ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GIRTLAĞIMIZA SOKULAN GORDİON DÜĞÜMÜ

Gençliğimden bu yana odamın duvarlarına kimsenin, hiçbir şeyin fotoğrafını asmadım. Arkadaşlarımın duvarlarında daima birtakım askılar olurdu. Örneğin 90’lardaki her üniversiteli gibi (!) ben de cemaatin evlerinde kaldım. Sekiz ay. Bir duvarda muhakkak Gülen’in fotoğrafı, şiir posterleri olurdu. Başka eve çıktıktan sonra beraber kaldığım arkadaşlarım da odalarının duvarlarını doldurmayı severdi. Şairler, şarkıcılar, türkücüler, futbolcular, siyasetçiler, din adamları… Bense odamın düz duvarlarına baktım yıllarca. Gölge-ışık geçişlerine, sıva çatlaklarına, çivi yaralarına. Şikâyetim yoktu. Doğrudanlık ve yalınlık bana daha salim bir hâlet-i ruhiyenin eseri gibi görünüyordu. Düşüncelerimin estetize edilmiş bir figürle, bir idolün pozu üzerinden dolayımlanması hoşuma gitmiyordu. Hâlâ gitmiyor. Zaman zaman asılıp kaldırılan ucuz nesneleri saymazsak evimin duvarları boş sayılır. Bu konuda bir zevk geliştirmeyi bilinçli biçimde reddettim. Zevk-i selim söylemine sığınıp hayallere dalmaktansa hatasıyla sevabıyla salim bir hayat yaşamaya çalışmanın kusurlu güzelliğini tercih ettim.

İnsan estetik tercihlerinin milliyetine mensuptur. Bu sözün aşırı geleceğini biliyorum. Daha aşırısını söyleyeyim: İnsan tercihlerinin dinine mensuptur. Tercihimiz neyse biz oyuz. Evimizi nasıl bina ettiğimiz, içini nasıl tefriş ettiğimiz, içinde nasıl eğleştiğimiz bilinç durumumuzu birebir yansıtır. Bana göre pencerenin doğru yerde olması aynanın doğru yere konulmasına takaddüm eder. Berbat boyanmış bir duvarın şık aydınlatma cihazlarıyla güzelleşebileceği iddiasını çocukça bulurum. Evin gündelik hayatında selam ve kanaat yoksa duvara asılacak bir hat levhasıyla gökten bereket ummak bana göre değildir. Tersi de olur, neden olmasın diyenlerdenseniz içinde bulunduğunuz hazin vaziyeti görmek istemiyor, göz boyamacılığa devam edilsin istiyorsunuzdur. Aynen şöhretli isimlerin posterlerine bakarak iç geçiren, mutezil hayatlarını unutup hayallere dalmayı isteyenler gibi. İtiraf etmek gerekirse gençken o kült isimler benim de aklımdan çıkmıyordu. O kadar ki suretlerini zihnimdeki mutena mevkilerinden kaldırıp odamın duvarına asmayı o ilişkiye ihanet gibi görüyordum. Benim olan bende kalsındı. İşin bir yanı buydu. Diğer yanı ise esaslı bir soruya dayanıyordu: Acaba farkında olmadan kendime küçük ilahlar mı ediniyordum? Bu soru yıllar içinde her zerreme sindi, karakterime tedbirlilik ve mesafelilik olarak yansıdı. Derdini, davasını kendine usta, üstat, efendi bellediği o yüce figür üzerinden anlatan herkese, dolayısıyla aslında sadece o figürü anmaya (evet, zikre) dönüşen hayranlık gösterilerine karşı ihtiyatı düstur edindim. O ustayı, üstadı, efendiyi gerektiğinde en çok ben takdir ediyordum, öyleyse en keskin tekdir hakkı da benim olmalıydı ki dengemi koruyabileyim. İpotekten, el koymacılıktan, tasalluttan nefret ediyordum.

Bugünün din, sanat, siyaset, spor gibi kitleleri sürükleyen faaliyet alanları ikonik figürler, kült isimler, karizmatik liderlerin idraklere tasallutu sayesinde ayakta duruyor. Kitlelerde “o adam” olduğunuz hissini örtülü ama etkili biçimde uyandırabiliyorsanız kapılar size açılıyor. Bu tür ilişkiler tek yönlü işler. Lider açıktan bir vaadde bulunmadığı için günün sonunda kimseye borçlu değildir. Kitleler zihin odalarının kıble duvarına o liderin suretini kendileri astığı için günün sonunda kazık yeseler de alacaklı değildir. Bu sembolik saadet zinciri bir yandan beklentilerin yönetilmesi diğer yandan korkuların diri tutulması mekaniğiyle çalışır. Öyle ki bu “hayali ihracat”ın dışında kalan fikirler sönükleştirilir, kenara itilir. Gövdesinden “şöyle duvara asmalık pozlar veren bir baş çıkaramadığı” ithamıyla çoğu görüş görmezden gelinir. Bugün sahipsizliğiyle maruf Türklük fikrinin bir önderi işaret etmemesi zaaf olarak görülüyor. İdeyi billurlaştırıp müşahhas hâle getireceği ve kitleyi harekete geçireceği düşünülen karizmatik bir figürün ortada olmayışı belki de Türklük fikrini diğer ideolojilerden ayıran en önemli, en güvenilir yanıdır. Bu bakımdan hasbî bir müminler hareketi olmaya belki hepsinden fazla layıktır. Ashabın gökteki yıldızlara teşbihi salihlerin hayatına dair mühim bir işarettir. Çünkü yerden bakınca yıldızlar sayılamayacak kadar çok ve benzerdir ama yaklaştıkça her birinin kendine mahsus kıymetleri olduğu anlaşılır. Rasulullah’ın keyfiyet ve kıyafetçe sahabeden tefrik edilememesi, Raşid Halifelerin bu yolu sürdürmesi bize imam-cemaat ilişkisinin esasına dair sağlam bir senet verir. Türkler öne çıkmanın değil safa girmenin kıymetini kavradığında düşünüş ve işleyişteki çarpıklıkların çoğu kendiliğinden hâl yoluna giriverir. Safa girenlerin bir kısmı zaruret hâlinde imamlık yapacak vasfı haizse endişeye mahal yoktur, o değirmen bir şekilde dönecektir.

Modern toplumun değirmeni dikkati bozukluğa ve çirkinliğe değil lüks ve konfora, yapısal bütünlüğe değil lokal iyileştirmelere çekmek suretiyle döner. Bu görevi “dikkat çekici” figürler üstlenir. Kimi ölü kimi henüz ölmemiş bu kült isimler temsil ettikleri söylenen toplum kesimini önce bütünden ayırmaya hizmet eder. Ardından kendi kitlelerinin bazen iç konsolidasyonunda bazen dış entegrasyonunda rol alırlar. Böylece her odasının ayrı bir âlem olduğu, çatıdan ve dış duvarlardan mahrum, garabet bir ev çıkar ortaya. Dünyanın en tuhaf arabistanı... Türkiye’de halkın bir kesimi Mustafa Kemal, bir kesimi Tayyip Erdoğan, bir kesimi Abdullah Öcalan kültünden kurtulmaya çalıştığı görüntüsü vermektedir. İşin ilginç tarafı, bu halk kesimlerinin birbirleriyle tarihsel, sosyolojik, genetik kesişmeleri karmakarışık hâldedir. (Bunlara bir de yeni dönemin Abdülhamidçilerini, Envercilerini ekleyin. Yetmedi “Arap ve Alevi kesimleri temsil edecek liderler belirleyelim.” teklifini ekleyin. Hesaplar hepten karışacaktır.) “Üç benzemez”in halk nezdinde benzer eleştirilere maruz kalması da enteresan. Halka göre Türklerin başına ne geldiyse Mustafa Kemal’in İngilizlerle uzlaşmasından, Müslümanların başına ne geldiyse Tayyip Erdoğan’ın Amerikalılarla uzlaşmasından, Kürtlerin başına ne geldiyse Abdullah Öcalan’ın İngiliz-Amerikan-İsrail ekseniyle uzlaşmasından gelmiştir. Bu isimleri bu kesimlerin başlarına kim lider seçti sorusunun cevabı yok. Türkler, Müslümanlar ve Kürtler diye neden deli saçması bir tasnif yaptığımı da sormayın çünkü izahı yok. Hem bu saçmalığın sorumlusu ben değilim. Dünya tarihinde böylesi kafa karışıklığının bir örneğini daha bulamazsınız. Kafa karışıklığını kafa yorarak çözebilir miyiz? Kimileri hayır diyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yüz yıl yaşadık ve tıkanma noktasına geldik. Gırtlağımıza sokulan bu Gordion düğümü yine kesilerek mi “halledilecek?”

Muhammed SARI (11 Rebiülevvel 1447 - 3 Eylül 2025)

BİRİLERİNİN ANASINI AĞLATAMADIĞIMIZ İÇİN

Barış, savaşın ardından yapılır. Ve savaş iki taraf arasında yapılır. Savaştan ve barıştan bahsettiniz mi orada ikilik olduğunu kabul etmişsiniz demektir. Kürtler “biz”in ötekisi mi? Türkler “biz”in berikisi mi? Soruları böyle sorarak ben de saçmalıyor, ikilik fikrini pekiştiriyor olabilirim. Bunları bir kez ayrı ayrı zikrettiyseniz işiniz bitmiş demektir, geçmiş olsun! Konuşulacak diğer bütün şeyler tâlî meselelerdir. “Tâlî” deyip küçümsediğimi zannetmeyin. Aslî kavgaların görünmemesi için bütün dünyada siyaset tâlî meseleler üzerinden yürütülür. Demokrasi tiyatrosu bu tâlî meselelerin medya sahnesinde temsiliyle cereyan eder. Her akşam kapalı gişe oynanmasına hacet yoktur. Aslolan sahnenin boş kalmamasıdır. Bir gün pax oyunu oynarsın, öbür gün terreur.

“Terörsüz Türkiye” sloganı “Yeni Türkiye” sloganının devamı. Yani “henüz ve hâlâ başarılamamış bir görev”in peşine düşmüştür birileri. Ben ise “terörsüz Türkiye” yerine Türkiye'siz bir terör ihtimalinin konuşulmasından yanayım. Çünkü terör tanımı gereği Türkiye'siz de devam eder. Fakat Türkiye var olduğu müddetçe terör (!) kaçınılmazdır. Şayet hainlerin ve zalimlerin hasmı ise Türkiye’nin kıyamete kadar düşmanları olacaktır. Korkum, Türkiye’nin var olmadığı bir dünyada terör neymiş cümle Müslümanların acı acı öğrenmesidir. “Düşmansızlık” algısı pompalayanlar bile bile Türk ve dünya tarihine aykırı bir söz ediyor. “Analar ağlamasın.” sözü de bu bilinçli çarpıtmanın paravanı. Türkiye gibi bir ülkenin düşmanları hiç bitmeyeceği için cihad bahsi de daimidir. Bir erkek Allah yolunda cihad ettiğine inanıyorsa, bir ana oğlunun mücahidliğine şahitse ağlamaktan korkulmaması beklenir. Şehadetten daha üstün bir makam bilmiyorsak “analar ağlamasın”ı nasıl zikredebiliyoruz? Türkiye’nin tarihsel rolü “analar ağlamasın” gibi renksiz, kokusuz bir reklam spotuna indirgenemez. Rengimizi, kokumuzu kaybediyorsak bu birilerinin anasını ağlatamadığımız içindir. Daha korkuncu, verilen mücadeleye “cihad” denilip denilemeyeceğine dair derin bir bilinç kaybı yaşandığı içindir. İnsanlar en az 20 yıldır, gerçekte ise 65 yıldır adım adım bu bilinç kaybına sürükleniyor.

Sorular açık: “Türkiye savaşıyor muydu?” Cevap vermek zor. “Türkiye PKK’ya karşı cihad mı ediyordu?” Buna cevap vermek daha zor. Olan bitenlere dönem dönem, hadiseden hadiseye başka isimler bulmak gerekir belki. Türkiye’nin savaştığını, hatta cihad ettiğini kabul ettik diyelim. O zaman şu soruya cevap vermek gerekir: “Türkiye kırk yıldır PKK ile mi savaşıyordu?” Öyle olsaydı “terörsüz Türkiye” lafının asgarî bir anlamı olurdu. Ama biliyoruz ki PKK, Türkiye’nin en zayıf düşmanıydı, çünkü en açıktaki hedefti. Ateşli silahların ötesinde PKK eliyle yapılanlar bilançonun asıl karanlık tarafıdır: Kürt medreseleri çökertildi, hayvancılık bitirildi, Kürtler uyuşturucu ve kaçakçılıkla bilinir oldu, kimlik ve sınır kavramları tartışmalı hâle getirildi, anne dili farklılığı ayrılıkçı bir koz olarak kullanıldı, Kürt çocukları sekülerleştirildi vs vs. Bu alanlarda hiçbir hakiki mücadele verilmedi. Yani harcanan trilyon doların hayırlı sonuç vermesini beklemek ham hayaldir. İnsanlar ekranlara farklı renklere boyanmış parçalı haritalar çıkarıyor ve bakın işte kazandık diyor! Düşman (!) sınırda bağımsız bir bölge kazanıyor ama birileri işte düşmanı sınır dışına attık diyor. Bir taraf ahlaksız diğer taraf ahmak olduğu sürece anadan üryan gezen krala kimse yuh çekmeyecek. Yeni Anayasa süreci inkıtaa uğrar uğramaz sahneye çıkıp Gezi Parkı eylemlerini ateşleyen Sırrı Süreyya Önder kralın kim olduğunu biliyordu ve çıplaklığından haberdardı. Bugün onun ardından hüsnüşahadet edenler kendilerinin bile kim olduğunu bilemez haldedir.

Lozan’da Kürtlerin gayrimüslim olarak zikredilmemesi şer’î ölçüler açısından da güven ortamını tesis ve teyid etmişti. Kimin millet-i hâkime kimin baldırı çıplak olduğu açıklığa kavuşmuştu. Fakat Lozan’ın hemen ardından Kürtler önce bir güven sorunu yaratılarak, sonra güvenlik sorununa dönüştürülerek Türkiye’nin varlık şartlarına ölümcül bir darbe indirildi. Lozan’dan 100 yıl sonra bile aynı sorunları, özellikle de Yeni Anayasa’yı konuşuyoruz. Sürecin hitama ermesi için önce PKK meselesinin halledilmiş görünmesi gerekiyordu ki Yeni Anayasa’yı PKK unsurlarıyla birlikte ve Pax Americana (yani “çatışmasızlık”tan doğacak yeni kâr kaynakları, yeni pazarlar) uyarınca yazmanın zemini oluşabilsin. Trump’ın “Gazze’yi turizme kazandırma” planı da aynı “çatışmasızlık” söyleminin eseriydi. İşler şimdilik planlandığı gibi gidiyor. Türkiye üzerinde emelleri olan odaklar arasında bir niza doğmazsa veya içimizden “Analar ne yiğitler doğurmuş!” dedirtecek seçkin kimseler çıkmazsa işimiz zor. Yiğit dediğin bir günde yetişmez. Önce ömrünü buna vakfedecek anaların çıkması lazım.

Pax Americana analara tek şey teklif ediyor: “Daha fazla ağlamak istemiyorsan ağladıklarının üzerine bir sünger çekeceksin!” Bugün bu şantajı müjde gibi sunan ve karşılayan sayısız insan var. Bu güruhun mürekkep yalamışları ise bizi “soğuk savaş konseptine takılıp kalmak” ithamıyla ilzama çalışıyor. Anaların ağlamamasının yolu gerçekte onları sahte düşmanlıkların mağduru yapmamaktan geçiyor. Aksine bir de sahte barışın şantaj malzemesi haline getirilerek anaların değil torunların ağlamasının da yolu açılmış oluyor. Meseleler bir yönüyle bu kadar basit, fakat anlaşılmaması için her şey akıl almaz derecede zorlaştırılıyor. Bir türlü Türkler lehine, dünya sistemi aleyhine bilinçli bir kamuoyu oluşamıyor. Bunun en büyük sebebi 65 yıldır aralıksız istihbarat manipülasyonu altında karakteri aşındırılan Türk toplumunun kendisidir. Acı ama böyle.

Muhammed SARI (13 Zilka’de 1446 - 11 Mayıs 2025)

FİKRİ İPTAL EDEN FİKİR

Namık Kemal biraz İngiliz demokrasisi ve parlamentosuna duyduğu abartılı alakanın, biraz da cedelseverliğin tesiriyle şu meşhur sözü söyleyivermiş: Bârika-i hakîkat müsâdeme-i efkârdan doğar. Fikirlerin vuruşup çarpışmasından hayırlı netice alındığını hiç görmediğim için bu sözün taşıdığı iddiaya karşı mesafeli olageldim. Çatışan şeyin fikirler değil, çıkarlar olduğunu düşünmeye eğilimliyim. Farklı fikir sahibi iki taraf arasında savaşa varan çatışmalar çıkabilir ama bu durum nadiren fikir savaşı olarak adlandırılabilir. Savaşın sonunda mağlubun fikren haksızlığına, galibin fikrî üstünlüğüne ise hiç hükmedilemez. Fikirler galibiyet-mağlubiyet kategorilerinin dışında ele alınmalıdır. Onları olsa olsa doğruluk-yanlışlık mihengine vurabiliriz. Hâl böyleyken doğru ile yanlışın mücadelesinden, hele iki yanlışın müsademesinden doğrunun öne çıkma ihtimali nedir? Yahut iki doğru fikrin çarpışması size makul geliyor mu? Namık Kemal parlamento yerine sosyal medyayı görse acaba aynı iddiada bulunur muydu? Her saniye milyarlarca fikrin kaynaştığı dijital mecralarda hakikat parıltısını ara ki bulasın.

Konuşma özgürlüğü ile fikir özgürlüğünü birbirinden ayıramaması demokrasinin temel zaaflarından biri. Bu zaaf her konuşanın bir fikri olduğu, susanların fikir sahibi olmadığı yanılgısını doğuruyor. Yanlış fikirlerin parlak savunusu, doğru fikirlerin sönük sunumu da yanılgıyı pekiştirebiliyor. Buna mukabil konuşanları susturmak, susanları konuşmaya zorlamak da bir çözüm değil. Çıkmaza girmemek için fikirleri konuşma-susma değil, zaman-zemin bağlamında ele almak daha akıllıca olur. Fikir olma katına yükselmiş her tecrübe kendini doğru biçimde ifade edebileceği zamanı ve zemini bekler. Fikirsizce konuşanların böyle dertleri yoktur, patavatsızca yaşar onlar. Ağırlaşan algı bozukluğu yüzünden günümüzde efkârlılarla efkârsızlar arasındaki farkı görmek de zorlaştı. Vaktini bekleyen fikirler “içten pazarlıklı” olmakla itham edilebilirken, aklına eseni istediği söylemeye “dobralık” vasfı yakıştırılabiliyor. Bahtiyar; fikirlerin nerede, ne zaman ve nasıl zikire dönüşmesi gerektiğini kavramış kişidir. Bedbahtlık fikirlerin zamansız, zeminsiz ve yordamsızca dışavurumundan kaynaklanır. Tam bu noktada akla başka bir soru geliyor: Bir fikir sırf zamanlaması isabetli olduğu için doğru, kötü zamanlamadan dolayı yanlış kabul edilebilir mi? Yükselen siyasal ve toplumsal dalgaların üzerinde sörf yapabileni haklı, dalgaların altında kalanı haksız mı kabul edeceğiz?

Çeşitli cevapları olan ama nihai çözümü olmayan sorular soruyorum. Fikir yürütmek biraz böyledir. Namık Kemal’in pek beğendiği demokrasi nihai çözümü olmayan sorulara verilen vasat ve makul cevaplardan müteşekkil bir sistem vaz eder. Optimuma, sağduyuya, fazla çapak taşımayana taliptir. Demokrasi düşünme faaliyetini bir noktada durdurmak demektir. Çünkü fikir yürüterek vardığınız demokrasi rejiminden fikir yürütmeyi sürdürerek pekâlâ uzaklaşabilirsiniz. Demokratik düşünme tarzı teorik açıdan "demokrasinin iptali"ne kadar varabilir. Fakat demokrasinin mabedi sayılan meclislerin işleyişi bu gerçeği örter. Meclislerde sureta en sert tartışmalar yapılır ama yola daima “aşırı uçlar tasfiye edilerek” devam edilir. Atılan her okun 12’deki oku yarıp onun yerine yerleştiği varsayımıyla ilerler demokrasi. Bu varsayıma göre bir eski doğrular bir de yeni doğrular vardır; gelecekte bunların yerini alacak daha yeni doğrular, en yeni doğrular gelecektir ilh... Varsayımlarını tartışmaya açtığınızda dünyanın en kırılgan rejimi diyebiliriz demokrasi için. Yine de bu naif imajı sizi yanıltmasın. Bütün demokrasiler arkasında bir vasatı, bir ortalamayı kitleye dayatacak kadar güç saklar. Zor kullanımı her rejim için geçerlidir. Elinizde askerî, iktisadî, teknolojik güç olmadan halka demokrasi gibi “halkçı” bir rejimi bile kabul ettiremezsiniz. Bu tuhaf çelişki sebebiyle ABD’ye hem “dünyanın jandarması” hem “demokrasinin koruyucusu” unvanı yakıştırılabiliyor. Roma’ya hukukîliğin ve sömürgeciliğin beşiği gözüyle bakılması gibi. Lafı uzatmadan şunu söylemek lazım: Demokrasi hem felsefî özü hem farklı tarihsel yorumları sebebiyle diktatorya kurmaya son derece elverişli bir formdur. Yeter ki hangi fikrin hangi zaman ve zeminde öne çıkacağını veya hangi fikrin önünün kesileceğine karar verecek güce sahip olunsun. 

Demokrasinin çelişkilerini görmediğimizde Namık Kemal ve neslinin yanılgıları hepimizi kolayca esir alabilir. Şairimiz büyük bir salonda yüzlerce beyefendinin en zıt fikirleri, en şedid biçimde tartıştığına ama hakikatin tecellisi için orada bulunduklarının bilinciyle terbiyelerini hiç bozmadıklarına, neticede oylama yaparak herkesi bağlayıcı bir karara varmalarına hayret eder. Neden bizde de böyle bir meclis yok diye hayıflanır. Tanzimat nesli modern bazı fikirler ve hareketlerden haberdardı, fakat onları doğuran kök fikir ve ilk hareketlerden bîhaberdi. Bu bilgisizlik olanı olduğu şekliyle anlama safdilliğine sürüklemişti onları. Hakikatin fikirlerin çatışmasından doğabileceğine kanaat getirebiliyorlardı. Hâlbuki hiçbir fikir kendinden ibaret değildir; fikirler mücerreden ve müstakilen değil salkımlar, örüntüler, ağlar şeklinde yaşar. Onları doğuran şartlar anlaşılmadan olan bitenin künhüne varılamaz. 

Hadiselerin ve fikirlerin künhüne varmak Batılılaşmayla birlikte bir gaye olmaktan çıktı. Sathî bir hayata razı olduk. Ne saltanattan meşrutiyete geçerken meşrutî yönetimin ilkeleriyle ilgileniyorduk, ne cumhuriyet fikriyle ilgili bir müzakere ortamı vardı, ne meclisin manası üzerine retorik beyanlardan fazlasına sahiptik, ne çokpartili hayata geçerken demokrasi tarihinin parçası olmakla ilgileniyorduk, ne cumhurbaşkanlığı sistemine geçerken neyi arkada bırakıp neye yöneldiğimize dair sahici bir stratejiye sahiptik. Can havliyle alınan kararlar, konjonktürel dayatmalar, sefil çıkarlar dışında bir zemine oturmuyor siyaset hayatımız. Dün hararetle savunduğumuz her şey ertesi gün kurtulunması gereken yüklere dönüşebiliyor. Görünen o ki tercih edişlerimiz ve terk edişlerimizin arkasında “devletin bekâsı”ndan başka motif yok. Öyleyse Türk düşünce tarihinin en önemli kavramı “bekâ”dır desek yeri. Başka fikirlere “bekâ” fikri yerine oturduktan sonra alan açabiliyoruz. Çünkü “bekâ” bir sadmesiyle bütün fikirleri yere serebiliyor!

Muhammed SARI (27 Şevval 1446 - 25 Nisan 2025)

DEVRİMLERİN EN TATLI YALANI

Türkiye Cumhuriyeti, İstiklâl Harbi’ni veren insanların ülkü birliğine vararak kurduğu bir devlet değildir. Harp daha sürerken harbi sevk ve idare eden taraflardan biri şu veya bu şekilde kazanımların üzerine oturmuştur. O günden beri cephelerde kazanıp celselerde kaybetmek Türkler için olağandır. Hukuksuzluk olağandır. Tarihte kendi çocuklarını yiyen çok devrim görülmüştür, fakat kendi çocuklarınca yenen tek devrim Türklerinkidir.

Olağanüstü hâlin Türkler için haber değeri yoktur. Cumhuriyet kuruluş anından itibaren olağanüstü şartlar altında ömrünü sürdürmektedir. Savaşlar veya darbeler değildir Türkiye’nin olağanüstü hâlleri. Devletin bizatihi kendisidir, kuruluşundaki tarihsel ve kültürel yarılmadır. Bu varoluşsal yarılma yüzünden Türkiye’de egemenlerin ürettikleri veya istismar ettikleri bir olağanüstü hâl hukukundan söz etmek manasız. Aksine, kuruluştaki hukuksuzluğun dönem dönem ürettiği irili ufaklı egemen tiplemelerinden söz edilebilir. Bir siyasi veya bir sivil olarak yarılmanın ne tarafında olduğunuza göre şekillenir hayatınız. Çünkü ortada göstermelik bir “toplumsal sözleşme” bile yoktur. Devlet ilk andan itibaren vatandaşı kendisine ortak veya sahip olamayacak kadar uzakta, kendisinden kopmaya veya kendisine karşı çıkmaya izin vermeyecek kadar yakında tutmak suretiyle varoluşunun bir yarık, bir çelişki, bir hukuksuzluk üzerine kurulduğunu ispatlar. Onun ideolojisi milletin gerçeğine temas etmediği için, temas etmediği kadar steril kalır. Ama sterilliği onu kırılganlaştırır. Kendini antikordan koruyarak ayakta kalmaya çalışan bir bünye neyse bizde devlet odur.

Türkiye’de kurallar kaosun ardından gelmez. Türkiye’de kuralın, düzenin, kanunun kendisi kaotiktir. “Hukukî boşluk” kınanacak bir hâl değildir; bilakis, boşluklarından istifade edilebilen bir hukuk sistemi daha makbuldür. Böylece “hukuk dairesinin dışına çıkmak”la itham edilmeden hukuku ayak bağı olmaktan çıkarmanın yolu daima bulunabilmektir. Egemen bir yanıyla kanunun içinde, bir ayağıyla daima onun dışındadır. Bu Roma’da da böyledir, Emevî’de de, Osmanlı’da da. Dünyaya liberalizm dayatan ABD’nin, sosyalizm pazarlayan SSCB’nin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda faşizanları mumla aratması gibi. Batılı egemenler liberalliği ve sosyalistliği kendilerine tâbi olanlar arasındaki ilişkinin temel prensibi olarak dayatır, fakat bu prensipler kendisini bağlamaz. Liberalizmden ve sosyalizmden çıkış arayanları faşistleşmekle suçlar. Faşizmden, sosyalizmden ve liberalizmden esintilerle şekillenen Türkiye Cumhuriyeti ise aynı anda hepsiyle malul olan ve hiçbirinden istifade edemeyen dünyadaki tek yapıdır.

Türkiye’de egemen figürler milleti yönetmez, onu yöneten mekanizmayı işletirler. Bu sebeple millet ile egemenler arasında doğrudan değil, dolaylı bir ilişki vardır. Millet onu arzularını, özlemlerini, korkularını yansıttığı bir aynada görür; neredeyse muhayyilesinde yeniden ve yeniden tasarlar. Egemen de milleti kendine medyun ve meftun büyük bir kitle olarak tasavvur ederek hep o muhayyel anonimliğe hitap eder. İki taraf da birbirinin reel varlığını değil sembolik anlamını muhatap aldığı için özünde mutlu mesud bir ilişkidir bu. İki taraf da birbirini her yeni bağlamda yeniden üretebilmekte, yepyeni bir tarzda -oyun hamuru gibi, helvadan put gibi- şekillendirebilmektedir. Kriz patlak vermediği sürece ne egemen rolündekiler millet hayatında gerçekten neler olup bittiğiyle ilgilenir ne de millet egemen dediği şahısların aslî niyetini sorgular.

Devrimlerin en tatlı yalanıdır: Soylu tahakkümünün yerini halkın hükmü alacak! Hâlbuki ne dünyada ne Türkiye’de buna fırsat verilmiştir. Bugün paranın egemenliği altında yaşıyoruz. Sermayenin yarattığı soylu (soysuz) tiplerinden ve yığınlardan söz edebiliriz ancak. Eski moda despotizmlerin altını oyan sermaye destekli rasyonalizm ve diyalektizm, sonunda çok daha soyut ve şiddetli bir diktatoryanın zeminini hazırlamıştır. Yine de önceki egemenlik türlerinden farklı olarak sermayenin egemenliği hiçbir epik karakter arz etmez. Sermaye egemenliği halk tarafından sıkıştırıldığında soylulara ve sağcılığa; soylular tarafından sıkıştırıldığında halka ve solculuğa yanaşarak ayakta kalabilir. Sağ ve sol Hegelciliğin hukuk ve tarih felsefesi bu menfaat döngüsünün meşrulaştırılmasından ibarettir. Türkler bu döngüyü kırabilir. Türk milleti ve Türk seçkinleri sermaye egemenliğine karşı ülkü birliği ederek dünyaya bir çıkış sunabilir. Sahte eşitlikleri savunmak yerine gerçek eşitsizlikleri konuşabilirsek sahici bir tartışmanın yolu açılabilir.

Muhammed SARI (19 Şevval 1446 - 17 Nisan 2025)

SAYILARI TUTTURMAK UĞRUNA

2004 yılı sonlarıydı. Liradan altı sıfır atılacağını haber verdiğim bir şair arkadaşım bana şöyle demişti: “Bunlar öncekilerden hızlı çıktı. Göz boyamayı, numara çekmeyi daha iyi biliyorlar.” O günden bugüne köprünün altından çok sular aktı: Şair arkadaşım kanaat değiştirip ortasına kadar geldiği köprüden geri döndü, ben burnumun dikine gidip köprüyü geçmeye karar verdim, Türkiye ise köprünün korkuluklarından birkaç kere düşecek gibi oldu. Adı henüz konulmayan “Yeni Türkiye” işe liranın imajını tazeleyerek başlamakla kimi odaklara oldukça manidar bir mesaj vermişti. Fakat II. Dünya Savaşı'na katılmadığımız veya bir sömürge devleti olmadığımız hâlde paramızda yıllar içinde biriken sıfırların izahını yapan yoktu. İtibarî para ile paranın itibarı arasındaki irtibat en baştan koparılmıştı. Sıfırlar sıcak paranın pompalandığı yıllarda hayalete dönüşmüştü ama işin aslını bilenlerin nazarında onlar hep oradaydı.

“Hayalet sıfırlar” Amerikan nüfuzunun hissedilmeye başlandığı 50’li yıllardan beri Türk ekonomisinin ayrılmaz bir parçası oldu ve her nesilde kendini adım adım gösterdi. O kadar ki on yılda bir nükseden askerî darbeler gibi ekonomik krizlere de on küsur yılda bir rastladık. Acaba para mı postalı takip ediyor, postal mı parayı? Türkiye’de siyasî analizler parayı iktidarların dolaşıma soktuğu kabulüyle yapılıyor. Paranın dolaşıma soktuğu iktidarları konuşmaya kimsenin niyeti yok. Parayı iktidarların kullandığına inanan herkes başına geleceklere baştan razı olmuş demektir. Bugün kaşık kaşık yiyip gözünü doyuranlar, günü gelince aynı kaşığın sapıyla kör edileceklerini biliyorlar. Bu yüzden ekonomik kriz diye bir şey olduğuna inanmak safça. Olan biten tohumlamaktan, semirtmekten ve günü gelince tırpanlamaktan ibaret. Batı sermayesi dünyayı tohumuyla zehirleyip tırpanıyla adaletsizliğe boğuyor. Buna mukabil Türklerin belli aralıklarla “ölmeyecek kadar ekmek” noktasına geriletilmesi dünyayı seçeneksizliğe itiyor. Böylece “zalim Batı, mazlum dünya, yalnız Türk” formülü işlemeye devam ediyor. 

Türk’ün derdi açlık ve tokluk değil, kimliksizliktir. Türkiye’de en büyük partinin “ekmek partisi” olduğu kabulü doğan her mücadele ümidini daha kundaktayken boğuyor. Merkeze tokluğu koyanları da açlığı görmezden gelenleri de aşacak bir noktaya ulaşmak zorundayız. Açlık ve tokluğun münavebeli seyirleri bir dönme dolaptır. Bir gün tokluğa varmak ümidiyle tahammül edilen açlık, bir gün aç kalırım endişesiyle esiri olunan tokluk aynı siyasî sonuçları üretip durmaktadır. Açlık ve tokluk birbirlerine değil, millî bir hedefe hizmet ettiklerinde anlamlıdır. Baltalimanı Antlaşması’nı ve ona giden süreci zihinlere çakmadıkça maddî kültür mefhumunu yerine oturtmamız, millet lehine ticaret yapmamız söz konusu bile olamaz. Maşinlerine, kâşânelerine medhiye dizilen Batı bünyeye İstanbul’un yalılarından ve limanlarından girdi. Çıkarılacaksa yine buralardan başlanarak çıkarılacak. Şeker hastası ancak insülini zerk ettikten sonra yemek yiyebilir. Bizimkisi, acıkmadığı halde sürekli yiyerek kendini şeker hastası etmiş bir bünyeye benziyor. Hâl böyleyken kalkıp insülin iğnesini övüyoruz. Bünyeyi ayağa kaldıracak bir iktisadî programa yanaşmıyoruz.

Türkler eksiye düşmemek için hayatlarının bir ile sıfır arasında gidip gelmesine rıza göstermiş bir millet. O yüzden sıfırın bile, hatta bilhassa sıfırın bizim için hayatî önemi var. Birlerimizi ve sıfırlarımızı kıskançlıkla korumalıyız. Korumak için bize bir el kıran, baş kesen mi lazım? Verginin “bir”den alınacağını, yardımın “sıfır”a yapılacağını bilmek için aydınlanmış bir despota ihtiyaç var mı? Bu bakımdan Antik Yunan tiranlarından Peisistratos’un vergi hikâyesi ibretliktir. “Dağlılar”ın başı olan Peisistratos “Kıyılılar”ı ve “Ovalılar”ı yenerek Atina’nın başına geçer. Başa geçer geçmez çiftçiye onda bir oranında vergi koyup köylülerin başına da vergileri toplayan eli kamçılı gözcüler diker. Köyleri bizzat denetlediği günlerden birinde taşlı, kıraç araziyi süren bir çiftçiyi görünce “Delirdin mi ihtiyar? Buradan ne mahsul almayı umuyorsun?” diye sorar. Tiranı tanımayan köylünün cevabı yakıcı olur: “Hiç. Yalnızca kötülük ve eziyet hâsıl olacak. Ama onda birini Peisistratos’a göndereceğim, bunları o da tadacak!” Rivayet o ki popülist Peisistratos dağdan geldiği hâlde bağdakinin hâlini anlamış ve vergi meselesini yeniden düzenlemeye girişmiş. Belki vergiden vazgeçmemiş ama en azından vermeden alamayacağını, alınanın ise “bir mahsulden fazlası” olduğuna akıl erdirmiş. Biz de akıl erdirmeliyiz: Sayılardan önce gözetmemiz gereken bir şey var. Sayıları tutturmak uğruna elden kaçırılan ve sayılar tutmadığı hâlde her şeyi bir arada tutan o şeyi bilmek zorundayız. 

Muhammed SARI (22 Şaban 1446 - 21 Şubat 2025)

TEKERRÜRCÜ VE TEKÂMÜLCÜ TEORİLERİN ÖTESİNDE

Dünya sistemi söylemini ciddiye almak Müslüman olsun olmasın her mazlumun sınıf bilincine ve siyaset yapma biçimine belli oranda müspet tesir edecektir. Dünya sistemi üzerine tartışmak bir bakıma kader üzerine kafa yormak gibidir. Konuşmadan yapamadığımız ve konuşarak asla sonuca vardıramadığımız meseleler cümlesindendir. İnsan başına ne geldiğini anladıkça ileride nelerle karşılaşabileceğine dair çıkarımlarda bulunarak yol alan, yani plan yapan, strateji geliştiren tek varlık. Hayatın akışı karşısında fazla kesinleyici yahut rastgele davranmamak şartıyla olmuş-olan-olacak arasındaki illiyet bağını aydınlatabilir, tedbirle takdirin kavuştuğu noktayı keşfe yaklaşabiliriz. Evet, bilinçlendikçe hem parçadan bütüne hem bütünden parçaya hareket etmek mümkündür. Fakat parça ve bütün hakkında bazı kanaatlere varışımıza bilinçlenme denemez. Bilinçlenme iki uç (cüz ve küll, ferd ve cemaat, vatan ve dünya) arasındaki salınımın bizatihi deneyimlenmesiyle, bu uçların daima birbirine açıldığının kabulüyle gerçekleşir. Varlığımızı idrak etme arzumuzun ve inancımızı ortaya koyma irademizin yekpâreliği nispetinde bilinçli sayılabiliriz. Bu bakımdan, dünya sistemini görmezden gelmemek ve gündemde tutmak bilinçlenme yolunda ciddi kazanç sağlayabilir.

Kritik meselelerin kaderi ya kördüğüm haline getirilmek ya da son ana kadar fark edilmemektir. Dünya sistemi fikri de bu akıbetlerden birine uğramaya aday. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de dünya sistemi söyleminin çeşitli sebeplerle karşıtları var. Fakat itiraz sebepleri farklı olsa da oldukça benzer işleve sahipler. Bu eleştiricilerin bir kısmı dünya sistemini “başından beri gerçeklikten uzak” görürken başka bir kısmı onu “karikatürize denecek kadar kadir-i mutlak” gösteriyor. Dünya sistemi fikrini başından beri gerçek dışı bulan inanışın en büyük sorunu kötülüğün tanımı, kaynağı ve hedefi konusunda bizi bir tür bilinemezciliğe sürüklemesidir. Öznesiz (veya nesneleşmiş), müşterek (veya çok-özneli), rastlantısal bir kötülük fikrini benimsemişlerdir. Dünya sistemini determinist ve mutlaklaştırıcı bir söylemle eleştirenler de hataya düşer. Tek özneli (veya hiyerarşik), çok nesneli (veya enternasyonal), mekanik bir kötülük tasavvurunu benimsemişlerdir. Bu sebeple kötülüğün tanımı, kaynağı ve hedefi konusundaki tavırları ne kadar kesinleyici ise bu cendereden kurtulma imkânı konusunda da o kadar kötümser bir hava yayarlar. 

Siyaset teorisinde adem-i merkeziyetçi, çoğulcu teoriler dünya sisteminin iki ayağından biri olan liberalizmden beslenir ve sistem üzerinden liberalizmi besler. Mutlakçı bir merkezin olduğu kabulü ve onun yerini alacak başka bir odağın olgunlaştırılması gerektiği iddiasıyla çıkan sosyalizmin durumu da farklı değildir. Dünya sistemi sosyalizm eleştirileri sayesinde antikor üretme kabiliyetini artırmıştır. Ayrıca sosyalizmi boşaltım sisteminin bir parçası hâline getirmiştir. Üstten yiyip mideyi dolduran, alttan çıkarıp bağırsağı boşaltan yan sistemler olmazsa organizmanın hayatta kalması mümkün değildir. Liberalizm “dünya sistemi diye bir şey yok, hem olsa bile bana zararı yok, çünkü rekabete hazırım” der. Sosyalizm “bütün kötülüklerin anası dünya sisteminin tekelciliğidir, bundan herkes zarar görür, o yüzden tekelciler rakip bir tekelcilikle dengelenmelidir” der. Böylece dünya sistemi, sisteme dâhil olan rekabetçilerin eliyle iç yapılarını mamur kılarken sistemin dışında olduğunu söyleyen rekabetçilerin eliyle/vesilesiyle surların dışını tahkim eder. 

Ne var ki iki ideoloji de küreselleşme vakıasına getirdikleri açıklamalarla açığa düşmekten kurtulamaz. Liberaller bir üst akıl olmadan böyle bir düzenin nasıl kurulduğunu ve en az iki yüz yıldır gelişerek nasıl sürdüğünü açıklayamamaktadır. Sosyalistler de tarihin gördüğü en büyük materyalist düzeni yeni bir materyalizm önererek nasıl yıkabileceklerini açıklayamamaktadır. Aynı çıkmaz ulusal ölçekte de yaşanmaktadır. Sağ yerel iktidarlar ulusal bağımsızlığı korumak için küresel sisteme eklemlenmenin zaruretini savunur. Sol yerel muhalefetler ise küresel iktidara evrenselci tezlerle karşı konulabileceğini iddia eder. Eylemleri ve söylemleri arasındaki çelişki dünya sisteminin ölümcül yaralar almasını engeller. Fakat sistemin gözünde zararsız olmaları yeterli değildir, yararlı olmaları da beklenir. O yüzden ürün kaldırılmak istenen coğrafyalarda sağcılar desteklenirken nadasa bırakılması gereken coğrafyalarda solculara göz yumulur. Böylece sistem kendi nesebine girmek isteyen yerel muktediri evin dışında (köle), kendinden kopmak isteyen yerel muhalifi evin içinde (uşak) tutarak dengesini ve mesafesini korur.

Bu iki ideolojinin ne kadar dışında olduğu tartışılır ama üçüncü bir yaklaşımdan da bahsedilebilir: Bu kimseler dünya sistemi fikrinin “artık geçersiz” olduğunu savunur. Yani bir zamanlar dünya sisteminin mevcut ve muktedir olduğunu kabul ederler. Ama artık bir dönüm noktasına gelindiğini, yapılması gerekenin bu dönüm noktasının ilkelerini ortaya koymak olduğunu düşünürler. Dönüm noktası için gereken momentumu yaratabilecek olgu-temenni karışımı bazı ihtimallerden söz ederler: ABD’de içe kapanmacı siyasetin işaretlerinin görülmesi sebebiyle Amerikan Yüzyılı’nın bittiğinin tartışılması, tarih boyu taşıdıkları kanlı bagajları ve ulusal hedeflerinin farklılığı sebebiyle AB’nin yakın gelecekte dağılacağı beklentisi, muhtemel bir Çin-Rusya-Hindistan işbirliğinin yaratacağı kıtalararası hareketlenme, küresel cihad fikrinin Müslümanlarda ümmet ve direniş şuurunu uyandıracağı beklentisi, tekno-kültürün konvansiyonel siyasi, askeri ve ekonomik güç odaklarını belirleyecek küresel etkinliğe ulaşması… gibi birçok hareket noktası söz konusu. Üçüncü yolcular bir tür entropik hareketliliğe ve tarihte yeni öznelerin sahne almasına bel bağlamış görünüyor. Bunlardan biri mi, birkaçı mı gerçekleşecek? Yoksa hiçbiri gerçekleşmeyecek mi? Bilmiyoruz. Stratejistler -tıpkı mühendisler gibi- elimize sadece bazı araçlar verebilir. Amaçları kendi kimliğimizden bulup çıkarmak zorundayız. Stratejistler bazı fırsatları işaret etme konusunda maharetli olabilirler, fakat bir fırsatın helal olup olmadığına asla aldırmazlar. 

Gerçek şu ki ne İsrail mallarını boykot edenler ne maaşlarını Amerikan dolarına çevirenler dünya sisteminin işleyiş prensiplerinin farkındadır. Ne Batı’ya diş biliyor denen BRICS davasının bizim hayrımıza olduğu ne Ortadoğu ve Akdeniz’deki hareketliliğin İslâmî bilince hizmet ettiği söylenebilir. İşte bu meyanda mutlaka cevaplanması gereken bir soru var: Türkiye’nin Suriye’leşmesi veya Suriye’nin Türkiye’leşmesi kapitalizme ve dünya sistemine entegrasyondan başka mânâ taşıyor mu? Cevap hayır ise kazananın kazıklandığı, kaybedenin kaybetmeye doyamadığı düzen hâlâ ayakta demektir. Dünyaya özgürce bakmamızı engelleyen tekerrürcü ve tekâmülcü teorilerin kısırdöngüsünü stratejistlerin teorileri değil, fertlerin kendi hayatlarından başlayarak helâl-haram ayrımını toplum hayatının her yerine yansıtması kıracaktır.

Muhammed SARI (23 Receb 1446 - 22 Ocak 2025)

MADDÎ KÜLTÜRÜN GEREKLİLİĞİ

Kimi filozoflara göre madde Yaratıcı’nın kendini dışlaştırmasının neticesidir ve kutsaldır. Onlara göre doğa bu dışlaşmanın küllî ve dinamik tezahürüdür. İnsanın kendi akıl ve maneviyatının uzantısı olarak dışlaştırdığı şeye ise kültür adı verilmiştir. Doğa ve kültür, fayda ve güzellik kriterleri açısından sürekli kıyaslanagelmiştir. Hazırbulunan doğal güzellikler karşısında insan elinden çıkma sanat ve zanaat nesneleri Batılılara o denli büyüleyici gelmiştir ki hangisinin daha üstün olduğu konusunda fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Öte yandan doğayı gözlem ve taklitle ulaşılan bilimsel bilgi ve teknolojik çıktıların önce doğayı aşan yeni bir fayda kültürü yarattığı, ardından kültürü de belirleyen daha üst bir fenomene dönüştüğü fikri ağırlık kazanmıştır. Bilim ve kültürün ilahî yaratmanın bir parçası mı yoksa bir “karşı-yaratma” mı sayılacağı tartışması Batı’nın kaderini belirlemiştir. Doğrusu; yaratmanın mahiyeti hususunda zihni yalan yanlış tasavvurlarla daha antik çağda teşevvüşe uğramış Batılı toplumların modern çağlarda bilim ve kültüre dayanarak “karşı-yaratma” iddiasıyla insanlığa hayırlı bir yol açması muhaldi. Nitekim öyle oldu: Burjuvalar ve Kilise birlikte iş tutarak kapitalizmi inşa ettiler.

Modernizmi kuran ideolojiler bugün maddenin kültürü belirlediği tezine demir atmış görünse de asıl gücün madde ile kültürün birbirlerini sürekli doğurmalarından ve doğrulamalarından elde edileceğini bilenler bilmektedir. 19. asrın sonlarında madde okyanusun bir yanında, kültür okyanusun diğer yanında üslenmişse de bu modernizm içi bir iktidar mücadelesinden ibarettir. Bu tür kutuplaşmalar dozu iyi ayarlandığı sürece kapitalist bünyenin bağışıklığını güçlendirmiştir. ABD’nin dünya siyasetine ağırlığını koymasından sonra ise ortaya maddenin kültürü tamamen ezdiği bir hayat tarzı çıkmıştır. Peki bu sırada biz Türkler ne yapmaktaydık? Bizler 19. asırda “maddesiz kültürcülük”e, 20. asırda “kültürsüz maddecilik”e kapılarak olan bitenden hiçbir şey anlamadığımızı göstermiş olduk.

Yanlış anlamak belki kötü bir şeydir, ama anlamamak en kötüsü olsa gerek. Biz son iki yüz yıldır ikinci kısma misal teşkil ediyoruz. Üstelik maddeyi ve kültürü yanlış anlayan Batılı zorbaların sözünü dinledikçe işlerin künhüne varma imkânını hepten yok ediyoruz. Batı bizim maneviyatımızı eritip tüketti. Bizse Batı’nın maddesini faiziyle borçlanarak hesaptaki açığı kapatmaya çalıştık. Yani hiçbir şekilde mukabele bilmisil söz konusu değil. Sağcıların kalkınma, solcuların çağdaşlık vurgularına rağmen hiçbir Türk hükûmetinin maddî kültür nosyonunu anladığını söylemek mümkün değil. Maddî kültürü anlayamamak temelde maddeyi ve kültürü anlamlandıramamaktan kaynaklanır. Türk hükûmetleri maddiyatı sıcak para akışının sürekliliği, hazır teknolojinin ithali ve vahşi vergilendirmeyle, kültürü ise züppelerin oyun eğlence türünden faaliyetleriyle sınırlı ve birbirlerinden kopuk gerçeklikler hâlinde konumlandırmıştır. 

Türkiye’de Marksist ve liberal acentaların insafına terk edilmiş bir konu madde-kültür ilişkisi. Müslümanlar için madde, 19. asırdan başlayarak mahrumiyet ve tahakkümün, arzulamakla nefret etmek arasında gidilip gelinen her şeyin sembolüdür. Bu ilişki her ne kadar Kur’an ve Sünnet’le apaçık kılınmışsa da pratikte her şeyimiz çarpık çurpuk. İfrat ve tefritin izlerini “beden”i algılayıştan “servet” mefhumuna bakışa kadar her alanda görmek mümkün. Madde-kültür ilişkisi Marksist ve/veya liberal tezlere göre ele alındığı sürece varılacak yerin Türkiye için bir çözüm anlamı taşımayacağı açık. Sanayileşme bahanesiyle ziraati, dijitalleşme bahanesiyle sanayii mahvedilmiş bir milletiz. Yarım doktorun, yarım imamın yaptığı neyse yarım sanayi ve yarım ziraatin yaptığı da odur. 1838 Baltalimanı Ticaret Muahedesi’nden beri hem kimlik krizinden hem yüksek enflasyondan aralıksız muzdarip olan tek ülke biziz. Bunun organize yolsuzluktan, kronik iş bilmezlikten, sistematik ihanetten başka izahı yok.

Madde ve kültür ilişkisini düzenleyecek ilkeleri sadece ahlâk ve hukukun güçlü irtibatından devşirebiliriz. Bu irtibat kopmuşsa kültürün fantazyadan ibaret kalması, maddenin kültüre tahakkümü hatta kültürden ıtlakı kaçınılmaz olur. Maddeyi kavramaya ham ve basit olandan başlamak lazım. Nesnenin hakikatini, hikmetini, karakterini anlamaktan başlamak lazım. Ham materyali anlamadan mamul materyallere sıçramanız sizi bağımlı ve tüketici bir karaktere mahkûm eder. Şeyleri tanımadan hazır eşyaya konmanın, lazım-melzum ilişkisini bilmeden malzemeyi kullanmanın mahzurları saymakla bitmez. Maddeye nüfuz eden akla, tabiri caizse maddeye aklını ekleme basiret ve firasetine ihtiyacımız var. Nesne-kimlik ilişkisi, bilhassa nesne-benlik ilişkisi ihmale gelmez.

Maddî kültürün gerekliliği fikri materyalist bir temele dayanmaz. Maddî kültürün gerekliliği bir fikir olmakla birlikte kültüralist de değildir. Sebeplerin sebebi her zaman ahlâkîdir. Cisimleşme ve sembolleşmelerin aynı ahlâkî kaynağı işaret etmesidir esas olan. Göstergeler bizi göstermiyorsa ne işe yarar? Elbette başkalarının işine!

Muhammed SARI (6 Cemaziyelahir 1446 - 7 Aralık 2024)