tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ŞİMDİKİ AKLIMIZ

Yirmi yıllık öğretmenim. Öğrencilerden öğrendiklerim hayatımda başlı başına bir yer kaplıyor diyebilirim. Tahmin edilebileceği gibi iyi yanlarından çok kötü davranışlarının bana öğrettiklerinin yeri büyüktür. Şimdiye dek öğrencilerime aslî kötülük yakıştırmadım, fakat taşıdıkları arızî arızalar fazlasıyla can sıkıcı olmuştur. Vazifem gereği onları arızalardan arındırmaya (!) gayret ediyorum. Bazen de böyle bir sistemde çocukların daha arızalı hâle gelmelerine sebep olmasak vicdanen daha doğru bir iş yapmış olacağımızı düşünüyorum. Bugüne dek vazifemle vicdanım arasına sıkışmamak için yaptığım her şey işsiz kalmamla sonuçlandı.

Bu sıkışma anlarında bana en ibretlik gelen husus, notunu kırmak üzere olduğum öğrencilerin tavırları olmuştur. Bir çocuğun kumaşı kendini o noktada belli eder. Mazeret bildirip çalışmadığını kabullenenler bir yanlışlarını bir doğruyla temizlemiş olurlar benim nazarımda. Böyle çocuklar beni hep dürüst ve cesur olmaya teşvik etmiştir. Onların o yaşta gösterdiği açıkyürekliliği acaba ben ne kadar gösterebiliyorum diyerek kendimi sigaya çektiğim çoktur. Fakat bir kısım çocuk vardır ki ne çalışmayışına mazeret sunar ne kendisine takdir edilen nota rıza gösterir. Evvela kendinden başka herkesi, her şeyi suçlamaya kalkışır, yaygara koparır; ardından öfkesi yatışır, yalvarırcasına, ısrarla hatta nefret dolu bir ses tonuyla son bir şans daha istemeye başlar. Ki bunlar zaten ikinci, üçüncü şanslarını kullanmış çocuklar olur genellikle. Akıbetin böyle olacağını akıllarına bile getirmediklerini anlarsınız. Böyle anlarda eğer sakin kalabilmişsem dikkatim çocuğa değil, içine düştüğümüz duruma, sonra giderek kendi içime yönelir. Çünkü o an gözümden perde kalkmış, ibretlik manzara meydana çıkmıştır: Hisab Günü geldiğinde ben de mi böyle olacağım korkusu yıldırım gibi delip geçmiştir içimi. Korku aklı başa getiren en yaman muallim şüphesiz. Ama bize tedbir gibi aklı başında bir muallim gerek.

Onlarca âyet ve hadisten âhiret gününde mücrimlerin dünyaya dönüp hatalarını telafi etmek için son bir fırsat isteyecekleri haber verilir. Fakat dünyaya döndürülseler dahi aynı kötülükleri işleyecekleri gerekçesiyle bu istekleri reddedilir ve geri dönüş yolu ebediyen mühürlenir. Bu haber bize bazı akılların dünyadayken asla başa gelmeyeceğini, son-ucu pişmanlık ile çizildiğinde akıl dediğimiz şeyin insanı hüsrana götüreceğini gösteriyor. Hadisenin yakıcılığını tasavvur etmek zor değil. Çünkü aynı can yakan duruma dünyadayken çok kez düşmüşüzdür. “Şimdiki aklım olsaydı…” demişizdir hayıflanarak. Yine de aklımızın henüz hayattayken başımıza gelmesini nimet bilmekten yanayım. Hiç gelmeyebilirdi de! 

Dünyada olmak kevn ü fesad döngüsünün devam ettiği, bitişleri pekâlâ yeni başlangıçların takip edebileceği anlamına gelir. Reenkarnasyon inancı aklın bu teklif ve imtihan hakkını esastan yok saydığı için bâtıldır. Hâlbuki İslâm’dan bazı akılların Hisab Günü’nde bile başa gelebileceğini öğreniyoruz. Demek ki insan aklı dirilişten sonra da değişip dönüşmeye devam ediyor. Başına ne geldiğini şeksiz şüphesiz anlasın, muhasebesini yapsın, son sözünü söylesin diye. Cemil Meriç’in bu meyanda sıkça anılan “Şuur uçurumların önünde uyanır.” sözü aslında insanın yaratılışından gelen kader-irade meselesine değil, dünyadaki trajik kahramanın kaderine ilişkindir. Her uyanış trajik bir nüve taşısa da trajediye dönüşmeden yaşanacak uyanışların insanın ruh bütünlüğünü korumasına daha çok yardım ettiğini düşünüyorum. Aramızda “keşke” demeden yaşayan kâmil akıl sahipleri varsa onlara ne mutlu! Ben aklın evsafı veya mahiyetinden çok uyanışın şartlarıyla ilgileniyorum.

Akla yakıştırılan “evrensellik” vasfı, insanın soyutlama becerisinin abartılmasından, göreceli üstünlüklerin mutlaklaştırılmasından ibarettir. Aklın zamana, zemine bağlılığı (bağımlılığı?) “şimdiki aklımız” tabirinden daha veciz ifade edilemezdi sanırım. Aklı bir kiple sıfatlandırmak başka kiplere de kapı açıyor elbette. Örneğin “yarının aklı”na (ferdâ!) medhiyeler dizip “geçmiş akıllar”a (tarih-i kadim!) lanetler okuyanlar çıkıyor ortaya. “Yarının aklı” spekülasyona sonuna dek açık, nokta atışı tahmine kapalı bir alan. Fütüroloji ve kurmacayla sürekli bu alana ışık düşürmeye çabalıyorsanız geleceğin daha iyi olacağı, olması gerektiği gizli inancını taşıyorsunuz demektir. “Şimdiki aklımız” vurgusu sizin için “geçmiş akıllar”dan köklü bir kopuşu imliyorsa orada modernizm kendine sağlam bir zemin bulmuştur. Ayrıca “geçmiş akıllar”ı geçmişe tamamen gömmek için “şimdi”yi “yarın”ın bir cüzü gibi kabul ediyor, yani ehvenişer olarak görüyorsunuzdur. Geçmişi peşinen şimdinin ve geleceğin fevkinde görenler de az değildir. Bu insanlara göre “geçmiş akıllar” türlü sanat, bilim, felsefe ekolleri görünümünde insanlığın ortak mirasına dönüşmüştür. Aradığımız bütün soruların cevabı bu panteonda saklıdır derler. Bütün bu mülahazalar uyanışın şimdi değil, bir gün gerçekleşeceği yahut çoktan gerçekleştiği kabullerini dayatır bize. İnsanlık tarihi bu gibi genellemeleri doğrulayacak işaretler taşısa da bu genellemeler şimdiki zamanda, şimdiki aklıyla yaşayan ferdlere uyanış yolunda yardımcı olmuyor.

“Şimdiki aklım olsa…” görünüşte geçmişe dönük pişmanlığı ifade etse de “şimdi”ye örtülü bir övgü, hatta bir övünme anlamı taşıyor. Hâlbuki bu akıl “şimdi”ye aittir ve olsa olsa görece bir üstünlüğe, geçici bir geçerliliğe sahiptir. Aklı erişilen bir mertebenin adı olarak anlıyorsanız “şimdiki aklı” yüceltmeniz normaldir. Fakat akıl durağan bir cevher değil; iniş çıkışlarıyla, ileriye sıçrama ve geriye düşmeleriyle meşhurdur. Cevheri sabit olsaydı onu zamana veya zemine nispet etmemiz gerekmez, dünya hayatı denen imtihana gerek duyulmazdı. Akıl cevheri sabit olsaydı uykuya dalmaktan veya uyanmaktan bahsedemeyecektik. Buna rağmen geçmişte takılıp kalmayacak, yarınlarda eskimeyecek, tümzamanlı bir akla nasıl sahip olunacağı sorusuna cevap aramaktan vazgeçmiyor insanoğlu. Felsefenin yüce ama talihsiz ereği budur. 

Tanzimatçıların “akl”ı ve “fenn”i eşitlediği günden beri trajedi ile komedi arasında savruluyoruz. Bütünüyle aklın belirlediği bir “şimdi” (Avrupalılık) mümkün ve gerekli midir diye sormamız abes karşılandı. Bütünüyle “şimdi”nin belirlediği bir akıl (Amerikanlık), akıl olma vasfını haiz midir diye soramadık. Bugün “gününü gün etme” kipine sıkışıp kalmamızın sebebi kendi sorularımızı soramayışımızdır. Hâlbuki cümle varlık soru ile cana gelir, harekete geçer. “Elestü bi rabbikum” diye sual edilmeseydi var olamazdık. Bilim Kilisesi zannedildiği gibi uzak galaksileri fethetmeyi değil, başından beri “şimdi” ve “akıl” kavramlarına tahakkümü en büyük mesele olarak ufkuna koymuştur. Bilim ve Kilise modalitede, kiplikte yapacağı en küçük değişikliğin insanlığın gerçeklik algılarını kökünden sarsacağını ve uyanışı imkânsızlaştıracağını biliyor.

Muhammed SARI (27 Şevval 1447 - 15 Nisan 2026)

GEÇMİŞLE BAŞA ÇIKMAK

Uzay çöplüğü büyüyormuş. En gerçekçi tahminlere göre bin yıl sonra dünyanın da Satürn benzeri halkaları görülmeye başlanacakmış. Gezegenin dışı, üzerinde gezenlerin iç dünyalarından farklı değil demek ki. Duygu düşünce küremizi sarıp sarmalayan kirlilik bulutu artıyor mu bilmiyorum ama azalmadığı muhakkak. Bulutun bir adım ötesinde uçsuz bucaksız bir evren olduğunu bilsek bile idrakimiz nazarımızla sınırlı. Çoğumuz bir tür körlükle yaşayıp gidiyoruz. Ferdlerin ve toplumların nazarı bir nazariye katına yükselmedikçe öteleri görmeye güç yetiremiyor.

Çocukken ansiklopedileri, atlasları iştahla karıştırırken Satürn gözüme hem büyülü hem sıradışı görünürdü. Astrolojiye merak saldığım kısa bir dönem burcumun gezegeni olduğunu öğrendiğimde ise Satürn’ün benim için anlamı “ilgi”den “yazgı”ya dönüşmüştü adeta. Görünümüyle, oluşumuyla, çağrışımlarıyla karakterimin birçok özelliğini yansıttığını görmüş ve seyyareye bir mim koymuştum. Mim hâlâ oradadır. Fakat Satürn’ün halkalarının buhardan ve asteroit kalıntılarından oluştuğunu öğrendiğimde çocukluğumun tatlı hayallerinden biri yıkılmıştı. Benim için gizem, hatta bir kutsallık hâlesiydi çünkü o halkalar. Gizemin dağılışı, kutsallığın yok oluşu, safiyetin yitirilişiyle birlikte çocukluğun da sonuna gelmiş oldum. Büyümenin en çetin tarafı bu olsa gerek. 

Çocukluktan çıkmak ile yetişkin olmak arasında çok fark var. Çocukluğu geride bıraktığı hâlde yetişkin olamayanlar daima çoğunluğu oluşturur. İnsanların çoğu erişkin olmuş fakat erginleşememiştir. Keşke hiç büyüyüp başımıza bela olmasalardı dediklerimiz böyle insanlar arasından çıkar. Yine de her “büyüme yolculuğu” kendi içinde birçok dönüm noktası, birçok müspet potansiyel taşır. Bir insanın rahmet vesilesi mi yoksa halkın başına zahmetli mi olacağı kendi tercihleriyle belli olur. Zihinsel atılım bedensel gelişimin önüne geçtiğinde çocukluktan çıkıp ergenleşiriz. Ergenlik (=bencillik) bu bakımdan ferdiyete, psikolojik bir varlık olmaya doğru atılan ilk adımdır. Bedensel gelişimimizin zihinsel atılımı yakaladığı yirmili yaşların başında ise erişkinleşiriz. Erişkinlik (=bencilik) duygusal taleplerin hormonal bakımdan cevaplanıp dengelendiği, iç dengenin artık dışa doğru dengelenmeyi yani toplumsallaşma arayışını öne çıkardığı safhadır. Zihin, nihaî cesametini bulan bedene otuzların sonuna doğru son bir atılımla yeniden içerik kazandırabilirse erginliğe ereriz. Erginlik (=benlik) kişinin kendinden başlayarak tüm varlığı tarihsel bakımdan kavramaya başladığı safhadır. Çünkü tüm bu “oluşlar” sırasında kendisinden adım adım uzaklaştığımız “geçmiş” gittikçe problematik hâle gelmiştir. Karakterimizin “geçmiş”le nasıl başa çıktığımıza göre şekillendiğini ancak erginliğe eriştiğimizde fark ederiz. Bedenin ve zihnin doğal sınırlarına dayanmasıyla birlikte “gelecek” fikri gözümüze eskisi vaatkâr görünmez olur. Geçmişin neden ve nasıl geçtiğine tatminkâr bir açıklama getirmeden gelecekten bahsetmek anlamsızlaşır.

Geçmişle başa çıkmak için bir bakış açısı geliştirmemiz şart. Oluşların, olmuşların bir anlam taşıdığına inanıyorsak tabii. Dikkat ederseniz geçmişi değiştirmekten, düzenlemekten, yoğurup yorumlamaktan veya manipülasyondan bahsetmiyoruz. Nazar-manzara ilişkisi gereğinca kendi konumumuzu gözden geçirmekten söz ediyoruz. Hangi açıdan (yer) ve hangi mesafeden (zaman) bakalım ki şu “geçmiş” bize kendi esrarını açıversin? Anamorfoz sanatı bu noktada benim için oldukça işlevsel bir metafora dönüşüyor. Atık, döküntü, hurdaya çıkmış, vazgeçilmiş nesnelerin yeni bir dizlimle, yani amaçlı biçimde bir araya getirilmesi ve bunlara doğru noktadan ve mesafeden bakılmasıyla ortaya çıkan (hatta çıkarılan) görüntüler anamorfoz tekniğinin esasını oluşturuyor. Anamorfoz, yani kozmos-kaos-kozmos döngüsü. Yahut morfe sahibi bulunma, morfenin yitimi, yeni(den) morfe kazanma. “Nesne dizilimi” esasına dayalı bu performansın gündelik psikolojimiz ve hayat felsefemiz açısından pratik bir anlamı var: Ne gündelik hayat ne de insanlık tarihi ölçeğinde mutlak bir kaostan veya kozmostan söz edebiliriz. Yalnız özel anlarda yaşanan uyanışlardır varlığı amaçlılık içinde “gösteren”, daha doğrusu varoluşun amacını “görmemizi sağlayan.”

“Varlığı amaçlılık içinde göstermek” başka, “varlıktaki amaçlılığı görmek” başka. Geçmişle başa çıkmanın yolu yeni bir optik yanılgı yaratmaktan yahut kendimizi nostaljik duyarlılığa bırakmaktan geçmiyor. “Göstermek istemek” ne kadar iyi niyetli bir girişim olursa olsun güvenilir bir yol değildir. Görüş mesafemizin büsbütün kısaldığı dönemlerde bu türden yaklaşımlara eğilim göstermek olsa olsa mazur görülebilir. İman (amaçlılık) –mış gibi zemininde kökleşemez. Gaz ve toz bulutuna dönmüş mazi manzarasından kurtulmak için nesnelerin düzenliliğini ve ilişkiselliği görmemizi sağlayacak bir konum ve mesafe ayarına ihtiyacımız var. Ve elbette “amacı göremediğimiz” kaotik zamanlarda sorunun nesnelerde değil, bizim konum-mesafe ayarlarımızda olduğunu kabul edecek dürüstlüğe. Doğru perspektifi bulduğumuzda nesneler bir düzene kavuşacak ve karşımızda -sevsek de sevmesek de- bir yüz belirecektir. Evrensel yüzümüz odur.

Muhammed SARI (9 Şevval 1447 - 28 Mart 2026)

KESİNTİSİZ, UCU AÇIK BİR ÇAĞ

Biz Müslümanlar sadece peygamberlerin sözlerini ve fiillerini kritik dışında tutarız. Tarihteki diğer her şey kritiğin rasatına girer. Girer ama doğrusu onların mutlak doğruluğuna, yanlışlığına hükmetme gücüne çoğu zaman sahip değilizdir. Yani tarih denince önümüzde sınırları oldukça geniş ancak gayet belirgin çizilmiş bir tarassut alanı açılır. Peygamberlere bakışımızda iman, diğer insanlar için insaf kriteri esastır. Bu kriter farkının basit bir yöntem tercihinden evvel bir niyeti yansıttığını özellikle vurgulamak istiyorum. Niyetler yöntemi ve sonucu doğrudan belirler. Maddeye yönelirken bile bu böyledir, tarihe bakarken niyetlerimizden bağımsız bir pozisyon alamayız. İlk modernler yöntem üzerine boşuna düşünmemişti ve kendi hesaplarına gayet başarılı da olmuştu. Başarı niyeti devreden çıkarmalarından değil, perdeleyebilmelerinden ileri geliyordu. Yöntemleri “hayatı kuran her unsurdan en az bir kere şüphe etmek” şartına dayanıyordu. Uzun 19. yüzyıl boyunca yöntemin bizatihi niyet olduğunu anlayamadan didinip durduk. Sadullah Paşa’nın “Mecâz oldu hakikat, hakikat oldu mecâz / Yıklıdı belki esâsından eski ma'lumât” diyerek kuyuya attığı taşı Âkif gibi âkil bir muvahhid bile çıkarmaya çalıştı zaman zaman. Biz yine de insaflı olalım; onlar gibi sıcak ateş hattında yaşamadığımızı unutmayalım. Bizim vazifemiz, dondurucu Batılılaştırma fırtınası altında kalıplaşmış, taşlaşmış önyargı duvarlarını aşmak, hiç olmazsa aşındırmaktır.

Peygamberler tarihi, evrensel tarih denen keşmekeşin tam orta yerinde duruyor, cadde-i kebir vasfını koruyor. Gezinmek istiyorsak ara sokaklara, bir yere varmak istiyorsak ana caddeye yöneleceğiz. En geniş anlamıyla tarih idesini bu iç içe geçmiş ikilik üzerinden kavramamız gerekir. Okullarda öğretildiği gibi yaşananları geriye dönüp sebepler-sonuçlar diye kategorilere ayırarak tarihi anlayamayız. Ne peygamberler tarihi ne evrensel tarih denen keşmekeş bu tür okumaya ilanihaye imkân tanımaz. Tarih sebeplerin sonuçları doğurduğu determinist bir işlem veya o işlem boyunca yapılan doğrular-yanlışlar toplamı değildir. Determinist okuma modeller, şablonlar, şemalar aracılığıyla akademinin bilimsellik hevesini tatmin eder. Oportünist okuma da böyledir, reel politiğin retorik ihtiyacını karşılamak için en ideal yoldur. Tarihten içi boşaltılmış, kullanılmaya hazır figürler, semboller, sloganlar devşirmeye yarar. Hâlbuki bizim kelimenin en yalın manasıyla dinamik ve diyalektik bir tarih felsefesine ihtiyacımız var. Tarihyazımı temelde bir betimleme, bir sahne kurulumu, bir koreografi sorunudur. Perspektifin, derinliğin, orantıların, ışığın ve akışın ayarlanması meselesidir. Bu yüzden sebepleri ve sonuçları, insanları ve hadiseleri, nesneleri ve fikirleri bütünleşik varoluşlarıyla görmeye çalışmalıyız. Türkçesini söylersek: Günümüzde kapısına gideceğimiz bir peygamber olmadığı acı gerçeğini, bununla birlikte tarih dediğimiz şeyin ilk günden kıyamete kadar bir peygamberler tarihi olduğu kutlu gerçeğini bütün olarak kavramak durumundayız. Zaman ve mekân çıtalarını çattığımız ve merkezine özne olarak peygamberleri yerleştirdiğimizde, özetle “sahneyi kurduğumuzda” modern tarihyazımının tikelcilik-tümelcilik, pozitivizm-anakronizm gibi müzmin hastalıklarına düşmekten büyük oranda kurtulabiliriz.

Kendilerini hangi peygambere nispet ettilerse o türden bir tarihleri oldu toplumların. Peygambersiz tarih, dinozorlar çağından daha ıssız ve yabani bir dünya tasavvurudur. Tipik bir 19. yüzyıl doğa bilimleri icadıdır. Modernler İsa aleyhisselam üzerinden kendilerini “gelenek”le hesaplaşmış kabul etti, konuyu mitolojiye ve teolojiye havale ederek işi oldubittiye getirdiler. Kur’ân modernlerden bin küsur yıl önce böyle bir tasavvurun sebep olacağı kötülüğün önünü almak istercesine insanlığın bütün hikâyesini peygamberler üzerinden anlatır. Bu incelik herkesten önce bizi ilgilendiriyor. Biz âhir zaman insanlarıyız. Hem zatını görmeden kendimizi Muhammed Mustafa’ya (en uzak düne) nispet ediyoruz hem de kıyamete (en uzak yarına) kadar O’nun getirdiğinden başka sadık haberin gelmeyeceğini ikrar ediyoruz. Bu sayede, kıyamete bütün ümmetlerden daha yakın olsak da bir ıssızlık, bir sahipsizlik duygusuna kapılmıyoruz. Muhammed aleyhisselama kadar bütün ümmetler bir tür ardışıklık ve sonluluk duygusuyla, bir sonraki peygamberi (bağışlanmayı) beklemek intizarıyla ömür sürdüler. Kur’ân’la birlikte kesintisiz, ucu açık bir çağ başladı. Ucu açık, evet. Âhir zaman insanı inkâra da mucizelere de sonuna kadar açıktır. Taşınması zor bir yük bu. Ama her zorlukla beraber bir kolaylık var.

Kolaylık tarih idesine ve hayat denen armağana bakışımızı bağdaştırmaya bağlı. Bir düzenlilik içindeyiz ama bu mekanik bir düzen değil. Tarihi algoritmik bir işlem gibi, geriye doğru sağlaması yapılabilir, incelenecek bir dava dosyası gibi göremeyiz. Geriye baktığımızda başkalarının hatalarından ibret alarak o hatalarının çoğunu işlemekten kaçınabiliriz; fakat bu bizi kendi hayatımızı yaşarken kendi hatalarımızı işlemekten, hatta aynı hatalara düşmekten kurtarmayacak. Bu garip ve büyüleyici bir farkındalık ânıdır. Bilmek hayatı yaşamaya yetmiyor, hele anlamaya hiç yetmiyor ama hayat bilgisiz de olmuyor. Tarih bilgimiz ne kadar derin olursa olsun sabah gözümüzü açtığımızda kararı verecek olan biziz. Yalnız unutmayalım ki bu “biz” aynı zamanda tarihin bir parçasıdır. Şimdideki bütün özneler gün gelir tarihin nesnesi olur. Demek ki şöyle denebilir: Tarihte ve tarihle karar veririz. “Zamanda” olduğumuz kadar “zamanla”yızdır. Kendi hayatımızı ve hatalarımızı tecrübe etmedikçe geçmiş hayatlar ve hatalar üzerine konuşma hakkımız yoktur. İnsafsızlık olur bu. Yaşadıkça, yetişkinlikçe kendisine uyanabildiğimiz bir ide tarih. Herhalde bu yüzden çocukları en az ilgilendiren derstir. İnsanın ilk değil, son görevidir tarih. Bu sözüme bakarak, kişisel tarihine özen göstermemiş bir insanın sırf yetişkinlik çağına geldi diye tarih hakkında yetkince konuşabileceğini sanmayın. Hayat, hayatta olunduğunun farkına varılarak yaşanmamışsa yaş bakımından ilerlenmiş olması hiçbir kıymet ifade etmez. Zamanların en âhirinde yaşadığını idrak edene kadar bir insana yetişkin diyemeyiz. Böyle insanlar yine de ısrarla tarih adına söz alıyorlarsa dikkatli olmalıyız. Kişisel tarihlerindeki açıkları kapatmak için vitrinlerini determinist ve oportünist tarihçiliğin hazır gıdalarıyla süslüyorlar demektir. 

Hazır gıdalar ambalajlarıyla, üretim ve son kullanma tarihleriyle, hazım ve besin değerleriyle tüketiciye değil üreticiye hizmet eder. Tabiî ürün “benden sana zarar gelmez” dediği hâlde rağbet görmez. Birçok hazır gıda üzerindeki “sağlığınız için bu ürünü tüketmeyin” uyarısıyla satılır. Ve satın alınır da! Çünkü “hazırcılar” insanların çoğunun yaş alsa da çocuk kaldığını, akıllarının gözlerinde ve başka yerlerinde olduğunu iyi bilir. Raftaki hazır kavanoza da petekten henüz süzülmüşe de bal diyorsanız yazıyı buraya kadar boşuna zahmet edip okumuşsunuz. Hazırlanan ile hazır bulunan asla aynı değerde değildir. Getirdikleri kolaylık ve zorluklar da aynı olamaz. Başka başka hayat tarzlarının göstergesidirler. Burada biz âhir zaman insanlarını ilgilendiren başka bir incelik daha var: Petekte de olsa bal bir tür hazır gıdadır, doğada hazır bulunur. Çoğu zaman onu doğrudan yiyebilirsiniz. İstisnai hâller hariç şifa bulursunuz. Buradaki hazır oluş naklin akla takaddüm etmesine benzer bir hazır oluştur. İnsan türü için hayatî olan her unsur (hava, su, güneş, toprak, bitkiler, hayvanlar…) buraya vaktiyle konmuştur, doğan her insan yavrusu bunları hazır bulur. Tabiatı hazır bulduğumuz şekliyle istimal ettiğimizde nakledilenden faydalanmış, kültive ederek ürünü çeşitlendirdiğimizde aklımızı da kullanmış oluyoruz. Yan ürün çeşitliliği arttıkça aslî unsurların görünmez oluşu insanları aklı naklin önüne koyma, evrensel tarih ile peygamberler tarihini ayrı algılama, giderek peygamberler tarihini marjinal alana itme hatasına sürüklemiştir. Bugün markete girdiğinizde gördüğünüz ürünlerin onda dokuzu nasıl hayatî değil keyfî ise kurumsal aklın geçmişi suistimal ederek türettiği tarih yorumları da o denli keyfîdir, faydasızdır. Faydasız ilimin kötülüğü başka kötülüklere benzemez, örgün eğitim yoluyla doğrudan toplumsal genetiğe hücum eder.

Çocuklara kötünün ne olduğunu bildirene kadar alnımızın damarı çatlar. Asıl kötülüğün başka kötülüklerin kapısını açan küçük hatalarla başladığını anlatabilmek ise zorun zorudur. Belli bir olgunluğa erişmeden kimse tarihten ve ahlâktan nasip alamaz. Yetişkinlik kötü şeyleri yapmamakla değil, onun neden yapılmaması gerektiğini bilmekle, yani ileriyi görebilmekle başlar. Hadiselerin ne kadar ilerisine, âhirine bakarsanız bakın görebileceğiniz en son şey ilk şey olacaktır, yani Âdem aleyhisselam. İnsanın tarihi yahut tarihin insanı… İçerimleri birbirine açılan bu kümelerin fraktal yapısı bizi aynı anda hem tarihin ötesine hem tarihin ortasına fırlatıyor. Bu diyalektik akış izdüşümsel varlığımız aslına rücu edene kadar sürecek.

Muhammed SARI (14 Rebiülâhir 1447 - 6 Ekim 2025)

KAYDEDİN, LAZIM OLUR

Her şey kaydediliyor. Galaksiler arası hareketlilikten insanlar arası ayaküstü lakırdıya kadar her şey. Tarihte bu ilk kez oluyor. Tarihe bu ilk kez oluyor. Bu sabah cep telefonumun konumu açık kalmış. Açıkta kalmışım! Demek ki uydular arka mahalledeki semt pazarına gittiğimi, sonra bütün gün evden çıkmadığımı biliyor. Ne yapacaklar bu çöp bilgiyle? “Paslı çivi de olsa atma, gün gelir lazım olur.” mantığıyla yaşayanlar soruyu yersiz bulacaktır. Fakat konumuz tedbirsizlik değil; ben aleyhimize sürekli istihbarat toplayan, fazlasıyla kanıksanmış bir tehditten şikâyet ediyorum. Stokçuluk her zaman iyi bir vurgun yoluydu ama dijital çöpçülüğün trilyonlarca dolar değerinde bir sektöre dönüşeceğini, çöpü eşeleyenlerin dünyanın en zengin ve en tehlikeli insanları olacağını söylesek kim inanırdı? “Bit” pazarına hakikaten nur yağmış.

Her şey kaydediliyor. HER ŞEY! Hasan Sabbah fedailerini ve düşmanlarını hangi sözlerle büyülemişti bilmiyoruz. Fısıldadıkları onunla beraber mezara gitti. İrem bağlarının ve sütunlarının neye benzediğini gösteren bir fotoğraf ulaşmadı elimize, meraktan ölsek de öğrenemeyeceğiz. Rasulullah bütün münafıkların ismini Huzeyfe bin Yemân’a sır olarak vermişti ama Huzeyfe sırrı öğrenmekte ısrar eden Hz. Ömer’e isimleri söylememişti. Emrin hikmeti buradaydı. Dinozorlar, mamutlar, dodo kuşları; Atlantis, Eldorado, Şambala belki hiç var olmadılar yahut hep birlikte tarihe karıştılar. İyi ki karıştılar. Bizim düştüğümüz kafese düşmekten kurtuldular. Evet, biz kendi derdimize yanalım. Yeryüzündeki canlıların hayatını bir çırpıda sonlandırabilecek türlü belayı sığınaklarda, hangarlarda, veri bankalarında, laboratuvarlarda hazır bekletiyoruz. Hiçbir şeyin geçip gitmesine, tarihe karışmasına izin vermiyoruz. Yetmiyormuş gibi, geçip gitmişleri teknoloji yardımıyla bugüne getirmeye, “canlandırmaya” çalışıyoruz. Yazılı, analog, dijital fark etmez; sorumluluğu alınmayan, sonuçları hesaplanmayan her kayıt bir lanete dönüşecektir. Bazı şeylerin unutulması, terk edilmesi, yok olması gerekir. İnsanlık bugüne kadar geldiyse biraz da gidenlerin yer açmaları sayesindedir. Fakat bugün işler bambaşka boyutlara varmış durumda: İnsan türünü sürdürmenin önündeki en büyük engelin insanın kendisi olduğu tezi işleniyor.

Geçmişin bazı büyük hadiselerine dair elimizde üç beş parça tabletten, parşömenden fazlası yokken günümüzün en küçük sokak hareketleri hakkında bile ânında dağlar kadar enformasyon üretilmesi tarihe bugünden bakmayı hiç olmadığı kadar zorlaştırıyor. Büyük veriyi anlamlandırma çabası daha büyük ve karmaşık veri yığınlarına sebep oluyor. Bilgiye kendi cinsinden bir araçla yaklaşmanın kaçınılmaz sonucu bu. Bilgi işlem araçlarıyla kayıt altına aldığımız bilgiyi yine aynı araçlar üzerinden işleyerek köpürtüyoruz. Ben nakledilen bilginin bize ulaştığı kadarını gerekli ve yeterli, ulaşma ihtimali olan kısmını emeğe ve zamana bağlı, ulaşamamış ve örtülmüş kısmını ayartıcı ve tehlikeli kabul ediyorum. Bilmemiz istenseydi bildirilirdi, bilirdik. Bilmemiz istenirse bildirilecek, bileceğiz. Fakat bir de insanın bilebilirlik sınırları içinde kalan ama girilmemesi istenen bilgi alanları var. Yasaklı ağaç misali, Hârût ile Mârût’un ilmi misali imtihanlar bu. Modern insan büyük zararlara uğrayacağı o sulara hiç düşünmeden girdi ve hâlâ o sularda ilerlemeyi görevden öte hak biliyor. Yelkenlerini kâşiflik ruhu ve definecilik anlatısının şişirdiği bu bilme biçimine mesafeliyim. 

Ben evvela bildiğimiz kadarıyla ne yaptığımızı sorgulamayı daha dürüstçe buluyorum. Müslüman zihin yapısı bildiğiyle ne yaptığının hesabını vermeden bilmeye (yığmaya) devam etmenin yıkım getireceğini iyi bilir. Bilgiyi tek yönlü, yalnızca ehlinin açıp kapaması gereken bir kapı olarak görür. İlim kapısı Müslümanlarca amacına uygun kullanılmadığı için zamanla işlevini yitirdi, duvara dönüştü. Kapının/duvarın 17. yüzyıldaki bilimsel devrim dalgasıyla ağır hasar aldığını, 20. yüzyılın medyatik kasırgasıyla tamamen kırıldığını söyleyebiliriz. Artık o kadar büyük miktarda enformasyon akışı var ki insanın bilgiyi kuşatması şimdiden imkânsız hâle geldi. İroninin büyüğü de bu noktada belirdi: “Bilmeye cüret et!” nidasıyla dogmatik uykusundan uyandığı söylenen yeni insan, kendi eliyle veriye dayalı yeni bir din, bir enformasyon teolojisi yarattı. Yapay zekâ, büyük verinin insana mahsus bilme biçimi ve hızıyla işlenemeyeceği anlaşılınca yönelinen bir fikirdi. Fikirleri korku ve hayranlık objesine dönüştürüp tanrılaştırmakta Batı'nın üstüne yoktur. Batı daima, bildiklerinin yanında bilebileceklerinin büyüklüğüyle tetiklenip kamçılanan bir topluluk oldu. Bildiklerinin ve bilebileceklerinin, bilmedikleri ve bilemeyeceklerine nazaran hiç mesabesinde kaldığını kabullenmek istemedi, “Ben ne yapıyorum?” demedi. Bilgi akışının kendisi amaç katına yükselmişti bir kere. “Ben”, “ne” ve “yapmak” arasındaki organik bağlar kopma noktasına geldi.

Yapılanlardan nakledilenler kadarını bilme işine tarih diyoruz. Tanımı gereği noksanlıklar taşıyan bir bilgi alanı. Tarih boşlukları ve parçalılıklarıyla yararlı. İnsan o boşluklara yerleşerek, o parçaları başka parçalara uyumlayarak tanıyabiliyor kendini. Tarihin içinde yaşıyoruz ve tarih içimizde yaşıyor, bu organik geçişkenlik olmadan bilincimiz gelişemez. Geçişkenlik aynı zamanda tarihçiliğin bir şuur açıklığı ve yaşantı zenginliği meselesi olduğunu, dijital enformatiğin yaptığı gibi arşivcilik ve envantercilik işi olmadığını da işaret eder. Zihnimize ne girecekse, ıttılaımıza ne arz edilecekse bunun hacim ve malzeme açısından hem parçalı hem parçalanabilir olması gerekir. Ne insana ulaşan bilgi ne de bilgiyi işleyen insan zihni yekpâredir. Her şey ama her şey parçadan ibarettir. İnsan, parçaları iyice parçalayıp sonra birleştirerek yeni parçalar üretecektir; insan türü için bundan fazlası mümkün değildir. Devraldığımız noksanı yine başka türlü noksan bırakarak göçüp gideceğiz. Tarih biraz da bunun için var. Önü arkası olan bir hayatımız olsun diye. Tarihin “noksanlık” kabulüne mukabil enformasyon teolojisi “tamamlayıcılık” saplantısıyla her detayı kaydeder, tanımlar, tasnif eder, gerektiğinde geri çağırmak üzere stoklar. Her detayı kaydedilen bir çağ hâlâ tarih biliminin konusu mudur? Geleceğin tarihçisi boşlukları yoklamakla değil enformasyon yığını arasında kendine boşluklar açmaya çalışmakla uğraşacaktır. Radyo ve televizyonlar küresel kesintisiz yayına başlandığında düşünme eyleminin alanı hiç olmadığı kadar daralmıştı. Gerçekzamanlı internet yayınıyla birlikte bildiğimiz mânâda düşünme faaliyeti bitti. Hâlbuki insanın geçmiş veya gelecek hakkında düşünebilmesi için kendiyle baş başa kalmayı bilmesi (bütünden/bugünden ayrılabilmesi ve kendini boşluğa/teorik alana çekebilmesi) şarttır. Kendiyle baş başa kalabilmek gerçekle yüzleşebilmek demektir. Biz yüzsüzleşiyoruz.

Kendiyle baş başa kalamayan, sırrını saklayamayıp büyüsünü (mahremiyetini) kaybeden, bildirimsiz ve etkileşimsiz duramayan insanların hayatı son tahlilde enformatiğin konusudur. Enformasyona karşı mitoslar çağına dönelim mi diyoruz? Hayır. Sünnet-i Seniyye sır ve mahremiyet sahibi olmanın muğlaklık ve müphemiyete cevaz vermediğini, her şeyin kaydedilip ortalığa dökülmesinin şeffaflık ve cesaret anlamına gelmediğini bize vaktiyle öğretmişti. Gerçeklik, sahicilik, dengelilik kavramları tarihte ilk ve son kez O’nun yapıp etmelerinde tam karşılığını bulmuştu. Yaşanabilirlik ve yaşatabilirlik Sünnet’in esasıdır, insanî olan bu sayede ilahî olana temas edebilmişti. İslâm’a göre bizi her ân izleyen göz aynı zamanda bizi “gözeten göz”dür. Yaşananları kesintisiz kayıt altına alanlar ise sadece tanrıcılık rolü oynuyor. Yaptıklarına “gözetlemecilik” dışında bir ad verilemez. Onlar yaşamak ve yaşatmak sanatıyla ilgilenmiyorlar. Günü geldiğinde “kayıttan oynatılan” bir dünya düzenine (sessiz kıyamete) geçme hazırlıklarıyla meşguller. İşler gide gide geri dönülmez bir noktaya mı varacak yoksa en başa mı dönecek? Kıyamet ânında cihazlar kayıtta olacak mı? Cevabım kayda geçsin: Çok merak ediyorum ama asla bilmek istemiyorum.

Muhammed SARI (8 Rebiülâhir 1447 - 30 Eylül 2025)

TEKERRÜRCÜ VE TEKÂMÜLCÜ TEORİLERİN ÖTESİNDE

Dünya sistemi söylemini ciddiye almak Müslüman olsun olmasın her mazlumun sınıf bilincine ve siyaset yapma biçimine belli oranda müspet tesir edecektir. Dünya sistemi üzerine tartışmak bir bakıma kader üzerine kafa yormak gibidir. Konuşmadan yapamadığımız ve konuşarak asla sonuca vardıramadığımız meseleler cümlesindendir. İnsan başına ne geldiğini anladıkça ileride nelerle karşılaşabileceğine dair çıkarımlarda bulunarak yol alan, yani plan yapan, strateji geliştiren tek varlık. Hayatın akışı karşısında fazla kesinleyici yahut rastgele davranmamak şartıyla olmuş-olan-olacak arasındaki illiyet bağını aydınlatabilir, tedbirle takdirin kavuştuğu noktayı keşfe yaklaşabiliriz. Evet, bilinçlendikçe hem parçadan bütüne hem bütünden parçaya hareket etmek mümkündür. Fakat parça ve bütün hakkında bazı kanaatlere varışımıza bilinçlenme denemez. Bilinçlenme iki uç (cüz ve küll, ferd ve cemaat, vatan ve dünya) arasındaki salınımın bizatihi deneyimlenmesiyle, bu uçların daima birbirine açıldığının kabulüyle gerçekleşir. Varlığımızı idrak etme arzumuzun ve inancımızı ortaya koyma irademizin yekpâreliği nispetinde bilinçli sayılabiliriz. Bu bakımdan, dünya sistemini görmezden gelmemek ve gündemde tutmak bilinçlenme yolunda ciddi kazanç sağlayabilir.

Kritik meselelerin kaderi ya kördüğüm haline getirilmek ya da son ana kadar fark edilmemektir. Dünya sistemi fikri de bu akıbetlerden birine uğramaya aday. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de dünya sistemi söyleminin çeşitli sebeplerle karşıtları var. Fakat itiraz sebepleri farklı olsa da oldukça benzer işleve sahipler. Bu eleştiricilerin bir kısmı dünya sistemini “başından beri gerçeklikten uzak” görürken başka bir kısmı onu “karikatürize denecek kadar kadir-i mutlak” gösteriyor. Dünya sistemi fikrini başından beri gerçek dışı bulan inanışın en büyük sorunu kötülüğün tanımı, kaynağı ve hedefi konusunda bizi bir tür bilinemezciliğe sürüklemesidir. Öznesiz (veya nesneleşmiş), müşterek (veya çok-özneli), rastlantısal bir kötülük fikrini benimsemişlerdir. Dünya sistemini determinist ve mutlaklaştırıcı bir söylemle eleştirenler de hataya düşer. Tek özneli (veya hiyerarşik), çok nesneli (veya enternasyonal), mekanik bir kötülük tasavvurunu benimsemişlerdir. Bu sebeple kötülüğün tanımı, kaynağı ve hedefi konusundaki tavırları ne kadar kesinleyici ise bu cendereden kurtulma imkânı konusunda da o kadar kötümser bir hava yayarlar. 

Siyaset teorisinde adem-i merkeziyetçi, çoğulcu teoriler dünya sisteminin iki ayağından biri olan liberalizmden beslenir ve sistem üzerinden liberalizmi besler. Mutlakçı bir merkezin olduğu kabulü ve onun yerini alacak başka bir odağın olgunlaştırılması gerektiği iddiasıyla çıkan sosyalizmin durumu da farklı değildir. Dünya sistemi sosyalizm eleştirileri sayesinde antikor üretme kabiliyetini artırmıştır. Ayrıca sosyalizmi boşaltım sisteminin bir parçası hâline getirmiştir. Üstten yiyip mideyi dolduran, alttan çıkarıp bağırsağı boşaltan yan sistemler olmazsa organizmanın hayatta kalması mümkün değildir. Liberalizm “dünya sistemi diye bir şey yok, hem olsa bile bana zararı yok, çünkü rekabete hazırım” der. Sosyalizm “bütün kötülüklerin anası dünya sisteminin tekelciliğidir, bundan herkes zarar görür, o yüzden tekelciler rakip bir tekelcilikle dengelenmelidir” der. Böylece dünya sistemi, sisteme dâhil olan rekabetçilerin eliyle iç yapılarını mamur kılarken sistemin dışında olduğunu söyleyen rekabetçilerin eliyle/vesilesiyle surların dışını tahkim eder. 

Ne var ki iki ideoloji de küreselleşme vakıasına getirdikleri açıklamalarla açığa düşmekten kurtulamaz. Liberaller bir üst akıl olmadan böyle bir düzenin nasıl kurulduğunu ve en az iki yüz yıldır gelişerek nasıl sürdüğünü açıklayamamaktadır. Sosyalistler de tarihin gördüğü en büyük materyalist düzeni yeni bir materyalizm önererek nasıl yıkabileceklerini açıklayamamaktadır. Aynı çıkmaz ulusal ölçekte de yaşanmaktadır. Sağ yerel iktidarlar ulusal bağımsızlığı korumak için küresel sisteme eklemlenmenin zaruretini savunur. Sol yerel muhalefetler ise küresel iktidara evrenselci tezlerle karşı konulabileceğini iddia eder. Eylemleri ve söylemleri arasındaki çelişki dünya sisteminin ölümcül yaralar almasını engeller. Fakat sistemin gözünde zararsız olmaları yeterli değildir, yararlı olmaları da beklenir. O yüzden ürün kaldırılmak istenen coğrafyalarda sağcılar desteklenirken nadasa bırakılması gereken coğrafyalarda solculara göz yumulur. Böylece sistem kendi nesebine girmek isteyen yerel muktediri evin dışında (köle), kendinden kopmak isteyen yerel muhalifi evin içinde (uşak) tutarak dengesini ve mesafesini korur.

Bu iki ideolojinin ne kadar dışında olduğu tartışılır ama üçüncü bir yaklaşımdan da bahsedilebilir: Bu kimseler dünya sistemi fikrinin “artık geçersiz” olduğunu savunur. Yani bir zamanlar dünya sisteminin mevcut ve muktedir olduğunu kabul ederler. Ama artık bir dönüm noktasına gelindiğini, yapılması gerekenin bu dönüm noktasının ilkelerini ortaya koymak olduğunu düşünürler. Dönüm noktası için gereken momentumu yaratabilecek olgu-temenni karışımı bazı ihtimallerden söz ederler: ABD’de içe kapanmacı siyasetin işaretlerinin görülmesi sebebiyle Amerikan Yüzyılı’nın bittiğinin tartışılması, tarih boyu taşıdıkları kanlı bagajları ve ulusal hedeflerinin farklılığı sebebiyle AB’nin yakın gelecekte dağılacağı beklentisi, muhtemel bir Çin-Rusya-Hindistan işbirliğinin yaratacağı kıtalararası hareketlenme, küresel cihad fikrinin Müslümanlarda ümmet ve direniş şuurunu uyandıracağı beklentisi, tekno-kültürün konvansiyonel siyasi, askeri ve ekonomik güç odaklarını belirleyecek küresel etkinliğe ulaşması… gibi birçok hareket noktası söz konusu. Üçüncü yolcular bir tür entropik hareketliliğe ve tarihte yeni öznelerin sahne almasına bel bağlamış görünüyor. Bunlardan biri mi, birkaçı mı gerçekleşecek? Yoksa hiçbiri gerçekleşmeyecek mi? Bilmiyoruz. Stratejistler -tıpkı mühendisler gibi- elimize sadece bazı araçlar verebilir. Amaçları kendi kimliğimizden bulup çıkarmak zorundayız. Stratejistler bazı fırsatları işaret etme konusunda maharetli olabilirler, fakat bir fırsatın helal olup olmadığına asla aldırmazlar. 

Gerçek şu ki ne İsrail mallarını boykot edenler ne maaşlarını Amerikan dolarına çevirenler dünya sisteminin işleyiş prensiplerinin farkındadır. Ne Batı’ya diş biliyor denen BRICS davasının bizim hayrımıza olduğu ne Ortadoğu ve Akdeniz’deki hareketliliğin İslâmî bilince hizmet ettiği söylenebilir. İşte bu meyanda mutlaka cevaplanması gereken bir soru var: Türkiye’nin Suriye’leşmesi veya Suriye’nin Türkiye’leşmesi kapitalizme ve dünya sistemine entegrasyondan başka mânâ taşıyor mu? Cevap hayır ise kazananın kazıklandığı, kaybedenin kaybetmeye doyamadığı düzen hâlâ ayakta demektir. Dünyaya özgürce bakmamızı engelleyen tekerrürcü ve tekâmülcü teorilerin kısırdöngüsünü stratejistlerin teorileri değil, fertlerin kendi hayatlarından başlayarak helâl-haram ayrımını toplum hayatının her yerine yansıtması kıracaktır.

Muhammed SARI (23 Receb 1446 - 22 Ocak 2025)

Lİ-HİKMETİN TARİH

Hata insan oluşumuzun parçası. Tarih li-hikmetin bir hatayla başladı. Dünya hayatı Âdem babamızın iblise kanmasıyla başladı. Hatanın olmadığı bir tarih mefhumuna yabancıyız. İnsan iblise kanmasaydı ne olurdu, bilemiyoruz. Yahut insanın cennette kaldığı bir anlatıyı zihnimiz almıyor. Muhal üzerinden konuşmak mevcudu anlamaya yaradığı için, yaradığı kadar anlamlıdır. Muhalden mevcuda gitmek mümkündür ve gereklidir; ama mevcuttan muhale gitmek, muhalden absürde varmak hayatı karanlığa sürükler. Mevcut, hikmete binaendir ve hikmete varmak içindir. 

İnsan cennette hata işledi ama hata işleme fikri yüzünden cennetten atılmadı. Hata fikrine kalbinde yer açan biri için belki menfi netice kuvvetle muhtemeldi; fakat fiil işlenene kadar ortada ne suç vardı ne de suçluluk duygusu. Esas olan insanın doğruda kalması fikri, cennetlik olduğu fikri idi. Öyle ki aynı esas dünya hayatında da kendini göstermişti: “Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa Allah bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa Allah o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar. Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse Allah bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa Allah o fenalığı sadece bir günah olarak yazar.” Hadis gayet sarih: Aslolan cennette kalmaktır, dünya hayatı muvakkattir. Bütün teşvik ve ikramlara rağmen yönünü cennete döndürmeyi bilemeyenler gün gelecek dünyada bile kalamayacaktır. Basit bir akıl yürütmeyle düşünürsek yolların dörtte biri, hadisteki ikramın büyüklüğünü hesaba katarsak belki sadece binde biri cehenneme çıkıyor. Yine de insanların çoğu bu dar yola girmiş görünüyor. Müslümanlar kendini bu güruhtan ne kadar ayrı tutmuştur, tartışılır. Tarihi “cennete dönüş” fikri merkezinde okumaya Müslümanlar bile hazır değil.

Tarihe “olan oldu” nazarıyla mı bakıyoruz?  Veya “olacağı varmış” diye mi? “Olması kaçınılmazdı” diyenlerin elinde kesin kanıtlar var mı? “Olmasaydı daha iyi / daha kötü olurdu” ahkâmını kesenlerin dayanağı ne? Kavramlarla düşünmenin tümdengelimci kolaylıklarına, olay ve olgularla düşünmenin tümevarımcı zorluklarına rağmen tarihi okumanın mükemmel yöntemini bulmuş değiliz. Tarih hakkındaki mülahazalarımızı ikmal için tarihin bizzat kendisi bizi tarihüstü bir mercie başvurmaya zorluyor. Bütün bu karmaşa içinde şimdilik en mutedil yaklaşım şu olsa gerek: Oluşa tâbi hâlde ve vadedilenin gerçekleşmesine hazırlık yaparak yaşıyoruz. Bu durum hata ve bağışlanma fikrine kendiliğinden kapı açıyor. Hata ve bağışlanma, tarih ve gelecek, kader ve irade bahsinde Sezai Karakoç önemli bir tavrı işaret ediyor: “Bu dünyada olup bitenlerin / Olup bitmemiş olması için / Ne yapıyorsun” Olmuşa, olmakta olana ve olacaklara karşı doğrusu yapabileceğimiz pek az şey var. Elimizdeki tek şey hayatımızın “oldubitti”ye getirilmesine itiraz edecek konumu muhafaza etmek. "Olmamış gibi" yapmamak. Oldubittilere kalple, dille, elle itiraz edebildiğimiz kadar varız. Elimizdeki tek şey, en önemli şeydir: Hakkı savunmak. Hakkı tefrik, tesbit, temyiz, tercih, teslim, tebcil ve teklif edebildiğimiz sürece batıla karşı en tesirli tedbirleri almış oluruz. 

Hakkı kabulün yolu tevbe etmek, hakkı savunmanın mütemmim cüzü sabrı tavsiye etmektir. Beklenecek ve harekete geçilecek yeri tevbeyi ve sabrı benimsediğimiz nispette öğrenebiliriz. Hakkı savunanların tarih boyunca konağı tevbe, azığı sabır makamı olmuştur. Âyetle de tecrübelerimizle de sabit bir hakikat bu. Zellesi Hz. Âdem’i hiçbir insanın yaşamayacağı türden bir kedere garketmişti. Tevbe ve sabır ile kederini sevince çevirebildi. Tarih bir hatayla başlamışsa bile tevbe kapısının açık olmasıyla devam edebiliyor. Tevbe olmadan ne insan tekinin ne insan topluluklarının tarihinde yapıcı bir dönüşüm başlatmak mümkündür. Hata insan oluşumuzun bir parçası; fakat insan oluşumuz hatanın bir parçasına dönüşmüşse kurtuluş imkânı yoktur.

Muhammed SARI (10 Receb 1446 - 10 Ocak 2025)

GERÇEKLİĞİ ARTTIRILMIŞ GERÇEK

Gerçeğin iki yüzünü anlatmak için kullandığımız madalyon metaforu uzun zamandır işe yaramıyor. Madalyonu pastırma gibi ipince kıyıp dilimlesek yeridir. Örneğin pencereden baktığımızda da ekrana baktığımızda da sayısız şeyler görüyoruz. İkisinde gördüklerimize de “gerçek” adını vermek doğru olur mu? Ekranı, pencereyi hatta gözümüzü kapattığımızda o “gerçekler” var olmaya devam ediyor mu? Gerçekler değişir diyorlar, sahiden değişir mi? Acaba türlü türlü gerçek var diyenler mi haklı?... Bu bayat sorulara sebep basit bir çocukluk hatırasından başka bir şey değil. Kadıköy’de yaşayan ve hararetle Fenerbahçe’yi tutan ben orta 1’de gittiğim ilk Fener maçından kısa süre sonra takıma ve sıkı bir solak olmama rağmen birkaç yıl içinde futbola ilgimi kaybettim. Küfürün, kavganın, kalabalığın, kaosun ortasında kaldığımda bunun bana göre olmadığını, benim buna göre olmadığımı anladım. Çünkü benim Fenerbahçem televizyonda seyrettiğim, oyun kartlarında ezberlediğim, mahalle maçında karakterine büründüğüm Fenerbahçe’ydi. Gözümle gördüğüme inanamadığım gibi televizyona da dönemedim. Statta gördüğüm Fener gibi televizyonda gördüğüm Fener de gözümden silindi gitti. 

Tuttuğum takımın gözümden kolayca silinişiyle birlikte gerçek denen şeye karşı merakım da korkum da arttı. Gerçek bahsinde “hem o hem bu”, “ya o ya bu” diyenlere karşı ergenliğim boyunca “ne biri ne diğeri” tavrını benimsedim. Otuzlara geldiğimde bu tavır kendini maç seyretme alışkanlıklarımdaki ufak ama manidar bir değişiklikle göstermeye başladı. Maçı iki türlü seyrederiz: 1) Tribün coşkusunun bir parçası olarak. 2) Televizyon başında spikerin ve kameranın sunumu aracılığıyla. Otuzumdan sonra üçüncü yol daha çok ilgimi çekmeye başladı: Maçı ekrandan ama spikersiz maç seyretmek. Tuhaf gelebilir ama spikersiz maç yayını hakikaten sevmeye başladım. Size de tavsiye ederim. Ne stadın uğultusu ne spikerin mesleğini icra edişi duygularımı manipüle edebiliyordur. Doğrusu spikersiz ve tribünsüz maç heyecanından epey kaybediyor ama beklenmedik biçimde başka türden bir gerçekçilik algısı kazandırıyor insana. Oyunu daha berrak okuyabiliyor, önceleri dikkatinizi çekmeyen detayların farkına varıyorsunuz. Aramızda kameranın çerçevelemesi de olmasa hepten bambaşka bir maç deneyimi yaşayabiliriz. Belki yakın gelecekte. 

Akla hemen şu itiraz gelebilir: “Bunların hepsi noksan gerçekliklerdir. Gerçekleri gerçekten anlamanın en iyi yolu hadiselerin tam göbeğinde bulunmaktır.” Bu tür itirazlarda bulunanları ikiye ayırabiliriz: 1) Kimileri “gerçek” sözü ile genellikle hadiselerin tam göbeğinden üçüncü şahıslara anında ve eksiksiz aktarılabilen eşzamanlı içerikleri kasteder. Medya çağı böyleleri için bitmez tükenmez hazineler sunuyor. Biliyoruz ki sadece günlük veri üretim ve aktarım miktarı bile bir insanın ortalama ömür süresini kat kat aşmaktadır. Fakat sorun miktar (nicelik) değil, öncelikle kalitedir (nitelik). Hadiselerin anında ve eksiksiz aktarıldığını farz etsek bile bunun ham bir yığın olduğunu kimse inkâr edemez. Bu yüzden insanlar yüzlerce saatlik içerikleri taramaktansa birkaç dakikayı geçmeyen atıştırmalık içeriklere yönelir. Ki bu durumda da gerçeğin anında ve eksiksiz aktarılmasının bir anlamı kalmamaktadır. Muhalfarz, kim on yıllar süren bir savaşın on yıllar süren kamera kayıtlarını oturup seyretmek ister ki? Seyretse bile söyleyeceklerinin önemli olacağını kim garanti edebilir ki? Yani Gates’in “Content is king.” iddiasını “(Yapılandırılmış) İçerik kraldır.” şeklinde anlamak doğru olur. Gerçekleri “gerçekçiliği arttırılmış” içeriklerden öğrendiğimizi kimse söyleyemez. Aksine, gerçekler üzerine yapılmış “yapım”lara (haber, belgesel, sinema…) itibar ederek en kestirme yolu tercih ederiz. 2) Gerçekleri anlamak isteyenlere hadiselerin göbeğinde bulunma şartını ileri sürenlerden bazıları ise eşzamanlı içerik aktarımını değil, bireysel deneyimin artzamanlı aktarımını esas almaktadır. Böyleleri verdikleri hükümlerin ve vardıkları kanaatlerin bizzat deneyimledikleri (kan, ter, gözyaşı…) ve bir parçası oldukları (katılımcı, gözlemci, arabulucu…) hadiselerden süzüldüğünü özellikle vurgularlar. Böylece seyircilerin gözündeki güvenilirliklerini arttırmaya oynarlar. Gerçekleri “arttırılmış gerçeklik”le sunmak onlara göre değildir. Onlar “arttırılmış güvenilirlik”le aktarılan hadiselerin daha kuvvetli bir gerçeklik izlenimi uyandıracağını bilirler. Hülasa, gerçekler söz konusu olduğunda ilk kümedeki muhabirler kitleleri devasa ham verilerin çoğulluğuyla karşı karşıya bırakarak bezdirirken, ikinci kümedeki yorumcular kitleleri yanlışlanamaz ve doğrulanamaz bir tekilliğe ikna etmek ister. Gerçekleri medya vasıtasıyla anlamaya çalışmanın deveye hendek atlatmaktan, deveyi iğne deliğinden geçirmekten farkı yoktur.

Artzamanlılık ve eşzamanlılık bilincimizin temel çalışma prensipleridir. Zamanı bu kiplerle biliyor, zamanlamayı bu kiplerle yapabiliyoruz. Bilmelerimiz ve yapmalarımız, dolayısıyla gerçeklik algımız bunlarla kayıtlı. Olmuş bitmişlerin ne kadarını biliyoruz ve olup bitmektekilerin ne kadarını yakalayabiliyoruz? Tarihi ve ânı, bilgiyi ve deneyimi nasıl buluşturuyoruz? Niyetimiz ve nasibimiz bunların kavuştağında şekillenir. Kelime oyunu gibi görünmesi pahasına söyleyeyim: 1) Gerçekleri gerçekten anlamak diye bir şey yoktur. Anladığımız kadarına gerçek deriz. Yani eşzamanlılık prensibinin hata payı hep yüksektir. 2) Gerçekleri gerçeklerden öğrenemeyiz. Gerçekleri görebilmek için artzamanlılık ilkesine başvurmalı ve gerçeklerin dışına çıkmalıyız. Dışarıya, yani tarihe.

Ne var ki hızın, ucuzluğun ve kolaylığın çağı olan medya çağında tarih, bilgi ve gerçek en tartışmalı kavramlar hâline geldi. Kolaylaştırılmış bilgi, hızlandırılmış gerçek kaçınılmaz olarak tarihi de ucuzlattı. Bitpazarına bir gün nur yağar mı bilinmez. Fakat şurası akılda tutulmalı: Kâfirleri doğrulayan işaretler şimdide ve realitede mevcut. Müminleri doğrulayan işaretler tarihte ve bilgide saklı. 

Muhammed SARI (26 Cemaziyelahir 1446 - 27 Aralık 2024)

ÇAY EVİNDEKİ TARİH FİLOZOFU

Sanırım üniversitenin son yılındaydı. Erzurum’da talebelerin müdavimi olduğu ve korsan film oynatılan bir çay evinde Yeşilçam’ın ucuz tarihî avantür filmlerinden birini seyrederken bir uyanış ânı yaşamıştım. Filmin ilk dakikalarında Cüneyt Arkın’ın oynadığı Battal Gazi karakteri Bizans askerleri tarafından şehid ediliyor, yıllar sonra onun intikamını alan oğlu rolünü yine Cüneyt Arkın üstleniyordu. Bu tıpatıp benzerliğin Bizans hükümdarının dikkatini çekmemesi, üstelik onu kendi oğlu sanması gülünçtü elbette. Muhtemelen masraftan kaçmak için bulunmuş bu çare beni “yüz” hakkında, “yüzümüz” hakkında düşünmeye sevk etmişti: Huyum suyum babama benziyor mu? Çocuklarımın çehresi beni andıracak mı? Bir millette nesilden nesile değişen şeyler neler? Bir ailede batından batına devam edenler neler? gibi birçok soru eşliğinde seyretmiştim filmi.

Genetik çalışmaları etkisini göstermezden evvel insanların sûretleri yaratıcıdan bir âyet gibi görülürdü. Sûret ve sîret arasındaki ilişki ise her toplumun kendi geleneği çerçevesinde yorumlanırdı. Bazı geleneklerde sûretin sîreti doğrudan yansıttığı kabul edilmiştir. Bazı kimseler ise insanın yüzü ile özü arasında zorunlu bir ilişki olduğu fikrine mesafeli durmuştur. Ana-babanın sûret ve sîretinin evladını kaçınılmaz olarak belirlediğini kabul eden, çevre ve terbiye faktörlerinin etkisini sınırlı gören, yani meseleyi determinist denebilecek bakışla ele alanların sayısı “tabula rasa”cılardan az değildir. Sûretle sîretin geçişme, çakışma noktaları olduğu muhakkak. Belli durumlarda birbirinin gösterenine dönüştüklerine de şahit oluyoruz. Belki meseleyi ele alırken büyük hatalara düşmemek için öncelikle sûretin nispeten durağan olduğunu, sîretinse “seyr” kökünden geldiğini yani dinamik bir yapıya sahip olduğunu hatırda tutmalıyız. Bizi yanıltan, sîret ile sûretin çakışma ve kopuş anlarındaki görünümlerini mutlaklaştırmaktır. İnsanla ilgili gerçekleri mutlaklaştırmak bizi tarih, toplum ve tabiat hakkında keskin hükümler verme hatasına itiyor. Hatta tarihi topluma, toplumu tabiata, tabiatı tarihe karşı konumlandıracak kadar ileri gidiyoruz. Batılı zihnin tarih, toplum ve tabiatı bencilce tanımlama ve birbirine göre konumlandırma cinnetinin bedelini bütün insanlık ödedi. Biz bugün o hatalara insan hakları, özgürlük, ilerleme vs. adını vermişiz. 

Filmde aklıma düşen fikirlerden biri şuydu: Yüz, gösterendir ve göstermenin iki katmanı vardır: 1) bizim gerçekte kim / ne olduğumuz yani gerçek görüntümüz 2) dışarıya neyi gösterip göstermediğimiz. Ama işin içinde bir de bakan var, aklıma düşen diğer mesele de buydu. Yüz biraz da bakana göredir. Öyleyse iki katmandan daha söz etmeliyiz: 3) bakanın bize kim olarak / ne gözle baktığı 4) bakanın bizi / bizde olanı görüp göremediği. İlk katman büyük oranda bir tabiat ve biyoloji sorunudur, varlıkların çeşitli istihalelerden geçerek dışlaşması sürecidir. İkinci katman ağırlıkla toplumsal ve kültürel alana dâhildir, görünen varlıkların bakanlar tarafından nasıl anlamlandırıldığına ilişkin bir süreçtir. Tarih bu iki katmanı kuşatma, bütünlüklü bir anlatıya kavuşturma yolu olsa gerek. Geçmiş çağlardan hoşumuza giden sûret ve sîretler derleyip bir tür portreler galerisi oluşturarak tarih ilminin gereğini değil, olsa olsa aktüel politikanın ve popüler kültürün beklentilerini yerine getirmiş oluruz. Biyolojik nazarı esas aldığımızda ağaçlar yüzünden ormanı, sosyolojik nazarı esas aldığımızda orman yüzünden ağaçları göremez hâle geliriz. Anadan doğma âmâlar dahi hayatını sürdürmeyi mükemmelen öğrenebilir, fakat ideolojik ve teorik körlük en kötüsüdür. Hadiseleri hiçbir zaman doğru perspektifte, nesneleri hiçbir zaman gerçek formlarıyla algılayamamaktır. Elifi görse mertek sanacak olanlar bunlardır.

Kara kıştan kaçmak için girdiğim çay evinden tarih filozofu olarak çıktım. Meğer “yüz” üzerine düşünmek isim ve cisimler üzerine düşünmenin en kestirme yollarından biriymiş… Her yüz sahibini temsil eder ve bu bakımdan eşsiz kabul edilir. Kendimizi başkalarının halefi ve selefi gibi algılamaktan evvel, yüzümüzün tarihini kendimizle başlatmaya eğilimliyizdir. Psikolojik varlığımızın biricikliğini doğrulayacak tek fiziksel kanıt yüzümüzdür. Çocukluktan ihtiyarlığa kadarki değişimler sebebiyle özbenliğimizin ebedî görünümü hakkında yakınsak bir bilgiye sahipiz. Yine de aynaya baktığımızda zihnimizdeki imajla uyum halinde bir sûret göremezsek kriz patlak verir. Diğer açıdan, her yüz izlenimsel ve uzlaşımsaldır. Fiziksel varlığının biricikliğine karşın yüzümüzün başka zihinlerdeki yansımaları çok çeşitlidir. Zihinsel bütünlüğümüzü korumayı sağlayan bireysel yüz algımız, konu toplumsal bütünlük ve tarihsel devamlılık olduğunda kolektif bir anlam kazanır. Bazı sûretler vardır ki kendinin değil artık bir toplumun tarihinin göstereni olmuştur. Türk bayrağındaki nazlı hilal böyledir. Şairin hilâle hitabı bundandır. Personalar tarihte ve tarihle sayısız dönüşüm geçirerek biçimlenir. Gaza beylikleri devrinde halk irfanı bu yüze Battal Gazi adını vermiştir. Yani yüz hem sahibi hem muhatapları için aynı şeyi, Türk’ü temsil etmiştir. Bu açıdan bakınca filmde gazi babayla gazi oğul rolünü aynı kişinin oynaması küfrün Türklere bakışının değişmediğini anlatmanın veciz bir yolu olarak okunabilir. Kâfirler şehid ettikleri Türk’ün yüzünü tekrar tekrar karşılarında görmenin kâbusunu yaşarlar. Modern çağa geldiğinde bu yüzün yeni adı Mehmetçik olur. Mehmetçik personasının katmanlarını kaldırdığınızda ulaşacağınız son katman Muhammed Mustafa’nın mübarek sîmâsı olacaktır. Görenlerin “Bu yüz yalan söylemez!” dediği Muhammed Mustafa.

Yüz tanımaya, tanınmaya, tanışmaya yarar evvela. Türkçeye bakarsanız yüz konuşmaya da yarar. Konuşmaya yüzü ol(ma)mak... Bu deyim, bildiği tek iş konuşmak ve yazmak olanlar için büyük manaya sahip. Konuşup yazmanın ön şartı neden yüz olsun? Hem de yüzsüzlüğün alıp yürüdüğü bir çağda. İnsan içine çıkacak yüzü olmadığı halde edebiyat sahasını dolduranlar dinin istismarına, sanatın süflîleşmesine, kültürün endüstrileşmesine hizmet ediyor. Biz sözün arkasında bir yüz/insan, yüzün/insanın arkasında bir tarih olduğunu görmek isteyen insanlarız. Klasik epikler önden gidenlerin nesline, gazi oğlu gazilere ait epiklerdi. Bu metinlerde görünen yüz ile gören yüz birbirini doğruluyordu, biri mümin idiyse diğeri kâfir idi. Filmdeki gibi. Modern epik ise geride kalanların, geriye kalanların anlatısıdır. Yani şehidin banka memuru olan oğlunun epiğidir. Bu oğullar yüzlerini ne aynalarda ne elektronik kimlik kartlarıyla doğrulayabilmişlerdir henüz. Söz-insan-tarih ilişkisini sıhhatle aksettiren yalnızca İstiklâl Marşı’dır. 

Muhammed SARI (29 Zilka’de 1445 - 5 Haziran 2024) 

İŞARETLER VE İBRETLER YURDU

Birçok tarihî hadiseden bahsetse de Kur’ân’ı bir tarih kitabı nazarıyla okumayız. Kur’ân’da hadiseler insanın ve imtihanın özünü aksettiren birer ibret levhası olarak nakledilir. İbretsiz tarih, Batı’nın dünyayı kendi lehine ifsat için uydurduğu bir tuzaktan ibarettir. 20. Hristiyan yüzyılında kendine Müslüman dediği hâlde Kur’ân’ı antropolojik ve arkeolojik verilerle “doğrulamak” isteyen insanlar görüldü. Bunlar Batılı tarih felsefelerinin ve tarihyazımı usûllerinin gözüyle dünyaya bakan insanlardı. “Doğrulama”nın tanımı gereği “yanlışlanabilirlik”i de beraberinde getirdiği gerçeğini bilerek veya bilmeyerek ihmal ettiler. Kur’ân’ı doğrulama gayretkeşliği gösterenlerin 20. yüzyılda sebep olduğu itikadî yaraları saramadan 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirdik bile.

Batı’nın en küçük detaylarına kadar tarihi tespit ve tevsik iddiası Müslümanlar için uzak durulması gereken bir saplantıdır. Avrupa merkezli bir tarih yazmak uğruna ortaya atılan kaba saba ön kabullerin de Müslümanlara fayda sağlamadığı açıktır. Kur’ân hadiselerin geliş, oluş ve gidiş istikametleri boyunca çizdiği hattı işaret etmekle en lüzumlu bilgiyi insanların istifadesine açmıştır. Usûl olarak işaret, hâsıla olarak ibret ilmin en yalın hâlidir. İşaret ve ibret menzillerinden geçen her kul hidayete mazhar olabilir. Tarih bize nail olunmuş ve vadedilmiş mazhariyetlerin yolunu işaret etmiyorsa zuhurata tabi olmak dedikleri tutum başa bela olacak yanlış anlamaları beraberinde getirecektir. Belki her mazhariyet zuhurat cinsindendir, fakat kendini hadiselerin akışına bırakarak anlamlı bir yere varabilen görülmemiştir.

Hadiseleri akışına bırakmayacağız da ne olacak? Muradımızın aksine akan suların savağını, yatağını değiştirmeye mi çalışacağız? Uçan kuşun kanadını bize selam vermedi diye hakikaten kıracak mıyız? Sünnet-i Seniyye hiçbir sorunu kökten çözme iddiası taşımaz. Sünnet’in manası, nefsimize ağır gelse de, hududullaha riayettir. Bu yüzden Sünnet üzre kararlı yaşayan ve “yasayan” müminler yeryüzünün şirazesi olagelmiştir. Beşerin zaaflarıyla malûl hükümler (mesela Fatih Kanunnamesi, mesela Mecelle, mesela Anayasacılık) ancak herşeyi düzeltmeye kalkışmanın esasa ilişkin bir şeyleri yok etmesiyle hâkim olabilmiştir. Failiyyeti hegemonyaya dönüştürmeyen, münfail hâle düşecek kadar kendini akışa kaptırmayan bir hayat düsturuna sahip olmaya, desturlu yaşamaya Sünnet diyoruz.

Arapsaçına dönmüş tarihî ve aktüel meselelerde ortak bir kavrayışa varamayışımızın sebebi hayat düsturuna ve insan tasavvuruna dair köklü farklılıklarımızdır. Meselelerin evvela bu düzeyde ele alınması gerekir. Göstermelik kavgalar ve menfaat koalisyonlarıyla sağlıklı kararlara varılamaz, varılamıyor. Köküne ve toprağına kastedilmiş bir ağacın dalıyla budağıyla uğraşıyoruz. Tarihi işaretler ve ibretler yurdu olarak anlamayı bıraktığımızda gündelik hayat denen şey bindiğimiz dalı kesme tuhaflığı ve gözümüzü budaktan sakınma endişesiyle dolu bir keşmekeş hâlini alıyor. En uzak mesel ile en taze haber arasındaki irtibat kopuyor. Meaşa saplanan nazar mebde ve mead fikrinden kopuyor. Kopukluk tarihin işlenişini aksattığı kadar aklın işleyişini de sakatlıyor. Aksak tarih ile sakat aklın birlikteliğinden sadece çarpıklık ürüyor. 

Çarpıklık sadece kendi içinde tutarlı bir yol izleyebilir. Bu sebeple; kardeş katlini onaylayan ve keyfî biçimde uygulayanların İstiklâl Mahkemeleri’ne, askerî darbelere ve faili meçhul cinayetlere diyecek lafı yoktur. Bazen açıktan bazen el altından yapılmış olsalar da bu mantığa göre hepsi vatanseverlik eylemi olarak kabul edilmelidir. Birbirine “kanlı bir kardeşlik”le bağlı olanlar arasında devleti kimin idare edeceği kavgasından ibarettir hepsi. Bunlara mukabil, ölüm döşeğindeki Hz. Ömer’in kendinden sonra oğlunun halife olması yolundaki teklifleri “Bir evden bir kurban yeter!” diyerek şiddetle reddetmesi anlaşılmaya değer. Halife olayları akışına bırakmamış, olayların akışına kapılmamış, kan akıtmamış, kanından olanları kayırmamış, işleri seçkin bir zümrenin istişaresine havale ederek kenara çekilmiştir. “Kişinin acizlik (kınanma) ile günah işleme arasında muhayyer bırakılacağı bir zaman gelecektir. Sizden kim o zamanda yaşarsa acizliği (kınanmayı) günah işlemeye tercih etsin.” hadisinin gereği neyse onu yapmıştır. Bu gibi nakillerin siyaset ve tarih disiplinleri içinde değil de ilahiyat eğitimi bağlamına sıkıştırılarak ele alınması din ile tarih “anlatı?”larını birbirine rakip hâle getiriyor. Faili meçhul bir tarih olamayacağı gibi cehli bir yol olarak benimseyen Müslümanların tarihinden ve failliğinden de hayır gelmez. Modern tarihyazıcılığını tesviye etmeli, hadiselere Kur’ân ve hadislerin aydınlığında bakmayı öğrenmeliyiz.

Tarih, tarihin hiçbir döneminde modern çağdaki gibi bir tartışma konusu olmamıştır. Modernliğin tarihle alıp veremediği vardır. Modernliğin tarihten alıp vermedikleri vardır. Bütün çağlara fâikiyet iddiasında olsa da modernlik insanın ve devletin günahlarına sahip çıkma konusunda diğer çağların fersah fersah ilerisindedir. Modernlik tarihin bütün renk, şekil, koku, doku, ses ve tatlarını toplayıp kataloglayarak, onları ait oldukları zaman ve zeminden soyutlayarak, hülasa soysuzlaştırarak garabet bir tablo arz ediyor. Jakobenlerle anarşistler, köylülerle libertenler, translarla mütesettirler aynı sokakta yürürken, aynı binalarda yaşarken, aynı çarşıdan alışveriş yaparken, aynı okullarda okurken, aynı diziyi seyrederken, aynı partiye oy verirken görülebiliyor. “Tarihin sonu” biraz da bu demektir. Bütün çağları kendinde toplayıp her şey olmak iddiasındaki bir çağın hiçbir şey olamayışını gözlerden saklanma çabasıdır. 

Muhammed SARI (6 Zilka’de 1445 - 14 Mayıs 2024)


KEFENİ YIRTMAK

Tarihin ve onun ân’daki uzantısı olan aktüalitenin çepeçevre tazyiki altındayız uzun süredir. Ne öncemizdeki hadiseleri tetkik edecek geniş zamanlara ne dünyalık derdiyle koştururken soluklanacak mekânlara sahibiz. Bakışlarımız, bizi huzursuz eden şeyin kıskaca alınmışlıktan mı yoksa rabıtasızlıktan mı kaynaklandığını söyleyecek kadar bile berrak değil. Bu bulanık manzaraya sağırlığa varan bir hâl de eşlik ediyor. Muhitimizde dönüp duran seslerin sahiplerini, muhataplarını, giderek bizimle alâkasını kurmakta zorluk çekiyoruz. Körlerin sağırların birbirini -neden ağırladığını bilsek bile- nasıl ağırladığına, buna ağırlamak denip denemeyeceğine şüpheyle, hayretle yaklaşıyoruz. Keşif ehlinin bildirdiğine göre insanın sekerat anında görme ve işitme duyuları keskinleşir, vefattan kabre kadarki süre boyunca bu hâl sönümlenerek devam edermiş. Naklin sıhhatini sınama imkânımız yok, fakat aklın bize söylediği şudur: Hâlimiz kefenlenmiş meyyitten farksız.
 
Ne zaman, nerede, neler oldu da kefene girdik? Bizi kefene kimler koydu? Kefenin ince beyaz dokusunun ötesinden birtakım karaltılar seçtiğimize, bazı nidalar işittiğimize göre henüz ölmemiş olabilir miyiz? Akla en yakın açıklama bu olsa gerek. İyi de diri isek neden elimiz ve dilimiz değil de sadece gözümüz ve kulağımız çalışıyor? Algılar açık, kılgılar felç. Dış faktörlere alabildiğine maruz, fakat maruzatını arz edemeyen bir gövde yatıyor orta yerde. Edilginliğin bu derecesi insanı mutlak ölüme götürmez mi? Kişi diriyse toprağın üstünde, ölüyse altında olmalı. Tuhaftır ama kefenlenmiş kişi aynı zamanda bir çelişkiyi,  bir imkânı da temsil ediyor. İnsan ya kefeni yırtıp diri olduğunu gösterecek ya da dirilmek için mahşer gününü bekleyecek; başka yolu yok.
 
Hayat gösterdi ki ve kapitalizme maruz kalan Türk’ün tarihi bilhassa öğretti ki insan için dünyada ölümden beter şeyler var. Kefenlenmeye varan hadiseler silsilesi ayrı bir hikâye; orta yerde yatan kefenlenmiş bedeni toprağa girene kadar pek çok tehlike beklemektedir. Tehlikelerin en birincisi sahipsizlik. Başında bir bekleyeni, yerden tutup kaldıranı olmayan her beden kaçınılmaz olarak payimal edilecek, darbeler yiyecek; kazaların, dikkatsizliğin ve hürmetsizliğin kurbanı olacaktır. İnsanı ölmekten beter edecektir düşkünlük ve sahipsizlik. Buna rağmen şairin söylediğine inanmalı mı? Yere düşmekle cevherin kıymeti sâkıt olmaz diyebilir miyiz gerçekten? Kefene konan beden ayakaltından kaldırılsa bile bu kez güneşin ve yağmurun altında kalmaktan doğan tehlikeler baş gösterecektir. Sıcağa ve neme fazla maruz kalan gövdelerin solduğunu, katılaştığını, nihayet kararıp çürüdüğünü biliyoruz. Çürümenin cerahatiyle hastalık yayması bir yana, yayılan kerih koku yüzünden civardaki yırtıcıları başına toplaması nasıl engellenecek? İster insafsız avcılara hizmet etsin ister kendi midesi hesabına çalışsın, gövdeyi kurt dişlerine karşı nasıl koruyacağız? Peki çürüyen bünyenin kendi ürettiği kurtçuklar ne olacak?
 
Kefenlenmek, canlıların bir plasentayla veya atmosferle çevrelenmesinden farklıdır. Besleyici bir zardan ibaret olan kritik plasenta evresini hiçbirimiz hatırlayamayız. Atmosferde denizin içindeki balıklar misali yaşadığımız aklımıza bile gelmez. Bunlara mukabil kefenleniş uyandırdığı inkıbaz ve kesafet duygusuyla hayatımızda gayrıtabii bir aşamayı temsil eder. Bu bakımdan besâtet ve letâfetten kopan insanları ve toplumları kefenlenmiş, öte tarafa “postalanmaya” hazır sayabiliriz. Bilmek zorundayız: Bizi besleyici bir kültürel ortam mı kuşatmaktadır yoksa hayatımızda dünyaya karşı bağışıklığımızı zayıflatan bir yönsüzlük, bir amaçsızlık mı hâkimdir? Ortamı besleyici bulan memnunlara diyebileceğimiz fazla bir şey yok, onlar olan bitenlerin hem suç hem kâr ortağıdırlar. Bizim sözümüz kendini bunaltan gidişatın adını bir türlü koyamayan memnuniyetsizlere ve tarihin getirdiği noktada mezarın kenarına kadar sürüklendiğini duyumsayan endişe sahiplerine. Ancak memnuniyetsizler ve 
endişe sahipleri rüzgârda hışırdayanın yaprak değil kefen olduğunu, çatırtıların ağaçtan değil tabuttan geldiğini fark etmeye yaklaşabilir.
 
Kefen içindeyiz. Bilgisizlikten, duyarsızlıktan dokunma bu kefeni yırtmak zorundayız. Bunun için en gerekli şey bir “el” elbette. Fakat Türklerin henüz elsiz kolsuz olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. Şartlar el vermiyor. Türk’e el veremiyoruz. Öyleyse yapılacak en iyi şey ona “dil” vermektir. Elin yetmediğine dilin yetmesi mümkündür. Türk’e dil verebilirsek belki kefeni yırtacak birilerini çağırmanın yolunu da bulmuş oluruz. 

Muhammed SARI (26 Ramazan 1445 – 06 Nisan 2024)