilinirler. “Uluslararası hukuk” nosyonu egemen ulusların icadıdır. Yani “uluslararası hukuk”u ırkçılıktan, sömürgecilikten ve anamalcılıktan ayrı düşünmek mümkün değildir. Batılı toplumlar güçlerini bu çelişkiyi sonuna kadar üstlenmelerine borçluyken diğer toplumların hâlâ hukuk-egemenlik-demokrasi gibi ayrımlar olduğunu düşünmesi safdilcedir. Ulusların kendi egemenlik haklarını; ırkçılık, sömürgecilik ve anamalcılığın kurumsallaştığı 19. yüzyıldan itibaren Londra ve New York’taki merkezî yapılara şu veya bu şekilde devrettiğini yeniden konuşmanın gereği var mı? Ülkelerin Federal Reserve’deki kredileri kadar meşruiyet ve egemenliğe sahip olduklarını tartışmak anlamlı mı? Küre çapındaki kültürel, ekonomik ve teknolojik entegrasyonu destekleyenlerin iş askerî ve politik dominasyona gelince itiraz etmeleri ciddiye alınır bir tutum olabilir mi? Kralın düğünü basıp yeni yılın ilk saatlerinde “ilk gece hakkı”nı istemesi Batı’nın kolektif hafızasının bir miti değil mi? 

Siyaset yorumcularının darbe aldığını söyledikleri demokrasi için de benzer çelişkiler söz konusu. Darbe alan Fransız tarzı demokrasi mi, İngiliz tarzı demokrasi mi, Amerikan tarzı demokrasi midir? Evrensel bir demokrasi tanımına ve uygulamasına rastladık mı hiç? Darbe alan Amerikan tarzı demokrasiyse bundan diyelim ki Rusya veya Çin neden şikâyetçi olsun? Şayet İngiliz tarzı demokrasi anlayışı zarar gördüyse bunun Fransızlara veya Almanlara ne gibi bir zararı var? Fena mı, kendi demokrasilerine, kendi rejimlerine daha sıkı sarılır ve iç kamuoyunda bunu propaganda malzemesi olarak kullanırlar. Yok eğer demokrasi ülke içinde başka, yabancı bir ulusa karşı başka standartlar uygulamanın adıysa kınama mesajları yayınlayan Avrupalılar sadece kendilerinden menfaat umanları kandırabilirler. Çünkü bugünün ırkçı, sömürgeci ve anamalcı Amerika’sını yaratan dünün Kuzey ve Batı Avrupa mirasıdır. Demokrasi hassasiyeti (!) bizimki gibi devekuşu rejimlerle idare edilen ülkelerde hepten tiksindirici bir hâldedir. Türkiye’de demokrasi, CHP genel başkanı Özgür Özel’in AKP genel başkanı Erdoğan’a “Maduro’nun fotoğrafına iyi bak!” deyip fütursuzca parmak sallamasıdır! İngiliz muhipleriyle Amerikan esirlerinin kayıkçı kavgasıdır. “Cambaza bak”tır.

Cambaza bakmayalım. Dikkatimizi çekmesi gereken ne uluslararası hukuk ne ulusal egemenlik ne demokrasidir. Venezuela hadisesiyle darbe alan en yalın ve en otantik anlamıyla “politika” kavramıdır. “Politika yapmak” bir toplumun kendisi, bölgesi ve yerküresi adına söyleyecek sözü olması demek. Hukuktan, egemenlikten ve demokrasiden “politika yapabildiğimiz nispette” bahsedebiliriz. Dünya Savaşları’yla ortaya çıkan yeni savaş konsepti, düşman addedilen bir toplumun var olma güdüsüne, yani politika yapabilme becerisine doğrudan darbe indirmeyi amaçlar. Buna mukabil, politika yapmanın da yolları çeşitlenmiştir. Susarak veya konuşarak, eylemle veya eylemsizlikle, sıcağı sıcağına veya soğumaya bırakarak, tek başına veya işbirliği yaparak, doğrudan veya dolaylı, simetrik veya asimetrik… tarzda politika yapma iradesi gösterebilir, hatta bunları eşzamanlı biçimde uygulayıp hibrit stratejilere yönelebilirsiniz. Yeter ki isteyin! Yeter ki Venezuela’da olup bitenleri kendi ihanetlerinizi örtmenin ve haydutluklarınızı meşrulaştırmanın bir bahanesi olarak görmeyin! Yeter ki Amerika bunu ilk kez yapıyormuş gibi davranmayın! 

Amerika’yı yeniden keşfetmenin gereği yok derler. Bilakis! Türkiye’deki her seçmen, her karar alıcı, her politika yapıcı Amerika’yı her gün yeniden keşfetse yeridir. Bilmediklerini öğrenmeli, bildiklerini daha iyi bilmelidirler. Özellikle de Amerikan pragmatizmini. Amerikan pragmatizmi meşruiyetini “yapabilirlik”ten alır, ona göre “yapamayan” meşru değildir. Pragmatizme göre piçlik bir suç değildir, piç bile peydahlayamamaktır suç. Piçlik bir sonuçtur ve son-uç olmasıyla fiilî bir durumu temsil eder; yani “üzerine konuşulabilir”dir, yani “business” için asgarî de olsa zemin vardır. Piçle iş yapılabilir çünkü mevcuttur. Piçten bir prens yaratmak yarın işine daha çok gelirse Amerika bütün gücünü bunun zeminini hazırlamaya hasreder. Piçin piçliğinden mi faydalanmak istiyor? Öyleyse mevcut durumun değişmemesi, piçin piç olarak kalması için her şeyi yapar. Piçleştirmeyi ve prensleştirmeyi “politikasızlaştırmak, politikayı gereksizleştirmek” olarak tanımlayabiliriz. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar bunun endeksini takip eder, merkezin çevreyi derecelendirmesini raporlayıp dururlar. Raporların ve endekslerin kara propagandasına boyun eğenler Türkiye’nin BM, NATO, OECD, IMF, DSÖ vb. kuruluşlardan çıkmasının felaketle sonuçlanacağını söyler. Bu açık tehditle üzeri örtülen mesaj şudur: Türkiye faiz, silah kaçakçılığı, uyuşturucu, kumar, fuhuş trafiğine göz yumarsa prensliğini sürdürebilecektir. Fakat bu organizasyondan çıkmaya çalışır, akışı sekteye uğratır veya kendi adına racon kesmeye kalkarsa Dünya Sistemi tarafından adi bir suçlu muamelesi görecektir. 

Amerika her dediğini yaptırabilir mi? Bence her şey toplumların kendi sözleriyle eylemleri arasında bağ kurup kurmayacaklarına bağlı. Bütün dünyaya pompalanan beyhudelik hissine karşı politika üretme azim ve kararlılığının gösterilmesine.

Muhammed SARI (16 Recep 1447 - 5 Ocak 2026)

OYUNUN DÖNÜM NOKTASI

İnsanlar yaş alıp olgunlaştıkça zaman ve mekân üzerine daha çok kafa yorar. Hayat denilen sahnenin dekoru ve zemini üzerine düşünürken bulur kendini. Kurulum üzerine. Kuruluş üzerine… Gençlerse zaman-mekân kesitinde gerçekleşen hareketle ilgilenir daha çok. Aksiyondur onlar için sahneyi ve diğer her şeyi “görünür” kılan. Hareket yoksa varlık yok hükmündedir onlar için. Gerçi hareketi algılamak ve takip edebilmek az marifet sayılmaz. Çünkü çoğu insanın dikkat ve algı kapasitesi hareketi bile takip etmeye yeterli değildir. Hareket eden figüre, hatta figürün jestlerine, mimiklerine, kostümüne takılıp kalır insanlar. Oyun takılıp kalmamayı bilenlerin nazarına görünür. Diğer deyişle: Bir oyunu, oyunun içindekilere bakarak göremeyiz. Oyunu gerçek manada görmek için “oyun içinde oynanan oyun”u görmek gerekir. Oyunun ritmiyle kendi ritmimiz arasında bir asenkron yaratmadan, yani akışın dışına çıkmadan oyunu göremeyiz.

Oyunun dışına çıktığımızda akla gelen ilk soru, içinde yaşadığımız (daha doğrusu hapis tutulduğumuz) kapitalist oyun tarzının ne zaman ve nerede başladığı olacaktır. Teorik ihtilafları bir yana bırakırsak bilgilerimiz bizi 19. yüzyıl Avrupa’sına götürecektir. 1815’te başlayıp 1848 ve 1871’deki kritik kırılmalara rağmen 1914’e kadar uzanan hat boyunca kurulmuş bir dünya sistemi sahnesi var karşımızda. Oyunun küreselleşmesi de kılcallaşması da bu hattın işlerliğinden doğan maddi ve sembolik bolluk sayesindedir. Kurulumunda rol alan ülkeler hâlâ sahnededir ve rolleri aşağı yukarı aynıdır: Amerikanların silahı bol. İngilizlerin toprağı bol. Almanların parası bol. İsrail ise bizzat bunlar eliyle silahlandırılmış, topraklandırılmış, paralandırılmış bir unsur olarak başyardımcı rolündedir. Kurulumda yer almadığı hâlde şu sıralar oyunda görünen iki unsur daha var: Kürtçüler kendilerine vadedilen şeylerin zenginidir henüz. Hesaplarına göre kiminden silah, kiminden toprak, kiminden para alacakları vardır. Yani onlar da bolluğa kavuşmak hayaliyle girmiştir oyuna. Başından beri sadece Türkiye’dir bolluk yüzü görmeyen. Silaha değilse de paraya sıkışıktır. Toprağı değilse de vakti dardır. 

Bunca sıkışıklık ve darlık üzerine bir de kast-ı mahsusa ile dünyadaki ve bölgedeki hadiseler Türkiye aleyhine hızlandırılmıştır. Hızlandırmanın gerekçesi dâhiyâne: Vaktimiz olmadığı için gaza basıyoruz! “Haklının acelesi yoktur.” diye bir söz var. Türkiye bu sözün muhatabı olabilecek bir konumu 1923’te benimseseydi bugün telaşa kapılmasına gerek kalmazdı. Birkaç yıl önce “Türkiye hızlandırılıyor!” demiş; ince ince ölçüp biçmemiz, en çok teenniyle hareket etmemiz gereken safhada hiç düşünme aralığı bırakılmamasından yakınmıştım. Türkiye’yi hızlandıranlar şunu biliyor: Gözler ellerden hızlı olamaz. Eller ve ışıklar hızlı, müzikler ve alkışlar güçlü ise bu senkronize şov kendini izletir. Ekim 2024’ten beri ortada bizim de parçası olduğumuz bir şov var ama aktör müyüz, seyirci miyiz, rejisör müyüz bilinmiyor. Şimdilik şöyle denebilir: Aktör veya yönetmen değiliz ama gecenin özel davetlisi biziz ve bize eşlik eden arkadaşımızdır. Gözler sahnede değil, bizim üzerimizde:

Biz dünya sistemi sahnesini özel davetli olarak, sahneye çok yakın bir mevkiden, yarı pasif bir konumda seyrediyoruz. Fakat bu yakınlık sahnedeki şovmenin ellerinin hızına karşı bir avantaj sağlamıyor. Yüksek ses ve parlak ışıklar dikkatimizi toplamaya mani oluyor. Sahnedekiler ve sahneyi gerilerden seyredenler bu bakımdan birbiriyle uzlaşır pozisyondalar. Şov onlar için sergilenmiyor ve arkadakiler de zaten o mesafeden el çabukluğunun sırrını çözemeyeceklerini biliyor. Satanlar razı, alanlar mecbur. Bütün büyük şovlar gibi bu şov da bilete en yüksek fiyat ödeyen ön sıralar için sergileniyor gibi görünüyor. Hâlbuki şovu mümkün kılan salt para değil, localarda oturan salon sahiplerinin himayeleridir. Loca sahipleri herkese tepeden, mütekebbirâne bakıyor. Arkadakiler sahneye bakmayı çoktan bırakmış, meraklı gözlerle salonu ve locayı seyrediyor. Şovu en önden izleyenlerin durumu ise hiç iyi değil. Arkalarından ne işler çevrildiğini görme bakımından en dezavantajlı durumda olanlar onlar. Arkasındakiler katil mi, casus mu, hırsız mı göremiyorlar.

Biletleri satan ve sattıranların, alan ve aldıranların ilişkisi bir tür denge hâlindedir. Biz ön sırada oturup da olan bitenden bir şey anlamayanlar ne alıyor ne satıyoruz. Bu da şovun uzamasına, tatsızlığa sebep oluyor. Almıyoruz çünkü önce malı görmek istiyoruz. Satmıyoruz çünkü sahnede değiliz. Hem satacak nemiz var, orası da tartışmalı. Evet, bilete para ödemedik ama cemiyete katılmak için kiraladığımız kılık kıyafetin kesede açtığı büyük delik canımızı yakıyor. Parasını verip girseydik daha ucuza gelebilirdi. Keyifsiziz. Buna rağmen bize eşlik eden arkadaşımız ikide bir kolumuzu dürtüp şov bir harika değil mi diyor, alkışlayalım!... Alkışlayalım tabii ama inanasımız gelmiyor. Bunun alt tarafı bir illüzyon gösterisi olduğunu biliyoruz, kendimizi kaptırmıyoruz. Bir illüzyon gösterisi için neden bu kadar pahalı bir prodüksiyona ihtiyaç duyulduğunu da anlayamıyoruz. Bir müddet sonra arkadaşımız bizi ikna edemediğini görünce el yükseltmeye karar veriyor. Eğer alkışlamazsak bizi bir daha özel davetli olarak çağırmayacaklarını, hatta parasını ödeyerek bile bir daha şova mova giremeyeceğimizi fısıldıyor. Akla yatan bir ikaz. Ama bir daha böyle bir şov seyretmek isteyip istemediğimizden emin olmadığımız için diretiyoruz, gönülsüzlüğümüz daha da belli oluyor. Evde kalsaydık canımız sıkılacaktı. Buraya geldik, canımız daha da sıkkın. Asıl hata bizde diye düşünüyoruz, hiç gelmeyecektik, ama olan oldu bir kere... 

Biz türlü tasayla içten içe kıvranırken eşlikçimiz bir gözüyle bizi süzmeyi sürdürüyor. Gerçekten saf biri mi olduğumuzu yoksa istemem yan cebime koy demeye mi getirdiğimizi kestiremiyor. Saatine bakıyor. Vakit epeyce geç olmuş. Ya şimdi ya hiç deyip kararını veriyor. Ve sahnedeki şovmenle göz göze gelerek işmar ediyor. Şovmen kaçın kurası! Hemen çakıyor krizi ve sürpriz hamlesini yapıyor: Gecenin son gösterisi için, son büyük numara için sahneye bizi ve eşlikçimizi davet ediyor. Şok!!!

Oyunun gerisini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Fakat buraya kadar nakledilen kısmına bakarak ileriye ve geriye doğru birçok çıkarımda bulunmak mümkün. Mümkün çıkarımların kanaatimce ilki ve en önemlisi, Türkiye’nin bu küresel prodüksiyonun neresinde durduğuyla ilgili karar verme hakkının hâlâ mahfuz olduğudur. Bunun dışındaki diğer bütün okumalar Türkiye’nin çekimserliği veya edilgenliğine giden yolun mazeretlerini temin etmekten başka bir şeye yaramayacak. “Özne” mefhumunun hiç olmadığı kadar küçümsendiği bir çağda “çekimserlik ve edilgenlik” kulağa çok da kötü gelmiyor olabilir. Fakat şuna cevap vermeli insanlar: Ne dekorunda ne senaryosunda ne rejisinde yer aldığımız bir oyunun son sahnesinde kurşunu yiyen neden biz olalım? Şayet kurşun yemek kaçınılmazsa bunu neden onursuz şekilde bekleyelim ki? Oyun bitmeden ayağa kalkmazsak bunun bir oyun olduğunu ve oyunu bitirmek istediğimizi nasıl gösterebiliriz?

Küresel oyun boyunca giriş-gelişme-sonuç şemasını doğrularcasına Batı’dan dünyaya yayılan üç dalgaya şahit olduk. 19. yüzyılın kıtaları yavaş yavaş yutan sosyolojik ve kültürel dalgalanmaları, 20. yüzyılın tsunami benzeri yıkıcı ideolojik ve ekonomik dalgalanmaları, yerlerini 21. yüzyılda kısa erimli teknolojik ve psikolojik şok dalgalarına bıraktı. Yeni tahakküm biçimi en kısa sürede en büyük etkiyi almayı amaçlıyor. Bu da onu bir “şov ve şok rejimi” görünümüne büründürüyor. Böylesi maliyeti yüksek, etkisi kısa süreli bir rejimin sürdürülebilirliği yok. Sistem değer üretemeyişini başka değerleri yok ederek gizlemeye çalışıyor. Meşhur bir müzik grubunun bateristi grubun sıra dışı kariyerini özetlerken şöyle demişti: “Eskiden büyük farklar yaratan küçük bir makineydik. Şimdi özel ayrıcalıklar sunan büyük bir makineyiz.” Yolun sonuna geldik demenin şık bir yolu. Kapitalizm “sınırsız üretim-sınırsız tüketim-sınırsız kâr” prensibi sebebiyle zaten yolun başındayken sonuna varmıştı. Kürede başkasına yer bırakmayacak, küreye kendi bile sığamayacak kadar büyümüş kapitalist sistemin peşine takılıp varılacak bir yer yok. “Büyük farklar yaratan küçük makine” olmanın yolunu yeniden hatırlamalıyız. Anlattıklarım kimilerine masal gibi geliyor olabilir. Bir masal anlatmış olsam bile siz hiç masallarda masal anlatıldığını gördünüz mü?

Muhammed SARI (27 Cemaziyelevvel 1447 - 18 Kasım 2025)

KURULU DÜZENİMİZ

Büyüklerimden biri vaktiyle idarecisiyle yaşadığı bir sohbeti nakletmişti. İdarecisine okuldaki işleyişten dert yanıyor, insanların iş bilmezliğinden şikâyet ediyormuş. Hararetle konuşurken lafı ikide bir kurumsallığa, kurumlaşmaya getiriyormuş. Kurum şöyle kurum böyle derken sohbet epey uzamış. Müdür bey kendisini sonuna kadar sükûnetle dinlemiş ve bizimkinin cephanesi tükenip de harareti düşünce ona meşhur mafya dizisinden bir replikle mukabele etmiş: “Hocam şimdi bana kurum falan diyorsun. İyi diyorsun, güzel diyorsun. Ama kurum dediğin kim? Sen, ben… İnsanların haricinde kurum diye bir şey yok ki!” Bu anekdotu ara ara hatırlar ve kendime sorarım: Müdür söylediği söze gerçekten inanıyor muydu yoksa muhatabını ıskat için zekice bir hamleye mi başvurmuştu? “Tüzel kişilik” kavramı bizde hiç yerleşmiş miydi? Tüze ile kişiyi birbirine ezdirmeden nerede bitiştirip nerede ayrı tutuyorduk?

Devlet kültürümüz “kurumun şahıs, şahsın kurum olduğu” monarşik rejimlere dayanıyor. Kudret-adalet dengesinin görece iyi korunduğu klasik çağlarda bu rejimlerin nimetlerini devşirdik, bunlardan kurduna kuşuna varıncaya kadar çevremizi de faydalandırdık. 17. asırla birlikte denge adalet aleyhine bozulunca geriye sadece külfet üreten bir yapı kaldı. Üstelik çevre memleketlerin külfeti de sırtımıza bindi. Adaleti bir daha gören olmadı, kudret ise tamamen silinip gitti. Adaletsiz ve kudretsiz son birkaç yüzyılımız boyunca kurum-şahıs meselesini açıklığa kavuşturamadık. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemleri baştan aşağı bir yetki ve temsil karmaşasını yansıtır. Her müşkülden bir inkılâp darbesiyle kurtulmayı marifet sayan Kemalist kadrolar bile yetki ve temsil meselesini muallakta, giderek muğlak bırakarak çalıyı kenardan dolanmıştır. Saltanat, hilafet, şeyhülislamlık gibi kritik kurumlar hakkında nihaî kararlar alamamış; işleri belirsizliğe mahkûm ederek ve monarşik devletin yerine parti devletini ikame ederek aradan sıyrılmıştır. Klasik çağlarda ferdlerde müşahhas hâle gelen kudret ve adaleti modern tüzelliğin uhdesine devrederek kaçak güreşmiştir. 1945 sonrasının Amerikan hegemonyası gelip çattığında kurum-şahıs münasebetlerinin tesis edilmediği, ceberut ama kof bir rejimde yaşadığımız kabak gibi ortaya çıktı. Amerika’nın sihirli değneği bu kabağı süslü bir kupa arabasına çevirmeyecekti elbette. Bugün bile kurum nedir, şahıs kimdir, bunlar arasındaki münasebetin mahiyeti nasıldır sorularının cevabını bulamadığımız için kriz üstüne kriz yaşıyoruz. Aileden parlamentoya kadar.

Kurum-şahıs münasebetlerinin belirsizliği bizi içten ve dıştan çürüttü. Devlet, kişi hakkını kendi otoritesine yöneltilmiş bir tehdit olarak, millet ise vatandaşlık vazifesini başına sarılmış bir bela olarak görmeye başladı. 1923-1950 devresindeki devlet-millet kopuşu kişilik haklarının gaspı bakımından, 1950-1960 devresindeki devlet-millet flörtü vatanseverce vazifelerinin savsaklanması bakımından bugün bile Türk siyasallaşmasının krizini gözler önüne seren bir laboratuvar hükmündedir. Yaygın kanaate göre devletin ne olduğu konusunda anlaşabilirsek vatandaşın kim olduğu konusunda da uzlaşabilir ve böylece “kurulu tüze”yi ıslah edebilirdik. Osmanlı ve Cumhuriyet elitleri bu “kurulu tüze”nin devamından taraftı. Azınlıkta kalan kanaate göre ise uygun hareket seyri önce vatan ve vatandaş kavramlarının berraklaştırılması, ardından devletin “yeni bir tüze”yle yeniden tanımlanmasıydı. 27 Mayıs “yeni tüze” imkânını tahrip ederek bu tartışmaya son verdi. 27 Mayıs’tan sonra “evrensel demokratik(?) kurumların tesis edilmesi”yle toplumların özgün ve otantik yönetim mimarileri oluşturma hakları ellerinden alındı. Demokrasinin evrensel form olarak dayatılması dünyadaki bütün kurum-şahıs ilişkilerini eskisinden daha kötü biçimde çarpıttı, toplumları bu çarpıklığı sürdürmeye, yani kurumsallaştırmaya zorladı. Demokrasi bu bakımdan mağlupların rejimi oldu denebilir. Demokrasinin mağluplara boyun eğdirmesi meselenin bir yönüdür. Konuşulmayan yönü, Amerikan ihracı demokrasiye boyun eğenlerin bu yolda galip görünse de mağlup sayıldığıdır. “Demokrasinin beşiği” sayılan İngiltere’nin bile. 

Demokrasinin toplumcu tezlere de bireyci tezlere de sonuna kadar açık olması onu içi boş bir biçimden ibaret kılıyor. 20. asrın başlarında Wilson’ın ve Lenin’in demokrasi tanımlarını, İngiltere ile Fransa’nın demokrasi tecrübelerini ana hatlarıyla bile uzlaştırmak mümkün değil. Amerikan hegemonyası 1945’ten sonra bu sorunu da kökünden çözdü. Demokrasiyi insan hakları ve serbest piyasa ile birlikte paket program hâlinde satın alma şartını koştu. Parçalar her ne kadar Amerikan think tank fabrikalarından demonte geliyor idiyse de Avrupa toplumları o parçaları kendi ihtiyaçlarına göre monte etme esnekliğine kısmen sahipti. Amerika detaylarla ilgilenmiyordu, paketin satın alınması ve parçaların kullanılması yeterliydi. Aynı parçalardan bir ülkede televizyon koltuğu üretilirken, diğerinde elektrikli sandalye imal edilmesine şaşırmıyorduk. Biz demokrasi paketinden çıkan parçalarla ancak bir kıraathane taburesi yapabildik. 1945’ten beri demokrasi sanatını o tabureden icra ediyoruz. Uzun süredir ne kıraathane tarayan teröristler ne tabure üzerine çıkıp nutuk söyleyen kasaba siyasetçileri var hayatımızda. Buna rağmen tabure ve üzerinde oturan adam varlığını korumaktadır.

Türk usulü demokrasi yetki-temsil kaosunu azaltmak bir yana, düşük yoğunluklu kaosun hayat tarzı olarak iliklerimize kadar işlemesine sebep oldu. Kurumun ve şahsın nerede başlayıp bittiği üzerine hâlâ bir konsensüs yok. Şahsiyeti ezip yok saymayı kurumsallık sanmaya da şahsiyet sahibi olmayı kolektif şuurun reddi olarak anlamaya da eşit derecede yatkınız. Hayatı boyunca âmir-memur, ast-üst dışında insanî ilişkiler geliştirmemiş kişilerde kurumsallaşmanın duyguca katılaşıp taşlaşmak şeklinde tezahür ettiğini görürüz. Böyleleri son yıllarda “yönetişim” jargonunu ve medyatik kanalları kullanarak “yontulduklarını” göstermeye çalışmaktadır. Bunu tekâmül sayabilir miyiz, şüpheli. Şahsiyeti, bireysel hak ve özgürlükleri dillerinden düşürmeyenler ise bir yerden sonra kendilerini vazgeçilmez sanma hastalığına kaptırmış, pasif agresif bir ruh hâline bürünmüşlerdir. Bencilliklerini postmodern teorilerin muhaliflik pozuyla örtmeye çalışırlar. Kitleler iki güruh arasında kıstırılmıştır. Kıskaçtan ancak mesuliyet sahibi bir avuç bağımsız figür kurtulur.

102. yılı kutlanan Cumhuriyet önce İngiliz sonra Amerikan prensiplerini benimsediği ölçüde kurulu ve kurumsal sayıldı. Hâlbuki Osmanlı bittikten sonraki ve Türkiye başlamadan önceki en karanlık günlerde bile varlığı kesintiye uğratılamayan tek kurum olan ordu, başkasının onayına ihtiyaç duymadan kendini cümle âleme kabul ettirmişti. Mesuliyet sahipleri o gün ordunun yanında durmakta nasıl haklı idiyse sonrasında ona mesafeli durmakta da o kadar haklıydı. Çünkü Cumhuriyet’in “kurucu(?)”ları bağımsız figürlerin üzerine kurumsallaşma adına beton döküyordu. Bugün de böyledir. Dünya sistemi kitleleri şahıs ile kurum arasında bir seçim yapmaya zorlar. Acı gerçeği hepimiz biliyoruz. Kitleler bağımsız figürleri över ama günün sonunda “kurulu tüze”yi seçer.

Muhammed SARI (7 Cemaziyelevvel 1447 - 29 Ekim 2025)

TERSİNE SİMYA

Türkiye’de ve dünyada olan bitenleri anlamak için akıldan önce mideye ihtiyacımız var. Midemiz yaşananlardan ne zaman bulanırsa geleceğe dair umutlarımız o zaman artar. Aklımıza giden yol midemizden geçiyor. Fakat mide bozucu etkisiyle bilinen iki enfeksiyon kaynağını kurutmadıkça bünyenin toparlanması zor: Medyadan ve mafyadan bahsediyoruz. İstisnasız bütün toplumlar medyatik prodüksiyonların ve mafyatik operasyonların kıskacında şekillendiriliyor. Şekilsizleştiriliyor demek daha doğru olur. 

Medyatik ve mafyatik yapılar teşhir ve teşrih esasına göre işliyor. Çirkini gözümüze sokmak suretiyle ruhu lime lime ediyorlar. Lime lime edilen bedenleri göstererek gözdağı veriyorlar. Gözü korkutulmuş, gönlü yağmalanmış insanlar topluluğundan ne beklenebilir? İnsanın özü, cevheri, madeni bozulmaya yüz tutar böyle toplumlarda. Böyle bir toplum mesih sanrıları ve fetih hülyaları için son derece müsait bir zemin haline gelmiştir. Çürüdükçe temizlikten, eridikçe semizlikten dem vuranlar çoğalır. Çöken bir toplumda mesihler en büyük sahtekâr, fatihler en büyük ihtikârcıdır. Modern çağ bu çarpıklık üzerine kurulmuş ülkelere bile şahitlik etti. Başta Amerika’nın kuruluşuna. O Amerika ki tarih boyunca görülen bütün düşkünlüklerin bir toplum vasatı ve bir devlet mantığı olarak tecessüm etmiş hâlidir. “Altına hücum”la başlayan Amerikan hayat tarzı, küresel ölçekte bütün insan ilişkilerini “satma ve satın alma” prensibine bağlayarak insanlık cevherini karartmaya, insanlık madenini kurutmaya azmetti.

Köle, seks ve uyuşturucu pazarları medyada kuruluyor. Kovuşturma ve mahkemeler medyada cereyan ediyor. İnfaz ve hesaplaşmalar medya üzerinden gerçekleştiriliyor. Mafyanın medyayı icadı ile medyanın kitleyi ifsadı yaşıttır, bir ve aynı şeydir. Amerikalılar (yani medya sahibi mafyalar) herkesin bir fiyatı vardır der. Bu sözün doğru olup olmadığını anlamanın tek yolu yaşamak ve görmektir. Dirençlilik bu yüzden ahlâkın mühim göstergelerinden biri olagelmiştir. Beşerî zaaflarımız sebebiyle çoğumuzun çözüldüğü, yelkenleri indirdiği, bir şeylere tav olduğu bir nokta var. Ne kadar dirençli görünürsek görünelim o noktaya vardığımızda birilerinin sözlerine, pozlarına, pozisyonlarına tav oluyoruz. Belki tav olmak zorunda bırakılıyoruz. Madenlerin tavına getirilerek işlenebilmesi gibi tavını bulunca insanların da işlenebileceğini biliyoruz. Özellikle muktedirler, emri altındaki insanları hangi sıcaklıkta, ne kadar tazyik altında şekillendirebileceklerine göre sınıflandırıyor. İpleri ellerinde tutmak isteyenler bu tasnif bilgisine (elementler tablosuna?) vakıf olmak zorunda.

Para (ve beraberinde gelen konfor türleri) çoğu insanı satın almaya yeter. Çok az sayıda insan para dışındaki şeyleri esas alır. Enteresan olan şu ki bunlar ender bulunan ahlâk timsali kimseler olabileceği gibi son derece tehlikeli, kriminal kimseler de olabilir. İpleri ellerinde tutanların önceliği ahlâktır. Batı en büyük ahlâkçıdan en büyük suçlu yaratma numarasından asla vazgeçmez. En büyük gişe hasılatı getiren film hep masumiyetin yitirilişi olmuştur. Temizi kirletebildiğinde kirlilik kavramının/suçlamasının kendiliğinden ortadan kalkacağını bilir ve en büyük yatırımını buna, bir taşla iki kuş vurma senaryosuna yapar. En büyük ahlâkçıdan en büyük suçluyu yaratmak… Altını çamura çevirmek suretiyle gerçekleştirilen tersine simya faaliyetlerine bugün global kültür diyoruz. Tersine simya, yani simgeler (sēmeîon) ve anlamlar (semantik) üzerinden yapılan kimyevî işlem sistem lehine oldukça tatmin edici sonuçlar verdi son iki asırda. 

Devlet görünümlü mafyalar temizin direnmesine alışıktır. Yüzyıllar içinde onu nasıl lekeleyebileceği, üzerinde nasıl kalıcı izler bırakabileceği konusunda uzmanlaşmışlardır. Yine de diş geçirilemeyen, altın karakterini ölümüne muhafaza eden kimseler her zaman olmuştur. İpleri ellerinde tutanların en hazırlıksız olduğu senaryo çamurun altına dönüşme ihtimalidir. Suç ile ahlâkın zıt ama bitişik varoluşları acı ve tatlı sürprizlere açıktır. En büyük kriminalden en büyük tövbekârın çıkması kelimenin tam manasıyla büyü bozumudur. İmkânsız denilenin bir kez gerçekleşmesi gerçek bilenegelenin yutturmacadan ibaret olduğunu sonsuza dek ispatlar. İslâm’a göre, kişi ölmediyse gidebileceği bir kapı hep vardır ve o kapı daima açıktır. Çamurun altına dönüşmesi herşeyi değiştirir. Çünkü altınlaşmanın mümkün olması insanların çamura bakışını da değiştirir.

Global sistem, sıhhatini tehdit eden beklenmedik yan etkiler görüldüğünde doğruca bir doktora başvurmuştur. Dawkins, Keynes ve Lacan bu doktorların en meşhurlarıydı. Darwin, Marx ve Freud ise doktor yetiştiren doktorlar kuşağının ağa babalarıydı. Bu zevatın bütün doktrinleri altın diye bir şeyin var olmadığı, dolayısıyla çamurdan şikâyet etmenin mânâsızlığı, hele çamurdan altın elde etmenin tamamen bir saçmalık olduğu üzerine kurulmuştu. Buna karşı bir sözümüz var mı? Çamurdan yaratılmış olmanın çamurlaşmaya mazeret teşkil etmediğini bilen, altından karakterin altına hücum kültürüyle çatışma halinde olduğunu bilen kimseler kaldı mı acaba? Temiz kalmak isteyen dirençli insanlar ile tövbe edip altınlaşma yolunu tutan insanların cinaî şebekeye karşı elbirliği etmesi ham hayal mi?

Muhammed SARI (28 Rebiülevvel 1446 - 1 Ekim 2024)