Hristiyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hristiyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CELİLE GÖLÜ KURUDU, GALİLE DENİZİ KAYNIYOR

Atlasları getirin! Tarih atlaslarını! 
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız
Ece Ayhan

Geçen hafta ekranlara Fırat nehrinin kuruduğu ve tabanında altın bulunduğu haberleri yansıdı. Bu tür haberleri daha önce de duymuştuk, fakat insanız, kayıtsız kalamıyoruz. Özellikle de meşhur hadisin bu kez tahakkuk edip etmediğinin merakı ve endişesiyle. Sanırım benim gibi meraklı insanlar sayesinde haber siteleri ekstradan birkaç milyar tık alarak altını bulan asıl taraf oldu. Çünkü haber yalanlandı, çıkan madenin altın olmadığı söylendi. Haberin etkisi çabuk sönümlense de benim dikkatimi okur yorumları çekmişti. Konu altın olunca mı yoksa hadisten dolayı mı bilinmez ama her türden yoruma rastlamak mümkündü. Batılıların altınları kimseye kaptırmayacağını, söylenti doğruysa Suriye’nin asıl şimdi yandığını yazanlar vardı. İsrail çoktan olay yerine varmıştır diyenleri, o altınlarda Türkiye’nin herkesten çok hakkı olduğunu söyleyenleri de gördüm. Epey okudum. Gazzeliler açlıktan kırılıp bir avuç un için katledilirken altına hücum eden Suriyelileri kınayan yorumlara geldiğimde artık merak yerini utanca bırakmıştı. Bir yanda bir avuç un diğer yanda bir avuç altın… 

Altını tenekeye, unu kana çevirecek kadar güçlü tek simya utançtır. Bu duyguyla baş edemeyeceğimi anlayınca kendimi haritalara vurdum. (Çocukken de böyleydim. Ödev yapmak istemediğimde saatlerce atlas karıştırırdım.) Bulabildiğim bütün dijital haritalardan, uydu görüntülerinden, uçaktan çekilmiş askerî fotoğraflardan Ortadoğu denen yerin dağını taşını uzun uzun seyredip durdum. Ve sonunda bir şey buldum! Bir şey aramıyordum ama buldum. İnternet biraz böyle bir mecradır zaten. Haritada “Sea of Galilee” isimini görünce çağrışımlar ardı ardına geldi. Asıl adı Emrullah İlhan Birsen olan meşhur şair İlhan Berk’in modern şiirimizin dönüm noktalarından biri sayılan "Galile Denizi" (1958) kitabının adı oradan geliyordu. Celile Gölü veya Taberiye Gölü dediğimiz yerden. Zaten bildiğiniz bir şeyi bambaşka bir bağlamda yeniden anlamlandırmak zihni canlandırıyor gerçekten. İbranî ve Hıristiyan tarihinin kırılma noktasıydı burası. Onların kaynaklarına göre İsa’nın tebliğe başladığı, havarilerini seçtiği, mucizeler gösterdiği ve dirildikten sonra son kez görüldüğü yer Galile Denizi kıyılarıydı. Cumhuriyet sonrasının edebiyatında ve siyasetinde Kudüs’ün bir haber değeri bile yoktu. 1948’ten sonra ise uzun süre “dış işleri sorunu” muamelesi gördü. Buna rağmen İkinci Yeni’nin öncüsü sayılan isimlerden biri tutup şiirimizin orta yerine Celile kasabasının hikâyesini getirivermişti. “Yeni İnsan”ı yeni bir sözle anlatmak gerektiğini söyleyen şairimiz kendine yeni bir “origin” bulmuştu. Ama bir terslik vardı. Şair aynaya bakıp kendine sesleniyordu: “Ecce homo!”

İlhan Berk elbette hiçbir zaman bir dünya görüşüne bağlanabilecek şairlerden olmadı. 1958 tarihli "Galile Denizi" eleştirmenlerce uzun süre bir ilginçlik, bir deformasyon deneyi olarak algılandı. Sonraki kitaplarında da “tarihsel biçimleri özlerinden boşaltıp yeni estetik bağlamlarda kullanma” tavrını sürdürdü şair. Ebu Hanife, Kubilay Han, Saint Antoine, Sait Faik hatta kendisi bile bir şiir kişisinden ibaretti onun için. Kullanıp geçiyordu. İlhan Berk her çiçekten bal alırdı, çiçekle ve balla ilgilenmeksizin. Ne ki İbranî-Hıristiyan kültürüne dair göndermelerinin yoğunluğu ve kritikliği diğer kültürel dikkatlere oranla çok ilerideydi. Bunun birçok açıklaması olabilir. Kendisinin de kabul ettiği evrensel panthéona girme isteği, ölçüsüz iştah, deney merakı… gibi açıklamalardan birini seçebilirsiniz. Bizce meseleye daha geniş bakmak, yani meseleyi "Galile Denizi"yle sınırlamamak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti denen yapının kuruluşundan itibaren gelen İbranî-Hıristiyan etkilerin kendini 40’lı yıllarda ilk kez açıkça gösterdiğini, bu etkinin 60’ların sonunda zirveye ulaştığını düşünmek için birçok sebep var. 

Sadece savaşların değil modern şiirimizin de başladığı yer Ortadoğu’dur diyebilir miyiz? Bu adlandırmayı doğru, bu coğrafyayı bizim dışımızda bir yer olarak kabul ediyorsak evet modern şiirimizin de oryantalist bir temeli olduğunu söylememiz gerekir. Şayet adlandırma yanlıştır ve o topraklar bizimdir diyorsak modern şiirimizin oldukça politik bir damardan doğduğunu kabul etmiş oluruz. Vakıalar her zaman kabullerimizin üzerindedir ve kabullerimizden daha karmaşıktır. Hele konu Türk şiiri ve Türk siyasetiyse çok düşünüp az söylemek en hayırlısı olabilir. Bugünün şairi ve siyasetçisinin hayırdan pek nasibi yokmuş gibi görünüyor. Gazze ve Batı Şeria (ki ikincisi yokmuş gibi davranılır) konusunda yazar çizerlerin, hassaten şairlerin içinde bulundukları şuursuzluk yüz kızartıcı. İlk ve en sahici duruşu sergilemeleri gerekirken “farkındalık” eylemleriyle ilk uyutulanlar şairler oluyor. Türk şairi asılsız ve astarsız işlerin parçası olmadığı kadar Türk şairidir. Şunu diyebilirsiniz: Şairler siyaset bahsinde ilk kez feci vaziyete düşmüyor. Doğrudur. Fakat tarih boyunca şiirde yol başlarını tutanlar politikasıyla poetikasını birbirinden ayırt edemeyeceğimiz şairlerdir. Hiza buradan alınır. Kendini politik görünmeye zorlayan şair çehresine fiyakalı bir astar çektirme peşine düşmüştür. Kendini politikadan soyutlayan şair daha esaslı işlerle uğraştığını zannederken asılsız kalma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. 

Estetik beğeninin sınırını varoluşsal kabullerden ayırmak da mümkün değil ikisini birbirine eşitlemek de. Edebiyatı, hassaten şiiri siyasetin gölgesinde okumak bize yarardan çok zarar getirecektir. Eşitlemeden ve birini diğerinin kuyruğuna takmadan, bıçağı kemiğe de deriye de vurmadan ilerlemek zorundayız. “Galile Denizi” ismi sanat-siyaset-din katmanlarının üst üste binmesi sebebiyle bize bu hareket kolaylığını sağlıyor. Öyleyse İsrail’in Gazze’yi yok etme harekâtıyla tekrar rağbet gören “teopolitik” tabirini de kullanarak, aşağıdaki soruları ve daha nicelerini kapsayacak şekilde bakış açımızı genişleterek soralım: İlhan Berk’in İncil’i okuyunca “dünyaya ilk geliyormuşum gibi oldu” deyip "Galile Denizi"ni İncil üzerine kurması; kendine “cumhuriyetin ilk Hıristiyan şairi” diyen Ece Ayhan’ın “Kudüs farelerinden, gizli yahudiden, ortodoksluklardan” bahsettiği için statüko gözünde heterodoks ilan edilmekten kurtulamayışı; Turgut Uyar’ın modernliğe gözünü Tevrat tercümeleriyle açması; Edip Cansever’in yabancılaşmış, materyalist görünümlü ve negatif yüklü (“Çağrılmayan Yakup”) Eski Ahit ilahiyatı varyasyonları; Cemal Süreya’nın “Afrika dahil” diyerek din, coğrafya ve politikayı bedenleştirme eğilimi; Sezai Karakoç’un önceleri kendisinin de kullandığı İsevî tonu sonra Hızır ve Taha motiflerine dönüştürmesi; nihayet İsmet Özel’in yirminci asrın sonlarında “Of Not Being a Jew” üst başlığıyla bu yekûna bir çizgi çekmesi bizi nereden nereye getirdi? Bu şairlerden bazılarının ve daha birçok edebiyatçının Yahudi sermayesinden ödül alması kimseyi işkillendirdi mi? Modern Türk şairleri ülkelerindeki İbranî-Hıristiyan tahakkümü karşısında hangi tutumu takınmışlardı?

Sorular çok, cevaplar uzun. Kimse böylesi bir yükün altına girmek istemediği için tartışmalar bir noktadan sonra yer altına iniyor, apaçık vakıalar sis perdesinin arkasında kayboluyor. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu, seyri ve geldiği nokta itibariyle tepeden tırnağa bir muamma görüntüsü veriyor. “Muamma” çünkü gerçekleri gözümüzle görüp onlara elimizle dokunabilecek bir durumda değiliz. Baş aşağıyız ve gözlerimiz kapalı. Her şey göz önünde cereyan etse de göremiyoruz, çünkü gözümüzü sımsıkı kapatmak konusunda ihtar edildik. Gözümüzü gizlice açar gibi olsak bile sahneyi doğru algılayamıyoruz, çünkü her şey tepetaklak görünüyor. Seslerini ve kokularını alıyoruz ama onlara bakmamız ve dokunmamız yasak. “Hâlâ” yasak değil, “eskisinden daha şiddetli biçimde” yasak.

Muhammed SARI (16 Safer 1447 - 10 Ağustos 2025)

KAYNAK: FÂTİHA

Kur’ân Fâtiha ile açılır. Cennetin kapısı ise Fâtiha’nın ilk ayetiyle: “Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn.” Daha ilk ayetten cennete gireriz. Sonraki bütün ayetler cennette kalabilmek içindir.

Girmenin müşkül, kalmanın daha müşkül; olmanın zor, ölmemenin zordan da zor olduğunu öğrendiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Zahire bakılırsa önce doğuyor, sonra kitaplardan öğreniyoruz. Olması beklenen tam tersidir: Önce kitap, sonra hayat gelmelidir der hikmet. İnsanlar doğup öğrenir, kul olanlar öğrendiklerinden doğar. Konu kulluk ise verili sırayı takip ederek öğrenilen şeylere itimat edemeyiz, çünkü böylesi bilgide hikmet yoktur. Doğumla başlayan akışın tersine yüzemediğimiz takdirde kulluğu idrak etmemiz imkânsızdır. Hamd makamına varmak için bizi uzun, zahmetli bir mücahede beklemektedir. Ummana değil kaynağa doğru kulaç atmak zorundayız. Fâtiha ilk kaynamadır, kaynağın en duru verimidir.

* * *

“Elhamdülillâh” kelime-i mübarekesinde bir zamir olarak bile mahlûkâttan iz, eser yoktur; yalnız Allah vardır. Çünkü Allah’ı kendisinden başka hakkıyla övebilecek yoktur. Hakk kendi hakkında yapılabilecek en yüce övgüyü yine kendine hitaben beyan eder. Fâtiha’nın ilk ayetinde kul mevcut değildir, fakat tam da bu nâmevcudiyeti idrakiyle vücuda hak kazanacak olan yine kuldur. Kul Allah’ı lâyıkıyla hamdetmeye güç yetiremeyeceğini anladığında cennetin de bir hak değil bir ihsan olduğunu kavramaya yaklaşır. En sevdiği kuluna Muhammed ismini vermesi ve ona Makâm-ı Mahmûd’u vadetmesinde hep bu acziyet-ihsan sırrını işaret vardır. Kul, mahlûkâtın yaratılışında, yaşayışında, zevalinde, dirilişinde kendini gösteren hilkat kudretini ve nimetleri temaşa edip hamd ü sena duygusuyla dolup taşar. Bu hamdin kula bakan veçhesidir. Bu bakımdan kul için hamd, hilkate şahitlikten doğan samimi bir iç yankıdır. Fakat aslolan, hiçbir şey halk etmemiş olsaydı dahi hamdin yine Cenâb-ı Hakk’a mahsus olduğunu bilmektir, belki de hamdin en derin manası budur. Kur’ân’ın “hamd” ile başlaması hamdin âlemler yaratılmadan önce de var olduğunu ima eder. Yahut yaratılanlar için ilk ve en mühim ibadetin hamd olduğunu. Hususen namazın bir hamd eylemi olduğunu. İsmi hamd masdarından süzülen peygamberle âlemlerin yaratılışı arasındaki irtibatı haber veren “levlâke” rivayeti de bu bağlamda bambaşka manalar kazanır.

“Rabbi’l-âlemîn.” Âlem-insan tasavvurunu kurmaya buradan başlamalıyız. “Rabbi’l-âlemîn” denerek bir yana yegâne Hâlık, bir yana sayısız mahlûkât koyulmuş olur. “Âlemlerin Rabb’i” sıfatı hem öyle sınırlayıcı hem öyle kuşatıcıdır ki mahlûkât müthiş bir cilveyle imtihan edilir. Tevhidin kuşatıcılığına teslim olan mahlûk ayrıca varlık izharına ihtiyaç duymaz. Tevhidin dışına çıkmaya direten, yani âlemleri kendi-için-şey olarak gören mahlûk varlık iddiasına ve ispatına güç yetiremez. “Varım!” diyen kaybeder, “varsın!” diyen kazanır. “er-Rahîm” ismi bu bakımdan tevhide teslim olmuşların sığınağıdır, başladığı yere dönüşüdür, ana rahmidir. “er-Rahmân” ise tevhidi reddedenlere bile hayat hakkı tanımanın, mühlet vermenin, rızık göndermenin adıdır. “Âlemlerin Rabb’i” olmak bunu gerektirir; çünkü O, müminlerin olduğu kadar münkirlerin de Rabb’idir. İkisi arasındaki hüküm “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ismine havale edilir. Allah, dünya günlerinin olduğu gibi Din Günü’nün de sahibidir.

Allah âlemleri yaratmazdan evvelki ezel günlerini “Elhamdülillâh” ile, kıyamet koptuktan sonraki ebed günlerini “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile, ikisi arasındaki dünya günlerini ise “Rabbi’l-âlemîn” ile karşılar. İsimlerin hepsi tevhid ilkesinin farklı bağlamlardaki ifadeleridir. Evet, “Rabbi’l-âlemîn” ismi meaşa bakar. Mebde ve mead bütünlüğü meaş halkasının yerine oturmasıyla sağlanır çünkü. “Rabbi’l-âlemîn” dendiğinde sureta ikileşme başlamıştır dedik. Bir yanda Rabb varsa diğer yanda da terbiye edilenler vardır artık. Öte yandan “Rabbi’l-âlemîn” günleri, yani dünya günleri -eğer becerebilirsek- yalnız O’na kulluk etmeyi ve yalnız O’ndan istemeyi, yeniden O'na kavuşup vahdete ermeyi öğrenmenin de günleridir. İnsan âlemlerden bir âlem olmaklığıyla belki kadronun en küçük rollerinden biri olarak varlık sahnesine girmiştir. Ancak “iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” dediğindedir ki en şerefli ve en mümtaz mahlûk olarak sahnede öne çıkabilmiştir. Fâtiha’nın kula bakan kısmı da işte bu “iyyâke” vurgusuyla başlar. “Yalnızca sana, yalnızca senden” diye ikrarda bulunan kul, kendisinin O’na yönelmiş bir “ben taslağı”ndan fazla bir şey olmadığını; ben’in Sen’e ulaşmak, Sen’e ulanmak dışında arzusu olmadığını itiraf etmiştir. “Ben taslağı” benlik taslamaz; “yalnızca Sana, yalnızca Senden” der. Bu vurgulu yalınlamayla, iştiyaklı ve hararetli nefiy dili şirke kapıyı kapatır, yine tevhidi işaret eder.

“Bizi doğru yola ilet” diyerek diğer bütün yolların yanlış, yanılış, yana düşüş olduğunu kabul eder; tevhidi bir kez de yol mefhumu üzerinden ifade eder. “Yalnızca” zarfındaki kuvvetli nefiy gibi “müstakim yol” adlandırması da açık bir nefiydir, muharref yollardan kaçınıştır. Diğer yollar yol bile değildir, tek yol budur demektir. Bu yüzden, Yahudi ve Hıristiyanların başına gelene yol kazası değil, yolsuzluk belası demek iktiza eder. Yürünebilir yol daha önce üzerinde yüründüğü, bir yerden gelip bir yere gittiği belli olan yoldur; yani “kendilerine nimet verilmiş” önceki nesillerin yoludur. Bu manada yol ile tarih birbirlerini açıklar. Yürünmüşlük yolun tarihi, yürünebilirlik yolun geleceğidir. Tarihsiz kulluk olmaz. Kul kendinden öncekilerle hısım mı hasım mı olduğunu bilmelidir, çünkü akıbeti buna bağlıdır. Yahudi ve Hristiyanlar yolun tarih ile ilişkisini koparmaları, kerameti kendinden menkul bir yol vazetmeleri sebebiyle gazaba uğramış ve dalâlete sapmıştır. Aklı başında bir kulun ilk işi kendini bunlardan ayrı tutmak olur. Nefiysiz (lâ ilâhe) ispat (illallâh) olmayacağını bilir.

Şayet gazaba uğramışlar ve dalâlete sapmışlarla yolumuzu ayırmazsak bütün açıklama şeması çöker. Artık ne kendimizi bilmek ne Rabb’imizi tanımak ihtimali kalır. Doğrularak okuduğumuz Fâtiha bizi doğrulamıyorsa neye âmin dediğimizi bilmiyoruz demektir.

Allahualem.

Muhammed SARI (3 Ramazan 1446 - 3 Mart 2025)

NE MAYMUNLAR CEHENNEMİ NE ANDROİD MELEKLERİN CENNETİ

İnsanlık tarihi bütünüyle ahlâk-hukuk ekseninde şekillenmiş bir serüven. Ömürün ve tarihin gelgitleri içinde zaman zaman kutuplardan biri ağır basmışsa da bize asla diğer kutubu yok sayma hakkı verilmemiş. Şöyle de denebilir: Bütün hukukî yaptırımların ahlâkî bir temeli olmak zorundadır ve bir anlayışın ahlâk vasfı kazanabilmesi için “hakk (tabiîlik, doğruluk, yerindelik, kıvamlılık, ölçülülük)” kavramını merkeze almış olması gereklidir. Ahlâk kâinattaki oluş-bozuluşu ferden tecrübe etmenin hasılasıysa hukuk da bu oluş-bozuluşa uygun bir cemaat hayatı tesis etmenin yoludur. Allah’ın kâinatı yarattıktan sonra kendi hâline bıraktığına veya insan soyunu doğuştan günahkâr saydığına inansaydık ahlâk ile hukuk arasındaki bağdan bahsetmek imkânsız olurdu.

Bütün kritik kavramlar gibi ahlâk ve hukuk da her dönemde gevşemelere ve daralmalara uğramıştır. Dahası ve fenası, içlerine başka anlamlar zerkedilerek veya yerlerine başka kavramlar ikame edilerek çarpıklıkların yolu açılmıştır. Bugün hukuk denince akla öncelikle üniversitede tahsil edilen bir bilim dalı yahut devletin yargılama safahatını yürüten mekanizma geliyor. Bazen de gündelik siyasetin sığ tartışmalarında sığınılan o son soyut melce olarak adaletten, hukuktan bahsedildiğini işitiyoruz. Ahlâk(lılık) kavramı da günümüzde büyük oranda edepli terbiyeli olma, normlara uyma, merhametli davranmaya eşitlenmiş halde. Hâlbuki ahlâk bunları da kuşatacak yekpâre bir hayat yolunun adıdır. Ahlâkın neleri kuşattığı bilinmediğinde merhametten maraz doğması kaçınılmaz. Tıpkı masumiyet karinesine ve bağışlama esasına dayanmayan hukukun kıyım makinesine dönüşmesi gibi. 

Buraya kadar iyi, hoş. Fakat amacımız sırf hoş söz söylemek değilse ahlâkın kimin ahlâkı, hukukun neyin hukuku olduğunu sormalıyız. Bu bakımdan insanlık tarihinde üç büyük gelenek zikredilir: İbrânî gelenek, Hristiyan gelenek ve öncekilerin ahkâmından tahrif olmamış değerleri de içerecek biçimde nihaî ölçüleri koyan İslâmî gelenek. Son söz İslâm tarafından söylenmiştir. Modernlik son sözün üstüne söz söyleme hazımsızlığının adıdır. Bu yüzden dünya tarihlerinde 1500 yıllık İslâm’ı kast-ı mahsusayla es geçtiklerini görürsünüz. Modernler gelenekten kopuş retoriğiyle yola çıktılar. Dinî olmayan bir ahlâk öğretisi, ahlâkî değerlerin dışta tutulduğu bir hukuk sistemi icat ederek ortaya evrensel bir model koyma iddiasındaydılar. Esasen tüm yapılanlar İslâm’ı yok sayabilmek için İbrânî ve Hristiyan zihin dünyasının Yunan ve Roma gelenekleriyle aşılanarak güncellenmesinden, tarihte son sözü söyleme gayretkeşliğinden ibaretti. Hususen Protestan filozoflar ve Yahudi diasporası filozofları el ele verip projenin imkânsızlığını gözlerden gizlemeyi başardı. Aydınlanma felsefesi kendi içinde son derece doktriner kabullerle hareket ettiği halde dışarıya karşı diyalektik bir görünüm sergilemeyi bildi. İçi kendini, dışı bizi yakan Batı aşağı yukarı budur. İç yangınımız arttığı nispette biz de Batılılaştık. Kendi nefislerine zulmedenlerin başkalarına ahlâkçılık taslaması garabetine Batılılaştıkça şahit olduk. Ne türden bir kültürel ortamda yaşamaya zorlandıysak ancak onun çıkmasına, elden düşme versiyonuna sahip olabildik. 

Ahlâkın varlığını derinlere daldığımızda, hukukun varlığını sınırlara dayandığımızda duyumsarız. Yine de duyumsamak yetmez, onları başkalarınca yaşanabilir kılmak zorundayız. Ahlâkı ve hukuku mücerreden tahsil edebiliriz; fakat bunlardan ancak bir hayat tarzına dönüşmüşlerse, müşahhas bir kültür halini almışlarsa istifade edebiliriz. Ahlâkın özü olan merhamet fidesinin serpilebilmesi, hukukun temel idesi olan adalet güneşinin doğabilmesi için kültür denen toprağın, havanın, suyun temizliği hayatî önem taşır. Batı medeniyeti kendi ağacının meyve vermesine en uygun iklim şartlarını bütün dünyaya hâkim kılmak için önce felsefe ve bilimle tedbirler aldı, sonra askerî ve ekonomik müdahalelerde bulundu. Yeryüzünü istediği zaman ürün kaldırabileceği bir plantasyon halinde parselledi. Yaklaşık yüz yıldır kutuplarda, ekvatorda, vahşi batıda, uzak doğuda aynı kültürel ürünler hasat ediliyor. Böyle bir hasat vasatı yakalamak çok sıkı kontrol edilen entegre yapılar kurmakla, büyük eşitleyici teorilerle mümkündü. Bütün eşitleyici sistemler zulümdür, çünkü her eşitlemenin diğer ucunda bir eşitsizlik yatar. Batı insanlık tarihini kendine eşitledikçe, Batılı olmayanlara hayvanlaşma (ahlâksızlık) ve köleleşme (hukuksuzluk) dışında bir yol bırakmıyor.

Devran dönüp duruyor ve her dönüm noktasında bir karar vermek icap ediyor. Hayatımızı kendi sarsılmayacak ama herşeyi sarıp sarmalayacak olan bir şeyin üzerine yeniden kurmak zorundayız. Öyle bir denge bozucu, öyle bir dengeleyici bulmalıyız ki hukuk da ahlâk da kurtulabilsin. O şey “intikama hazır olmak”tır. İntikam ancak ahlâk-hukuk bağını gözeterek yaşayanların hakkıdır. İntikam ancak mazluma hayat bahşetmesi şartıyla hukukun ve ahlâkın kopmaz bir cüzü olabilir. İntikam almaktan korkan ruh şikâyetler ve bahaneler altında çürüyüp gider. Şartlarını haiz olmadan intikama yeltenenler önce ahlâkı ve hukuku yok etmiş olur. İntikamın amacı kahramanın pathos'unu tatmin etmek olamaz; amaç ahlâk-hukuk bağını mümkün kılan ethos'un tecelli etmesini sağlamaktır. Evet, adaletsizlik ve merhametsizliklere karşı gösterilebilecek en ileri ahlâkî tutum zalimlerden intikam almaktır. Adaletsizlik ve merhametsizlikten bîhaber olanlar ahlâken düşüktür, onu görmezden gelenler daha düşüktür. İntikam girişimleri başarısız olabilir; ama şuursuzluğu ve sorumsuzluğu seçenlerin huzurunun kaçırılması bile az iş değildir. 

Batı insanlığa hayvanlaşma ve köleleşme dışında yol bırakmıyor. Ne aşağılanmaya ne oyalanmaya daha fazla tahammül edebiliriz. Ne maymunlar cehennemini ne android meleklerin cennetini kabul edebiliriz. Bütün fantastik kurmacalar çirkin gerçekleri gizlemek içindir. Batılı dün kıtasal sömürgecilik için antropolojik kavram setini kullanıyordu, bugün küresel kontrol için teknolojik araç setini. İki durumda da görülmemesi istenen şey ahlâk-hukuk bağıdır. Bu bağa dair bir uyanış, bir kıpırdanış, bir girişim var mı yok mu? Dünya çapındaki mesele budur. Adalet yoksa merhamet söylemi sulugöz bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Merhamet yoksa adalet iddiası zorbalıktan öte anlam taşımaz. Batı’yı “tek dişi kalmış canavar” yapan ahlâk-hukuk nizamına karşı yalan-talan düzenini seçmesidir.

Muhammed SARI (1 Şaban 1446 - 30 Ocak 2025)