İslâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YETECEK KADAR TÜRKÇE

Dil elimizin altında saydığımız ama el uzatınca dokunamadığımız bir “şey”. “Şey” demek zorunda kalışımız dilin hem numen hem fenomen vasıflarından kaynaklanıyor. “Buradalık ve dokunulamazlık” dilin ikili doğasını yansıtıyor. Hayatın kırılganlığına ve cazibesine denk bu yanıyla. Dil karşısında malum filozof gibi susup kenara çekilmek belki en güvenli yoldur. Dilin ucuna kadar gelen bazı şeyler vardır ki dile ait değildir. Zorladığımız takdirde ya dilin kabını yahut dile getirmeye çalıştığımızın mahfazasını çatlatırız. Ne var ki susmak ve kenara çekilmek dilin ikili doğası karşısında saygı kadar yatışmayan bir merakın da örtülü ifadesidir. 

Hayatta bulunuşumuz bizi bir yerde kaim, dil sahibi oluşumuz bizi bir yere ait hissettirir. Bütün cazibeleri ayaklarımızın altına serilmiş olmalarında, hazır ve bedava bulunmalarında, bizi zahmetsizce taşımalarındadır. Fakat bu kubbenin ve zeminin bir gün mutlaka çatlayacak olması hayat ve dille ilişkimizi çıkmaza sokar. İkileme düşeriz: Onları incelesek mi deneyimlesek mi daha doğru bir iş yapmış oluruz? Dili “anlam nedir” farkında olmadan kullanırız, hayatı “ân nedir” bilmeden yaşarız; bunun başka yolu yoktur. Durup düşünelim dediğimizde hayat kaçar, hayata katıldığımızda düşünce gerilerde kalmış olur. Dil ve hayat, parçalanamaz bir bütün kabul edilmeli fakat kavranabilmeleri için parçalı ele alınmak zorundadır. Çünkü zihnimiz eşzamanlılık (senkron) prensibine göre çalışsa bile zihnin çalışmasını ele almak istediğimizde art zamanlılık (diyakron) prensibine tâbi olmak zorunda kalırız. Bu ikilemi, elân düşünen ve yaşayan bir varlığın aşması imkânsızdır çünkü kendisi de bu düzenin bir parçasıdır. Kişi dili ve hayatı paranteze aldığında kendi varoluşunu da paranteze aldığını bilmek zorundadır.

Biyo-kültürel varlığımızın kavuştağıdır dil. Bilinç ile varlığı temas ettiren arayüzdür. Cismi ve canı olmaksızın cisimliliğin ve canlılığın arasında durur. “Arada” diyoruz ama dile bir yer tayin edemiyoruz, onu gösteremiyor veya ölçemiyoruz. Kıymetini ancak yokluğunda fark edebildiğimiz nimetlerden biri o. Biyolojik ölüme yaklaştığımızda dili ve düşünceyi adım adım kaybederiz, dili ve düşünceyi kaybettiğimizde ise kültürel mânâda ölmeye yüz tutarız. Kendi toprağımızın üzerinde, kendi dilimizle yaşarız ve öldüğümüzde sadece toprağımıza değil, dilimize de gömülürüz. Doğumun hemen ardından ve ölümden hemen önce kulağımıza kimi sözlerin fısıldanışı biyolojik varlığımız ile kültürel varoluşumuzu birbirine mühürler. Olan iki söz arasında olmuş, söylenen iki oluş arasında söylenmiştir. Salınım oluş ve dile geliş arasındadır. Muttali olunabilecek, perdesi aralanabilecek sırlar allahualem bu dalga boyları arasındadır. Oluşun ve dile gelişin dışında, öncesinde ve ötesinde bildiğimiz manada bir insan hayatı yoktur. Bu sebeple, olan bitene ilgi duymak ve bunların dile getirilmesine özen göstermek insanlığın gereğidir. İnsanların çoğu bu açıdan tek kanatlı bir ömür sürer: Ya yaşamayı ya söylemeyi seçmiş gibidirler. Anlayacağınız, kanatların yalnız biri tanrıdandır, diğerini kendimiz edinmek zorundayız. Dille hayatın geçişkenliğine dikkat kesilmeliyiz.

Dilden hayata, hayattan dile varış mümkün olmasaydı, dil ve dünya birbirini açıklamasaydı tarih denen mefhumun hiçbir önemi kalmazdı. Dilin başına gelenin sonuçlarını hayatta, hayatta gerçekleşenin izlerini dilde göremeseydik bu kopukluk en çok günübirlik yaşamak isteyen, tarihin yükünden kurtulmak isteyen cahillerin işine gelirdi. Fakat derdimiz sadece cahillerle değil, işin içinde zorbalar da var. Zorbalar dil-hayat bağlantısını tehdit etmekle kalmaz, koparmaya da kalkışır. Somut adımlar (teşvik mekanizmaları ve cezaî yaptırımlar) atarak sürekli yeni fiilî durumlar, her alanda derin fay hatları yaratır. Yine de bu aşamada dil-hayat ilişkisi tam anlamıyla koparılamaz. Dile yurtluk eden hayat, hayata ayna tutan dil bütün zorlamalara rağmen varlığını belli oranda korur. İki fiilî durumun çatıştırılması çabuk sonuçlanmaz, hele dil gibi toplumsal varlığa gömülü bir unsurun yerinden edilmesi kolay olmaz. Dil-hayat bağlantısı genellikle üçüncü aşamaya varıldığında kopar. Bu aşama zorbaların ardından gelen hainlerin hüküm sürdüğü aşamadır. Hainler hayatın dili besleyememesinden, dilin hayatı açıklayamamasından rahatsız olmaz. Bilakis, aynı gövdede ayrı ayrı hayatlar, ayrı ayrı diller türemesinden faydalanır ve bu durumun devam etmesi için elinden gelen bütün tedbirleri alır.

Bu kadar kelamı dün internette gözüme çarpan bir cümle yüzünden ettim: “Dil Encümeni ‘Yeni Türk Alfabesi’ çalışmalarına 26 Haziran 1928’de başladı...” Dil devrimini savunanlar meseleye buraya kadar dikkat çekmeye çalıştığım açılardan bakmış mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, çünkü dönemin muktedirleri nereye vurduklarını bilmeselerdi sonuç alamayacaklardı. Yani ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı. Hayır, çünkü bulundukları tarihsel momentumda “dile hükmetmek” gözlerine pekâlâ mümkün görünmüştü. Bu da onların en iddialı oldukları konuda en büyük açığı vermelerine, niyetlerini açık etmelerine sebep olmuştu. Alfabe devrimi ve öztürkçeleştirme politikası Türkçenin önce imlâ sonra anlam birliğini yıktı. Hâlbuki yıkılan Türkçe kemalini 20. asrın başlarında bulmuş bir dildi. Yani Türkçe tam da kemal bulduğu çağda yıkıldı. Bunu tarihin doğal seyriyle açıklamak imkânsızdır. Biz bugün 1930’lardan itibaren icat edilmeye başlanmış bir “şey”le konuşup yazışmaya uğraşıyoruz. Sömürge toplumlarda insanlarla millî dilleri arasına duvar örülürken Türkiye’de bu iş doğrudan dilin sömürgeleştirilmesi suretiyle yapıldı. 20. asrın başındaki Türkçe büyük idi ve o büyüklüğüyle çok büyük işler yapmak mümkündü. Bugünkü Türkçe küçüktür ve ne kadar küçültüldüğümüzü anlatmaya yetecek kadardır. “Bana kadar”dır yani. Hâlbuki Türkçe tarihinin hiçbir devrinde “yetecek kadar”la yetinen bir dil olmadı. Bugün bu dille, daha doğrusu dilin bu hâliyle esaslı bir şey anlatabilmek cesaret, anlaşabilmek hayal. 

Her dilin tipografi seti o dilin soyutlama kabiliyetinin sınırlarını ima eder. Biz İslam harflerinin kâinatına yabancılaştırıldık. Dolayısıyla Türkçe anlam bakımından da daraldıkça daraldı. Harflerin yerini yeni harflerin alıp diğerini kovması nispeten hızlı gerçekleşti. Aslî anlamın yerini yeni anlamların alması veya en azından onunla aynı gövdeye bir kuma, bir konakçı, bir işgalci gibi girmesi ise epey zaman aldı. Bu süreç hâlen devam ediyor. Kalemi, klavyeyi eline alan herkes, hepimiz bu sürecin fiilen bir parçasıyız. Sözlüklerde bir kelimenin karşısında onun eşanlamlısı iddiasıyla ve “eski Türkçe” ön ibaresiyle birçok kelime verilmesini zenginlik zannediyoruz. Çağrışım ve anlam zenginliği böyle bir şey değil. Aynı gövdede birkaç ruhun yaşayabileceğine inanmak gibi kelimelerin ikizleşerek, üçüzleşerek, dördüzleşerek yani bölünerek çoğalabildiğine inanmak da cahilce olur. Konu dil olunca iş cahillerle başlayıp cahillerde bitiyor anlaşılan. Gerekçesi basit: Hainlerle zorbalar arasında her zaman iktidar mücadelesi vardır; ama ikisinin de en iyi anlaştığı insan tipi cahillerdir.

Muhammed SARI (12 Muharrem 1448 - 27 Haziran 2026)

DEVREMÜLK KONAĞIN DEVEKUŞU KONUKLARI

Kur’ân’ın her şeyden evvel bir ahlâk teklif etmek için nâzil olduğu fikrini bugün kendine Müslüman diyen insanların çoğu özcü bir yaklaşım olarak görüyor. Hem de kamusal alanda İslâm hakkında çok daha “özcü” bir retorikle konuşmalarına rağmen. Öyleyse burada bir tutarsızlık mı var? Aslında yok. Kendine Müslüman diyenlerin çoğu “İslâm eşittir ahlâk” önermesini bir retorik olarak kullandığını, buna “gönül isterdi ki…” kabilinden inandığını saklama ihtiyacı hissetmiyor. Reel planda ise işlerin “güç istenci” üzerinden yürüdüğünü kabul ediyor, hayatlarını ve ilişkilerini buna göre kuruyor. Güç istencini esas almanın ciddi bir ahlâk sorununu beraberinde getirdiği -19. asırdan beri yaşanan askerî ve siyasî inkırazın acısıyla- görmezden geliniyor. Modernleşme tarihimiz boyunca, bilhassa cumhuriyet tecrübesi boyunca çektiklerimiz güç-ahlâk ikilemi karşısında verdiğimiz ve veremediğimiz kararların ceremesidir. Retorikte özcü, realitede faydacı olmaktan hâlâ vazgeçmiş değiliz. Bilakis bugün artık bunu bir çatışma sebebi saymıyoruz. Sadece bu bile Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun yaşayış ve değer yargısı bakımından adım adım protestanlaştırıldığına delil olarak yeter. Evanjelistlerin dinlerini kameralar karşısında yaşayıp emellerini kapalı kapılar ardında dillendirmesi gibi.

Madem protestanlaşmayı eleştiriyoruz, karşısına çözüm (öze dönüş?) olarak katolikleşmeyi koymamız gerekmez mi? Bir kilise geleneğimiz olsaydı bunu yapabilirdik, evet. Ama İslâm’ın sivil karakteri onu kendi yalınlığı içinde kavramamızı gerektiriyor. Bu yalınlık, kafası karışık modern insan için çoğu zaman yalçınlığa dönüştüğünden İslâm’ın aslî karakterini görmeyi zorlaştırıyor. Evet İslâm’ı yalın biçimde kavramak yalçın bir dağı aşmaktan zordur bazen. Bu yüzden İslâm’ı dinlerden bir din gibi görüp kıyasî birtakım akıl yürütmelere yöneliyor, kolaycılığa sapıyoruz. İslâm’ı kökenleri bakımından Avrupa’nın kurumsallaşmış itikadına, geleceği itibariyle Amerika’nın pragmatik siyasetine nispet ederek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçmedikçe sağlıklı bir anlaşma zemini bulmamız zor. Batı’da siyasallaşma dini de içine alan üst, belki en üst kavramdır. Bizde tersi geçerlidir: İslâmlık siyasal ve sosyal bütün kurumları içererek onları ahlâkîleştirir. Halk elbette meseleyi böyle havalı tabirlerle değil, daha dürüst bir lisanla, “inandığı gibi yaşamak mı yaşadığı gibi inanmak mı” formülüyle özetliyor. İnanmak aşkın (müteal) bir sabite olduğuna inanmaktır; yaşamak ise hataya, çelişkiye, mücadeleye, sorun çözmeye daima açık bir alan. Akıl, önce sabite belirlemeyi sonra değişkenleri buna göre ele almayı, karar vermeyi, ictihadı emreder. Fakat yakın tarihimiz yaşamayı sabite kabul edip inancı ona uydurmak, uyumlamak yönünde şekillendi. Sabiteler ya demode bulundu ya son derece dar bir kelamî alana sıkıştırıldı ya da “özcülük” olarak yaftalandı. Bu sakat bakış İslâm’ı yalınlıkla kavrama zeminini her gün biraz daha tahrip etti. 

Meselenin başka bir yönü de İslâm’ın her nesilde başka biçimlerde algılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi bu algının neredeyse her 15 yılda bir yıkılıp yeniden inşa edilmesiyle geçti. Her inşa, dolayısıyla her kuşak, bir öncekinden ciddi farklara sahipti. Öyle ki yapının tanınmaz hâle geldiği karanlık dönemler yaşadık. “Kiralık Konak” esprisini mumla aratacak bir mülksüzleşme ve sahipsizlik süreci yaşadık. Devekuşu tıynetli insanların konup göçtüğü devremülk bir konak oldu Türkiye. Sorun “sahiplik” kavramında düğümleniyor. Konu itikat ve siyasetse aidiyet-mensubiyet bağlamını paranteze alarak bunları konuşamayız. Biri olarak ve taraf olarak söz söylemek durumundayız. Kritik önemi yüzünden “sahiplik” kavramı hem hayra hem de kötüye kullanıma açık bir alan. Başta da söylediğimiz gibi son yıllarda giderek artan bir “İslâm’ı sahiplenme” retoriği var ama bu sadece bir laf. Söylemlere bakılırsa İslâm sahipsiz değil. Fakat geçen yıllar gösterdi ki bizim İslâm’ı sahiplenişimiz onu kullanmak içinmiş. Türkiye’de İslâm’ı sahiplenmek artık çok kârlı, çünkü size geniş halk kitleleri nezdinde büyük kredi sağlıyor. Sahiplenme hem güçlü hem ahlâklı görünebilmenin sihirli formülü. Ne var ki işler “İslâm’ın sahibi kim” sorusu sorulduğunda karmaşık bir hâl alıyor. İslâm’ı sahipsiz gördüğümüz için sahiplenmiş, tabiri caizse ona el koymuşsak zulmün en kızılından en yeşiline kadar uzanan bir yola girmişizdir. Güç istencimiz bizi aldatmıştır. İslâm’ı onun bir sahibi olduğunu bilerek, dolayısıyla İslâm’a sahibinin bir muradı olduğunu akılda tutarak sahip çıkabiliyorsak bütün taşlar yerli yerine oturmuş olur. Ana kriterimiz ahlâk olmuştur çünkü. Görüldüğü gibi “sahiplenmek” ile “sahip çıkmak” arasında esastan fark var. Aynı kökten türemelerine rağmen “istismar etmek” ile “semerelendirmek”in Türkçede zıt manalar kazanması gibi.

Ahlakî tutumu “siyasal erkin elinin kolunun bağlanması” gibi anlayan ve anlatanlar bir yandan onu kendi emellerine ulaşma yolunda bir kısıt olarak görürken diğer yandan kitlelerin gözünde kendi meşruiyetlerini sağlayan retorik kaynağı olarak tüketmeyi sürdürür. Retorik (sahiplenilmiş, el konulmuş) İslâm dindarâne bir yaşayış öngörmez, İslâm’ın sosyal hayata rengini vermesini şart koşmaz. Hatta mümkünse ortalıkta fazla görünmemesi tercih eder. Bu bakımdan toplumun en seküler, en marjinal, en ideolojikleşmiş zıt kutuplarıyla bile, fakat özellikle de apolitikleşmiş kitlelerle kolayca ilişki içine girebilir. Siyasal tarihimizde İslâm’ın giyilip çıkarılabilen, teklif eden ama tehdit etmeyen bir fikre dönüşmesi bu retorikle mümkün olmuştur. Üstelik retorik, paylaşım açısından daha kârlı bir sosyo-ekonomik düzen kurma potansiyeli taşıyorsa homojenize olma şartı aramaksızın birçok zıt politik entiteyi kendi çatısı altına çekebilir. Sağcılık, muhafazakârlık ve Turancılık referanslı çeşitli figürlerin gevşek bir doku teşkil etse de retorik İslâm’da buluşması, hatta sol-liberal tabanlı seçmelerden oy çekebilecek konuma gelmeleri ancak ortak “güç istenci”yle açıklanabilir. Siyasi mühendisliğin mantığı gereği güç istenci, paydaş sayısı arttıkça büyüyen bir pastadır. Ganimet odaklı oluşumlar hep bu mantığın ürünü olmuştur.

İnsan neyi ganimet biliyorsa hayatı da o bilinç etrafında şekillenir. İster İslâm’ı sahiplenen retorikçilerden olun ister İslâm’a sahibinin muradı doğrultusunda sahip çıkanlardan olun işin ucunda hep bir ganimet vardır. Retorikçiler dostunun dostunu dost ve düşmanının düşmanını dost bilerek, yapay koalisyonlar ve geçici konsensuslar üzerinden ganimete ulaşmayı mubah görür. Bunlar aptal insanlar değildir, yani dost-düşman dediklerini gerçekten dost-düşman sayıyor değildirler. Ama akıllı da sayılmazlar, çünkü ganimet diye bildikleri şeyler sadece dünya hayatı ölçeğinde değerli sayılabilecek cinstendir. İkinci kesimdekiler ise dost ve düşmanlarını “Mülkün Yegâne Sahibi”nin koyduğu yalın ve yalçın ölçütlere göre belirleme azmindedir. Onlar iki dünyada da gına getirilmeyecek bir ganimetin peşindedir. Onlara göre vatan toprağı devremülkleştirilemez ve millet devekuşu bir hayat formuna mahkûm edilemez.

Muhammed SARI (17 Zilhicce 1447 - 3 Haziran 2026)

NE MAYMUNLAR CEHENNEMİ NE ANDROİD MELEKLERİN CENNETİ

İnsanlık tarihi bütünüyle ahlâk-hukuk ekseninde şekillenmiş bir serüven. Ömürün ve tarihin gelgitleri içinde zaman zaman kutuplardan biri ağır basmışsa da bize asla diğer kutubu yok sayma hakkı verilmemiş. Şöyle de denebilir: Bütün hukukî yaptırımların ahlâkî bir temeli olmak zorundadır ve bir anlayışın ahlâk vasfı kazanabilmesi için “hakk (tabiîlik, doğruluk, yerindelik, kıvamlılık, ölçülülük)” kavramını merkeze almış olması gereklidir. Ahlâk kâinattaki oluş-bozuluşu ferden tecrübe etmenin hasılasıysa hukuk da bu oluş-bozuluşa uygun bir cemaat hayatı tesis etmenin yoludur. Allah’ın kâinatı yarattıktan sonra kendi hâline bıraktığına veya insan soyunu doğuştan günahkâr saydığına inansaydık ahlâk ile hukuk arasındaki bağdan bahsetmek imkânsız olurdu.

Bütün kritik kavramlar gibi ahlâk ve hukuk da her dönemde gevşemelere ve daralmalara uğramıştır. Dahası ve fenası, içlerine başka anlamlar zerkedilerek veya yerlerine başka kavramlar ikame edilerek çarpıklıkların yolu açılmıştır. Bugün hukuk denince akla öncelikle üniversitede tahsil edilen bir bilim dalı yahut devletin yargılama safahatını yürüten mekanizma geliyor. Bazen de gündelik siyasetin sığ tartışmalarında sığınılan o son soyut melce olarak adaletten, hukuktan bahsedildiğini işitiyoruz. Ahlâk(lılık) kavramı da günümüzde büyük oranda edepli terbiyeli olma, normlara uyma, merhametli davranmaya eşitlenmiş halde. Hâlbuki ahlâk bunları da kuşatacak yekpâre bir hayat yolunun adıdır. Ahlâkın neleri kuşattığı bilinmediğinde merhametten maraz doğması kaçınılmaz. Tıpkı masumiyet karinesine ve bağışlama esasına dayanmayan hukukun kıyım makinesine dönüşmesi gibi. 

Buraya kadar iyi, hoş. Fakat amacımız sırf hoş söz söylemek değilse ahlâkın kimin ahlâkı, hukukun neyin hukuku olduğunu sormalıyız. Bu bakımdan insanlık tarihinde üç büyük gelenek zikredilir: İbrânî gelenek, Hristiyan gelenek ve öncekilerin ahkâmından tahrif olmamış değerleri de içerecek biçimde nihaî ölçüleri koyan İslâmî gelenek. Son söz İslâm tarafından söylenmiştir. Modernlik son sözün üstüne söz söyleme hazımsızlığının adıdır. Bu yüzden dünya tarihlerinde 1500 yıllık İslâm’ı kast-ı mahsusayla es geçtiklerini görürsünüz. Modernler gelenekten kopuş retoriğiyle yola çıktılar. Dinî olmayan bir ahlâk öğretisi, ahlâkî değerlerin dışta tutulduğu bir hukuk sistemi icat ederek ortaya evrensel bir model koyma iddiasındaydılar. Esasen tüm yapılanlar İslâm’ı yok sayabilmek için İbrânî ve Hristiyan zihin dünyasının Yunan ve Roma gelenekleriyle aşılanarak güncellenmesinden, tarihte son sözü söyleme gayretkeşliğinden ibaretti. Hususen Protestan filozoflar ve Yahudi diasporası filozofları el ele verip projenin imkânsızlığını gözlerden gizlemeyi başardı. Aydınlanma felsefesi kendi içinde son derece doktriner kabullerle hareket ettiği halde dışarıya karşı diyalektik bir görünüm sergilemeyi bildi. İçi kendini, dışı bizi yakan Batı aşağı yukarı budur. İç yangınımız arttığı nispette biz de Batılılaştık. Kendi nefislerine zulmedenlerin başkalarına ahlâkçılık taslaması garabetine Batılılaştıkça şahit olduk. Ne türden bir kültürel ortamda yaşamaya zorlandıysak ancak onun çıkmasına, elden düşme versiyonuna sahip olabildik. 

Ahlâkın varlığını derinlere daldığımızda, hukukun varlığını sınırlara dayandığımızda duyumsarız. Yine de duyumsamak yetmez, onları başkalarınca yaşanabilir kılmak zorundayız. Ahlâkı ve hukuku mücerreden tahsil edebiliriz; fakat bunlardan ancak bir hayat tarzına dönüşmüşlerse, müşahhas bir kültür halini almışlarsa istifade edebiliriz. Ahlâkın özü olan merhamet fidesinin serpilebilmesi, hukukun temel idesi olan adalet güneşinin doğabilmesi için kültür denen toprağın, havanın, suyun temizliği hayatî önem taşır. Batı medeniyeti kendi ağacının meyve vermesine en uygun iklim şartlarını bütün dünyaya hâkim kılmak için önce felsefe ve bilimle tedbirler aldı, sonra askerî ve ekonomik müdahalelerde bulundu. Yeryüzünü istediği zaman ürün kaldırabileceği bir plantasyon halinde parselledi. Yaklaşık yüz yıldır kutuplarda, ekvatorda, vahşi batıda, uzak doğuda aynı kültürel ürünler hasat ediliyor. Böyle bir hasat vasatı yakalamak çok sıkı kontrol edilen entegre yapılar kurmakla, büyük eşitleyici teorilerle mümkündü. Bütün eşitleyici sistemler zulümdür, çünkü her eşitlemenin diğer ucunda bir eşitsizlik yatar. Batı insanlık tarihini kendine eşitledikçe, Batılı olmayanlara hayvanlaşma (ahlâksızlık) ve köleleşme (hukuksuzluk) dışında bir yol bırakmıyor.

Devran dönüp duruyor ve her dönüm noktasında bir karar vermek icap ediyor. Hayatımızı kendi sarsılmayacak ama herşeyi sarıp sarmalayacak olan bir şeyin üzerine yeniden kurmak zorundayız. Öyle bir denge bozucu, öyle bir dengeleyici bulmalıyız ki hukuk da ahlâk da kurtulabilsin. O şey “intikama hazır olmak”tır. İntikam ancak ahlâk-hukuk bağını gözeterek yaşayanların hakkıdır. İntikam ancak mazluma hayat bahşetmesi şartıyla hukukun ve ahlâkın kopmaz bir cüzü olabilir. İntikam almaktan korkan ruh şikâyetler ve bahaneler altında çürüyüp gider. Şartlarını haiz olmadan intikama yeltenenler önce ahlâkı ve hukuku yok etmiş olur. İntikamın amacı kahramanın pathos'unu tatmin etmek olamaz; amaç ahlâk-hukuk bağını mümkün kılan ethos'un tecelli etmesini sağlamaktır. Evet, adaletsizlik ve merhametsizliklere karşı gösterilebilecek en ileri ahlâkî tutum zalimlerden intikam almaktır. Adaletsizlik ve merhametsizlikten bîhaber olanlar ahlâken düşüktür, onu görmezden gelenler daha düşüktür. İntikam girişimleri başarısız olabilir; ama şuursuzluğu ve sorumsuzluğu seçenlerin huzurunun kaçırılması bile az iş değildir. 

Batı insanlığa hayvanlaşma ve köleleşme dışında yol bırakmıyor. Ne aşağılanmaya ne oyalanmaya daha fazla tahammül edebiliriz. Ne maymunlar cehennemini ne android meleklerin cennetini kabul edebiliriz. Bütün fantastik kurmacalar çirkin gerçekleri gizlemek içindir. Batılı dün kıtasal sömürgecilik için antropolojik kavram setini kullanıyordu, bugün küresel kontrol için teknolojik araç setini. İki durumda da görülmemesi istenen şey ahlâk-hukuk bağıdır. Bu bağa dair bir uyanış, bir kıpırdanış, bir girişim var mı yok mu? Dünya çapındaki mesele budur. Adalet yoksa merhamet söylemi sulugöz bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Merhamet yoksa adalet iddiası zorbalıktan öte anlam taşımaz. Batı’yı “tek dişi kalmış canavar” yapan ahlâk-hukuk nizamına karşı yalan-talan düzenini seçmesidir.

Muhammed SARI (1 Şaban 1446 - 30 Ocak 2025)

SÖZÜN BAŞI, KİTABIN ORTASI, YOLUN SONU

Hakan Fidan 21 Ekim’de “Gülenciler yol yakınken dönsün.” dedi. Arkasından Devlet Bahçeli 22 Ekim’de “Bugün kitabın ortasından konuşacağım.” dedi. Öyleyse biz de sözün başındayken kitabın ortasından konuşalım ve bir yolun sonuna geldiğimizi söyleyelim. Yolun sonu sözü size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. İyi yolda olduklarını düşünenler bu tabirden endişe duyacaklardır. Gidişatın kötü olduğunu düşünenlerse betere doğru gittiklerine kanaat getirip daha iç karartıcı düşüncelere dalacaklardır. Zaten yolumuz yol değildi, belki bu vesileyle yeni bir yola gireriz diye düşünenler de vardır mutlaka. Bir yol olsun da nasıl olursa olsun diyenlerin sayısı hiç de az değildir.

Türkiye’de siyasetin etki alanı, gündemi belirleme kapasitesi ne kadar yüksekse bu gücü elinde bulunduran odakların sayısı o kadar az. Bu durum, devlet gücünü arkasına alan gizli bir azınlığın topluma her istediğini dayatmasına sebep oluyor. Öte yandan, siyasî meseleler hakkında herkesin yorum yapabilme serbestisi ile gerçek bir siyasî katılım gösterme sorumluluğu arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor. Bu durumda ise safdil ve tecrübesiz kimselerin siyasî alana tedbirsizce girip harcandığına şahit olabiliyoruz. Devletle millet, resmiyetle sivillik birbirinden koptukça ve gri bölgeler genişledikçe zihinlere belirsizlik, kargaşa ve sanrılar hâkim oluyor. 

Griyi açık siyah olarak mı, kirli beyaz olarak mı tanımlayacağız? Konjonktüre göre değişir, cevabını verecektir çoğu insan. İlkeler yerine menfaatler üzerinden konum almanın tabii neticesi olarak. Gri alanda konumlanan aktör ve grupların gerçek renklerini anlamak hakikaten zordur. Fakat ilk elde şu kadarını bilsek bile bir başlangıç noktası yakalayabiliriz: Gri oluşumlar meşruiyetlerini tabandan (halktan), ehliyetlerini tavandan (seçkinlerden) almaya çalışır. Griler hem yönetenlerin bazı imtiyazlarına ortak olma fırsatını kovalar hem de yönetilenlerin itirazlarının sözcülüğünü yapma onurunu kimseye kaptırmazlar. Ölü evinin yasçısı, düğün evinin tefçisi bunlardır. Ömürlerinin uzunluğu bu dengeyi koruyabilmelerine bağlıdır. Bu nedenle Türkiye’deki siyasal alan ve sivil alan bir açıdan bakıldığında birbirine karışıp sınırları kaybolmuş gibi görünürken bir açıdan bakıldığında en keskin çizgilerle birbirinden ayırılmış görünmektedir. Griler ne mutlak karışmayı ne mutlak ayrışmayı ister. 

Grilik üçüncü bir taraf gibi algılansa da aslında siyah ve beyazların zaman zaman içine dalıp gizlenmelerini, araziye uyarak doğru zamanı beklemelerini sağlayan geçici duruma verilen addır. Bu bakımdan Türkiye’de belli bir etki alanına erişmiş bütün de facto yapılar (holding, dernek, vakıf, tarikat, cemaat, cemiyet, lonca, kooperatif, sendika, ajans, lobi, mafya, çete…) vakti geldiğinde etkilerini de jure yetkilerle taçlandırmak, gelirlerini sağlama almak niyetindedir. Bu süreç boyunca “sivil bir parti” ve “sivil bir hükûmet unsuru” gibi hareket ederler. Tersi de olur: Partiler veya hükûmetler bazen manevraları ve söylemleriyle kâr amacı gütmediği söylenen kuruluşları taklit eder. Amaçları sürecin sonunda yetkilerini arttırmak veya yetkilerinin toplumdaki etkisini arttırmaktır. Yani de jure statünün yetmediği yerde de facto durumlar yaratarak kendi lehlerine kaldıraç etkisi oluşturmaya çalışır. İki taraf gri bölgede karşılaştıklarında çatışmak yerine kaynaşmayı tercih eder. Dolayısıyla mevcut Türkiye şartlarında AKP bir şirkettir, CHP bir tarikattir, MHP bir ajanstır, FETÖ ve PKK sistem içre birer de facto partidir… dediğimizde yanlış bir söz söylemiş olmayız. Kimileri gücü ele geçirebilmek için sivil görünümlü alandan resmî makamlara doğru uruç halindeyken kimileri elindeki gücü koruyabilmek için sivillerle dolu festival alanında akrobatik gösteriler yaparak puan toplamaktadır. 

PKK cinayet makinası ve Gülenciler Türkiye’nin savunma mekanizmasını yenemedi. Yenmeye yaklaşamadılar bile. Kozları patronlarının kendilerine teoride ve pratikte sınırsız yedek parça tedarik etmesiydi. Kürtçülük ve Gülencilik son 40 yılda de facto pozisyondan de jure statüye geçmek stratejisine bu sayede büyük oranda sadık kalabildi. Türkiye’nin tek kozu tek başınalığıydı, seçeneksizliğiydi, ölümüneliğiydi. Fakat Türk devletinin başındakiler ne hukukî ne fiilî ne ahlâkî üstünlüklerini hakkıyla kullanabildi, buna niyetlenilmedi bile. Neticede varılan yer, yüz yıl önce memlekete dışarıdan sokulan nifakın bugün yine dış tehditler gerekçesiyle ittifak tekliflerine muhatap olmasıdır. Akla birçok soru geliyor: Öcalan, Osmanlıda asilere pâye verilip sulh edilmesi kabilinden bir anlaşmayla uluslararası bir statü mü kazanacak? Gülen’e intisap edenler “yol yakınken” etkin pişmanlık yasasından faydalandırılıp topluma mı kazandırılacak? Devlet açık ve örtülü ittifak teklifi (tehdidi?) yoluyla örgütlerin içinde çatlaklar oluşturmayı mı amaçlıyor gerçekten? Öcalan mecliste konuşsun, Gülenciler yol yakınken dönsün demek zorunda kalan devlet aklının, alacağı cevap ne olursa olsun Edirne’de, Diyarbakır’da, Irak’ta, Suriye’de özellikle de İsrail’e karşı aktif ve kararlı bir politika izleyeceğine güvenilebilir mi? Hem Türkiye hem muarızları CENTCOM’dan izinsiz adım atabilecek durumda mı? Yakın denilen yol hangi yoldur? Şu ortasından konuşulan kitap hangi kitaptır? Soruları çoğaltmanın faydası yok. Dünya sistemi cevapları asla verilmeyecek sorularla oyalanmamızdan istifade ediyor. Tehdidin boyutunu teklifin şok ediciliğine bakarak kestirmeye çalışmak eleştirel düşünme melekemizi köreltiyor.

İslâm’ın siyasetsizleştirilmesi, siyasetin İslâmsızlaştırılması ve üstelik bunların iki ayrı alan olarak var olmaya zorlanmaları Türk toplumunda derin yarıklar açtı. Bizim için takdir modernlik projesi bu ameliyatın gerçekleştirilmesinden ibaretti, başarıldı. Ayrılıkçı, takiyeci, menfaatçi unsurlar bu yarıklarda yuvalandı. İslâm itikadı sünepe bir görüntüye hapsedildi. Siyaset kurumu sansasyonel çıkışlar yapmadan yol alamaz hâle geldi. Siyasetin elindeki tabanca başından beri kurusıkıydı ama patlama sesini duyar duymaz kendi rızanızla ölmek zorundaydınız. Güzellikle ölmediğinizde sizi kabzayla dövüle dövüle gerçekten öldürülme tehlikesi bekliyordu çünkü. Bugün ise ölülerin ve ölmüş gibi yapanların ittifakı siyaset kurumunu bir teklife zorlamış görünüyor. Anlaşılan o ki hata katmerlenerek devam ediyor. Ahlâk sorunuyla hukuk sorununun birbirinden ayrılamayacağını kabule hâlâ kimse yanaşmıyor.

Muhammed SARI (20 Rebiülahir 1446 - 23 Ekim 2024)

YERYÜZÜ BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR TABUT

Türkiye’de İslâm’ın artık kendine mahsus bir sosyal hayatı kalmadığı fikrine ne dersiniz? Alt tarafı bir tespittir denilip geçilebilir mi? Yakın tarihi esas alırsak gerçekten de Türklerin ölmeye, bitmeye, can çekişmeye, ölüp ölüp dirilmeye yabancı olmadığını görür, yirmi birinci asrın ilk çeyreği biterken yine can derdine düşmelerini şaşırtıcı bulmayabiliriz. Bu bakımdan yukarıdaki önermenin bir tespit değeri taşıdığı kabul edilebilir. Fakat bize asıl lazım olan tespitin hangi bağlamda, hangi niyetle, hangi tonlamayla, hangi jest ve mimikler eşliğinde söylendiğidir. “Türkler artık İslâm’a göre yaşamıyor.” dediğimizde bir tenkidi mi bir temenniyi mi dile getiriyoruz?

Kötülüğün her türlüsüne şahit olunan bir çağda tenkit veya temenniye dayanmadan siyasî tespitler yapılabileceği inancı çocukçadır. Çağ ve şahitliklerimiz bizi taraf seçmeye, gerektiğinde üçüncü taraf olmaya zorluyor. İslâm’ın Türkiye’deki yeri istisnasız herkesi etkilediği için insanların bu tespitin öncesinde ve sonrasında nasıl pozisyon aldığını takip etmeliyiz. Tespiti tenkit amacıyla yapanlar bozulmayı geriletmek için neler yapıyor? İslâm’a mahsus yaşama tarzının gerilemesini temenni edenler işlerin bu noktaya varması için neler yaptı? Bu iki ucu tutabilir ve birleştirebilirsek işe yarar bir hareket noktası elde edebiliriz. Yani: Tarafları bileceğiz. Taraflardan birini tutup tutmadığımızı göstereceğiz. Tarafların dışında konumlanmanın imkânını yoklayacağız.

1923’te yeni bir rejime geçildiği halde yönetim anlayışı bakımından hiçbir ciddi değişiklik yaşamadık. Monarşik dalavereyi bürokratik ve oligarşik yapılar devraldı. Öte yandan, İslâm’ın Türkiye’deki tarihsel önemi hiç azalmamasına rağmen 1923’ten sonra ülke içinde birçok dinî, mezhebî ve etnik grubun varlığından söz edilir oldu. Lozan’da sadece müslim-gayrımüslim ayrımı esas alınsa da devletin gayrımüslimlik içinde yuvalanan anasırı muhatap alması bu tuhaflığın başlıca müsebbibi oldu. Özetle: Devlet şekilden şekile girse de özünde değişmeyi daima reddetti ve uluslararası koruma altındaki unsurlar İslam’ın yerinin değişmediğini asla kabul etmedi. Durum “herkesin herkese karşı savaşı”nı andırıyorsa da gerçek tam olarak böyle değil. Çünkü ne devlet ne İslâm ne de anasırın tanımı üzerine bir uzlaşı söz konusu. Ayrıca devlete göre İslâm, anasıra göre devlet, İslâm’a göre devlet ve anasır da farklı tanımlara sahip. Yani sorunu bu denklemin içinde kalarak çözmek imkânsız. Kimlik tanımımızı kendimiz yapamadığımız müddetçe bırakın İslâm’a mahsus hayat tarzını korumayı, mürted bir Batılı olarak bile bu topraklarda kimsenin yaşamasına müsaade edilmeyeceği açıktır.

Türklük tarih sahnesine bir sürpriz olarak çıkmıştır. Mevcut denklemi bozup yeni denge noktası olarak çıkmıştır. Hem 13. hem 20. asırda. Türk’ün sürpriz oluşu nevzuhur oluşu anlamına gelmiyor. Bilakis, Türk hep orada olan ve en son başvurulan olduğu için sürprizlik vasfını korumuştur. Türklük; Osmanlı nizamı boyunca yaşanan din, devlet ve toplum arasındaki çekişmeleri denge noktasına kavuşturan konsensüsün adıdır. Türk kendini İslâm ordusu olarak tanımlamış, ordu-devletler kurarak tecessüm etmiş, ordu-millet denen kavramı hayata geçirerek toplumsal hayatın kanı ve iliği olmuştur. Hem tartı hem tartan hem tartılan olmak onun varoluşunun mütemmim cüzleri olduğu için Türklüğü modern siyaset, ilahiyat ve sosyoloji teorileriyle açıklamak hayli zordur. Bu sebeple 17. asırdan sonra görülen toplumsal çözülmeler, devlet organizasyonundaki bozulmalar, İslâm’ın temsilindeki zaaflar Türklüğün değil bu dengenin aleyhine iş görmeye başlayan Osmanlılık mantığının hanesine yazılmak durumundadır. Batılılaşma fırtınası 19. asırdan itibaren kadim yapıları, bakir bitki örtüsünü hatta yüzeydeki mümbit toprağı bile söküp götürmüş ve ana kaya gün yüzüne çıkmıştır. Böyle olmasaydı Türklüğün 20. asırdaki dirilişi açıklanamazdı.

1923’ten sonrakiler hiçbir kimlik tanımını kabul etmeyip ne anlama geldiği meçhul “biz bize benzeriz” yolunu seçtiler. 1960’tan sonrasının muktedirleri Batılılarca tanımlanmaya öncekilerden daha teşneydi. 27 Mayısçılar Türkiye’de İslâm’ın yeri olmadığı fikrinin temennikârlarıydı. Hâlbuki Türkler ne kaçak dövüşerek ne düşüklüğe rıza göstererek varlık gösterebilirdi. Bugüne kadar gösterdiğimiz şey neydi öyleyse, varlık değil miydi? Bütün olan biten, “var mısınız” sorusuna korkarak evet, “yok musunuz” sorusuna yine korkarak hayır demekten ibarettir. 2002’den sonraki AKP döneminde bütün sorulara yüksek sesle cevap verilir olması birilerinin gözünü boyamaya yetti. Akılda yüksek volümün çınlamaları kaldı, cevapların manasını kimse sorgulamadı. Daha ilginci, varlık-yokluk sorularını ortaya atan da AKP’nin kendiydi. Artık dışarıdan bir müstemlekecinin bize beka tehdidi fısıldamasına gerek kalmamıştı, kendi beka endişemizi kendimiz üretip satacak kapasiteye ve iç pazara erişmiştik. İslâmcılık vaktiyle sistem tarafından tanımlanmayı reddedip teorik açıdan millet odaklı bir fikri merkeze alarak gelişebilseydi Müslümanlar böyle bir düzende hükûmet etmeyi bir başarı olarak görmeyecekti. AKP kafalarda böyle bir cehdin hiç olmadığının somut delilidir. AKP iş başına gelene kadar siyasetteki İslâmcılık ile sivil alanda siyasi faaliyet gösteren İslâmcılar arasında bir fark vardı. Bu fark eleştirinin sıhhat şartıydı, eğri kılıcın eğrilikleri düzeltme imkânıydı. Sivil odaklar iktidara göbekten bağımlı kılındıktan sonra bu imkân ortadan kalktı. 

Bir kapı kapanır, diğeri açılır. Çaresizlik duygusu yenilgiden yıkıcıdır. Dönüp dolaşıp Türklük bahsine varmamızın sebebi bu. “Her şeyin devletleşmesi” karşısında tek teklifin (başta millet olmak üzere devletin ve sair unsurların İslâm’ı yeniden ve bu kez itikadî bir zenginlik olarak keşfetmesine dayalı hayat tasarısının) Türklükten gelmesi onu sahici kılıyor. İsmet Özel’in tanımladığı şekliyle Türklük, bu kimliği taşımaktan memnuniyet duyanlar tarafından ciddi bir tahkik ve eleştiriye tabi tutulabilirse büyük bir kazanç elde edeceğiz. Tenkidin hakkını veren müdafaa-i hukukçular kazanacak, el ovuşturan muhipler ve temenniciler müstahakkını bulacak.

Kötümserliğine yenildiği günlerden birinde Turgut Uyar “Tarihe gömülen koca koca atlar / Tarihe gömülür o kadar” demiş. Böyle olduğuna inansaydım hayatım boyunca tek kelime okuyup yazamazdım. Tarihe sığmayacak cesamette gerçekler vardır. Güneşin altında yeni bir şey olup olmaması önemli değil, önemli olan yazdıklarımızın bu cesamete temas etmesidir. İlla yeni şeyler söylemek iptilasındaysanız Türk’ün iktisadî mantığı üzerine, tabiat ve maddeyle kurduğu ilişki üzerine düşünün derim. Ben Mithat Cemal’in “Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta / Çekmez kürrenin sırtı bu tabût-ı cesîmi.” deyişini esas alıyorum. Hamaseti aşan bir hakikat var bu mısralarda. Evet, Türk bugün hâlâ hayattaysa biraz da mematının sebep olacağı tüyler ürpertici kıyamet sebebiyledir. 

Muhammed SARI (7 Rebiülahir 1446 - 9 Ekim 2024)

SAHNEYE SAHNEYİ ÇIKARMAK

Bilgiye dair tecrübelerimiz bir yanıyla biriciktir. Aynı şekilde öğrenmeyiz. İki insanın bir bilgiyi aynı şekilde öğrendiğini söylemek aynı rüyayı gördüklerini söylemeye benzer. İnsanların iç dünyaları farklı olduğundan bilgiyi edinme ve anlamlandırma tarzları da son tahlilde kendilerine özgüdür. Öte yandan, herkesin öğrenmeye dair benzer bazı süreçleri idrak ettiğini kabul ederiz. Özellikle formel ve fonksiyonel hâle getirilmiş malumatın edinilme süreçleri bu umumî tecrübeyi yansıtır. Böyle olmasaydı bırakın toplumsal hayatın organizasyonunu, iki kişi arasında iletişim kurmaktan dahi söz edilemezdi. Bu bakımdan bilgi küresini “beni ben yapan” ve “benleri biz kılan” bilgiler olmak üzere iki parçaya ayırabiliriz.

Binlerce yıl önce gök kürede astronomik gözlemler yapmaya çalışan insanların durumu ne idiyse bugün bilgi küresini tarassut ederkenki hâlimiz odur. Başladığımız yerin gerisinde bile sayılabiliriz; çünkü teknik bilgi onu tecrübe etme, doğrulama veya yanlışlama kapasitemizin çok ötesine geçti. Teknolojinin sadece sonuçlarına maruz kalarak yaşıyoruz. Öyleyse soralım: Tecrübeye dayanmayan şeye bilgi denmeli mi? Bilgi-bağımlı küresel düzende bu soru yersiz görünebilir. Fakat kim bilir, belki de enformasyon çağında sorulması en yerinde soru budur. Özellikle teknik bilginin köpürme hızı ile onun insan tecrübesine konu olması arasındaki makasın korkunç bir hızla açılması, yeni fakat bir o kadar tanıdık bir tahakküm türüyle karşı karşıya bıraktı hepimizi. Modern anlamıyla teknik bilgi ne “ben”e ne “biz”e hayat hakkı tanıyor, bütün olup bitenler “o” alanına hizmet ediyor. Kolektif tarihsel tecrübeye dayanması bakımından “biz” bilgisinin önemi asla yabana atılamaz, fakat insan teki olarak en esaslı tecrübelerimizi “beni ben yapan bilgi” alanı sayesinde kazanırız. “Biz” ve “o” bilgileri bile ancak bu zeminde tesis edilir. “Beni ben yapan bilgi”; taklit (bebeklik), talim (gençlik) ve terbiye (yetişkinlik) öğrenmesi gibi biyolojik ve sosyal hayatın idamesini sağlayan öğrenmeleri de kapsayarak öteye uzanan bir bilgi alanıdır. Bu alanın girişinde “aynı yere çıkıp çıkmayacakları garanti edilemeyen” iki kapı vardır: din ve sanat.

İslâm’ın sünnet ve farzlar üzerinden kulun zahirî eylemlerini sorumluluk ve hesap verilebilirlik prensiplerine sıkıca bağlaması bilgi ile tecrübe arasındaki bağı “mutlaklaştırmadan” canlı tutmuştur. Mutlaklaştırmamıştır çünkü dinin bir de batınî veçhesi vardır ve bu alan çoğu insanın tecrübesinin dışındadır yahut buradaki tecrübe pozitif (yanlışlanıp doğrulanabilir türden) değildir. Yani Müslüman tecrübe edemediği, etse de sözle anlatılamayan şeylere de iman etmiş kişidir. Naklî bilgiyi aklî olana önceler. “Beni ben yapan bilgi”lerin doğrulanması kişinin gönlünde doğan emniyet hissine bağlıdır. Zahirî veçheye dönersek: İslâm’da ne yaptığını bilmek ve bildiği kadarını yapmak övülmüş, bildikleriyle amel etmemek ve amelleri bilgiye dayandırmamak yerilmiştir. Yapmadığı şeyi bildiğini iddia etmek, bildiği şeyin gereğini yapmamak en çok enformasyon çağı insanının imtihanı olmuş görünüyor. Tavşanın suyunun suyunu önümüze bilgi diye koyup itaat bekleyen enformatik algoritmalara karşı lüzumlunun ve elzemin bilgisine ulaşmanın yolunu bulmak zorundayız. 

Levazım bahsinde din elimizden tutar, gerekirse yakamızdan tutma hakkını mahfuz tutarak elbette. Din bilgisi lüzumdan elzeme doğrudur. Vadedilenin vuku bulacağı güne, haber verilen o büyük günün şiddetine bizi adım adım hazırlar, dramatik yükü zamana ve zemine yayar. İrade ve takatimizi aşan işlerden ve malumattan mesul tutmaz. Her ferdin kendi bilgisi (gücü ve nasibi) nispetinde hazırlık yapmasına imkân tanır, ferdiyeti mücerretleştirip tanınmaz hâle getirmez, elzemin tazyiki altında ferdin ezilmesine müsaade etmez. Sanat ise daha dünyadayken yapışır yakamıza, haberin çoktan vuku bulduğunu haykırır, ben’i öldüresiye sarsar. Ben’i adeta öldürerek diriltmeye, mücerretleştirerek müşahhas kılmaya çalışır. Bütün dramatik yükü âna, bugüne bindirir; elzem olana varmaya odaklandığından lüzumluyu terk eder. Bir bakıma kıyamı, haşri, mizanı ve sıratı dünyadayken tecrübe etme provasıdır sanat. Sahne kurar; fakat oyun, oyuncu ve oynama eylemi birer bahanedir. Amaç sahneye sahneyi çıkarmak, bizatihi sahne mefhumunu temaşa edebilmektir. 

“Beni ben yapan bilgi”nin kapıları ilhama da evhama da ardına kadar açıktır. Kapıdan giren şeyin şifa mı virüs mü getirdiğini bilmek bu yüzden hayatî önem taşıyor. Ruhuna aşina olmadan dinde kürsüye talip olmak ahlâkî hastalıkları görülmemiş bir hızda çoğaltıyor. Yordamına kafa yormadan sanatta sahne almak çirkinliğin çoğalmasıyla sonuçlanıyor. Viral çağda bilgiyle ilişki tarzımızı en iyi ifade eden kelime “kapmak” olsa gerek. Eskiden kapılırdık, bir cazibesi vardı bilginin. Şimdilerde herşeyi -tavırları, duyguları, fikirleri- bir yerlerden kapıyoruz. Bilgiyi de kapıyoruz. Hastalık kapar gibi.

Muhammed SARI (23 Safer 1446 - 27 Ağustos 2024)