Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KARİZMAYLA KARIN DOYMAZ

Birkaç ay önceki bir yazımda pragmatizmin altın kuralını hatırlatmıştım: “Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir. Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez!” Geçtiğimiz haftanın hadiseleri muvacehesinde buna küçük bir ekleme yapmam gerekiyor: “Bir hareketin lideri olduğunuzun ve kitlenize hâkim olduğunuzun göstergesi onlara açıkça ihanet ettiğiniz hâlde gücünüzden hiçbir şey kaybetmemenizdir.” Ne demek bu? Kitle, liderde bir hikmet bulduğu için mi? Hayır, hiç de değil. Liderle ile kitlesi ortak menfaat ilkesine göre hareket ettikleri, yani tencere yuvarlanıp kapağını bulduğu için birbirlerini eleştirme haklarından zaten feragat etmişlerdir demek. Bu, işin psikolojik tarafı. İşin bir de teknik yönü var. Liderlik sadece kendi kitlenizi değil muhalif kitleyi de yönetebilme kabiliyetinize bağlıdır. Türkiye özelinde söylemek gerekirse: Yüzde 51’i toplamanın yolu yüzde 49’u dağıtmaktan geçiyor. Türkiye’de siyasal liderler zaten kendi kitleleriyle açık bir al-ver ilişkisi kurarak o kısmı garanti altına almıştır. Geriye muhalif kitleden ne koparılabileceğinin stratejisini kurmak kalmıştır.

Liderlerin kendi kitleleri tarafından “aşkın” özelliklerle donatılması resmî dokunulmazlıklarından daha önemlidir. Fakat gerçek liderler, resmî yetkilerinin ötesinde “etkin” bir figür olmalarıyla bilinirler. Bu iki ucu bitiştiren herkes ikbal kapılarını ardına kadar açmış sayılır. Gerçek lider nerede resmî dokunulmazlık nerede ilâhî erişilmezlik zırhına bürüneceğini, ne zaman duhûl ne zaman urûc edeceğini en iyi bilendir. Resmî anlatıya göre dörtte dört yapabilen (aşkın ve dokunulmaz, yetkili ve etkin) tek figür Mustafa Kemal’dir. Son çeyrek asır bu anlatıya bir alternatif oluşturdu mu yahut rekorun egale edilmesi mi söz konusu, bunu konuşmak için henüz erken. Belki de hiç konuşulamayacak. Çünkü gelen her yeni lider devr-i sâbık yaratmamak şartını kabulle göreve başlayabiliyor. Duvarın üzerinde kat kat sıva var. Liderlik duvarı sıvamakla olmaz, göz boyamak da bilinmelidir. Ki son çeyrek asrın siyaseti en çok bu yönüyle anılmayı hak ediyor.

Göz boyamayı bilmeyen siyasetçi… Böyle bir mahlûk var mı bilmiyorum. Varsa dahi onu sistemden önce kitleler bizzat alaşağı eder. Kitleler, bir demet gül veremeyeceğini bilse bile liderden kendilerine gül bahçesi vadetmesini bekler. Kitleler, dişil karakterdedir anlayacağınız. “Kerim devlet” yahut “devlet baba” yakıştırması boşuna çıkmamıştır. Kemal Tahir “devlet ana” derken kitlelerin cinsiyetini dikkate almış mıydı bilmiyorum, eğer aldıysa kendi devlet tanımı gereği kitleleri de “mert” olarak kabul etmesi gerekir. Resmî ve pürüzsüz tarih anlatısına karşı şairâne ve ters yüz edici tarih anlatısı... Son çeyrek asrı ilginç ve bir o kadar karmaşık kılan, bu anlatıların birbirini tamamlar hâle getirilmiş, giderek bir tür üst anlatı kurulmuş gibi görünmesidir. Bu kadar zıt kutupların birleştirilebilmesi (en azından çatışmamak, kendilerine tanınan alandan taşmamak varlığını sürdürmesi) ancak dörtte dört yapan bir liderle ve asıl önemlisi, onun şahsında kendini kesintisiz ve eskisinden daha güçlü biçimde tazeleyen devlet idesiyle mümkündür.

Bilindiği gibi Weber üç liderlik tipi teorisinde resmî, geleneksel ve karizmatik liderliklerden bahseder. Türkiye’deki siyaset yorumcuları bu kategorizasyona sık sık atıf yaparak Tayyip Erdoğan’ı karizmatik lider olarak tanımlamayı sever. Tıpkı Mustafa Kemal’e atfedilen karizma gibi. Ne var ki ben bu iki figürün temel vasıflarının pragmatizm olduğuna inananlardanım. Bence ikisi de “karizmayla karın doymayacağı”nın farkında oldukları için diğer liderlerden ayrı bir yer edinebilmiştir kendilerine. Şartlar neyi gerektiriyorsa o görünüme bürünebilmek liderliğin en güçlü silahı olarak görülüyor. Kasım 2002’den Mayıs 2026’ya kadar Erdoğan’ın tam da bunu yaptığını görüyoruz. Erdoğan sadece kendi kitlesiyle (%51) ilgilenseydi üç kategoriden birine veya ikisine müracaat etmesi yeterli olurdu. Fakat o muhalif kitleyi de (%49) etkisi altına almaya çalışarak kendi iktidarını koruma (ve yeni üst anlatıyı kurma) adına en akılcı adımları atmaktan geri durmuyor.

Evet, Tayyip Erdoğan iç ve dış kamuoyunda resmî liderlik unvanlarını (seçilmiş cumhurbaşkanı, başkomutan, parti genel başkanı) ve bunların tanıdığı yetkileri sonuna kadar kullanıyor. Sadık seçmenlerinin ve müzmin muhaliflerinin gözünde o geleneksel bir lider (reis, milletin adamı, uzun adam). Dostlukları ve düşmanlıkları yazılı olmayan bir ilkeler sistemine dayanıyor. Taraflı tarafsız birçok yorumcuya göre ise Erdoğan karizmatik liderliğe özgü özellikler (seçim kompetanı, dünya lideri, kurt siyasetçi) gösteriyor. Dönemden döneme, yani gündem hangisini gerektirirse, rollerine münavebeli olarak bürünebiliyor. Bunlardan ilki müesses düzen gereğince, ikincisi toplumun kolektif şuuraltına hitaben, üçüncüsü ulusal veya uluslararası özel durumlarda devreye giriyor. Yürünen çeyrek asırlık yolun karakteri üç liderlik algısını da elde tutmaya icbar ediyor onu. Çünkü biliyor ki bütün değişim teranesine rağmen devlet hâlâ “o devlet”, millet hâlâ “o millet”, dünya hâlâ “o dünya”dır; boşlamaya gelmez. Bu sacayaklarından birini bile ihmal ettiğinde meşruiyet, oy ya da itibar kaybı yaşayacağını biliyor Erdoğan. 

Buna mukabil, muhaliflerin liderlik özellikleri evlere şenlik. Erdoğan İBB başkanlığı yıllarında sistemin karşısına geleneksel kodlarla çıkmış bir figürdü. Muhalifler, onun karşısına sadece resmî (seçilmiş) adaylarla çıkmanın işe yaramadığını 2002-2015 arasında defalarca gördüler. Sayısız yenilgiye rağmen muhaliflerin kodları başka türden bir aday çıkarmalarına imkân vermedi. Bu süreçte Erdoğan geleneksel unvanlarının yanına resmî sıfatları ekleme fırsatı buldu. 2016’dan sonra Erdoğan’ın karizmatik liderlik vasfı da genel kabul görünce muhalefet açısından çetin bir varlık-yokluk mücadelesi başlamış oldu. Ne resmî yetkileri vardı ne gelenekle bağları kuvvetliydi ne karizmatiktiler. İyi düşünülmemiş, inandırıcılıktan uzak, aceleci hatta tuzak olduğu çok aşikâr kampanyalarla doğrudan “karizma” konseptine odaklanmayı seçti muhalefet. İmamoğlu gibi bol defolu bir karakteri parlatan reklam kampanyalarına girişti. Bir an önce “karizmatik liderlik” safhasına atlamak istemeleri onları olmadık hatalara itti, zorlama rollere soktu, rasyonel ve tarihsel faktörleri algılayamayacak kadar halüsinatif bir atmosferde siyaset yapmalarına sebep oldu. Resmî ve geleneksel liderlik referansları zayıf olan bir adayın doğrudan karizmaya oynaması normal şartlarda müspet netice vermez. Fakat son 10 yılda seçmen sosyolojisinin iktidar aleyhine değişimi İmamoğlu’na imkânsız bir sıçrama yapma, o imkânsız atışı yapma fırsatı sunuyormuş gibi bir hava yarattı. Elbette bu, yeni seçmen kitlesinin de resmî ve geleneksel kodlardan kopuk olduğunun, hızlı kazanç (karizma) peşinde koştuğunun bir işaretiydi. İlk bakışta yine bir tencere-kapak uyumuna doğru gidildiği izlenimi ediniliyordu. Yeni seçmenler için karizma önemliydi, altının dolu olması (resmî ve geleneksel kodlarla uyumluluğu) değil. İBB’nin el değiştirmesi Erdoğan (devlet, dünya sistemi) için işaret fişeği oldu.

2023’ten sonraki gelişmeler İmamoğlu’nun önünü yasal olarak kapattığına göre muhalefetin elinde sadece geleneksel lider kodlarına uygun figürler bulma yolu kalıyor. Bu konuda sol muhalifleri Türk kültürüne yabancılaşmış zihniyetleri, sağ muhalifleri ise dar kitle tabanları engelliyor. Yakın tarihte resmî liderlikten geleneksel liderliğe yükselebilen figürler Ecevit, Demirel, Özal (gazeteci, mühendis, ekonomist) idi. Geleneksel liderlikten gelip resmiyete geçmeleri engellenenler arasında ise Türkeş, Yazıcıoğlu, Erbakan (başbuğ, alperen, mücahid) üçlüsünü sayabiliriz. Erdoğan bu eğilimlerin hepsini, elbette Bahçeli’nin şahsında dünya sisteminin özel yardımlarıyla, kendi havuzunda toplamayı bildi. Bahçeli’nin destek vermediği bir Erdoğan resmî veya geleneksel lider kategorisinde yıllar önce takılıp kalabilirdi. Bahçeli içerideyken dışarısı, dışarıdayken içerisi için çalışarak hem bu sıra dışı dengenin sürmesini sağlayan bir mekanizma oluşturdu hem de Erdoğan’ın kariyer hikâyesi üzerinden Türk devletinin transformasyonuna giden yolu açtı. Acaba devlet-millet-lider üçgeninde işler nasıl bir sona varacak?

Elimizde ne var bakalım: Her karizmanın arkasında bir mekanizma var, burası kesin. Olanca dişil karakteriyle kitlelerin son sürat sekülerleştiği de şüphe götürmez. Önceki formu hakkında ciddi bilgi sahibi olmadığımız devletin alacağı yeni form da sır değil. Daha doğrusu, formu önemli değil; devlet devlettir, özü değişmez! Eee, netice? Netice-i kelâm, kurban bayramınız kutlu olsun!

Muhammed SARI (10 Zilhicce 1447 - 27 Mayıs 2026)

AMERİKA’YI YENİDEN KEŞFETMENİN GEREĞİ

Tarihinin baştan sona vahşet sahneleriyle dolu oluşu bir yana Amerika fenomeninin, “yeni dünya” fikrinin insanlık açısından büyük önemi olduğu şüphe götürmez. Bu önem 20. yüzyıldaki makro göstergeleri tek başına değiştirebilecek güce erişmesinden değil; hiçliğin ortasında, sıfırdan bir kıta yaşamı kurmasından ileri geliyordu. Amerika’nın bir kuruluş sermayesi yoktu, bütün kıtayı sermayeleştirerek kurulabilmişti. Koloniciler bakir kıtanın kültürel mirasını reddederek işe başladılar. Tarihsizlik ve mirassızlık Amerikan zihniyetini yarınsızlığa hapsetti, ortaya sadece “şimdi ve burada”yı esas alan bir yapı çıkardı. Fakat kıtanın kendini sermayeleştirerek büyümesi sürdürülebilir olmadığından dünyaya açılması kaçınılmazdı. Henüz kendini bile bilemeyecek kadar genç bir siyasal birlik iken okyanus ötesi hâkimiyet yarışının baş aktörlüğünde buldu kendini. Amerika, yeni dünyanın yerlilerine acımadığı gibi yerleşik eski dünya aristokrasisinin de gözünün yaşına bakmadı, zalimlikte uzun bacaklı efendilerini geçti. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri denince bütün eski dünyaya el koyan müesses nizam anlaşılır. Tarihsel imparatorlukların en kırılganı olsa bile. 

Türkiye’nin bu genç irisi yapıyla ortak bir hafızası yok. ABD için Türkiye geçmişte kalmış veya geçmişten kalmış bir meseledir. Bizim için ise yarının meselesidir ABD. Hegemon güç bizi düne gömmeye yemin etmiş, biz ise tepki olarak kendimizi yarına nispet etmişiz. Bugünde yaşayanlar ile yarında yaşayanların anlaşması zor. Bugünde yaşayan, bugün için yaşayan ABD etrafına ihtiyaçlar, zaruretler, imkânsızlıklar, vakitsizlikler dayatarak egemenliğini tesis ediyor. Yarında yaşayan, yarın için yaşayan bizler ise tepeyi aştığımızda kurtuluşa ereceğimiz beklentisiyle bugün başımıza gelenleri sineye çekiyoruz. ABD dünsüzlük ve yarınsızlıktan güç alırken ona mukabele etme iddiasındaki Türkiye’nin dünden beslenememesi, bugünü rehin vermesi, yarından harcaması büyük bir hatadır. Tümzamanlı bir yaklaşım olmaksızın ABD pragmatizmiyle baş edilemez. Daima iki yol vardır: i) Madem tek ömrümüz var, öyleyse azamî kâr ve tatmin sağlayarak yaşayalım diyenlerin yolu; ii) Madem dünyaya bir kere geliyoruz, bunun dünya hayatını aşan bir anlamı olsa gerek diye düşünenlerin yolu. Hayat boyu önümüze çıkan irili ufaklı tüm yol ayrımları bu iki zihniyetin yansımasıdır. Aklımızla kalbimiz arasında kursağımız var. Batı bizi kursağımızdan yakaladığı günden beri akılsızlıkla kalpsizlik arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz.

Her tercih yeni bir imkândır. Venezuela’ya el konulması gibi hadiseler niyetlerimiz hususunda turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Kendinize şunu sorarak ilk hasar tespit raporunuzu çıkarabilirsiniz: Venezuela krizi psikolojimizi, yani karar alırken kulak verdiğimiz iç yönelimlerimizi nasıl etkiledi? Maduro’nun helikopterle “kaldırılması” içinizde boşunalık duygusu mu uyandırdı yoksa mücadele azminizi mi kamçıladı? Aradığım fırsat elime geçti mi, işte bu hiç olmadı mı, oh olsun mu yoksa bize ne mi diyorsunuz? Fertlerin eğilimleri açısından bakarsak iki değil, dört değil, belki kırk türlü eğilimden söz etmek mümkündür. Fakat politika yapıcılar ve karar alıcılar açısından baktığımızda seçenekleri ikiye indirmek gerekir. Dolayısıyla: Ya gücünüzün yettiğine diş geçirmek için nicedir beklediğiniz fırsat elinize geçmiştir yahut sıra bize de gelebilir düşüncesiyle suspus hâlde idare-i maslahat ediyorsunuzdur. Diğer deyişle: Ya “işte değer siyaseti toplumları zorbalar karşısında böyle madara eder” diyorsunuz ya da “değere dayanmayan bir siyaset kurumunun anlamsızlığı bir kez daha görüldü” diyorsunuz. Elbette iki eğilim de kendi içinde ton farklılıklarından kaynaklanan alt kollara ayrılabilir ama dünya kamuoyunda üçüncü bir ana yol olduğunu zannetmiyorum. 

Medyadaki yorumcular günlerdir uluslarası hukukun çiğnendiğinden, artık ulusların egemenlik haklarının tehdit altında olduğundan ve daha önemlisi demokrasinin darbe aldığından bahsediyorlar. Bunlar bizim için gerçekten bir anlam ifade ediyor mu, sormak lazım. Uluslarası hukuk ve ulusal egemenlik ilk günden beri (Pax Romana’dan Pax Americana’ya kadar) birbirini dışlayan kavramlar olmalarıyla bilinirler. “Uluslararası hukuk” nosyonu egemen ulusların icadıdır. Yani “uluslararası hukuk”u ırkçılıktan, sömürgecilikten ve anamalcılıktan ayrı düşünmek mümkün değildir. Batılı toplumlar güçlerini bu çelişkiyi sonuna kadar üstlenmelerine borçluyken diğer toplumların hâlâ hukuk-egemenlik-demokrasi gibi ayrımlar olduğunu düşünmesi safdilcedir. Ulusların kendi egemenlik haklarını; ırkçılık, sömürgecilik ve anamalcılığın kurumsallaştığı 19. yüzyıldan itibaren Londra ve New York’taki merkezî yapılara şu veya bu şekilde devrettiğini yeniden konuşmanın gereği var mı? Ülkelerin Federal Reserve’deki kredileri kadar meşruiyet ve egemenliğe sahip olduklarını tartışmak anlamlı mı? Küre çapındaki kültürel, ekonomik ve teknolojik entegrasyonu destekleyenlerin iş askerî ve politik dominasyona gelince itiraz etmeleri ciddiye alınır bir tutum olabilir mi? Kralın düğünü basıp yeni yılın ilk saatlerinde “ilk gece hakkı”nı istemesi Batı’nın kolektif hafızasının bir miti değil mi? 

Siyaset yorumcularının darbe aldığını söyledikleri demokrasi için de benzer çelişkiler söz konusu. Darbe alan Fransız tarzı demokrasi mi, İngiliz tarzı demokrasi mi, Amerikan tarzı demokrasi midir? Evrensel bir demokrasi tanımına ve uygulamasına rastladık mı hiç? Darbe alan Amerikan tarzı demokrasiyse bundan diyelim ki Rusya veya Çin neden şikâyetçi olsun? Şayet İngiliz tarzı demokrasi anlayışı zarar gördüyse bunun Fransızlara veya Almanlara ne gibi bir zararı var? Fena mı, kendi demokrasilerine, kendi rejimlerine daha sıkı sarılır ve iç kamuoyunda bunu propaganda malzemesi olarak kullanırlar. Yok eğer demokrasi ülke içinde başka, yabancı bir ulusa karşı başka standartlar uygulamanın adıysa kınama mesajları yayınlayan Avrupalılar sadece kendilerinden menfaat umanları kandırabilirler. Çünkü bugünün ırkçı, sömürgeci ve anamalcı Amerika’sını yaratan dünün Kuzey ve Batı Avrupa mirasıdır. Demokrasi hassasiyeti (!) bizimki gibi devekuşu rejimlerle idare edilen ülkelerde hepten tiksindirici bir hâldedir. Türkiye’de demokrasi, CHP genel başkanı Özgür Özel’in AKP genel başkanı Erdoğan’a “Maduro’nun fotoğrafına iyi bak!” deyip fütursuzca parmak sallamasıdır! İngiliz muhipleriyle Amerikan esirlerinin kayıkçı kavgasıdır. “Cambaza bak”tır.

Cambaza bakmayalım. Dikkatimizi çekmesi gereken ne uluslararası hukuk ne ulusal egemenlik ne demokrasidir. Venezuela hadisesiyle darbe alan en yalın ve en otantik anlamıyla “politika” kavramıdır. “Politika yapmak” bir toplumun kendisi, bölgesi ve yerküresi adına söyleyecek sözü olması demek. Hukuktan, egemenlikten ve demokrasiden “politika yapabildiğimiz nispette” bahsedebiliriz. Dünya Savaşları’yla ortaya çıkan yeni savaş konsepti, düşman addedilen bir toplumun var olma güdüsüne, yani politika yapabilme becerisine doğrudan darbe indirmeyi amaçlar. Buna mukabil, politika yapmanın da yolları çeşitlenmiştir. Susarak veya konuşarak, eylemle veya eylemsizlikle, sıcağı sıcağına veya soğumaya bırakarak, tek başına veya işbirliği yaparak, doğrudan veya dolaylı, simetrik veya asimetrik… tarzda politika yapma iradesi gösterebilir, hatta bunları eşzamanlı biçimde uygulayıp hibrit stratejilere yönelebilirsiniz. Yeter ki isteyin! Yeter ki Venezuela’da olup bitenleri kendi ihanetlerinizi örtmenin ve haydutluklarınızı meşrulaştırmanın bir bahanesi olarak görmeyin! Yeter ki Amerika bunu ilk kez yapıyormuş gibi davranmayın! 

Amerika’yı yeniden keşfetmenin gereği yok derler. Bilakis! Türkiye’deki her seçmen, her karar alıcı, her politika yapıcı Amerika’yı her gün yeniden keşfetse yeridir. Bilmediklerini öğrenmeli, bildiklerini daha iyi bilmelidirler. Özellikle de Amerikan pragmatizmini. Amerikan pragmatizmi meşruiyetini “yapabilirlik”ten alır, ona göre “yapamayan” meşru değildir. Pragmatizme göre piçlik bir suç değildir, piç bile peydahlayamamaktır suç. Piçlik bir sonuçtur ve son-uç olmasıyla fiilî bir durumu temsil eder; yani “üzerine konuşulabilir”dir, yani “business” için asgarî de olsa zemin vardır. Piçle iş yapılabilir çünkü mevcuttur. Piçten bir prens yaratmak yarın işine daha çok gelirse Amerika bütün gücünü bunun zeminini hazırlamaya hasreder. Piçin piçliğinden mi faydalanmak istiyor? Öyleyse mevcut durumun değişmemesi, piçin piç olarak kalması için her şeyi yapar. Piçleştirmeyi ve prensleştirmeyi “politikasızlaştırmak, politikayı gereksizleştirmek” olarak tanımlayabiliriz. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar bunun endeksini takip eder, merkezin çevreyi derecelendirmesini raporlayıp dururlar. Raporların ve endekslerin kara propagandasına boyun eğenler Türkiye’nin BM, NATO, OECD, IMF, DSÖ vb. kuruluşlardan çıkmasının felaketle sonuçlanacağını söyler. Bu açık tehditle üzeri örtülen mesaj şudur: Türkiye faiz, silah kaçakçılığı, uyuşturucu, kumar, fuhuş trafiğine göz yumarsa prensliğini sürdürebilecektir. Fakat bu organizasyondan çıkmaya çalışır, akışı sekteye uğratır veya kendi adına racon kesmeye kalkarsa Dünya Sistemi tarafından adi bir suçlu muamelesi görecektir. 

Amerika her dediğini yaptırabilir mi? Bence her şey toplumların kendi sözleriyle eylemleri arasında bağ kurup kurmayacaklarına bağlı. Bütün dünyaya pompalanan beyhudelik hissine karşı politika üretme azim ve kararlılığının gösterilmesine.

Muhammed SARI (16 Recep 1447 - 5 Ocak 2026)

SORUDAKİ HAKİKAT PAYI

23 yıldır iktidarda bulunan partinin isminin kısaltması 2000’lerin başında çeşitli biçimlerde açılıyordu. Herkes meşrebine, zekâsına, terbiyesine, niyetine, eşref saatine göre bir isim uyduruyordu. Bugün “reis! reis!” diye hâhişle, sitâyişle konuşan şuarâ, üdebâ, ulemâ, ukalâ, vükelâ tayfasının o zamanki alternatif bel altı isim önerilerini duysanız ağzınız açık kalır. (Kalır mı gerçekten?) Hepsi birbirinden ağır itham ve imalar içeren bu gayrıresmi adlandırmalar bana pek komik gelmiyordu. Kelime oyunu sevmediğimden değil; taşı gediğine koyarken hakikati de ifade edebileceğimiz bir yakıştırma arıyordum ama bulamıyordum. Kısa zaman sonra aradığım şeyin gözümün önünde durduğunu fark ettim. Hep böyle olmaz mı zaten? Bizi kör eden hırslarımız, beklentilerimiz, varsayımlarımızdır. Partinin resmi ismi başlı başına espri idi. Devlet sağlam bir espri patlatmıştı ama hiçbirimiz uyanamamıştık. Söz konusu kadro her ne yapacaksa bunu yargı organları ve finans ağları aracılığıyla yapacağını açık seçik söylemişti. Taş gediğimize konmuştu bir kere. 

Taş hâlâ oradadır. Gediğimize oturtulmuş taşla mı yaşasak yoksa taştan kurtulup gediği başka bir şeyle mi kapatsak bilemiyoruz. Orta yolcular “Kendi gediğimizi doldurmaya gücümüz yetmez ama gedikle de yaşanmaz. Hem o giderse daha beteri gelir. O yüzden hiç karışmayın.” deyip işin içinden sıyrılıyor. Fakat mesele yukarıda bahsi geçen partiden ibaret olsa tahammül edilebilirdi. Orta yolcuların görmediği yahut üzerini örttüğü gerçek şu: Türkiye’deki neredeyse bütün kritik kurum ve kuruluşların isimleri bir oksimorondur. Adında “halk” geçen partinin sicili vesayetçilikle, darbecilikle kapkaradır. “Hareket” partisi dedikleri yarım asırdır aynı yerde kaskatı, çakılı duruyor. İsmine “yeni” bilmemne diyenler mezardan çıkmış taze ölülerdir. Parti tabelasında “büyük” sıfatına bayılanların seçimdeki karşılığı ondalık küsuratlardan ibarettir vs. “Kayyım” tartışmasına da bu açıdan bakmanızı tavsiye ederim. Her siyasi partinin başındaki zat o seçmenin başına seçimle gelmiş gösterilen kayyımlardır. Bu seçilmişlerin vakti gelince kendi kurdukları partilerin kuruluş ilkelerine zıt görüşleri fütursuzca savunmaları başka nasıl açıklanabilir? Açıklaması basittir ve pragmatizmin dillendirilmeyen altın kuralıdır: Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir! Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez! 

Kökeni sofistlere dayandırılsa da pragmatizm esasen İngiliz-Amerikan hayat ve hâkimiyet tarzının felsefedeki yansımasıdır. Felsefe tarihinde yer verilse de pragmatistler kavramlarla veya kavramsallıkla uzun uzadıya ilgilenmezler, kavramları ancak “bir olgudan başka bir olguya geçebilmek” için kullanırlar. Olgusuz kavram yok hükmündedir onlar için. “Mevcut fiilî durum” neyi gerektiriyorsa onu yapmaya yönelen ve isteklerini gerçekleştirmek için sürekli “yeni fiilî durumlar” yaratmayı esas alan; pratik, müdahaleci, deneme-yanılmacı bir zihniyete sahiptir. Pragmatistler istekleriyle fiilî durumlar arasındaki uyumsuzluğu gidermekte ne kadar hevesliyse, eski fiilî durum ile yeni fiilî durum arasındaki zıtlığı, eski istekleriyle yeni istekleri arasındaki çelişkiyi tartışmakta o kadar isteksizdir. Bu bakımdan pragmatizm Erdoğan’ın (ve temsil ettiği kabul edilen kitlenin) en büyük silahı ve handikapıdır. Kapitalizm açısından işler tıkırında giderken el üstünde tutulduğu, kendini dünyanın zirvesinde hissettiği belli oluyordu Erdoğan’ın. Fakat kapitalizmin ağababası Amerika bile yeri geldiğinde ideolojik (görünümlü) kararlar almaktan çekinmez. Zaten pragmatizm Amerika için hem din hem dünya demektir, böyle avantajlı (!) bir itikadları var. Avamın nazarında kovboyların dürüst, harbi ve iş bitirici görünmeleri bu yüzdendir. Bu durumda kıvırmak, tevil etmek, riyâkârlık dezavantajlı kitlelerin (Müslümanların) payına düşer. Avam kendini kötülemeye, suçu kendinde aramaya mahkûmdur bir kere. Fıkradaki adamın dinindendir avam. Ramazan kavurucu yaza denk gelmiştir. Susuzluk iman gevretmektedir. O sırada oruçlunun biri, soğuk suyu kafasına diken gâvura yaklaşıp “dininin kıymetini bil!” demiştir. 

Adamın dini olur, avamın dini olmaz. İslâm adamlığımızı esas alır. Ve üstün vasıflarının bir gereği olarak “adam”ları avamı koruyup kollamakla mesul tutar. Pragmatizm ise bu asalet-mesuliyet bağdaşıklığının tam zıddına hizmet ediyor. Pragmatizmin sağladığı “genişliğe” rağmen Türk siyasetçisinin eksen değiştirmesi her zaman kolay olmuyor. Türk siyasetçisi tarihsel dezavantajlarından(!) hemen kurtulamıyor. Egemen güçler tarihsel kimliklerini bir baskı aracı olarak kullanabilirken tâbi pozisyonundakiler için kendi ideolojileri, kimlikleri, tarihsel rolleri gibi düşünceye dayalı meseleler ayak bağına dönüşüyor. Pragmatizmi, düşünceye dayalı karar anlarında Erdoğan’ın zaafını ortaya çıkarıyor. Aklı başında herkes Erdoğan’ın hemen hiçbir ideolojik ön kabulü ve uzun vadeli ereği olmadığını düşünsel kriz anlarında ayan beyan görebilir. Daha iyi görebilmek için Davutoğlu dönemiyle kıyas yapabilirsiniz. Davutoğlu pür ideoloji soslu söylemlerinin arkasında hiçbir reel ve fonksiyonel dayanak bulunmaması bakımından Erdoğan’ın zıddını temsil ediyordu. Kendini bütün Ortadoğu’nun dizaynına muktedir bir aktör olarak görürken basit bir blog yazısıyla alaşağı ediliverdi. Yerine pragmatizmden bile anlamayacak kadar pratik işlerin adamı olan biri geçti. Altmış gün sonra da darbe oldu. 15 Temmuz’un bu kontrastın tam ayrımında gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bahçeli ve Öcalan 23 yıl boyunca bütün acil sorunlarda (seçimse seçim, ittifaksa ittifak, ateşkesse ateşkes, savaşsa savaş…) Erdoğan’ın imdadına yetişti, fakat Erdoğan onların ideolojik taleplerine hiçbir zaman aynı açıklıkta cevap vermedi. Yargı ve finans eliyle yürüttüğü kimi operasyonlar bazen Türkçülerin ve Kürtçülerin canını yaksa da onlardan ciddi bir muhalefet görmedi. “Kepçeyle alıp kaşığın sapıyla bile geri vermeme” siyaseti muhafazakâr seçmenin gözünde Erdoğan’ın kudretine ve zekâsına hamlediliyor. Son on yıl bunun hiç de böyle olmadığının misalleriyle dolu. Yeni bir misaline önümüzdeki günlerde şahit olabiliriz. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili ideolojik eşik aşılıp halkın tepkisi bastırılabilirse, yani iş pragmatik kararlar almaya kalırsa Erdoğan’ın yeniden öne çıktığını görebiliriz.

Bir faydası olacaksa o günler gelmeden soralım: “Terörsüz Türkiye” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” bağlamında Araplar ve Kürtler neden “Akdeniz’den Hazar’a kadar iş birliği” sloganıyla sürekli birlikte zikrediliyor? Türkiye; yaklaşık yüz yıldır biri İsrail’in esiri, öbürü uşağı hâline getirilmeye çalışılan iki unsurun arasına alınarak yeni düzende tamamen etkisizleştirilmeye mi çalışılacak? AK Parti’nin kısaltmasındaki A ve K harfleri yeni dönemde artık Araplara ve Kürtlere mi delalet edecek? Abartılı görünen sorulardaki hakikat payını fark edene kadar bekleyelim, peşin hüküm vermeyelim. Birilerinin çok acelesi var. Biz acele etmeyelim.

Muhammed SARI (17 Cemaziyelevvel 1447 - 8 Kasım 2025)

GIRTLAĞIMIZA SOKULAN GORDİON DÜĞÜMÜ

Gençliğimden bu yana odamın duvarlarına kimsenin, hiçbir şeyin fotoğrafını asmadım. Arkadaşlarımın duvarlarında daima birtakım askılar olurdu. Örneğin 90’lardaki her üniversiteli gibi (!) ben de cemaatin evlerinde kaldım. Sekiz ay. Bir duvarda muhakkak Gülen’in fotoğrafı, şiir posterleri olurdu. Başka eve çıktıktan sonra beraber kaldığım arkadaşlarım da odalarının duvarlarını doldurmayı severdi. Şairler, şarkıcılar, türkücüler, futbolcular, siyasetçiler, din adamları… Bense odamın düz duvarlarına baktım yıllarca. Gölge-ışık geçişlerine, sıva çatlaklarına, çivi yaralarına. Şikâyetim yoktu. Doğrudanlık ve yalınlık bana daha salim bir hâlet-i ruhiyenin eseri gibi görünüyordu. Düşüncelerimin estetize edilmiş bir figürle, bir idolün pozu üzerinden dolayımlanması hoşuma gitmiyordu. Hâlâ gitmiyor. Zaman zaman asılıp kaldırılan ucuz nesneleri saymazsak evimin duvarları boş sayılır. Bu konuda bir zevk geliştirmeyi bilinçli biçimde reddettim. Zevk-i selim söylemine sığınıp hayallere dalmaktansa hatasıyla sevabıyla salim bir hayat yaşamaya çalışmanın kusurlu güzelliğini tercih ettim.

İnsan estetik tercihlerinin milliyetine mensuptur. Bu sözün aşırı geleceğini biliyorum. Daha aşırısını söyleyeyim: İnsan tercihlerinin dinine mensuptur. Tercihimiz neyse biz oyuz. Evimizi nasıl bina ettiğimiz, içini nasıl tefriş ettiğimiz, içinde nasıl eğleştiğimiz bilinç durumumuzu birebir yansıtır. Bana göre pencerenin doğru yerde olması aynanın doğru yere konulmasına takaddüm eder. Berbat boyanmış bir duvarın şık aydınlatma cihazlarıyla güzelleşebileceği iddiasını çocukça bulurum. Evin gündelik hayatında selam ve kanaat yoksa duvara asılacak bir hat levhasıyla gökten bereket ummak bana göre değildir. Tersi de olur, neden olmasın diyenlerdenseniz içinde bulunduğunuz hazin vaziyeti görmek istemiyor, göz boyamacılığa devam edilsin istiyorsunuzdur. Aynen şöhretli isimlerin posterlerine bakarak iç geçiren, mutezil hayatlarını unutup hayallere dalmayı isteyenler gibi. İtiraf etmek gerekirse gençken o kült isimler benim de aklımdan çıkmıyordu. O kadar ki suretlerini zihnimdeki mutena mevkilerinden kaldırıp odamın duvarına asmayı o ilişkiye ihanet gibi görüyordum. Benim olan bende kalsındı. İşin bir yanı buydu. Diğer yanı ise esaslı bir soruya dayanıyordu: Acaba farkında olmadan kendime küçük ilahlar mı ediniyordum? Bu soru yıllar içinde her zerreme sindi, karakterime tedbirlilik ve mesafelilik olarak yansıdı. Derdini, davasını kendine usta, üstat, efendi bellediği o yüce figür üzerinden anlatan herkese, dolayısıyla aslında sadece o figürü anmaya (evet, zikre) dönüşen hayranlık gösterilerine karşı ihtiyatı düstur edindim. O ustayı, üstadı, efendiyi gerektiğinde en çok ben takdir ediyordum, öyleyse en keskin tekdir hakkı da benim olmalıydı ki dengemi koruyabileyim. İpotekten, el koymacılıktan, tasalluttan nefret ediyordum.

Bugünün din, sanat, siyaset, spor gibi kitleleri sürükleyen faaliyet alanları ikonik figürler, kült isimler, karizmatik liderlerin idraklere tasallutu sayesinde ayakta duruyor. Kitlelerde “o adam” olduğunuz hissini örtülü ama etkili biçimde uyandırabiliyorsanız kapılar size açılıyor. Bu tür ilişkiler tek yönlü işler. Lider açıktan bir vaadde bulunmadığı için günün sonunda kimseye borçlu değildir. Kitleler zihin odalarının kıble duvarına o liderin suretini kendileri astığı için günün sonunda kazık yeseler de alacaklı değildir. Bu sembolik saadet zinciri bir yandan beklentilerin yönetilmesi diğer yandan korkuların diri tutulması mekaniğiyle çalışır. Öyle ki bu “hayali ihracat”ın dışında kalan fikirler sönükleştirilir, kenara itilir. Gövdesinden “şöyle duvara asmalık pozlar veren bir baş çıkaramadığı” ithamıyla çoğu görüş görmezden gelinir. Bugün sahipsizliğiyle maruf Türklük fikrinin bir önderi işaret etmemesi zaaf olarak görülüyor. İdeyi billurlaştırıp müşahhas hâle getireceği ve kitleyi harekete geçireceği düşünülen karizmatik bir figürün ortada olmayışı belki de Türklük fikrini diğer ideolojilerden ayıran en önemli, en güvenilir yanıdır. Bu bakımdan hasbî bir müminler hareketi olmaya belki hepsinden fazla layıktır. Ashabın gökteki yıldızlara teşbihi salihlerin hayatına dair mühim bir işarettir. Çünkü yerden bakınca yıldızlar sayılamayacak kadar çok ve benzerdir ama yaklaştıkça her birinin kendine mahsus kıymetleri olduğu anlaşılır. Rasulullah’ın keyfiyet ve kıyafetçe sahabeden tefrik edilememesi, Raşid Halifelerin bu yolu sürdürmesi bize imam-cemaat ilişkisinin esasına dair sağlam bir senet verir. Türkler öne çıkmanın değil safa girmenin kıymetini kavradığında düşünüş ve işleyişteki çarpıklıkların çoğu kendiliğinden hâl yoluna giriverir. Safa girenlerin bir kısmı zaruret hâlinde imamlık yapacak vasfı haizse endişeye mahal yoktur, o değirmen bir şekilde dönecektir.

Modern toplumun değirmeni dikkati bozukluğa ve çirkinliğe değil lüks ve konfora, yapısal bütünlüğe değil lokal iyileştirmelere çekmek suretiyle döner. Bu görevi “dikkat çekici” figürler üstlenir. Kimi ölü kimi henüz ölmemiş bu kült isimler temsil ettikleri söylenen toplum kesimini önce bütünden ayırmaya hizmet eder. Ardından kendi kitlelerinin bazen iç konsolidasyonunda bazen dış entegrasyonunda rol alırlar. Böylece her odasının ayrı bir âlem olduğu, çatıdan ve dış duvarlardan mahrum, garabet bir ev çıkar ortaya. Dünyanın en tuhaf arabistanı... Türkiye’de halkın bir kesimi Mustafa Kemal, bir kesimi Tayyip Erdoğan, bir kesimi Abdullah Öcalan kültünden kurtulmaya çalıştığı görüntüsü vermektedir. İşin ilginç tarafı, bu halk kesimlerinin birbirleriyle tarihsel, sosyolojik, genetik kesişmeleri karmakarışık hâldedir. (Bunlara bir de yeni dönemin Abdülhamidçilerini, Envercilerini ekleyin. Yetmedi “Arap ve Alevi kesimleri temsil edecek liderler belirleyelim.” teklifini ekleyin. Hesaplar hepten karışacaktır.) “Üç benzemez”in halk nezdinde benzer eleştirilere maruz kalması da enteresan. Halka göre Türklerin başına ne geldiyse Mustafa Kemal’in İngilizlerle uzlaşmasından, Müslümanların başına ne geldiyse Tayyip Erdoğan’ın Amerikalılarla uzlaşmasından, Kürtlerin başına ne geldiyse Abdullah Öcalan’ın İngiliz-Amerikan-İsrail ekseniyle uzlaşmasından gelmiştir. Bu isimleri bu kesimlerin başlarına kim lider seçti sorusunun cevabı yok. Türkler, Müslümanlar ve Kürtler diye neden deli saçması bir tasnif yaptığımı da sormayın çünkü izahı yok. Hem bu saçmalığın sorumlusu ben değilim. Dünya tarihinde böylesi kafa karışıklığının bir örneğini daha bulamazsınız. Kafa karışıklığını kafa yorarak çözebilir miyiz? Kimileri hayır diyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yüz yıl yaşadık ve tıkanma noktasına geldik. Gırtlağımıza sokulan bu Gordion düğümü yine kesilerek mi “halledilecek?”

Muhammed SARI (11 Rebiülevvel 1447 - 3 Eylül 2025)

MİTLER, KÜLTLER, HAYALETLER

“Bir mite karşı en iyi silah belki onu yeniden mitleştirmektir, 
daha doğrusu yapay bir mit üretmektir.” 
Roland Barthes

En zekimiz hâlâ devlet. Binlerce uzmanın desteğiyle on binlerce alanda eşgüdümlü muhakeme yürütüp kararlar alabilen ve uygulayabilen tek organizasyon, tek organizma o çünkü. Bir tür süper yapay zekâ. Sözlerimde kinayenin k'si yok, samimiyim. Yapay zekânın gelip geleceği nihai nokta budur zaten: devlet olmak. Takriben 17. yüzyılda icat edilmiş hâliyle tanıdığımız modern devlet. En zekimiz devlet ama en akıllımız o değil. Akıl sahibi olmak beşeriyetten insaniyete terfi edebilmiş, ahlâkî mesuliyetini müdrik ferdlerin vasfıdır. 

Zeki ve çevik bir devletimiz var. Bu sıfatları hem sözlük anlamları bakımından birbiriyle bitişik algılıyoruz hem de Mustafa Kemal’in vecizelerinin birinde geçtikleri için. Elbette daha çok ikincisi yüzünden. İşte 80’lerde, 90’larda hantallık ve kalın kafalılıkla itham edilen devlet, vecizenin hakkını verircesine 2000’lerde bariz bir zekâ ve çeviklik sıçraması gerçekleştirdi. Sıçramaya da devam ediyor. Daha dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan TBMM’nin açılışını haber veren 1920 tarihli telgrafı paylaşarak bir haftadır Türkiye’yi meşgul eden karikatür dalgasının üzerine çıkıp sörfünü ve şovunu yaptı. Bu fırsatları çok iyi değerlendirmesinde seçmen kitlesinin kolay yönetilebilirliği mi yoksa Erdoğan’ın manevra kabiliyeti mi daha büyük pay sahibidir, kararı siz verin. Telgrafın içeriğinden hareketle Türkiye’yi kuran esas iradenin İslâm olduğunu vurgulaması, son yirmi yılda Müslümanların sekülerleşmesine AKP’nin sebep olduğu yolundaki eleştirileri bir anda unutturdu. Unutturdu çünkü Erdoğan son derece duygusal bir kitleyle iş yaptığının farkında. Seçmenlerin onunla ve partiyle ilişkisini “küsme, barışma, kızma, affetme…” üzerinden yürütmesi her şeyi açıklıyor zaten.

Telgraf vesilesiyle daha önemli bir husus öne çıktı: Mustafa Kemal kültünün yeniden ve yeniden ve yeniden restorasyonu. Erdoğan 1920’lerin sarı paşasından alıntı yaparak seçmen kitlesi gözünde bir taşla iki kuş vurmuş kabul ediliyor: Hem Kemalistleri Mustafa Kemal’le susturduk hem Mustafa Kemal’i kendi sözleriyle temellük ettik diye düşünüyorlar. Bir yönüyle haklılılar. Peki aynı muamele Erdoğan’a yapıldığında da enteresan sonuçlar çıkmaz mı? Selamet’li çağlarda, Refah’lı dönemlerde, Saadet’li yıllarda, Fazilet’li günlerde hep başka başka Erdoğanlar yok muydu? Tek başına iktidar olduğu Adalet’li şimdilerde bile en az üç ayrı Erdoğan portresi görülmedi mi? Tabii ki görüldü. Fakat soru(n) şu: Erdoğan’ı bunlarla vurabilir misiniz? Amacınız akıl ve ahlâk savunusu ise üzgünüm, bu argümanlar işinize yaramayacaktır. Ancak amacınız rant ve ikbalse, yani siyasal zekânızı göstermek istiyorsanız başka! Söz konusu Erdoğanlardan istediğinizi istediğiniz bağlamda ve tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Nasıl olsa Erdoğan bu portrelerin her biri ve hiçbiridir. Siyasal dokunulmazlık mevkiini ele geçirmiştir bir kere. Aynı Mustafa Kemal gibi. Onu da istediğiniz bağlamda, tekrar tekrar kullanabilirsiniz. 1920’nin Mustafa Kemal’i bir hayalettir, kendisini 1923’ten sonra bir daha gören olmamıştır. Erdoğan’ın getirmek üzere olduğu düzenin haklılığını hayaletler üzerinden devşirmek istemesi zekice; çünkü hayaletleri yakalamak da hayaletlerden kaçmak da imkânsızdır. 

Hayaletlerle işbirliği kolay olmadı elbet. Devletin gözünde iyi hayaletler ve kötü hayaletler vardı. Örneğin 15 Temmuz’a kadarki süreçte AKP’den tek parti dönemine yöneltilen bütün eleştirilerin muhatabı ferd olarak İnönü, kurum olarak CHP idi. Kötü hayaletler bunlardı. Ne doğrudan ne dolaylı biçimde Mustafa Kemal ve icraatleri eleştiriliyordu. Aslına bakarsanız bu ayrım AKP’nin siyasal atası sayılan Necip Fazıl’dan beri yapılmaktaydı. Kısakürek’in sayısız metninde, konuşmasında Mustafa Kemal ve dönemi hep “Gazi Hazretleri” sıfatının yaldızlı ve meşrulaştırıcı etkisi eşliğinde anılır iken İnönü’nün ne sağırlığı kalmıştır ne hayınlığı ne iş bilmezliği. Mustafa Kemal ile Kemalistleri ayrı tutarak bir tür “böl-yönet” politikası izlemiştir siyasal İslamcılar. 15 Temmuz’dan sonra devletin yapısal dönüşümüne eşlik edecek yeni bir retoriğe ihtiyaç duyulmuştur. Bu retoriği “ortak değerler” sloganıyla özetlediler. Yeni muktedirler artık Mustafa Kemal arketipinin gölgesine sığınarak fakat bu kez “birleştir-yönet” politikası izleyerek rejimlerini kökleştirme yoluna girmiştir. Ekim 2024’te dillendirilmeye başlanan “iç cephenin güçlendirilmesi” de bu yeni retoriğin bir parçasıdır. Tek parti dönemine yönelik eski retorikte “eleştirilen ile korunan” ayrımı yapılırken 15 Temmuz’dan sonraki retorikte “bağdaştırıcılık” ilkesi öne çıkarılmıştır.

Dedik ya, en zekimiz devlet diye. İşte böylesi buluşlarıyla gösteriyor keskin zekâsını. “Ortak Değerler...” İki kelime de son derece olumlu, sıcak çağrışımlara sahip. Ne de olsa akl-ı selim sahibi hiç kimse “ortak” addedilen ve “değer”li bulunan hiçbir şeye kem gözle bakamaz; ama bakarsa kamuoyu nazarında karalanması kolay olur diye düşünüldüğü besbelli. Her zamanki muğlaklığıyla, içi her duruma uygun biçimde doldurulabilmesiyle bu yeni retorik Mustafa Kemal ismi altında Erdoğan’a, Türkiye Cumhuriyeti ismi altında başkanlık sistemine siper olmuş görünüyor. Tarihsel figürler güncel figürlerin korumasına alınırken güncel figürler de tarihsel figürlerin meşrulaştırıcı hâlesinden faydalandırılıyor. Zaman zaman Anıtkabir’den fotoğraf atan veya Mustafa Kemal’i öven başörtülü kızlara gösterilen tepkinin bugün artık hiçbir sosyal yaptırım gücü yok; çünkü devlet AKP eliyle bu fotoğrafı bizzat çekti ve çoktan “like”ladı bile. Bitti o iş. Düşünün, Leman dergisi müptezellerinin linç edilmesiyle TBMM’nin 1920 tarihli açılış telgrafının yayınlanması arasında sadece birkaç gün var. Telgrafın yayınlanmasıyla iklim değişikliği kanununun meclisten geçirilmesi arasında ise birkaç saat. Görüntüler yan yana, art arda ne kadar hızlı getirilebilirse algıda birbirini o kadar iyi tamamlıyor veya perdeliyor.

15 Temmuz’dan sonra AKP’li arkadaşlarıma şöyle demiştim: “Hepiniz ortak değerlere (!) ikna edilene kadar süründürüleceksiniz. Ama bir kez cân u gönülden ikna olduktan sonra yaşayıp yaşamamanızın sistem açısından pek önemi kalmayacak. Çünkü içiniz boşaltılmış; tarihsel, kültürel ve politik iddialarınızın tümünden istifa ettirilmiş olacaksınız.” İçi boş şahıs kültleri karşısında içi boşaltılmış kitleler… Yönetmek için ideal. 

Muhammed SARI (8 Muharrem 1447 - 3 Temmuz 2025)

KURBANLAR VE KAHRAMANLAR

“By-pass” tabirini Turgut Özal’ın Amerika’daki kalp ameliyatı vesilesiyle öğrenmiştik. Ablam by-pass’ı okul sözlüğünde bulamamıştı ama kelimenin ne anlamda kullanıldığını haberlerden az çok sökebiliyorduk. Yanılmıyorsam kelimeyi amcam açıklamıştı bize. Sonraki yıllarda bu kelime gazeteci milletinin de etkisiyle kısa sürede “by-pass etmek” fiiline dönüştü, gündelik dile girerek kullanım alanı hayli genişledi. Bugün TDK kelimeyi “baypas” şeklinde Türkçeleşmiş gösteriyor ve “köprülemek, devre dışı bırakmak” karşılığını veriyor. Kelimeler bir kez ıstılahî bağlamdan çıkıp hayatın ve mecazın konusu oldu mu çaplarının ne kadar genişleyeceğini kimse kestiremez. Bugün eski-yeni çatışmasının yaşandığı bütün bağlamlarda bu kelimeyi kullanabiliyoruz. Hatta baypas edeni güçlü veya gaddar, baypas edileni zayıf veya mağdur gibi algılıyoruz. Üniversitedeyken bu kelimeyle ilgili bende özel bir bağlam bile oluşmuştu. Amerikalıların “Turgut Özal köprülemesi”yle 12 Eylül rejiminin tıkadığı söylenen damarlara baypas uyguladığını, ülkenin can damarlarını liberalizme açtığını düşünüyordum. FSM köprüsünün açılışındaki mercedesli Özal çifti gözlerimin önünden gitmiyordu.

Menderes tıpkı Özal gibi, Erdoğan ise tıpkı bu ikisi gibi “baypas etmek” denince akla ilk gelen siyasî figürler. Türkiye ile Amerika arasındaki köprülerin çoğu bu siyasetçiler eliyle inşa edildi. Hâlbuki iki ülke arasında birçok doğal ve tarihsel engel vardı. Engeller aşılmak içindir diyorsanız siz de kendinizi dünyadaki liberal akışa kaptırmış sayılırsınız. Nitekim gövdenin sağlam yerlerinden alınan yeni damarlar kan akışını eskisinden daha güçlü hâle getirdi. Gövde siper edilememiş, “hayasızca akın”ın önü açılmıştı. Baypasçı siyasetin başarılı olabilmesi, daha önemlisi haklılığını ispat etmesi için bazı unsurların devre dışı bırakılması veya çoktan devre dışı kalmış olması gerekiyordu. Bu unsurların başında meclis ve istişare kurumları geliyordu. Baypas usulü Mustafa Kemal’den beri değişmedi. Belki Tanzimat’tan beri. Meşrûiyet ile hâkimiyet arasındaki köprüyü güçlendirmek kimsenin işine gelmemişti. Ne Müslümanların kendi işlerini kendilerinin görmesine fırsat verilmiş ne işbaşına gelmelerine izin verilmişti.

İdeal durum Müslümanların kendi aralarındaki kanalları açık tutması, dayanışma ve uyum içinde olmasıdır. Buna rağmen tarih boyunca Müslümanların birbirleriyle ölümüne rekabet etmelerini nasıl anlamalıyız? Sorunu sadece siyasetin kitleleri kendi çıkarları için manipüle etme kabiliyetiyle açıklayamayız. Müslümanlar arasındaki derin siyasî ayrılıklar genellikle İslâm’ı kavrayıştaki derin farklılıkların yansımasıdır. Örneğin Raşid Halifeler devrinde sahabenin siyasî tutum farklılıkları meşrep ve yordama müteallik olmuştur. Onları birbirlerini tekfir ederken değil, usûl ve üslûp bakımından sükûnetle veya hararetle ikaz ederken görürüz. Bu yolu terk edip halifeleri ve sahabeleri siyasî ve/veya şahsî saiklerle katledenlerin İslâm’ın dışına doğru adım atmaya yaklaştığını bilmemiz lazım. Çünkü istişare kalkınca ilişkilere en acımasız anlamıyla siyaset hâkim olur. Meclis kapanırsa “siyaset meydanı” kurulur. Emevîlerden bu yana dünyaya bakışımıza “siyaset meydanı” mantığı hâkimdir.

Meclis en hamiyetli, en kabiliyetli siyasetçileri bir araya getiren çatı olmalıydı. 1925’ten sonra bu hiç olmadı. Öyleyse -araya karışan bir avuç istisna hariç- vekillerin milleti temsilinden bahsedilemez. Fikirleri olmayan, olsa da sorulmayan bugüne kadarki on binlerce “vekil” 2018’deki sistem değişikliğinden sonra hukuken de baypas edilmiş oldu. 2018 hamlesi, farklı saiklerle de olsa 1925 hamlesini tamamladı. Meclis bir vakitler imkândı, şimdi bir ihtimal bile değil. Karar alıcılar ile millet arasındaki organik bağ zaten 1925’ten sonra sembolik bağa indirgenmişti. 2018’le son sembolik bağa da kastedildi. 

Bağa kastedildi ama hâlâ iki taraf var. Devlet ve millet birbirlerine katlanmak şeklinde de olsa varlıklarını sürdürüyor. Hâlbuki son yirmi yılda devlet-millet mesafesinin azaldığına, hatta kapandığına dair sayısız görüş serdedilmişti. Seçim sonuçlarına ve gündelik hadiselere bakarak bu izlenimi edinmek zor değil. Peki, bu görüşü savunanlar “millet meclisi”nin devreden çıkarılmasını nasıl açıklıyor? Cin fikirlilerin açıklaması şu: Devlet (yahut onu temsil eden grup) milletle doğrudan temasa geçmenin önünde engele dönüşmeye başlayan bir kurumu baypas etti! Talepler aşağıdan yukarıya daha hızlı, kararlar yukarıdan aşağıya daha etkin biçimde ulaşmaya başladı! Hızlı ve etkin olduklarına şüphe yok. Fakat neden çalışan veya çalışması pekâlâ sağlanabilecek tarihsel değeri haiz bir damara baypas yaptıklarına cevap veremiyorlar.

Recep Tayyip Erdoğan, Adnan Menderes’in yanlışlarını (?) yapmadığı için ve Turgut Özal’ın doğrularını (?) yaptığı kadar yoluna devam edebildi. Fakat şu da var: Tayyip Erdoğan, Adnan Menderes’in doğrularını feda etmek ve Turgut Özal’ın yanlışlarını kökleştirmek suretiyle tarih nazarında kendini geri dönülmez bir yola soktu. Bu da zaferinin bedeli oldu, olacak. Yanlış anlaşılmasın: Erdoğan’da ne kurban ne kahraman olacak göz vardır. Biz aynada kendimize bakalım. Nasibimizde yazan kurbanlık mı kahramanlık mı anlayalım.

Muhammed SARI (12 Zilhicce 1446 - 8 Haziran 2025)

ŞEDDELİ

Eğitim hayatında gösterdiğim en büyük başarı okuma-yazma öğrenmekti. Daha sonra edindiğim hiçbir bilgi bunun yanına bile yaklaşamadı. Ta ki şiirle karşılaşana dek. “Öğrenmeyi öğrenme”nin kök bilgisi diyebileceğimiz şiir öğretilebilen bir şey değil elbette. Okulu, hocası, müfredatı, imtihanı, diploması yok şiirin. Bu yüzden gündelik hayatı şiir bilgisi üzerine bina edemezsiniz. Şiir bilgisi hayatı yakalamaya, çerçevelemeye ve boyutlandırmaya yarar; hız, sınır ve derinlik algımızın keskinliğiyle ilgilidir. Gündelik hayatın bilgisi denince hız, sınır ve derinlik algısının neredeyse kaybolduğu akışı kastederiz. Okuma-yazma öğrenmek bu akışı ilk kez unsurlarına ayırarak algılamaya ve oradaki yerimizi bulmaya yarar. Ne var ki hayatta bir kez olur bu. Okuma-yazma olağan hâle geldikçe tıpkı okuryazar olmadığımız yaşlardaki gibi akışı oluşturan unsurları ayırt edemez hâle düşeriz. Geriye ayırt edici ve ayıktırıcı yordam olarak yalnız şiir okuryazarlığı kalır.

Okuma-yazma öğrenirken kullandığım birinci sınıf defterimi muhafaza ediyorum. 1980’lerde hazır yazma defterleri olmadığı için sayfanın ilk satırına örnek çizgileri veya harfleri öğretmenimiz yazardı. Biz de onun yazdıklarını taklit ederek diğer satırları doldurur, ödevi tamamlardık. Çizgilerden harflere, hecelerden kelimelere geçtiğimiz ilk dönemin sonunda öğretmenimiz bize “ödül olarak” adımızı yazdıracağını söylemişti. Merakla beklediğim tek çalışma bu olmuştu. Okula başlamadan Latin harfleriyle okumayı söktüğüm, hatta Kur’ân’ı öğrendiğim halde adımı soyadımı yazmaktan yeni öğrenmişim gibi büyük haz duyuyordum. Adını yazabilmek bir tamamlanmışlık hissi veriyordu. İşi bitirip altına imzanı atmak gibi. Nihayet beklenen gün geldiğinde öğretmenim defterimi aldı ve son sayfanın ilk satırına adımı soyadımı yazıp “Hadi, sıra sende.” dedi Sayfaya bakınca ne göreyim: MUHAMET SARI… İmlâda bir terslik olduğunu hemen anlamıştım ama öğretmene bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Aldığımız terbiye (!) sebebiyle kusuru öğretmende değil kendimde arıyordum. “Acaba ben ismimi yanlış mı biliyorum? Ablam ismimi niye yanlış öğretti? İsmim keşke bu kadar uzun olmasaydı!” diye hayıflandığımı hatırlıyorum. Arkadaşlarım harıl harıl isimlerini yazıyordu ama ben epey beklemiş, sonlara kalmıştım. Baktım olmuyor, cesaretimi topladım; utanmayla karışık kızgınlık hissi içinde parmağımı kaldırabildim. “Benim ismim böyle mi yazılıyor öğretmenim?” Gelip kendi yazdığına tekrar baktı, tane tane heceledi. Yüzüme, neyi bekliyorsun, der gibi baktı. Ben de ona baktım. “Ama” dedim “bunun şeddesi yok!” 

Dile dair uyanışlarımız kişiliğimiz ve kimliğimiz üzerinden yaşanınca kalıcı izler bırakabiliyor. Benimki gibi. İnsan varlık üzerine düşünmeye isimlerden, bilhassa kendi isminden başlar. Gün gelir de tekrar bir mahreç, bir mihver arama ihtiyacı doğarsa kişi düşünmeye kendi isminden başlayabilir. İsmi getirmiştir onu o yere. Ve nereye gidecekse yine isminden gidecektir. Sırf bu hakikat için çocuklara güzel isimler koymaya özen gösterilmeli. Kişinin güzel bir isimle müsemma olup olmayacağını zaman gösterecektir. Rahmetli dedem “Sana ağır bir isim verdik, artık şunları şunları yapmak sana yakışmaz!” dediğinde hayatımın istikameti geri dönülmez biçimde belirlenmişti. İstikamet bahsinde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan nesiller en büyük talihsizlikleri yaşamıştır. İsmini kırpanlar, deforme edenler, saklayanlar, taşıyamayanlar, alafrangalaştıranlar, tuhaf terkiplere uğratanlar, terk edenler… ne ararsanız bu geçiş devresinde bulmak mümkündür. Sadece şahıs isimlerinde de değil, politik ve kültürel isim tercihlerinde de keşmekeş hâkimdir: Garpçısı, Osmanlıcısı, İslamcısı, Türkçüsü… 

Abdülhak Hâmid alfabenin değiştirilmesi bahsinden yakınarak “Ömrümün son deminde tuttular ismimin sonuna bir ‘it’ eklediler.” demiş. Anlaşılan o “it” hâlâ Şair-i Azam’ın peşinde! Koca koca edebiyat profesörleri bile adamcağızın adını son birkaç yıla kadar Hamit veya Hâmit diye yazıp duruyorlardı. Ben Kur’ân harflerini tanıdığım için “tam bir cumhuriyet kadını” olan öğretmenimin imlâsındaki şeddenin eksikliğini fark etmiştim ama yine de ismimin d (DAL) harfiyle bitmesi gerektiğini bilmiyordum. Nedense ortaokula kadar da bilemedim. Demek ki benimki noksan bilgiyle yapılan bir tür ukalalıktı. Yarı cahilin kara cahile akıl öğretmesiydi. Öğretmeye kalktım da ne oldu? Öğretmenimin yanlış imlâsını ben de senelerce tıpış tıpış yazmaya mecbur oldum. Aklınızda bulunsun, kara cahillere uymak yarı cahillerin kaçınılmaz akıbetidir. Zaten ismim resmî kimliğe t (TE) harfiyle yazılmıştı. O yıllarda ailemi kim uyaracaktı ki? Ailem kimi uyaracaktı? Ben öğretmenime bile derdimi anlatamamıştım, Kenan Evren’in hoyrat nüfus memuru bizimkileri dinler miydi? 

İslâm harflerinin yasaklanışının üzerinden neredeyse bir asır geçti. Üzerinde trafik işaretleri kadar, emojiler kadar olsun uzlaşılmış bir yazı dilimiz yok. Nerde kaldı ki terimde, kavramda, lügatte birlik tesis edelim! İmlâ sorununu yüz yıldır halledememiş bir ülkenin yazılımla, göstergebilimle, sembolik mantıkla uğraşması bir çeşit züppeliktir. Bu yüzdendir ki yakışıklı şairimiz Abdurrahman Cahit Zarifoğlu “ismimin baş harfleri ACZ tutuyor” derken yanılıyordu. İslâm harfleriyle münasebetimiz kaybolduğunda içine düşebileceğimiz yanılgıların en hafifi, en naifi budur. “Acz” kelimesi "ayn-cim-ze" harflerinden oluşurken şairin isminin baş harfleri gerçekte "ayn-cim-zı" harflerine karşılık geliyor. Naklî bilgiye vurulan büyük darbe, buna mukabil aklî bilginin tekyönlü, tekboyutlu tanımlanışı bizi bilgisizlik içinde bilgisizliğe itiyor. Cehl-i mürekkep diyorlar buna. Cehl-i mürekkebi bugün maalesef “bilmediğini bilmediği hâlde bildirmek iddiasında olan” öğretmenler temsil ediyor.

İnsanlığın cehaletten kurtulması yolunda nakil esastır, akıl sonra gelir. “Nakil”i dışarıda bıraktığınızda iki nesile kalmadan insanlar ellerini yüzlerini nasıl yuyacaklarını bilemez hâle düşecektir, şüpheniz olmasın. Nakil yoksa yahut nakledileni alan yoksa bırakın toplumu, insan tekinin hayatından bile söz edilemez. Her insan kısacık ömür müddeti içinde her şeye baştan başlamak zorunda kalır. Tarihten, toplumdan ve aileden naklolunana kapanan kişi beşeriyetten insaniyete geçemez. Beşeriyette dahi fazla kalamaz, süratle hayvaniyete yuvarlanır. Medeniyet dediğimiz şey bu yüzden tek dişli canavardır. “Şimdinin hayvanı”dır medenî insan. Tarihsiz. Yarınsız. 

Naklî bilgiye kendimizi açarak elde edeceğimiz ilk kazanç cehl-i mürekkepten cehl-i basite terfi etmek olacaktır. Terfi sorumluluğu evvela öğretmenlerin boynundadır. Öğretmenler yükselişlerine “öğretmenler günü” adı altında aslında İslâm harflerinin yasaklanışının kutlandığını, bu kutlamanın 12 Eylül darbesiyle ihdas edildiğini hatırlayarak başlayabilirler örneğin. Geçen ay ilan edilen “ortak Türk alfabesi”nin Türklüğe kastettiğini görerek ahlâkî yükselişlerini pekiştirebilirler. Hatta Mustafa Kemal Atatürk’ün 24 Kasım 1928’de kara tahta önündeki pozuyla “başöğretmen” unvanı almasına mukabil Recep Tayyip Erdoğan’ın akıllı tahta önünde yeni “x” harfiyle poz verip vermeyeceğini sorarak nakil ile akıl arasında sıhhatli bağlar kurmayı başarabilirler. 

Muhammed SARI (14 Cemaziyelevvel 1446 - 16 Kasım 2024)