Necip Fazıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necip Fazıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BORÇ GÜNÜ

Bugüne kadar benimle para konuşan, para üzerinden konuşmaya çalışan herkesi hakîr gördüm. Çok cart curt ederlerse hakaret ettiğim de vâkîdir. Bende bu tavrın kökleşmesinde iki gözlemim etkili oldu: İlki, dedemin ve babamın ceplerinde para olup olmamasına bakmadan hayatları boyunca eş dost akraba komşu torun torba herkese ikramda bulunmaktaki efendilikleri, hatta efelikleri. Kara günde de sevinç gününde de yükü ilk onlar çektiler. Bir erkek olarak elimden geldiğince aynı yolu yürümeye gayret ediyorum. Bu, atadan sadece oğula kalabilen, yalnız erkeklerin anlayabileceği bir haslet. İkincisi, kıt kanaat yaşayan genç Sezai Karakoç’un parasını sebep sormadan son kuruşuna kadar “üstat” bildiği Necip Fazıl’a verip gıkını çıkarmaması, bunun sözünü dahi etmemesi. Bu da sadece erkekler arasında görebileceğimiz türden bir ilişki. Yıllar içinde birçok şahit hikâyeyi aktarmasaydı belki bu kadarını da öğrenemeyecektik. Karakoç’un mahçup şövalyeliği genç yaşlarda derin izler bırakmıştı bende. 

İki hatırada da beni neyin etkilediğini iyi biliyorum. Hayır, zannettiğiniz gibi efendilik, efelik, şövalyelik arzusu değil. Hiç heveslenmedim desem yalan olur, genç bir adam edecekse bunlara heves etmeli zaten. Fakat yaş aldıkça sırrın efendilik, efelik veya şövalyelikte değil mahcubiyette saklı olduğunu fark ettim. Paranın bir amaç hâline getirilme ihtimalinden doğan endişe ve amaç hâline getirildiğini görmekten duyulan hicap. Kendi adıma endişe, başkaları adına hicap. Âkif’e “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi” dedirten hicap.  Aman konu para olmasın, para iki eşin iki dostun arasına girmesin de bedeli neyse öderiz inancı ve duygusu. Duygu diyorum çünkü bu işin bir ucu benim bereket anlayışıma dayanıyor. Bereket mübarek oluşla, yani “kabule mazhar olmuşluk”la akraba bir kelime. Niçin kabule mazhar olmuş? Az veren candan verdiği için elbette. Canının yongasını seve seve verdiği için. Parayı bahse değer görmediği, elinin kiri saydığı için. Gençken bu inceliği kavrayamamakta mazurdum. Kendi kabıma bile sığmaz taşarken kendime hicap üzerinden dervişâne bir yol seçmem imkânsızdı. Doğrusu bugün de kabıma sığamıyorum ama artık meselenin kabına sığıp sığmamak olmadığını anlamış biri olarak yaşıyorum. Anladığımın özünü sizinle de paylaşayım: Cirmin az olsa bile gerektiğinde başkaları için çalkanacak, kabından taşmanın bir yolunu bulacak ve taşanları kefaretine sayacaksın. Dolu değilken bilhassa taşacak taşıracaksın ki başkalarına hakiki bir faydan dokunsun. Candan ver ki canlılık olsun.

Canlılık hayatımdaki en belirleyici kelimelerden biri. Ne yaptıysam kefeni yırtmak, üzerimdeki ölü toprağını atmak için yaptım yapıyorum. Ruha ölgünlük getirecek işlerin ilk sıralarında para meselesi yer aldığı için bir gözüm hep paranın seyrinde oldu. Hakiki paragöz varsa o benim yani! Fakat bildiğiniz paragözlerden olmadığım için devletin malına deniz gözüyle bakmadım. İşsizlik ödeneğine mecbur edildiğim birkaç ayı saymazsak kamudan kuruş almadım. Ki o da maaşımızdan yıllardır kesilen deli dumrul vergilerinin yanında devede kulak bile sayılamaz. Darda kaldığımda devlete değil, millete (eşime, dostuma, aileme) küçük küçük borçlanmayı tercih ettim. Yüzümü kızartacaksam onlara kızarttım. Bütçeden değil kıtçadan yedim. Sebebi politik olmaktan önce ahlâkîdir ve yukarıdaki “vermek” bahsinin mütemmim cüzüdür. Bana kalırsa kişinin karakteri “vermek” üzerinden bir noktaya kadar tanınabilir; çünkü dışa dönük her işimize “desinler”in, riyanın bulaşma ihtimali vardır. Birinin karakterini bütünüyle anlamak için “verme” pratikleri kadar ne aldığına, kimden aldığına, niçin aldığına yahut almadığına da bakmak lazım. Kendine “kuru ekmek yiyen kadının oğlu” diyen Zât bize ne zenginliği ne züğürtlüğü öven bir din bıraktı. Vermenin de almanın da mertçe olması gerektiğini öğretti. Veren candan verecek, alan canını koruyacak kadar alacak. Veren sıkıştırmayacak, alan geciktirmeyecek. Kâğıttan önce Allah huzurunda yapılır akit. Yine de alışverişlerimizi kâğıda dökmemizi tavsiye edilmiştir; çünkü kâğıt üst ilkeyi, tarafların üstünde bir otorite bulunduğunu işaret eder.

Türk için “kâğıt işi” demek devlet demek. Ne kadar mesafeli durursak duralım devlet mefhumunu dışarıda bırakarak sürdürülebilir bir alacak ve borç rejimi tesis edemeyiz. Fakat bu, devleti aslî teminat kaynağı olarak görme hatasına sürüklememeli bizi. Devletin her türden kâğıdı tekelinde bulundurma politikası Türklerin devlet ile değeri bitişik algılamasına sebep olmuştur. Devletin değeri itibarîdir, itibarını dinden alır. Kur’ân daha ilk satırlarında Borç Günü’nden bahsederek mülkün yegâne sahibini ve vakti gelince borcun kime ödeneceğini haber verir. Bu da para ile yapılan her muameleyi iktisattan önce ahlâkın konusu yapar. Para ahlâkın değil iktisadın konusudur diyorsanız endişe edilecek, hicap duyulacak, hakarete müstahak işlere bulaşmışsınız demektir. Bu yüzden zenginlerin ve fakirlerin çoğu aynı batakta çırpınır: Parayı yiyemeden veya vuramadan ölmek korkusunda. Buna mukabil, zenginlerin ve fakirlerin çok çok küçük bir kısmını buluşturan başka bir ortak payda vardır: Parayı şahsiyetlerine bulaştırmadan yaşamak.

Muhammed SARI (4 Muharrem 1448 - 19 Haziran 2026)

REİSLERİN, KÂHİNLERİN, ŞAİRLERİN KUVVETİ

Başlık İsmet Özel’in Naat’ından. Çoğunuzun bildiği gibi. Bilinmesi normal çünkü medya çağını yakalamış son önemli şiirlerden Naat. Aynı sebeple edebiyat kamusunun sınırlarını aşan geniş bir kitle tarafından “aşırı tüketilen” bir şiir. İstifade edenlerin oranı doğal olarak düşük kalıyor. Şiir nasıl mı tüketilir? Cevabı basit. Metnin çağrısıyla ve onu doğuran dinamiklerle ilgilenmeyip kendinizi onun söyleminin deşarj edici etkisine, prestijli sözcülüğüne bırakarak. Diğer deyişle, sizi tüketmesine izin vererek. Peki şiirden nasıl istifade edilir? Çetrefilli bir soru. Doğru cevabı bilmiyorum, doğru cevap var mı onu da bilemiyorum fakat şahsi tecrübemden çıkardığım şu: Okurun birikimi, dikkati ve niyeti daima en kritik faktörlerdir. Bunlar yerli yerindeyse orta hâlli bir metinden dahi gıdalanabilir, güçlü metinlerin egemenlik sahalarında esarete düşmeden konaklayabiliriz. 

Zannedilenin aksine özdeşleşerek değil, arada bir mesafe, bir direnç alanı varsa edebî metinden faydalanabiliriz. Kanaatim bu yönde. Yine de konu şiir olduğunda mesafelenme ve özdeşleşmeyi mutlaklaştırmamak gerektiğini biliyorum. Ne kadar analitik olmaya çalışırsak çalışalım sonunda güç yetirebildiğimiz bir tür eskizden, betimlemeden ibarettir. Kelimeler bize asla umduğumuz kesinliği ve doğrudanlığı sağlamaz; özdeşleşme ve mesafelenmeye yakınsayabilir olsa olsa. Aslına bakarsanız bu ikilik bütün zihinsel faaliyetler için geçerlidir. Nesne ile özdeşleştiğimde “ben”in varlığı tartışmalı hâle gelir, “ben” diye direttiğinde nesneyi içeriden bilmem zorlaşır. Metne dalmadan, ıslanmadan tecrübe edinemem ve metinden çıkmadan üzerine konuşamam. Denizde damla olmak ile denizde balık olmak bakımdan katı ontolojik tanımlara (okurluk, şairlik) tabi isek de estetik açıdan tercih (okuyarak şairleşmek, şairâne yaşamak) bize bırakılmıştır. Sanat eserinden bize kalan genellikle özdeşleşme yahut mesafelenme ânlarının tecrübesi olur. Zihnimiz her ân şeylere temas ederek ve şeylerden ayrılarak çalışır. Dünyada mutlak kopuş da mutlak süreklilik de mümkün değildir, mümkün olan tecrübe ediş ânıdır. Bize kalan yaşantılardır. “Kırıntılar” der gibi.

Naat’ın benim okurluk yaşantımda özel bir yeri var. On küsur yıl önceki bir yazımda “Ben yalnız beni bağlayan bir teşbihle Erbain’i güneş sistemine, Bir Yusuf Masalı’nı ay sistemine, Of Not Being A Jew’u süpernovaya benzetiyorum.” demiştim. Özel bir konuma ve tesire sahip Ay ile Bir Yusuf Masalı arasında bağ kurmuştum. Bağı kurmama sebep hususen Naat’tı. Şairin en iyi şiiriydi demiyorum, fakat şairin poetikasındaki konumu ve okur üzerindeki tesirinin diğer şiirlerinden farklı olduğuna inanıyorum. Ay’ın gökteki kozmolojik konumu ve yeryüzündeki psikolojik tesiri gibi. Naat-Ay ilişkisi, yani Hz. Peygamber ve Ay ilişkisi başlı başına literatür oluşturacak kadar zengin. Ay’ın yere en yakın son gök katına bir kandil olarak kondurulması ile Hz. Peygamber’in âhir zaman ufkunda doğuşu arasında açık bir bağ var. Hüzünlü güzellikleriyle, karanlıklar içindeki dünyaya teselli ve kılavuz oluşlarıyla, hep aydınlık çehrelerini gördüğümüz hâlde herkesçe görülemeyen ledünnî/gizli veçhelerinin bulunuşuyla, Güneş’ten gelen ışığı Dünya’ya aksettirmeleriyle, güneşli çağlara nispetle ömürlerinin kısa oluşlarıyla Hz. Peygamber ve Ay mânen ikizdir. Tarihteki ilk sevinç şarkımızın Talaal Bedru olması bağı teyit eden bir işarettir. Naat geleneğin bu derin köklerinden beslenmenin olgunluğuyla çıkar karşımıza. İsmet Özel bütün partizanca eylemine rağmen hiçbir zaman sembolik ve ezoterik alana kendini kapatmış bir şair olmadı. Erbain’de yer yer hissedilen bu yönünü belirgin biçimde ilk kez Bir Yusuf Masalı’nda gösterdi.

Naat hem partizanlıktan hem ezoterik sembolizmden esintiler taşır ama esasen ne biri ne diğeridir. Naat’ın şairin o güne kadarki ve o günden sonraki “poz”unun üstünde ve ötesinde bir denge noktasını, bir optimumu temsil ettiğini; peteğinde okurun sıhhatle gıdalanmasına en müsait özü barındığını, hülasa bir eşref saatinin armağanı olduğunu düşünüyorum. Dünyada yirminci asrın sonuna gelinmesinin ve ülkemizin bir rivayete göre son çeyreğe (ikindi sonrasına) girmesinin sembolik anlamını yükleniyor Naat. Bu yanıyla metnin hem açık yürekli bir muhasebe olduğuna hem ileriye doğru işarî bazı projeksiyonlar sunduğuna inanıyorum. 19. asırdan bu yana yaşadığımız türlü kanlı macera sonunda başka “gidilecek kapı” olmadığının bir kez daha anlaşılması 20. asırda naat türüne özel bir misyon yüklemiş gibidir. Şefaat talebinden ziyade toplumsal inkıraz ve ferdi inkisarın kayda geçirilmesi işlevi kazanmıştır naat. Medine’den çıkarılışımız, Mekke’den çıkarılışımızdan daha ağır gelmiştir bize. Kolektif şuuraltımızda bu hadise naata bir özür beyanı anlamı kazandırmıştır. Diyebiliriz ki bilinen İslâm tarihi Hicret’teki sevinçli buluşmamızla başlar, 1919’daki kederli ayrılışımızla biter. 1919’dan sonraki tarih başka bir gözle okunmalıdır. Türklerin Medine’yi son âna dek terk etmemesi, Fahreddin Paşa’nın Mescid-i Nebi müdafaasının iç yakan bir destana dönüşmesi Türkler ile Resul-i Ekrem arasındaki özel bağın tezahürleridir. Bir Yusuf Masalı’na yıllar sonra ilave edilen Saniyen Naat’taki Resul-i Ekrem’i sevmek ve Medine’yi müdafaa etmek vurgusu tesadüf değildir. İslâm âlemi yıkılırken son sözümüz yine naattır ve tabii askercedir: “türk milleti yatağanlı duruyor / susuyor dupduru susup duruyor / türk milleti duruyor / özünden çok sevmeyi ezbere bilip / turnayı gözünden vuruyor / müdafaa-i medine etmek türk milletinin / cönkünde sarahaten duruyor”

Sevmek ve müdafaa etmek… Can, canan ve vatan için gözümüzü kırpmadan atıldığımız bu feda oluşlar Türk milleti nazarında Resul-i Ekrem’le müşahhas hâle gelir. Türkçede naatlar dikkat edilirse mânen sohbetten öte, doğrudan Resul-i Ekrem’in huzurunda bulunmak arzusunu saklar. Saklayamaz aslında, çünkü Türk için “dupduru susup dur”mak bir yere kadardır, bu arzuyla dolup dolup taştığını belli eder. Bir naat “huzurda bulunmak” şuuruyla yazılmamışsa yazılamamıştır. İçe dokunan bütün naatlara bakın, huzurda bulunma, O’nunla mülâki olma hatta O’na dokunma arzusundan daha kuvvetli bir yönelim bulamazsınız. Bu şedid arzu en mükemmel ifadesini Su Kasidesi’nin “Dest-bûsı ârzûsı…” mısraında bulur. Sonraki klasik naatlar hep bu motifin etrafında dönmüştür: dest, bûs, arzu… Bu üçgen, üzerine ciltlerce yazmaya değecek, içine insanlık tarihinin bütün estetik mirasını alabilecek kadar kuvvetlidir. Dest, bûs, arzu… Bu arzu bir taşkın hâlini aldığında naatı bıçak sırtı bir metne dönüştürür; çünkü mısraın devamında “…ger ölürsem” ihtimali hep vardır. Ölümcül bir arzudur bu. Fuzûlî’nin üç kelimeyle tablolaştırdığı ân Michelangelo’nun “Creazione di Adamo”sundan (Âdem’in Yaratılışı) özü itibariyle çok daha üstündür. Şiirin resim sanatına olan tabiî üstünlüğünden fazlası vardır burada. Karşılaştırmalı bir tahlil Müslüman ve gayrimüslim dünyanın güzellik ve arzu anlayışındaki farkları ortaya koyacaktır. İsmet Özel’in naat anlayışı klasik şairlerinkinden farklı bir yerde durur. Yıllar yılı şiirlerinde kabaran, taşan, atılan, çırpınan, kıvranan, iştahlanan şair Naat’ında epey durulmuş görünmektedir. Klasik naatlarda gördüğümüz yoksunluk hissinin getirdiği şiddetli kavuşma arzusu, Özel’de yerini, yokluğu duyumsananla bir gün kavuşacağını ummanın sabırlı bekleyişine bırakır. “Ömer öfkesi” ve “aşkî yürekler”in yerini “gelecekteki kardeşlerim” hadisine muhatap olmanın tesellisi alır. Giden ve yeri doldurulamayacak olanın ardından konuştuğunu bilir şair. Saniyen Naat’ın sonundaki “her tanışıklık bir veda anlamı taşıyorsa yâ Resûl / tanıştır bizi Allah’ın birliğiyle / ve biz elveda diyelim şu zındana” satırlarında bu bilinç açıkça görülür. Zındanda olmanın yükü şiirin atmosferini kaplar. Yoksa “poz”unu hep en yüksekte tutmuş şairin ikindisi neden bu denli “kırgın” olsun?

Naat’ın tamamını bir nefeste konuşmak mümkün değil, gerekli de değil. Şaire tek berceste mısraın yetmesi gibi okura da iki mısraın şerhi yetebilir. Zaten büyük şiirler her devirde başka bir anlam katmanını açarak insanlara hitap etmeyi sürdürür. Bir kerede tamamen açımlanamazlar. Anlamak hep sonra sonradır. Parça parçadır. Hatta mısra mısra. İşte benim için Naat’ı özel kılan iki mısradan ilki: “boşa çıksın reislerin, kâhinlerin, şairlerin kuvveti” Otuzumdan sonra fark ettim ki şiiri temsil kabiliyeti en yüksek mısralardan biri budur. Elbette bana göre. Kırk beş yıldır fasılasız tesirleri altında bulunduğum psikolojik, politik, biyolojik, ekonomik, sosyal, kültürel... şartlara, özetle çağın ruhu ile psikobiyografimin çatışma-örtüşme seyrine göre. Meseleye bu zaviyeden baktığımda bildiğimiz naatlara benzemeyen bir naat görüyorum karşımda. Bir yanıyla insanlık, İslâmlık ve Türklük adına bir sesleniş. Diğer yanıyla insanlık âleminin (Yemen-Meksika), İslâm ümmetinin (nerde ulak nerde biz) ve Türk milletinin (bize verilen son yüzyıl) acı bir muhasebesi. Buraya döneceğim, ama önce birkaç şey daha söylemek icap ediyor.

Türkçede naat geleneğinin çerçevesi ilk kez bu şiirle genişlemedi. Naatı yeryüzü ölçeğinde bir mesele görünümünde ele alan ilk yetkin modern örnek olarak Sezai Karakoç’un Küçük Na’t’ı sayılabilir. Karakoç kısacık naatında kadroyu alabildiğine genişletmiştir. Nuh’tan, eskimolardan, buzullardan, bandolardan, mızıkalardan, katafalklardan, zafer tâklarından bahsetmesi muhtemelen vaktiyle Müslüman okuru bile epey yadırgatmıştır. Evrenselliğin tartışmasız biçimde yüceltildiği 21. asırda bile böylesi evrenselci bir tasavvur Müslümanların muhayyilesine, naatın alışageldiğimiz çağrışım evrenine tam oturmuyor. Bunun anlaşılır bir sebebi var: Yıl 1962’dir ve geleneği en sık vurgulayanlardan biri olan Karakoç Küçük Na’t’ında henüz modernist İkinci Yeni estetiği içinden (“aklım yeni bir akıldır çiçeklerden”) konuşmaktadır. Bu bakımından “modern naat” hümanist estetik için ayrıca yadırgatıcı olsa gerek. Fakat iki durumda da Karakoç’un sıcak, canlı, ışıltılı bir lirik ortaya koyduğu gerçeği değişmiyor. Küçük Na’t’ta ne yoksunluktan kaynaklanan şiddetli kavuşma arzusu ne O’nun yokluğunun gölgelediği bir dünya vardır. Hz. Peygamber “yok” değildir onun için. Aksine Hz. Peygamber’in diri(lişçi) olduğu inancıyla kamaşan bir bilinç görürüz. Kamaşma körlük değil bir bakış berraklığı, bir tazelenme getirmiş görünür. 1974 yılındaki bir yazısında, naatta anlatılan “sevgi abidesi”ne bakmak ile heykele bakmak bir değildir der. Karakoç’a göre heykele bakanın şahsiyeti onun karşısında silinir, hatta bakanlar onu bir tapınma nesnesine dönüştürür. Sevginin taşa yansımasıyla (cadı büyüsü) kelimelere yansımasının (neşvünema) aynı olmadığını belirtir. Karakoç şiirde/naatta şuur meselesinin hayatî olduğunun, insanın mübalağa ederek kendini büyüleyebilme tehlikesinin farkındadır. Farkındalığın verdiği güvenle sevgisini “neşvünema” vadisine akıtır.

Özel’in naatı “sevgi ve neşvünema” bakımından noksan sayılır. Fakat okura geçen duygu Özel’in Naat’ının daha esaslı bir temellendirmenin, daha ince düşünülüp konumlandırılmış bir personanın, daha iyi özümsenip süzülmüş bir tarihsel tecrübenin meyvesi olduğu yönündedir. Her naatın başında ve sonunda özne Hz. Peygamber’dir, bu açıdan her şair anonimdir. Peki bu baş ve son arasında ne vardır diye sorduğumuzda şaire mahsus olanın alanına gireriz. Karakoç naatının başı ve sonu arasına, o kısacık aralığa birçok heterojen unsur doldurarak, çağlayan akarsuyun önüne her türden nesneyi katarak panayırvâri bir sahne sunar bize. Dekoruyla, figüranlarıyla, ışıklarıyla sahne öyle hoş görünür ki özne/oyun nerede diye sormayı unuturuz. Özel’in naatı ise ilk anda göz kamaştırmaz, hatta epey mütevazıdır. Karşılaşma ânının çarpıcı etkisini değil, birlikte yol yürümenin güven veren dinginliğini esas alır. Karakoç’un naatı her bakışta güzel, Özel’in naatı her daim “kaim.” Bu kıyas noktasında başka bir okuma yapmak da mümkündür: Başlığa “küçük” sıfatını ekleyip Hz. Peygamber’in huzurunda kendi anonimliğini gönül rahatlığıyla en baştan ilan ettikten sonra Karakoç ayrıca bir tevazu gösterisine ihtiyaç duymamış olabilir. Şair artık anonimdir ve neşesine pâyân yoktur. Belki de “tevazu görünümlü kibir” tuzağına düşmekten kurtulduğu için dili daha bir çözülmüş, "yepyeni bir dil konuşmanın sevinci”yle çocuklar gibi şen bir naat yazması mümkün olmuştur. Özel’in satırları ise son derece ifadeli, dramatik, adaba riayetkâr tavrının altında küllenmiş de olsa her ân patlamaya hazır bir kimya sezdirir. Merkezde elbette Hz. Peygamber vardır ama bu kez şair de “vardır!” Hz. Peygamber daimdir ama şair de kaimdir! Bir iddia olarak değil elbette, ferdiyet şuurunu elden bırakmamanın tabiî neticesi olarak. Kendi ifadesiyle “şuur delisi” oluşundaki oksimoron esprinin kaçınılmaz neticesi olarak. Bu incelik iyi anlaşılmadığında şairin kökten reddedildiğine, bir kez anlaşıldığında ise şaire hep hak verildiğine şahit olduk. Elinden kendi olmak dışında bir şey gelmez Özel’in, ki kendisi bunu bir lanet değil nimet olarak görür. Hatta zaruret. İsmet Özel klasik “naat-gû”luğun, “mesnevî-han”lığın, “masalcı”lığın gerektirdiği anonimliğe bürünmez. Hz. Peygamber’le ilişkisi çoğu şair gibi âşıkâne ve mahviyetkâr değil, kadirşinas ve asilcedir. Başka şairler sevgiden delirmiştir, bizim şairimiz şuurdan. Neden hiç aşk şiiri yazmadığı yolundaki eleştiriye bütün şiirlerini aşkla yazdığı cevabını verişi de bu sebepledir.

İsmet Özel’i böyle “şuur delisi” bir naat yazmaya götüren sebepler, hayatı boyunca kesişim çizgilerinde yürüdüğü siyaset, bilim ve sanat dairelerinin insan öğütücü döngülerinden bağımsız ele alınamaz. Şairin bütün hayatı kılgı, bilgi ve duygu alanlarının dinamiklerini keşfetmekle ve bunlar üzerinden işletilmeye çalışılan istismar mekanizmalarına karşı müdafaa hattı kurmakla geçmiştir denebilir. Sevgi müdafaa gerektirmektedir çünkü. Ve müdafaa da şuur. Özel’in Naat’ına karakterini veren yorum farkı burada ortaya çıkar: sorumluluk içermeyen sevgiyi reddedişiyle. Politika sahnesine atılmanın, enformasyon denizine gark olmanın, estetik duyarlılıklarla mest olmanın zamanla “hayatın anlamına müteallik şuur”dan, yani varoluşsal bütünlüğü arama sorumluluğundan kaçış için birer bahane hâline geleceğini, dolayısıyla birer zındana dönüşeceğini fark eden şair erken yaşta eleştirel bir tutum takınmıştır. Siyaset, bilim ve sanat hisarlarının burçlarını bekleyen üç avcı-gözcü vardır ki şairin hayatında çok kritik bir yer tutmaktadırlar: Reis, Kâhin, Şair. Bana kalırsa İsmet Özel’in “şuur delisi bir naat” yazmasına sebep olan, bu figürlerin aklı ifsat eden tesirlerine karşı teyakkuzda olma isteğidir. Tepeden bakan avcı-gözcülere karşı şair siper almak ve sınırlarını korumak istemektedir. Masal’ın Birinci Bâb’ındaki “Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır. / Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat” mısralarından anlıyoruz ki şair yeryüzünde “saçmalığın iktidarı”nın hâkim olduğunu düşünmektedir. Özel’e göre bildiklerini gizleyen, gizli bilgileri açık ettiğini iddia eden ve ne söylediğini tam olarak bilmeyen bu üç figür insanlık tarihinin bileşkesidir. Bu figürler aynı zamanda dünyevî iktidarın (saçmalığın) tesisinde rol oynayan ethos, logos ve pathos retorik aygıtlarını temsil eder. Bir Yusuf Masalı’nın jargonuyla söylersek eylem, ödev ve haz cinlerini. (Bu cinlerin Immanuel Kant'ın "kritik projesi"ndeki karşılıkları ayrıca incelenmelidir.) Yerleşik sosyal ve tarihsel kabullerin gücüne dayanarak iktidarı ele geçiren tiranlar, rasyonel ve/veya okültik alandan devşirdikleri bilgiyle karşı-iktidar alanı oluşturan ruhbanlar ve iki bilgi/iktidar türü arasındaki çizgide yol almaya çalışarak sivil iktidarın doğuşunu hayal eden ozanlar... Birinci Bâb’ın girişinde tiranların ve ruhbanların iktidarını kastederek “Bana ilah mahvedecek / bir uzuv lazım” diyen şairin salvolarından ozanların sözde iktidarı da kurtulamaz: “Ey şair! Ey dilenci! / Kanatsız, mızmız, sözün köpeği / Tiryakilik peşinde geceleri / Günün ortasında karmanyolacı. / Sana değil Davud’a yaraşıyor sapan”

Tarih bize reisler (tiranlar) ve kâhinler (ruhbanlar) arasındaki bütün çatışma ve ittifakların “evrensel değerler” adı altında çiğ bir çıkar mücadelesinden ibaret olduğunu fısıldar. Kara kitleyi önüne katıp götüremeyenden reis, elit kitleyi arkasına alamayandan kâhin olmaz. Bununla birlikte, dünyayı fethettiği hâlde gözünü bilginin topraklarına dikmeyen tek reis yoktur. Tersi de doğru: Politik iktidarı parmağında oynattığını görüp taht sevdasına düşmeyen kâhin görülmemiştir. Bütün bu kesişmeler onları doğal birer “düşman kardeş” yapmıştır. Onlar da rollerinin gereğini yaparak, al-ver ilişkisini esas alarak, birbirlerini her fırsatta tartıp sarsarak bugünlere gelmiştir. Bu terazide arıza çıkaran, terazinin ayarlarını bozan şairin dahli olmuştur. Üç kefeli bir terazi hayal edebiliyor musunuz? İşte aralarındaki ilişki tam anlamıyla buna benzer. Şairin dahli biraz haricidir, o yüzden hariçten gazel okumakla sık sık eleştirilir. Şairin sırtında yumurta küfesi yoktur denir. Nedir o yumurta küfesi derseniz, “menfaat uğruna hem güç odaklarını hem cahil kitleleri memnun edebilme zanaatıdır” derim. Evet, şairin sırtında böyle bir küfe yoktur. Bu, şairin yönetenler ve yönetilenlerle amaç birliği etmediği anlamına da gelir. Yönetenle de yönetilenle de çatışan, yani neredeyse tek başına kalan şairin iktidarına ne kadar iktidar denilebileceği öteden beri tartışılır. Zaten tarih kitapları böyle bir iktidarın varlığından hiç bahsetmemiştir. Yalnız masallarda bulunabilecek türdendir. Bireyliğin iktidarıdır şairinki. Hâkimiyet alanı ufuk çizgisidir. Bu yüzden arada kalmaktan; reislerin gazabına ve kâhinlerin lanetine uğramaktan kurtulamaz. Elbette kitlelerin linçine de.

Bireyliğin iktidarı… Ufuk çizgisinin hâkimi… Epey şairâne sözler. “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!” sloganı şairler için söylenmiş olsa gerek. Ufuk çizgisi ne kadar gerçekse onu ele geçirmek de o kadar imkânsızdır. Şairin iktidarının imkânsızlığı kendiyle mücadele etmesindendir. Şair ancak kendini azapta tuttukça şair kalabilmektedir. Çelişkiden asla tamamen kurtulamayacaktır. “Saçma”yla yaşanamayacağını ama onu etinden çıkaramayacağını da anlamıştır. Reislik makamına saldıran bir reis, kehanet mefhumunu tartışan bir kâhin görülmemiştir ama şair kendini yerden yere vurmaktan geri durmaz. Öyle ki reislere ve kâhinlere karşı müsamahasızlıkları, kendilerini kınayışlarının yanında çok hafif kalır. Bu noktada bir nüansa dikkat çekmek gerekirse, tiran ve ruhbanların sözde iktidarına “zararlı”, ozanın sözde iktidarına ise bir tür hafifletici sebep olarak “zavallı” sıfatı eklenebilir. Masal’ın satır aralarında da bu hafifletici sebebi sezmek mümkündür. Toplum nazarında hep küçük cihaddaki cengâverlikleriyle şöhret bulduklarından şairlerin büyük cihadının acıklı safahatından kimseler haberdar değildir. Şairin dışa yansıyan agresyonu genellikle iç tazyiki dengelemenin, imkânsızla yaşamaya çalışmanın bir neticesidir. Şairin imkânsızla olan kader bağı onu benzerini aramaya, taşıyanların bu yükü nasıl taşıdığını öğrenmeye sevk etmiştir. İsmet Özel’in Naat’ından anlıyoruz ki şairin “üç dünyevî iktidar”a karşı hayat boyu sürdürdüğü mücadelenin yegâne arketipi ve referansı Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesidir. Şair, kendisinin de zaman zaman bir parçası olma hatasına düştüğü dünyevî iktidarlarla mücadelenin yolunu, dolayısıyla şairliğin belâlarından kurtulmanın çaresini bulmuştur. Kur’ân dahi Peygamber’i bu üç sahte iktidara karşı defaatle takviye ve tezkiye etmiş, insanları bu tuzaklara düşmemeleri konusunda ikaz etmiştir. O’nun kabile reisi olmadığı ve reislere boyun eğmeyeceği (bilgiyi tahakküm için kullanmayacağı ve kullandırtmayacağı), kâhin olmadığı ve Cebrâil’le desteklendiği (bilgi kaynağının şüphe edilemez ve erişilemez olduğu), şair olmadığı ve şiirin ona yakışmayacağı (ne söylediğini hep bildiği ve bilmediği şeyi söylemediği) açıkça belirtilmiş; tövbe edilmediği takdirde üç sözde ilâhlık iddiasına karşı savaşacağı ilan edilmiştir. İstisna olarak Şuarâ Sûresi’nin sonunda şaire “imkânsız” yükünün altında ezilmemesi için ruhsat verilmiştir. Böylece Naat’ta konuşan persona hem nefsini müdafaa meşruiyeti kazanmış hem dünya sisteminin ilâhlık iddiasını boşa çıkarmanın yolunu -kendini feda etmek pahasına da olsa- bulmuştur. Kendini değil Peygamber’i, şiirini değil Kur’ân’ı işaret edecek söze yönel ve kurtul denir ona. Böylece bin yıllık naat geleneği ile şairin yarım asırlık partizanca duruşu kaynaştırılmış olur.

Reislerle şairlerin kanlı mücadelesine asırlardır şahidiz. Kan gövdeyi, ekseriyetle de şairlerin gövdesini götürdü. Kâhinlerle şairlerin mücadelesi de az kanlı gelişmedi. Vahyi perdelemek için kâhinler vizyonlarını, şairler inspirasyonlarını parlattıkça zorbalığın katılığı üzerine sapkınlığın karanlığı da çökmüş oldu. Hıyanet ve dalalet her zamanki gibi ittifak etti. Naat şairi böylesi katılık ve karanlıkla mücadelenin militanca vurkaçla, müdafaa-taarruz döngüsüne girmekle verilemeyeceğinin idrakindedir. Nehiy yetmez; insanlığa bir teklif, bir maruf da götürülmesi gerekir. Tiranların, ruhbanların ve ozanların kuvveti boşa çıktığında boşluk neyle dolacaktır? İşte bu nirengi noktasında şairin Naat’a sonradan eklediği o küçük ama kritik mısra, şiiri ayakta tutan ikinci mısra imdadımıza yetişir: söğüt gölgesinde gülümsemek.” “Ağlayan ağaç”ın gölgesinde gülümsemek… Şairâne bir imaj mı? Hem de nasıl! Ama bundan ibaret değil. Kökü peygamberâne hikmete dayanan bir mesaj bu. Bu mısradaki imaj-mesaj kaynaşıklığı “dest-bûsı ârzûsu”nun kuvvetine denktir. Şair, kahkaha ve vâveylânın ötesindeki, korku ile ümidin arasındaki o şerefli mevkie (kulluğa) ulaşmanın hadislerde sadaka (bağlılık, yakınlık) olduğu müjdelenen güler yüzlülükle, daha doğrusu “özümüzün gülmesi”yle mümkün olacağını hatırlatır. “Söğüt gölgesinde gülümsemek” yani “özü gülmek” mazhar olunabilecek en büyük nimettir. Kişinin başka hiçbir düşünceye yer bırakmayacak şekilde Rabb’ine karşı itminan ve rıza hisleriyle dolmasıdır. Reislerin, kâhinlerin ve şairlerin kendilerine bile soluk aldırmayan zehirli kuvvetleri söğüt gölgesinde soluklanmalarına hiç müsaade etmez. Duramazlar. Durup olan biteni anlamaya, kendilerini tanımaya vakitleri yoktur artık. Yalnız söğüt gölgesine giren ferah bulur. O söğüt ki meyvesizliğine mukabil yaprağının narinliğiyle, dallarının inceliğine karşın gölgesinin letafetiyle, orta boyuna rağmen zarif kametiyle kıymetini yalnız tevazu sahiplerinin bileceği bir hayat sembolüdür. Necip Fazıl meşhur “Mehmetçik” hitabesinde Türklüğün söğüdün altında istihâle geçirerek bugünkü hâlini aldığını söyler. “Anadolu onun dibinde düşünür, içlenir, sevişir, halleşir, vedalaşır, kavuşur, çabalaşır, hayat sürer.” der. Bağlantı yoruma gerek bırakmayacak kadar açık: Gerçekten de şu dâr-ı dünyada tasasızca gülümseyip gölgelenebildiğimiz yegâne yer darulislam hâline gelmiş Küçük Asya toprakları değil miydi? İdi diyorum çünkü Naat’ta “neydi" kaydıyla zikredilen "söğüt gölgesinde gülümsemek” ibaresinden şunu anlıyoruz: Şair gelecekte kurulacak bir yeryüzü cenneti yalanıyla ilgilenmiyor. İslâm’ı bilfiil temsil eden Türklerin çıktıkları o millî seviyeyi hatırlamalarının bile dünyanın kötü gidişini değiştirebileceğini düşünüyor.

Şair “boşa çıksın reislerin, kâhinlerin, şairlerin kuvveti” diyor. Bunu bir şair söylüyor. Demek ki espri devam ediyor. Şair sözüne inanmalı mı? Dürüstçe söylemek gerekirse bilmiyorum. Asil bir teklife hayır demekten hayır gelmeyeceğini biliyorum sadece. Bir de, herkesin iyiliği bunu gerektirdiğinde kendini boşa çıkarma cesaretini gösterenler arasında reislerin ve kâhinlerin olmayacağını. Naat vesilesiyle merak ediyorum: Kırk beş yıllık pek kısa ve pek yazıklı bir ömür süren bana, yüz yılı zar zor devirmiş ülkeme, âhir zamanın imtihanlarıyla sarsılan insanlığa “söğüt gölgesinde gülümsemek” yeniden nasip olacak mı? Şirkin çirkin muktedir figürleri bir yanda, Muhammed aleyhisselâmın bedir misali gülümser sîreti diğer yanda. Çirkinliğin iktidarını boşa çıkarmak mümkün. Hatırlamakla!

Muhammed SARI (27 Rebiülevvel 1447 - 19 Eylül 2025)

MİTLER, KÜLTLER, HAYALETLER

“Bir mite karşı en iyi silah belki onu yeniden mitleştirmektir, 
daha doğrusu yapay bir mit üretmektir.” 
Roland Barthes

En zekimiz hâlâ devlet. Binlerce uzmanın desteğiyle on binlerce alanda eşgüdümlü muhakeme yürütüp kararlar alabilen ve uygulayabilen tek organizasyon, tek organizma o çünkü. Bir tür süper yapay zekâ. Sözlerimde kinayenin k'si yok, samimiyim. Yapay zekânın gelip geleceği nihai nokta budur zaten: devlet olmak. Takriben 17. yüzyılda icat edilmiş hâliyle tanıdığımız modern devlet. En zekimiz devlet ama en akıllımız o değil. Akıl sahibi olmak beşeriyetten insaniyete terfi edebilmiş, ahlâkî mesuliyetini müdrik ferdlerin vasfıdır. 

Zeki ve çevik bir devletimiz var. Bu sıfatları hem sözlük anlamları bakımından birbiriyle bitişik algılıyoruz hem de Mustafa Kemal’in vecizelerinin birinde geçtikleri için. Elbette daha çok ikincisi yüzünden. İşte 80’lerde, 90’larda hantallık ve kalın kafalılıkla itham edilen devlet, vecizenin hakkını verircesine 2000’lerde bariz bir zekâ ve çeviklik sıçraması gerçekleştirdi. Sıçramaya da devam ediyor. Daha dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan TBMM’nin açılışını haber veren 1920 tarihli telgrafı paylaşarak bir haftadır Türkiye’yi meşgul eden karikatür dalgasının üzerine çıkıp sörfünü ve şovunu yaptı. Bu fırsatları çok iyi değerlendirmesinde seçmen kitlesinin kolay yönetilebilirliği mi yoksa Erdoğan’ın manevra kabiliyeti mi daha büyük pay sahibidir, kararı siz verin. Telgrafın içeriğinden hareketle Türkiye’yi kuran esas iradenin İslâm olduğunu vurgulaması, son yirmi yılda Müslümanların sekülerleşmesine AKP’nin sebep olduğu yolundaki eleştirileri bir anda unutturdu. Unutturdu çünkü Erdoğan son derece duygusal bir kitleyle iş yaptığının farkında. Seçmenlerin onunla ve partiyle ilişkisini “küsme, barışma, kızma, affetme…” üzerinden yürütmesi her şeyi açıklıyor zaten.

Telgraf vesilesiyle daha önemli bir husus öne çıktı: Mustafa Kemal kültünün yeniden ve yeniden ve yeniden restorasyonu. Erdoğan 1920’lerin sarı paşasından alıntı yaparak seçmen kitlesi gözünde bir taşla iki kuş vurmuş kabul ediliyor: Hem Kemalistleri Mustafa Kemal’le susturduk hem Mustafa Kemal’i kendi sözleriyle temellük ettik diye düşünüyorlar. Bir yönüyle haklılılar. Peki aynı muamele Erdoğan’a yapıldığında da enteresan sonuçlar çıkmaz mı? Selamet’li çağlarda, Refah’lı dönemlerde, Saadet’li yıllarda, Fazilet’li günlerde hep başka başka Erdoğanlar yok muydu? Tek başına iktidar olduğu Adalet’li şimdilerde bile en az üç ayrı Erdoğan portresi görülmedi mi? Tabii ki görüldü. Fakat soru(n) şu: Erdoğan’ı bunlarla vurabilir misiniz? Amacınız akıl ve ahlâk savunusu ise üzgünüm, bu argümanlar işinize yaramayacaktır. Ancak amacınız rant ve ikbalse, yani siyasal zekânızı göstermek istiyorsanız başka! Söz konusu Erdoğanlardan istediğinizi istediğiniz bağlamda ve tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Nasıl olsa Erdoğan bu portrelerin her biri ve hiçbiridir. Siyasal dokunulmazlık mevkiini ele geçirmiştir bir kere. Aynı Mustafa Kemal gibi. Onu da istediğiniz bağlamda, tekrar tekrar kullanabilirsiniz. 1920’nin Mustafa Kemal’i bir hayalettir, kendisini 1923’ten sonra bir daha gören olmamıştır. Erdoğan’ın getirmek üzere olduğu düzenin haklılığını hayaletler üzerinden devşirmek istemesi zekice; çünkü hayaletleri yakalamak da hayaletlerden kaçmak da imkânsızdır. 

Hayaletlerle işbirliği kolay olmadı elbet. Devletin gözünde iyi hayaletler ve kötü hayaletler vardı. Örneğin 15 Temmuz’a kadarki süreçte AKP’den tek parti dönemine yöneltilen bütün eleştirilerin muhatabı ferd olarak İnönü, kurum olarak CHP idi. Kötü hayaletler bunlardı. Ne doğrudan ne dolaylı biçimde Mustafa Kemal ve icraatleri eleştiriliyordu. Aslına bakarsanız bu ayrım AKP’nin siyasal atası sayılan Necip Fazıl’dan beri yapılmaktaydı. Kısakürek’in sayısız metninde, konuşmasında Mustafa Kemal ve dönemi hep “Gazi Hazretleri” sıfatının yaldızlı ve meşrulaştırıcı etkisi eşliğinde anılır iken İnönü’nün ne sağırlığı kalmıştır ne hayınlığı ne iş bilmezliği. Mustafa Kemal ile Kemalistleri ayrı tutarak bir tür “böl-yönet” politikası izlemiştir siyasal İslamcılar. 15 Temmuz’dan sonra devletin yapısal dönüşümüne eşlik edecek yeni bir retoriğe ihtiyaç duyulmuştur. Bu retoriği “ortak değerler” sloganıyla özetlediler. Yeni muktedirler artık Mustafa Kemal arketipinin gölgesine sığınarak fakat bu kez “birleştir-yönet” politikası izleyerek rejimlerini kökleştirme yoluna girmiştir. Ekim 2024’te dillendirilmeye başlanan “iç cephenin güçlendirilmesi” de bu yeni retoriğin bir parçasıdır. Tek parti dönemine yönelik eski retorikte “eleştirilen ile korunan” ayrımı yapılırken 15 Temmuz’dan sonraki retorikte “bağdaştırıcılık” ilkesi öne çıkarılmıştır.

Dedik ya, en zekimiz devlet diye. İşte böylesi buluşlarıyla gösteriyor keskin zekâsını. “Ortak Değerler...” İki kelime de son derece olumlu, sıcak çağrışımlara sahip. Ne de olsa akl-ı selim sahibi hiç kimse “ortak” addedilen ve “değer”li bulunan hiçbir şeye kem gözle bakamaz; ama bakarsa kamuoyu nazarında karalanması kolay olur diye düşünüldüğü besbelli. Her zamanki muğlaklığıyla, içi her duruma uygun biçimde doldurulabilmesiyle bu yeni retorik Mustafa Kemal ismi altında Erdoğan’a, Türkiye Cumhuriyeti ismi altında başkanlık sistemine siper olmuş görünüyor. Tarihsel figürler güncel figürlerin korumasına alınırken güncel figürler de tarihsel figürlerin meşrulaştırıcı hâlesinden faydalandırılıyor. Zaman zaman Anıtkabir’den fotoğraf atan veya Mustafa Kemal’i öven başörtülü kızlara gösterilen tepkinin bugün artık hiçbir sosyal yaptırım gücü yok; çünkü devlet AKP eliyle bu fotoğrafı bizzat çekti ve çoktan “like”ladı bile. Bitti o iş. Düşünün, Leman dergisi müptezellerinin linç edilmesiyle TBMM’nin 1920 tarihli açılış telgrafının yayınlanması arasında sadece birkaç gün var. Telgrafın yayınlanmasıyla iklim değişikliği kanununun meclisten geçirilmesi arasında ise birkaç saat. Görüntüler yan yana, art arda ne kadar hızlı getirilebilirse algıda birbirini o kadar iyi tamamlıyor veya perdeliyor.

15 Temmuz’dan sonra AKP’li arkadaşlarıma şöyle demiştim: “Hepiniz ortak değerlere (!) ikna edilene kadar süründürüleceksiniz. Ama bir kez cân u gönülden ikna olduktan sonra yaşayıp yaşamamanızın sistem açısından pek önemi kalmayacak. Çünkü içiniz boşaltılmış; tarihsel, kültürel ve politik iddialarınızın tümünden istifa ettirilmiş olacaksınız.” İçi boş şahıs kültleri karşısında içi boşaltılmış kitleler… Yönetmek için ideal. 

Muhammed SARI (8 Muharrem 1447 - 3 Temmuz 2025)

TOP ATAN TOP

Yazının başlığı çocukların okuma fişleri gibi mi oldu? Öyleyse tam isabet! Topu atmak üzere olan, çocuklaştırılmış bir millet hakkındaki yazının başlığı böyle olmuş çok mu? Yanlış mı görüyorum diye birkaç kez baktım fakat hayır; TRT dizisindeki Fatih Sultan Mehmed karakteri şahi topu besmeleyle ateşliyor, topun ağzından fırlayan futbol topu surlarda gedik açıyordu. “Surda gedik açtık” diye ünleyen Necip Fazıl bu sahneyi görse gediğin başka yerde açıldığını hemen anlardı. Öte yandan, merhum şair pragmatizmin şahını bilse de şahi toptan futbol topunun fırlamasına muhtemelen daha çok estetik kaygılarla itiraz ederdi. Şimdikiler bu kadarcık kaygıdan da uzak, düşünmüyor sadece işlerine geleni yapıyorlar. Bize yarayan ne biri ne diğeri. Güzellik ile fayda arasında tercih yapmayı kabullenen herkes, ahlâkı temel almadığı için uzun vadede ikisinden de mahrum kalacaktır. Topla top atan akıl yarın Zülfikâr’la döner kesecektir. Yoksa kesti mi?

Şaşırmıyorum tabii ki. Şaşırmış gibi de yapmak istemiyorum; -mış gibi yapmak şu şartlarda espriden ziyade acıklı bir hâlin tezahürü oluyor çünkü. Peki ne? Beni yazmaya iten sembollerin tarihteki seyirleridir, temsil ettikleri şeyin gerçekten var olup olmadığını öğrenme merakıdır. Mesela tüfeğin icadını namertçe bulmuş bu millet topun icadı hakkında ne buyurmuştu acaba? Resmi tarih birkaç itiraz ve tereddüt dışında fazla bir şey nakletmiyor. Bana kalırsa ne Köroğlu samurayca bir soyluluk duygusuyla hareket etmiştir ne de samurayların popüler kültüre uyarlanabilen prensiplerine bakarak Köroğlu’nun üzerine titrediği şeyi anlamak mümkündür. Kapitalizmin herşeyin suyunu çıkarıp metalaştırma işlemi sıra Türk kültürüne geldiğinde o kadar da sorunsuz işlemiyor. Daha doğrusu, diğer kültürlerin dert etmeyi çoktan bıraktığı bu işlem bizde hâlâ az çok bir tepkiyle karşılanıyor. Sorun sembollerimizin (şeairimizin) plastik açıdan yeniden yorumlanmaya uygun olmaması değil, biçimi değişen şeyin özünü muhafaza etmeyeceğine dair haklı endişemizdir. Türklerin “özü muhafaza etme” fikrini her şeyin önüne koyması formlarla ilişkisini tuhaf bir yere sürüklemiştir. Kılıç karşısında top-tüfek, sarık karşısında fes-kalpak, sancak karşısında arma-bayrak en bilinen misallerdir. Önceleri caiz olup olmadığı tartışılan bu nesneler zamanla Türklüğün alâmetleri arasında sayılır olmuştur. Bunu yersiz tutuculuğun ölçüsüz serbestiyetle sonuçlanmasının tipik bir sonucu olarak okumak mümkün. Diğer yorum, Türklerin içlerini kendi özleriyle dolduramadıkları formları benimseyememeleri, ilk fırsatta terk etme eğilimleridir. Ta ki 20. asrın ortalarına dek. 

Kültürlerin Batı kültürüne entegre olma ve edilme biçimleri o kültürlerin öz-biçim ilişkisini nasıl kavradıklarını anlamamıza yarar. 19. asrın başlarından 20. asrın ortalarına kadar kati ve sert biçimsel değişiklikler üzerinden yaşanan bir Batılılaş(tır)ma misyonu söz konusudur. Buna göre Afrikalı artık yarı üryan değil efendilerinin uygun gördüğü kılıkta gezecek, Türk saçını başını açıp matruş bir suratla gezecek, Japon kimonosunu çıkarıp topuzsuz ve kılıçsız gezecektir… Özü baskılayan, söndürmeye çalışan, biçimi dayatan bir anlayış hâkimdir. Dayatmaya maruz kalanlar nevzuhur biçimlerin kadim öze ilişemeyeceği düşüncesiyle teselli bulmuş, zamanı gelince özün açığa çıkacağına inanarak sabırla beklemiş, çok uzun süre savunma pozisyonunda kalmıştır. Bu tutum neredeyse tamamıyla Batı lehine olmuştur. Özellikle de öz-biçim tutarlılığı ile tanınan Türkler bu sürecin sonunda özü koydukları yerde bulamamanın şokunu derinden yaşamıştır. Ortada ne idüğü belirsiz birçok biçim olduğunu ve o biçimler yoluyla içe sızmış yabancı özütlerin kendi mayasını bozduğunu fark etmiştir.

Batı biçimsel standardizasyonun küresel ölçekte işler durumda olmasının verdiği güvenle II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir safhaya geçip kültürlerin özünü de dönüştürmeye yönelik hamlelerini yapmaya koyulduğunda özünün gürlüğünden dem vuracak bir karşı kültürün direnişiyle karşılaşmadı. Sert güç safhasında çeşitli isyan ve bağımsızlık hareketleriyle varlık göstermeye çalışan Batı dışı kültürler bu yeni stratejiye, “Dostça konuş ve büyük bir sopa taşı!” stratejisine karşı bir şey yapamadı. Zaten doğru temellendirilememiş olan “öze dönüş” söyleminin köküne 1960’lardan sonra kibrit suyu döküldü. Uzun yıllar deformasyona maruz kalan kültürlerin muhafaza edilecek bir özleri kalıp kalmadığı giderek bir tartışma konusu olmaktan çıktı. Malî güç finansallaşarak soyutlaştıkça ve askerî güç teknolojiyle sofistike hâle geldikçe perde arkasına çekildi, böylece meydan savaşları yerini medya savaşlarına bıraktı. 1980’den sonra ortada öz veya özler yoktur, sadece biçim ve sembol takasını mümkün kılan transformatörler ağı vardır. 19. asırda kapitalizmin yayılabilmesi uğruna sürgün edilen ruhlar bu kez kapitalizmin sürdürülebilmesi için tarih sahnesine geri çağrılmıştır. Fakat bambaşka bir misyonla! Artık Batılı efendiler moda haftalarında Afrikan nüdizmi konseptini satıyor, pos bıyığı ve başında fesiyle bir Osmanlı külhanbeyi figürü top sahasında Batılı rakibini tokat manyağı yapıyor, Hong Konglaştırılmış bir dijital evrende sarışın savaşçı dişiler samuray kılıcıyla Batılı patronlara yargı dağıtıyordur… Yumuşak güç stratejisi sert güç stratejisini hem tamamlamış hem aşmıştır. Kılcallara kadar pompalanmış bu kirli kanı geri itecek veya damarları temizleyecek bir karşı tazyik odağı yok bugün.

“Dostça konuş ve büyük bir sopa taşı!” Sopa mı söze, söz mü sopaya daha çok şey borçludur? Modern siyaset felsefesini kabaca bu iki kampa ayırarak incelemek mümkün. Nihayetinde bu kampların birbirinin tamamladığı unutulmamalı. Batılılar sözün arkasında sopa yoksa ütopyaya, sopanın arkasında söz yoksa radikalizme saplanacaklarını en kanlı tecrübelerle öğrendi. Öğrendikleri diğer şey, döngünün kırılması değil yönetilip bilhassa Müslümanlara ihraç edilebilmesi hâlinde hegemonyalarının süreceğidir. Öğrenmeye niyetli olmadıkları, öğrenilmesini asla istemedikleri şey ise radikalizm ve ütopyanın ötesinde sahici bir yol yürüme imkânının kıyamet kopmadıkça var olduğudur. Son kurban bayramı konuşmasında İsmet Özel’in “Elimde sihirli değnek yok, size dokunarak sonuç elde edemeyeceğimi biliyorum, ama en çok bunu istiyorum.” deyişi bu bağlamda bende bereketli çağrışımlara vesile oldu. Şairin sihirli değneğini Roosevelt'in büyük sopasıyla karıştırmamak gerek. Şair insanların haysiyetli bir hayatın mümkün olduğunu, bunun hiç de uçuk kaçık bir fikir olmadığını anlayacak vüsat ve irtifaya kavuşmasını istiyor. sadece Mümkünse ankarîbüzzaman istiyor, çünkü harikulâde bir gelişme (gökten inen bir lütuf) olmazsa hâlimizin pek iç açıcı olmadığını görüyor. Diğer yandan, sözün ve sopanın yetmediği ve beklenen lütufun gelmediği noktada işleri her şeyi gören Allah’a havale etmenin en hayırlı yol olduğunu işaret ediyor. Yani “sihirli değnek” bir ümitsizlik ve çaresizlik ifadesi değil. Hayatı boyunca gözbağcıların ve değnekçilerin kirli işbirliğini ifşa etmiş bir Hak erinin sözleri bunlar. 

Muhammed SARI (24 Zilhicce 1445 - 30 Haziran 2024)