KARİZMAYLA KARIN DOYMAZ

Birkaç ay önceki bir yazımda pragmatizmin altın kuralını hatırlatmıştım: “Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir. Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez!” Geçtiğimiz haftanın hadiseleri muvacehesinde buna küçük bir ekleme yapmam gerekiyor: “Bir hareketin lideri olduğunuzun ve kitlenize hâkim olduğunuzun göstergesi onlara açıkça ihanet ettiğiniz hâlde gücünüzden hiçbir şey kaybetmemenizdir.” Ne demek bu? Kitle, liderde bir hikmet bulduğu için mi? Hayır, hiç de değil. Liderle ile kitlesi ortak menfaat ilkesine göre hareket ettikleri, yani tencere yuvarlanıp kapağını bulduğu için birbirlerini eleştirme haklarından zaten feragat etmişlerdir demek. Bu, işin psikolojik tarafı. İşin bir de teknik yönü var. Liderlik sadece kendi kitlenizi değil muhalif kitleyi de yönetebilme kabiliyetinize bağlıdır. Türkiye özelinde söylemek gerekirse: Yüzde 51’i toplamanın yolu yüzde 49’u dağıtmaktan geçiyor. Türkiye’de siyasal liderler zaten kendi kitleleriyle açık bir al-ver ilişkisi kurarak o kısmı garanti altına almıştır. Geriye muhalif kitleden ne koparılabileceğinin stratejisini kurmak kalmıştır.

Liderlerin kendi kitleleri tarafından “aşkın” özelliklerle donatılması resmî dokunulmazlıklarından daha önemlidir. Fakat gerçek liderler, resmî yetkilerinin ötesinde “etkin” bir figür olmalarıyla bilinirler. Bu iki ucu bitiştiren herkes ikbal kapılarını ardına kadar açmış sayılır. Gerçek lider nerede resmî dokunulmazlık nerede ilâhî erişilmezlik zırhına bürüneceğini, ne zaman duhûl ne zaman urûc edeceğini en iyi bilendir. Resmî anlatıya göre dörtte dört yapabilen (aşkın ve dokunulmaz, yetkili ve etkin) tek figür Mustafa Kemal’dir. Son çeyrek asır bu anlatıya bir alternatif oluşturdu mu yahut rekorun egale edilmesi mi söz konusu, bunu konuşmak için henüz erken. Belki de hiç konuşulamayacak. Çünkü gelen her yeni lider devr-i sâbık yaratmamak şartını kabulle göreve başlayabiliyor. Duvarın üzerinde kat kat sıva var. Liderlik duvarı sıvamakla olmaz, göz boyamak da bilinmelidir. Ki son çeyrek asrın siyaseti en çok bu yönüyle anılmayı hak ediyor.

Göz boyamayı bilmeyen siyasetçi… Böyle bir mahlûk var mı bilmiyorum. Varsa dahi onu sistemden önce kitleler bizzat alaşağı eder. Kitleler, bir demet gül veremeyeceğini bilse bile liderden kendilerine gül bahçesi vadetmesini bekler. Kitleler, dişil karakterdedir anlayacağınız. “Kerim devlet” yahut “devlet baba” yakıştırması boşuna çıkmamıştır. Kemal Tahir “devlet ana” derken kitlelerin cinsiyetini dikkate almış mıydı bilmiyorum, eğer aldıysa kendi devlet tanımı gereği kitleleri de “mert” olarak kabul etmesi gerekir. Resmî ve pürüzsüz tarih anlatısına karşı şairâne ve ters yüz edici tarih anlatısı... Son çeyrek asrı ilginç ve bir o kadar karmaşık kılan, bu anlatıların birbirini tamamlar hâle getirilmiş, giderek bir tür üst anlatı kurulmuş gibi görünmesidir. Bu kadar zıt kutupların birleştirilebilmesi (en azından çatışmamak, kendilerine tanınan alandan taşmamak varlığını sürdürmesi) ancak dörtte dört yapan bir liderle ve asıl önemlisi, onun şahsında kendini kesintisiz ve eskisinden daha güçlü biçimde tazeleyen devlet idesiyle mümkündür.

Bilindiği gibi Weber üç liderlik tipi teorisinde resmî, geleneksel ve karizmatik liderliklerden bahseder. Türkiye’deki siyaset yorumcuları bu kategorizasyona sık sık atıf yaparak Tayyip Erdoğan’ı karizmatik lider olarak tanımlamayı sever. Tıpkı Mustafa Kemal’e atfedilen karizma gibi. Ne var ki ben bu iki figürün temel vasıflarının pragmatizm olduğuna inananlardanım. Bence ikisi de “karizmayla karın doymayacağı”nın farkında oldukları için diğer liderlerden ayrı bir yer edinebilmiştir kendilerine. Şartlar neyi gerektiriyorsa o görünüme bürünebilmek liderliğin en güçlü silahı olarak görülüyor. Kasım 2002’den Mayıs 2026’ya kadar Erdoğan’ın tam da bunu yaptığını görüyoruz. Erdoğan sadece kendi kitlesiyle (%51) ilgilenseydi üç kategoriden birine veya ikisine müracaat etmesi yeterli olurdu. Fakat o muhalif kitleyi de (%49) etkisi altına almaya çalışarak kendi iktidarını koruma (ve yeni üst anlatıyı kurma) adına en akılcı adımları atmaktan geri durmuyor.

Evet, Tayyip Erdoğan iç ve dış kamuoyunda resmî liderlik unvanlarını (seçilmiş cumhurbaşkanı, başkomutan, parti genel başkanı) ve bunların tanıdığı yetkileri sonuna kadar kullanıyor. Sadık seçmenlerinin ve müzmin muhaliflerinin gözünde o geleneksel bir lider (reis, milletin adamı, uzun adam). Dostlukları ve düşmanlıkları yazılı olmayan bir ilkeler sistemine dayanıyor. Taraflı tarafsız birçok yorumcuya göre ise Erdoğan karizmatik liderliğe özgü özellikler (seçim kompetanı, dünya lideri, kurt siyasetçi) gösteriyor. Dönemden döneme, yani gündem hangisini gerektirirse, rollerine münavebeli olarak bürünebiliyor. Bunlardan ilki müesses düzen gereğince, ikincisi toplumun kolektif şuuraltına hitaben, üçüncüsü ulusal veya uluslararası özel durumlarda devreye giriyor. Yürünen çeyrek asırlık yolun karakteri üç liderlik algısını da elde tutmaya icbar ediyor onu. Çünkü biliyor ki bütün değişim teranesine rağmen devlet hâlâ “o devlet”, millet hâlâ “o millet”, dünya hâlâ “o dünya”dır; boşlamaya gelmez. Bu sacayaklarından birini bile ihmal ettiğinde meşruiyet, oy ya da itibar kaybı yaşayacağını biliyor Erdoğan. 

Buna mukabil, muhaliflerin liderlik özellikleri evlere şenlik. Erdoğan İBB başkanlığı yıllarında sistemin karşısına geleneksel kodlarla çıkmış bir figürdü. Muhalifler, onun karşısına sadece resmî (seçilmiş) adaylarla çıkmanın işe yaramadığını 2002-2015 arasında defalarca gördüler. Sayısız yenilgiye rağmen muhaliflerin kodları başka türden bir aday çıkarmalarına imkân vermedi. Bu süreçte Erdoğan geleneksel unvanlarının yanına resmî sıfatları ekleme fırsatı buldu. 2016’dan sonra Erdoğan’ın karizmatik liderlik vasfı da genel kabul görünce muhalefet açısından çetin bir varlık-yokluk mücadelesi başlamış oldu. Ne resmî yetkileri vardı ne gelenekle bağları kuvvetliydi ne karizmatiktiler. İyi düşünülmemiş, inandırıcılıktan uzak, aceleci hatta tuzak olduğu çok aşikâr kampanyalarla doğrudan “karizma” konseptine odaklanmayı seçti muhalefet. İmamoğlu gibi bol defolu bir karakteri parlatan reklam kampanyalarına girişti. Bir an önce “karizmatik liderlik” safhasına atlamak istemeleri onları olmadık hatalara itti, zorlama rollere soktu, rasyonel ve tarihsel faktörleri algılayamayacak kadar halüsinatif bir atmosferde siyaset yapmalarına sebep oldu. Resmî ve geleneksel liderlik referansları zayıf olan bir adayın doğrudan karizmaya oynaması normal şartlarda müspet netice vermez. Fakat son 10 yılda seçmen sosyolojisinin iktidar aleyhine değişimi İmamoğlu’na imkânsız bir sıçrama yapma, o imkânsız atışı yapma fırsatı sunuyormuş gibi bir hava yarattı. Elbette bu, yeni seçmen kitlesinin de resmî ve geleneksel kodlardan kopuk olduğunun, hızlı kazanç (karizma) peşinde koştuğunun bir işaretiydi. İlk bakışta yine bir tencere-kapak uyumuna doğru gidildiği izlenimi ediniliyordu. Yeni seçmenler için karizma önemliydi, altının dolu olması (resmî ve geleneksel kodlarla uyumluluğu) değil. İBB’nin el değiştirmesi Erdoğan (devlet, dünya sistemi) için işaret fişeği oldu.

2023’ten sonraki gelişmeler İmamoğlu’nun önünü yasal olarak kapattığına göre muhalefetin elinde sadece geleneksel lider kodlarına uygun figürler bulma yolu kalıyor. Bu konuda sol muhalifleri Türk kültürüne yabancılaşmış zihniyetleri, sağ muhalifleri ise dar kitle tabanları engelliyor. Yakın tarihte resmî liderlikten geleneksel liderliğe yükselebilen figürler Ecevit, Demirel, Özal (gazeteci, mühendis, ekonomist) idi. Geleneksel liderlikten gelip resmiyete geçmeleri engellenenler arasında ise Türkeş, Yazıcıoğlu, Erbakan (başbuğ, alperen, mücahid) üçlüsünü sayabiliriz. Erdoğan bu eğilimlerin hepsini, elbette Bahçeli’nin şahsında dünya sisteminin özel yardımlarıyla, kendi havuzunda toplamayı bildi. Bahçeli’nin destek vermediği bir Erdoğan resmî veya geleneksel lider kategorisinde yıllar önce takılıp kalabilirdi. Bahçeli içerideyken dışarısı, dışarıdayken içerisi için çalışarak hem bu sıra dışı dengenin sürmesini sağlayan bir mekanizma oluşturdu hem de Erdoğan’ın kariyer hikâyesi üzerinden Türk devletinin transformasyonuna giden yolu açtı. Acaba devlet-millet-lider üçgeninde işler nasıl bir sona varacak?

Elimizde ne var bakalım: Her karizmanın arkasında bir mekanizma var, burası kesin. Olanca dişil karakteriyle kitlelerin son sürat sekülerleştiği de şüphe götürmez. Önceki formu hakkında ciddi bilgi sahibi olmadığımız devletin alacağı yeni form da sır değil. Daha doğrusu, formu önemli değil; devlet devlettir, özü değişmez! Eee, netice? Netice-i kelâm, kurban bayramınız kutlu olsun!

Muhammed SARI (10 Zilhicce 1447 - 27 Mayıs 2026)

ÇELİŞKİYİ ÜSTLENMEK

Şairlerin bir hayatı yok artık. Şairâne hayatlar vardır şüphesiz ama o kendine mahsus aurasıyla dikkat çeken “şair hayatı”ndan eser kalmadı. Şairler başta edebiyat olmak üzere hayatın cari bütün alanlarından çekilmiş, meydanı “belles lettres” heveslilerine ve “dolce vita” düşkünlerine bırakmış görünüyor. Varlığı bir(ilerine) dert olan “şair hayatı”nın yokluğu ayrı bir dert. Baştan aşağı nazımla yoğrulan bizimki gibi kültürler için kıyametin habercisi dense yeridir. Fakat haber yeni değil. 20. asrın ortalarından beri küresel çapta yürürlüğe konan şahsiyetsizleştirme operasyonlarından en büyük zararı şairlerin gördüğü biliniyordu. Bugünkü toplum hayatının bırakalım şiirli ve şiirle olmayı, toptan şaibeli oluşu yarım asırlık tercihlerimizin kaçınılmaz neticesi. Şairlerin varlığından haberdar olma konusunda zaten sınıfta kalmış bir toplumuz, hiç olmazsa yokluğunun farkına varalım. Belki bu sayede tarihsel uzayda bir noktaya tutunabilir, “bu gidiş nereye” diye sormayı akledebiliriz.

Şairin hayatını sayısız bileşenli psiko-sosyal süreçlerin ve biyo-kültürel yapıların biçimlendirdiğini biliyoruz. Yok olmaya yüz tutmasının da buralardan başladığı tezine sanırım kimse itiraz etmez. Yaşayış, itibar ve zanaat bakımından şair nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bazen ideolojik ve enformatik zehirlenmeye, bazen kültürel ve politik kıtlığa maruz kalışı yüzünden. Sistem bu kategorize edilemeyen mahlûku bir an önce tabiat tarihi müzesindeki yerine postalamak için gün sayıyor. Şairin kendine mahsus bir hayatı olduğunun bilinmesi bile küresel sistemin tanımlayıp formatladığı değer yargılarının sorgulanır hâle gelmesine yetiyor çünkü. İşlerin başka türlü de olabileceğini, giderek başka türlü olması gerektiğini ancak şairin başka türlü olan yaşayışından sezebiliyoruz. Bu başkalık onu bazen tarihöncesinden kalma bir mahlûk gibi gösterse de gerçek böyle değildir. Evet, kalabalıkların ummanına dalıp nefesini tutacak kadar büyük solungaçları, çılgın kalabalıktan uzaklaşıp onun fevkine çıkacak kadar büyük kanatları var gerçekten. Şair araştırmasını böyle yapar. Dalıp çıkarak, uçup kaçarak. Ama ne balık ne kuş olarak. Gözünü su ve hava ufkundan ayırmayan bir kara canlısı o. Dolayısıyla hava, su ve bilhassa karadaki kirlenmeden ilk etkilenen de odur. Onun “hayatta oluşu” değil “kendine mahsus hayatının oluşu” toplumlar için bir tür sıhhat göstergesi sayılır.

“Önce şairin hayatı” sözü aslında bir önem sıralaması belirtmiyor, çünkü yerine başka bir şey konulamaz olanı (hayatı) kıyasa konu edemeyiz. Öyleyse “sadece hayat, hep hayat” desek, şairin hayatını şart koşmasak olmuyor mu diyebilirsiniz. Hayır, olmuyor. Hayatımız birçok bileşen sayesinde “insanî hayat” olma vasfını kazanıyor ve sanat bu bileşenlerin en önemlilerinden biri. Daha önemlisi Türk kültürü, Türk tarihi, Türk dini dahi şiir üzerinden kavranmışken “şiirsiz bir Türklük mümkündür” demek “hayatsız bir hayat mümkündür” demeye gelir. Hayatımızın hayatsızlığı doğrudan hayat savunusu yapmayı zorlaştırıyor. O, serbest uçuşlar ve dip dalışlarında bir hayat keşfedebilirse bir gün, bir yerlerde hepimiz için hayat imkânı vardır diyebiliriz. Onun aşırılıkları yeni toplumsal vasatı, yeni hayatın optimumunu keşfetme yolunda bir öncü girişim anlamı kazanır. Bu yüzden bir sıhhat şartı olarak “önce şairin hayatı” diyoruz. Bu inceliğe dikkat etmeyenler (ki dikkat, ölümcül bedellerle kazanılan bir melekedir) “önce şairin hayatı” denilmesine bakıp kerameti şairde aramaya başlar. 

Gerçek şair kerameti “kendinde arayan” ama “kendinden bilmeyen” kişidir. Bir şair bu ayrımı yapabildikçe kendine mahsus bir hayata sahip olur. Bir hayatı oldukça bir şiiri de olur. Hâlbuki vaktiyle hayat yoluna bir şiiri olsun diye çıkmıştı şair. Zamanla, şiir yazdığı için şair olduğu yanılsamasından kurtulup şair olduğu için şiir yazdığı bilgisine uyanır. Sebepler ve sonuçların yer değiştirmesi gerektiğini fark ettikçe kerameti kendinden bilemeyeceğini de anlamaya başlar. İşaretlerin dış dünyada olduğunu ama doğrulamaların iç dünyada yapıldığını görür. Bu yüzden şair en çok iç sesinin tesirinde yol alır. Sözü önce kendini bağlar. Kimliği kişiliğinin, şiiri yaşayışının bir yansımasıdır. Hususi bir iç hayatı olmayan şairlerin kimliği ve kişiliği arasında yarılma kaçınılmazdır. Kişiliklerini kimliklerine, yaşamsallığı metinselliğe kurban ettiklerinde belles lettres ve dolce vita galip gelmiş olur.

Şair kend’özünden coşar, metinden değil. Kişilik sahibi şair şiirini kupkuru taşı terlete terlete damıtabilir. Ve damıtılmış olanı nerede görse tanır. Kişiliğine özen göstermeyenlerin önüne değme şiir servis edilse ne olur, kıymetini takdir edebilir mi? Tersi de doğrudur: Popüler onay mekanizmalarının meşhur edip önüne koyduğu çiğliği şaire şiir diye “yediremezsiniz.” Konu sanat ise dış dünyadaki alâmetleri bir noktaya kadar dikkate alabilirsiniz. Bütün iş, iç doğrulayıcılardadır. Şairim diyen birinin iç doğrulayıcı melekeleri (murâkabe) gelişmemişse dış dünyadaki alâmetler neye yarar? Alâmetler dilsizdir, keramet onların “dile geleceği” bir iç hayata sahip olunmasındadır. Metnin (ve alâmetlerin) arkasında yazar olarak ve karşısında okur olarak sahici bir persona yoksa anlam da (keramet de) yoktur. O yüzden, önce şair! Önce şairin hayatı! 

Çoğu zaman pek de şairâne olmayan bir hayattır şairinki. Cevr ü cefadan ibarettir. O, şuuru (sanat-hayat bağdaşıklığını) seçerek zaten en büyük fedakârlığı yapmış, piyasanın ve beynelmilel olanın peşinden koşmayacağını baştan ilan etmiştir. Ondan daha fazlasını isteme hakkımız yoktur. Hele bu fedakârlığı küçümsemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. En serbestiyetçi zannedilen şairlerin bile içinden kıskanç bir ejderha çıkmasının sebebi budur. Şaire “Bana ne senin hassasiyetlerinden?” dediğinizde alacağınız en hafif cevap “Canın cehenneme!”dir. Evet, şairler canınızı cehenneme gönderebilir. Sadece buna bakarak bile onların neden peygamberler gibi olamayacağını anlayabilirsiniz. Sabırlarının sınırı vardır (ama bakarsınız mahşere kadar bekleyebilirler de), meseleleri her an şahsîleşebilir (fakat kendilerine menfaat temin etmeye asla yanaşmazlar), gönüllü olarak üzerlerine aldıkları sorumlulukları kimseye hesap vermeden sırtlarından atabilirler (veya gam yükünü gıklarını çıkarmadan taşıyabilirler). Çelişkili mi görünüyor? Çelişkiyi üstlenmek dışında bir yol olsaydı şairlere ihtiyaç duyulur muydu?

Muhammed SARI (4 Zilhicce 1447 - 21 Mayıs 2026)

DÜNYADAYIZ

- Saatlerdir arıyorum, neredesin, yine hangi cehennemdesin? 
- Merak etme anne yaa, yaşıyoruz işte, dünyadayız!

Metroda kulağıma çalınan bu telefon konuşması ana-oğul ilişkisinden çok, son kelimesinin çağrıştırdıklarıyla ilgimi çekti.  “Dünyadayız!” Gündelik dilin mantığı ve rutinleri içinde böyle bir cümle kurma ihtiyacı hissetmeyiz. Şaka (joke, gioco) kastıyla söylemiyorsak tabii. Öte yandan “neredesin-dünyadayım” diyalogu ancak şaka olduğunda bir gerçeğin dolaysız ifadesine dönüşebilir. Normal şartlar altında “dünyada” değilizdir; evde, işte, sınıfta, tezgâhta, çarşıda, yoldayızdır ama “dünyada” değilizdir. Kast-ı mahsusayla “dünyadayım” dediğinizde artık salt bir mekânı değil, mekânda bulunuşu, hatta mekânda bulunan özneyi işaret ediyorsunuzdur. Odak, mekânın isminden ikâmete ve mukim olana kayar.

Mekân-bulunuş-özne… Farkı fark ettiğimiz ân bilincimiz bir durumdan başka duruma geçer. Sahici sözler bizi durduğumuz yerden öteye, olduğumuz mevkiden yükseğe taşır. Beklemediğimiz ânda yapar bunu. Çünkü hazırlıklı oluş yer değiştirmeye direnç göstermemize sebep olabilir. Açık hedef olduğumuz vakit hikmet içimize daha derinden işler. Sahici sözler bizi taşır, evet. Varlığımız, ayağımızın altındaki yerküre ve küre üzerindeki hayatımız bir ânda metafora dönüşüverir. Hayatımızı değiştiren sözler “değişik söylenmiş” sözler değil, bizi “yer değiştirmeye sevk eden” sözlerdir. Bu iki söyleme tarzı edebiyat ortak paydasında buluşsa da ikincisi bilhassa şiirin meselesidir. Şiirde metafor (düz değişmece) bulunup bulunmamasına aldırmayız, bir şey şiirse o zaten bir metafordur. Sizi bilincin uzayında bir noktadan başka noktaya taşır (meta-phorá). Ve taşırken başkalaştırır. İnsanın kendini bilmek ve bulmak için başkalaşmaktan başka çaresi yoktur zaten. Diğer deyişle: Şiirden her yere gidilir ve her yerden şiire gidilir. Bunlar büsbütün körlemesine, yönsemesiz gidiş gelişler değildir elbette. Derdimiz nazardan kalkıp manzaraya ulaşabilmektir. Nazarda kalmak, hele Yunus Emre’nin ifadesiyle “bir nazarda kalmak” şiirin edebiyat yapma heveslilerine terk ettiği işlerdendir.

İnsanların çoğu gibi şairlerin de ekseri “nazarda kalmış” kimselerdir. Dünyada takılıp kaldıkları hâlde gitmenin edebiyatını yapmaktan kendilerini alamazlar. “Neredeyim” sorusunu soranlar “bir nazarda kalmayıp” sürekli seyrüsefer eyleyen, urûc eden şairlerden çıkar hep. Fakat şairâne ikâmet (“ben neredeyim?”) şairlere has kılınamaz. Hepimiz neredeysek orada bulunuşumuza açıklama getirebilmek zorundayız. Kalmak veya gitmek kişinin kendi bileceği iş, ancak herkes nerede bulunduğunu açık seçik bilmek zorunda. Özellikle de kendilerinden söz-eylem bütünlüğü beklenenler. Vaiz kürsüde, hoca sınıfta bulunuşunun anlamı üzerine kafa yoruyorsa “şairâne mukim oluş”un eşiğine varmıştır. Eşik diyorum çünkü alana adım atabilmek, mabedleri ve sınıfları dolduranların beklentileriyle bağlantılıdır. Sen ne vermek üzere geldin, onlar ne almak istiyorlar? Bu sorulara ortak cevap verilebildiği kadar şiire açık ortam doğar. Arz edilenle arzulanan birbirini karşılamıyorsa orada bırakalım şiiri, insanî ilişkiler bile olgunlaşamaz. 

Modern şiir zaten çiğlikten, hamlıktan, sığlıktan şikâyetin şiiridir diyebilirsiniz, doğrudur. Asıl korkulması gereken, şikâyetin dillendirilmesinin bile anlamsızlaştığı ortamdır. İsteklerin çatıştığı değil, isteksizliğin baş gösterdiği ortamdır. Böyle bir ortamda bırakın ham ilişkilerden şikâyeti, en temel insani ilişkileri tesis etmek bile mümkün değildir. Bugün sanatın, dinin ve eğitimin ortaklaştığı husus hevessiz ve hayretsiz kitlelere söz söyleme zilletine katlanıştır. Ne var ki “şairâne ikâmet”in, yani “dünyada bulunuşu derinden duyumsama”nın kıymeti de böyle zamanlarda belli olur. 

Muhammed SARI (25 Zilka’de 1447 - 11 Mayıs 2026)

MAHŞER YERİ DÜZDÜR

Zihnimizin işleyişi, dünyanın biçimine denk düşecek formel yalınlıkta ve fonksiyonel sonsuzlukta yaratılmıştır. Dünyamız bir tepsi, bir küp yahut bir silindir biçimde olsaydı zihin algoritmamız da ona göre şekillenecekti. Küre yalınlık ve sonsuzluk demektir. Diğer deyişle: İşler hiçbir yere varmayacak, hareket başlamasa da bitmese de esasen sonuç değişmeyecektir. Çapı ve hacmi sınırlı olduğu hâlde size “n üzeri sonsuz” uzunlukta yol yapma imkânı veren form küredir. Kuş bakışıyla daire de böyledir, ancak üzerindeki her hareket iki boyutludur. Biz kuş değiliz, dünyayı küre (üç boyutlu) olarak deneyimlemek ve ona anlam yüklemek isteriz. İmtihanımız küreye anlam yükleyişimizle başlar.

Mahşer meydanı küre değil, düz. “Üzerinde yol gösterici hiçbir nişan ve alâmetin bulunmadığı, zemini un ufak edilmiş beyaz topraktan, dümdüz bir meydan.” Hadisler mahşer yerini (Arasat'ı) böyle betimliyor. Kürede sonsuza kadar dönüp dolaşabilir, izini kaybettirebilir, aydınlık yarıküreden karanlık yarıküreye saklanabilir, karanlıktan aydınlığa kaçabilir, kaçabileceğin sanısına kendini kaptırabilirsin. Dünya bunun için küre formunda yaratılmıştır. Mühletin duyumsanması ve cüzi iradenin tecellisi için. Mahşer meydanı ise düzdür. Ucu bucağı var mı, bir yerde bitiyor mu bilmiyorum; fakat “alâmetsizlik” nereye gidersen git saklanamayacaksın demektir. Düzlük (tesviye) dünyevi ast-üst ilişkilerinin hükümsüzlüğüne işarettir. Baktığında bir ucundan diğer ucu görülebilen bir satıhta kimse kimseye üstünlük taslayamaz. Un gibi elenmiş beyazlık zamanın akmamasıdır. Oynamalar, oyalanmalar, mış gibi yapmalar, sonsuz açıklama ve yorumlar, kaçak güreşmeler, lafı eğip bükmeler bitti demektir. Saat ile vaat arasındaki yarık kapandı demektir. Sabite-değişken ikiliği kalktı, sabite-sabite düzenine geçildi demektir. Dünydaki akıl böyle bir geri dönülmezliği, bu kadar katı mutlakı kavrayabilir mi? Çok zor. Mahşer yeri tasvirlerine “gırtlaklara kadar çıkan ter”in eşlik etmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Akıl böyle bir kesinlik karşısında buram buram terlemekle kalmaz, Allah korusun için için kanayıp yitebilir de. Mahşer yerinin düzlüğünü ve alâmetsizliğini kavrayabilen insan imanında büyük bir merhaleye erişir.

Düzlük, beyazlık, alâmetsizlik… Kıvrımlı, değişken ve semboller yardımıyla çalışabilen aklımızın bunlara uzun boylu tahammülü yoktur. Akıl “bir yerde dur”duğunu veya “bir yöne doğru ol”duğunu hissetmek ister ki yersizlik ve yönsüzlük hissiyle panikleyip dağılmasın. Engebeli, rengârenk ve birçok alâmetlerle dolu yerküremiz bu sebeple her gün yeni sürprizler, yeni aldanışlar, yeni ümitler, yeni hüsranlar sunar. Sabite ve değişken arasındaki zaman ve zemin boşluğunu varlığımız ve eylemlerimizle doldurarak yaşamak duygusu tadarız. Formunun yalınlığını (yavanlığını) fark ettiğimizde bize hafakanlar geçirten küre, işlevinin sonsuzluğu (yansımaları) sayesinde tahammül edilebilir hâle gelir. Küre unutmanın formudur, düzlük hatırlamanın ve kaçınılmaz olanla yüzleşmenin. Küre formu lunaparkta eğlence treni yolculuğu vadeder, buna mukabil içimizden pek azı yolculuğun ancak arayışla anlamlı olacağını sezer. Marifet bir yerden bir yere gitmekte değil, bir sebepten dolayı gitmekte veya gitmemektedir. Ahiretlikler hayattayken bir kürenin üzerindeymiş gibi değil, dümdüz bir satıhtaymış gibi yaşayanlardır. Ahiretliklerin gözünde “yer, değişebilir” ama “yer değiştirmek” muhaldir. 

Ahiretlikler verdikleri sözde durur, yer değiştirmez. Kayan bir şey varsa, o, ayaklarının altındaki zemindir. Sürekli erozyona uğrayan zeminle birlikte savrulmayı reddeder ahiretlikler. “Eve dönüş” yolunun hiç kıpırdamamaktan geçtiğini keşfetmişlerdir. Eve küre üzerinde “yürüyerek” dönülebileceğine inananlar kendilerini asil bir niyetle de olsa kandırıyordur. “Eve dönüş” imkânsız değil; ama bu, sürekli yürünerek yapılan yolculuklardan biri değil, önce bunun anlaşılması lazım. “Eve dönüş” fikrine tam da bu yüzden şüpheyle yaklaşan insanlara bu açıklamaların açık gelmediğinin farkındayım. Yöntemimin “kendisinden şüphe duyulanın sağlamlığına delil olarak yine kendisini sunmak veya kendisine güvenilenin çürüklüğüne yine kendisini delil göstermek” gibi göründüğünü biliyorum. Bu paradoksu aşabilen herkes benim nazarımda kahramandır. Çelişkiyi üstlenme cesareti gösterenler “aradığımız kahraman”lar mıdır bilmiyorum ama arayışın ve kahramanlığın mümkün olduğunu göstermeleri sebebiyle eşsiz kıymettedirler. Arayışın ve kahramanlığın hakkını verdikleri nispette -haddim olmayarak- o kahramanların arkasındayım. Arayışa ve kahramanlığa gölge düşürdükleri nispette -haklı olarak- ben kendi yolumdayım. 

Hak ve had… Bunlar sana göresi bana göresi olmayan, hele kürede yer tutmaları hiç mümkün olmayan yüksek hakikatler. Ama tam da bu sebeple, yani fani varlığımızla mutlakı sırtlanmamız imkânsız olduğundan hakkımız ve haddimiz konusunda henüz yaşarken bir karar vermek zorunda kalırız. Ahirete ilişkin kararı dünyadayken alırız. Karar verebilen varlıklar olmasaydık peşinen her ümmet kendi peygamberine, her şerli kendi iblisine nispet edilip hüküm verilirdi, küreden düzlüğe geçmeye gerek kalmazdı. Tamuya veya bağçeye doğrudan geçmiyoruz, önce bir tesviye safhası var. Kararımızın sonuçlarını açıkça görüp üstlenmemiz gerekiyor. Kararımızın bu denli mühim oluşu çoğumuzun yerkürede koyun misali yayılarak yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Günün sonunda kendi bacağından asılacağını bilmek endişesi bazılarımızı haklar ve hadler konusunda daha dikkatli olmaya zorluyor. Aslında biz koyunlar çobanlarımıza kendimizden çok güvenmek isteriz, çobanların hak hudut bilir olduklarına inanmak isteriz. Ama ne hikmetse “bazı koyunlar daha az koyundur” ve paçasını çobana bile emanet etmek istemez. Bazılarımızın şüphelendiği şey kendi koyunluğu değil, sürünün başında duranın çobanlığıdır. Onun kurtla veya kasapla ilişkisinden emin değildir. Zaten “küre”sel sistem aleyhine bütün sorun buradan doğar: Daha az koyun olan koyunlardan. Kara beneklilerden. Yoksa ne kurtlarla koyunların dövüşü ne çobanla kasabın alışverişi sorun yaratmaktadır. Sorun küreyi dümdüz etmek isteyen kara benekli koyundadır. 

Diyelim ki paçasını çobana, kasaba, kurda kaptırmaktan kurtuldu. Bizim kara benekliye sonunda ne olur, merak etmiyor musunuz? Dünyaya kazık çakacak değil ya! Ya yardan uçar ya acından ölür!

Muhammed SARI (16 Zilka’de 1447 - 3 Mayıs 2026)