Tanzimat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanzimat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ŞİMDİKİ AKLIMIZ

Yirmi yıllık öğretmenim. Öğrencilerden öğrendiklerim hayatımda başlı başına bir yer kaplıyor diyebilirim. Tahmin edilebileceği gibi iyi yanlarından çok kötü davranışlarının bana öğrettiklerinin yeri büyüktür. Şimdiye dek öğrencilerime aslî kötülük yakıştırmadım, fakat taşıdıkları arızî arızalar fazlasıyla can sıkıcı olmuştur. Vazifem gereği onları arızalardan arındırmaya (!) gayret ediyorum. Bazen de böyle bir sistemde çocukların daha arızalı hâle gelmelerine sebep olmasak vicdanen daha doğru bir iş yapmış olacağımızı düşünüyorum. Bugüne dek vazifemle vicdanım arasına sıkışmamak için yaptığım her şey işsiz kalmamla sonuçlandı.

Bu sıkışma anlarında bana en ibretlik gelen husus, notunu kırmak üzere olduğum öğrencilerin tavırları olmuştur. Bir çocuğun kumaşı kendini o noktada belli eder. Mazeret bildirip çalışmadığını kabullenenler bir yanlışlarını bir doğruyla temizlemiş olurlar benim nazarımda. Böyle çocuklar beni hep dürüst ve cesur olmaya teşvik etmiştir. Onların o yaşta gösterdiği açıkyürekliliği acaba ben ne kadar gösterebiliyorum diyerek kendimi sigaya çektiğim çoktur. Fakat bir kısım çocuk vardır ki ne çalışmayışına mazeret sunar ne kendisine takdir edilen nota rıza gösterir. Evvela kendinden başka herkesi, her şeyi suçlamaya kalkışır, yaygara koparır; ardından öfkesi yatışır, yalvarırcasına, ısrarla hatta nefret dolu bir ses tonuyla son bir şans daha istemeye başlar. Ki bunlar zaten ikinci, üçüncü şanslarını kullanmış çocuklar olur genellikle. Akıbetin böyle olacağını akıllarına bile getirmediklerini anlarsınız. Böyle anlarda eğer sakin kalabilmişsem dikkatim çocuğa değil, içine düştüğümüz duruma, sonra giderek kendi içime yönelir. Çünkü o an gözümden perde kalkmış, ibretlik manzara meydana çıkmıştır: Hisab Günü geldiğinde ben de mi böyle olacağım korkusu yıldırım gibi delip geçmiştir içimi. Korku aklı başa getiren en yaman muallim şüphesiz. Ama bize tedbir gibi aklı başında bir muallim gerek.

Onlarca âyet ve hadisten âhiret gününde mücrimlerin dünyaya dönüp hatalarını telafi etmek için son bir fırsat isteyecekleri haber verilir. Fakat dünyaya döndürülseler dahi aynı kötülükleri işleyecekleri gerekçesiyle bu istekleri reddedilir ve geri dönüş yolu ebediyen mühürlenir. Bu haber bize bazı akılların dünyadayken asla başa gelmeyeceğini, son-ucu pişmanlık ile çizildiğinde akıl dediğimiz şeyin insanı hüsrana götüreceğini gösteriyor. Hadisenin yakıcılığını tasavvur etmek zor değil. Çünkü aynı can yakan duruma dünyadayken çok kez düşmüşüzdür. “Şimdiki aklım olsaydı…” demişizdir hayıflanarak. Yine de aklımızın henüz hayattayken başımıza gelmesini nimet bilmekten yanayım. Hiç gelmeyebilirdi de! 

Dünyada olmak kevn ü fesad döngüsünün devam ettiği, bitişleri pekâlâ yeni başlangıçların takip edebileceği anlamına gelir. Reenkarnasyon inancı aklın bu teklif ve imtihan hakkını esastan yok saydığı için bâtıldır. Hâlbuki İslâm’dan bazı akılların Hisab Günü’nde bile başa gelebileceğini öğreniyoruz. Demek ki insan aklı dirilişten sonra da değişip dönüşmeye devam ediyor. Başına ne geldiğini şeksiz şüphesiz anlasın, muhasebesini yapsın, son sözünü söylesin diye. Cemil Meriç’in bu meyanda sıkça anılan “Şuur uçurumların önünde uyanır.” sözü aslında insanın yaratılışından gelen kader-irade meselesine değil, dünyadaki trajik kahramanın kaderine ilişkindir. Her uyanış trajik bir nüve taşısa da trajediye dönüşmeden yaşanacak uyanışların insanın ruh bütünlüğünü korumasına daha çok yardım ettiğini düşünüyorum. Aramızda “keşke” demeden yaşayan kâmil akıl sahipleri varsa onlara ne mutlu! Ben aklın evsafı veya mahiyetinden çok uyanışın şartlarıyla ilgileniyorum.

Akla yakıştırılan “evrensellik” vasfı, insanın soyutlama becerisinin abartılmasından, göreceli üstünlüklerin mutlaklaştırılmasından ibarettir. Aklın zamana, zemine bağlılığı (bağımlılığı?) “şimdiki aklımız” tabirinden daha veciz ifade edilemezdi sanırım. Aklı bir kiple sıfatlandırmak başka kiplere de kapı açıyor elbette. Örneğin “yarının aklı”na (ferdâ!) medhiyeler dizip “geçmiş akıllar”a (tarih-i kadim!) lanetler okuyanlar çıkıyor ortaya. “Yarının aklı” spekülasyona sonuna dek açık, nokta atışı tahmine kapalı bir alan. Fütüroloji ve kurmacayla sürekli bu alana ışık düşürmeye çabalıyorsanız geleceğin daha iyi olacağı, olması gerektiği gizli inancını taşıyorsunuz demektir. “Şimdiki aklımız” vurgusu sizin için “geçmiş akıllar”dan köklü bir kopuşu imliyorsa orada modernizm kendine sağlam bir zemin bulmuştur. Ayrıca “geçmiş akıllar”ı geçmişe tamamen gömmek için “şimdi”yi “yarın”ın bir cüzü gibi kabul ediyor, yani ehvenişer olarak görüyorsunuzdur. Geçmişi peşinen şimdinin ve geleceğin fevkinde görenler de az değildir. Bu insanlara göre “geçmiş akıllar” türlü sanat, bilim, felsefe ekolleri görünümünde insanlığın ortak mirasına dönüşmüştür. Aradığımız bütün soruların cevabı bu panteonda saklıdır derler. Bütün bu mülahazalar uyanışın şimdi değil, bir gün gerçekleşeceği yahut çoktan gerçekleştiği kabullerini dayatır bize. İnsanlık tarihi bu gibi genellemeleri doğrulayacak işaretler taşısa da bu genellemeler şimdiki zamanda, şimdiki aklıyla yaşayan ferdlere uyanış yolunda yardımcı olmuyor.

“Şimdiki aklım olsa…” görünüşte geçmişe dönük pişmanlığı ifade etse de “şimdi”ye örtülü bir övgü, hatta bir övünme anlamı taşıyor. Hâlbuki bu akıl “şimdi”ye aittir ve olsa olsa görece bir üstünlüğe, geçici bir geçerliliğe sahiptir. Aklı erişilen bir mertebenin adı olarak anlıyorsanız “şimdiki aklı” yüceltmeniz normaldir. Fakat akıl durağan bir cevher değil; iniş çıkışlarıyla, ileriye sıçrama ve geriye düşmeleriyle meşhurdur. Cevheri sabit olsaydı onu zamana veya zemine nispet etmemiz gerekmez, dünya hayatı denen imtihana gerek duyulmazdı. Akıl cevheri sabit olsaydı uykuya dalmaktan veya uyanmaktan bahsedemeyecektik. Buna rağmen geçmişte takılıp kalmayacak, yarınlarda eskimeyecek, tümzamanlı bir akla nasıl sahip olunacağı sorusuna cevap aramaktan vazgeçmiyor insanoğlu. Felsefenin yüce ama talihsiz ereği budur. 

Tanzimatçıların “akl”ı ve “fenn”i eşitlediği günden beri trajedi ile komedi arasında savruluyoruz. Bütünüyle aklın belirlediği bir “şimdi” (Avrupalılık) mümkün ve gerekli midir diye sormamız abes karşılandı. Bütünüyle “şimdi”nin belirlediği bir akıl (Amerikanlık), akıl olma vasfını haiz midir diye soramadık. Bugün “gününü gün etme” kipine sıkışıp kalmamızın sebebi kendi sorularımızı soramayışımızdır. Hâlbuki cümle varlık soru ile cana gelir, harekete geçer. “Elestü bi rabbikum” diye sual edilmeseydi var olamazdık. Bilim Kilisesi zannedildiği gibi uzak galaksileri fethetmeyi değil, başından beri “şimdi” ve “akıl” kavramlarına tahakkümü en büyük mesele olarak ufkuna koymuştur. Bilim ve Kilise modalitede, kiplikte yapacağı en küçük değişikliğin insanlığın gerçeklik algılarını kökünden sarsacağını ve uyanışı imkânsızlaştıracağını biliyor.

Muhammed SARI (27 Şevval 1447 - 15 Nisan 2026)

DİYARBAKIR SOLA KAYDI!

Haberlerde ne zaman güneydoğuyla, özellikle terörle ilgili bir haber çıksa babam Erzurum’un meczuplarından Deli Hayro’yu anar. Dediğine göre Hayro sopasını yere vura vura gezer, çarşı pazarda “Diyarbakır sola kaydı! Diyarbakır sola kaydı!” diye bağırırmış. Esnafın meczup nazarıyla baktığı bu adamcağızın 60’ların Erzurum’unda ünlediği sözde bir hikmet arayıp aramamakta hepimiz özgürüz. Belki bir gazeteden, bir radyodan öğrenip diline dolamıştır diyebilirsiniz. Neyi niçin söylediğinden bile haberi olmayabilir zavallının. Ben yine de meczupların perdesiz sözlerini aklımın bir köşesine yazmaktan yanayım. Kaldı ki o dönemin şartlarına ve sonrasındaki elli yıllık kolektif tecrübeye baktığımızda toplumun inceden inceye bir şeylere hazırlandığı, toplumu taşıyan zeminin adım adım kaydırıldığı şüphesinden kurtulmak kolay değil.

Bize ilkokulda öğrettiklerine göre dünya sürekli hareket etmektedir. Hemen hemen hep aynı hızda, aynı yönde ve aynı yörüngede. Çocukluğum bu değişmezlik bilgisinin verdiği güven hissiyle geçti. İyi de oldu. Fakat temel hayat bilgilerinin çoğu gibi bu da ilk gençlik yıllarıyla birlikte sarsılıp yıkılmaktan kurtulamadı. Şaşkınlıkla başlayan, şüpheyle devam eden, nihayet yüzleşmeyle sonuçlanan sürecin sonunda dünyayı uzay boşluğundaki “gezeğen bir cisim” olarak tasavvur etmenin çocukça olduğunu fark ettim. Dünya gezegeninin hız, yön ve yörünge değerleri gözlem alanımızın içindeydi evet, ama müdahale alanımızın dışındaydı. Bilakis biz bu faktörlerin etkisindeydik ve bu konuda yapabileceğimiz çok az şey vardı. Baştan belirlenmiş ve insanın temas etmesine kapalı bir sistem fikrini, daha doğrusu bu türden bir bilgi uğruna yaşamayı soğuk buldum. Bu karar “bilim” denen konsepte mesafeli durmamın da esası oldu. Kozmik bir yasayı keşfetmek ile o yasanın nasıl ve daha önemlisi neden mevcut olduğunu bilmek arasındaki devasa uçurum kapanmış olmuyordu. Bilim ilksel anlamdaki “felsefî neden”le değil, ilişkiselliği açıklayan “mekanik neden”le ilgileniyordu. Bilim tetiği arıyordu, ben tetikçiyi. Neticede, yaratılışın eşsizliği karşısında hayret ve hayranlık duygularıyla dolmak için onu mekanik bir tarzda “nedenlemek” zorunda olmadığımı gördüm. Bu da sanata yönelmemin esasını oluşturdu. 

Hayret ve hayranlığın nadiren yaşadığımız duygular olduğunu düşünürsek, dünya denen koca mekânı ve ömür denen uzun zamanı anlamlandırmak için geride hâlâ doldurulması gereken büyük boşluklar kalır. Hayatımdaki o boşluğa, boşluğa hiç tahammülü olmayan siyaset yerleşiverdi. Bilim mi sanat mı çatışmasından kaçarken daha beterine tutuldum. Bire indirmek isterken kefeler üçe çıktı. Ziya Paşa’nın “bu terâzû o kadar sıkleti çekmez” dediği sınıra dayandım. Dünya, bilim ve sanatın nazarında soyut ve değişmez özleri, özellikleri bakımından değerliydi. Siyasetin gözünde ise değişkenlikleri ve somutlukları kadar değerli sayılıyordu. Bilim ve sanata göre kozmosta nadiren ekstrem hadiseler olur ama bu bir sorun değildir; çünkü varlığın kendisi bile kavranmasına binyıllar yetmeyecek bir vadidir. Siyasete göre ise dünyanın her yerinde her an bir şeyler olmaktaydı. Olmasa da oldurulmalıydı! Hayat doldurulmalıydı, çünkü dünyaya bir kez geliyorduk. Gazetecilerin, siyaset yorumcularının hayatı yirmi dört saat esasına göre anlamaları ve yirmi dördünü de haberle doldurmalarının altında bu dürtü vardır. Dünyanın hep aynı hızda, yönde, yörüngede döndüğü bilgisi siyaset için fazla bir şey ifade etmiyordu; bilim ve sanatın dünyayı durdurup düşünmeye davet eden teklifi sıkıcıydı. Siyaset, dünyayı dışlaşmış dinamikler ve bu dinamikler arası etkileşimler üzerinden okumaya çalışıyordu... Galiba hepsi haklıydı!

İlgi duyduğum alanların birbirleriyle çatışmaları, mesafeli durduğum alanların ilgi duyduğum alanlarla kopmaz bağları beni gerilime sürüklüyordu. Neyi, neyle, nasıl ve niçin bilecektim? İstikamet temin edecek o bilgi neredeydi? Bilim ve sanat birbirlerini ironik biçimde “özcü” olmakla suçluyordu, ama ikisi birlik olup siyaseti “özden yoksun” olmakla da suçlayabiliyordu. Tipik 19. yüzyıl icadı olan sosyolojik bakış bu iki(rcik)li okuma biçimlerinin arasına bir kuma gibi girdi. “Bakış” diyorum çünkü sosyoloji ne bilimdi ne sanattı ne de siyaset yapma yoluydu. Sosyoloji daha çok bir araştırma ve betimleme zanaatı oluşuyla ve klasik bilgi kategorilerine mesafeli duruşuyla dikkati çekiyordu. Bununla birlikte bilimsel yöntemden, siyaset pratiğinden, sanat felsefesinden aldıklarıyla kendine bir alet çantası oluşturmuştu. Diğer bilgi/bilim alanlarını araçsallaştırmıştı. Dünyayı ve hayatı açıklamak için “toplum” denen yeni bir mahlûku esas alıyordu. Öyleyse içinde bulunduğumuz girift “toplumsal” durumları bu türden eklektik disiplinlerle açıklamaya çalışmak daha akıllıca olmaz mıydı? Örneğin baştaki anekdota dönersek, “Diyarbakır sola kaydı!” ünlemi (haberi? tespiti? iddiası?) hangi bilgi/bilim alanının konusu olmalıydı? Bugün “Diyarbakır”ın ülkenin tam olarak ne yanına denk düştüğünü söyleyebilecek insanlar meydanda değilse, “sol”un dün de bugün de üzerinde uzlaşılan bir tanımı olmamışsa, “kayma” ile ne kastedildiği sarahatle açıklanamıyorsa bize hiçbir bir bilgi/bilim alanının tek başına yardımcı olabileceğini zannetmiyorum. “Bütünlüklü bakan ve içeriden konuşan” bir bilme disiplini kuramadık.

Bugün zeminin kayacağı bir sağ veya sol yok. Fakat zemin kaymaya devam ediyor, burası muhakkak. Öyleyse bunu nasıl izah etmek gerekir? Benim kanaatim, kaymanın yönü değil sürekliliği üzerine düşünmenin daha önemli olduğudur. Sürekli kayan bir zemin standart yokluğuna, merkezin veya sabitenin yokluğuna işaret eder. Zamanımızı nasıl ölçüp mekânımızı nasıl adlandırdığımız hususunda açık bir konsensüs yoksa ikisi de sonsuza kadar kaymaya devam edecektir. Zemin kaymasını Tanzimat adıyla karşılıyoruz bugün. Bu kadarcık idrake varılması bile bir şeydir. Ne var ki hem Tanzimatçılar hem de onların sulbünden gelenler zemin kaymasını “dünyanın gidişatına ayak uydurmak” olarak, görünüşte “kaçınılmazlık” vurgusuyla ama aslında örtülü bir “izmihlâl” tehdidine bulayarak propaganda ettiler. 19. yüzyıla kadar ne siyasi ne ekonomik ne kültürel açıdan türdeş bir yerküreden söz edemezken Batı’nın küresel standardizasyon programını uygulamaya geçmesiyle bütün milletlerin ve devletlerin zemini kaymaya başladı. Acemilikleri ve acelecilikleri her hâllerinden belli olan Tanzimat aydınları, mesela Şinasi, zemin kaymasına karşı “Asyâ’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikri”ni İstanbul’da izdivaç ettirmeyi öneriyordu. Zeminin çoktan Londra’ya kaydığı anlaşılamamış görünüyordu. Nitekim bu tekliften yirmi yıl sonra zaman da Londra’ya, Greenwich kasabasına kaydırıldı. Batılılaşmacılar sadece ayağımızın kaydığını düşünüyordu. Kayan hayatımızdı!

Muhammed SARI (15 Cemaziyelâhir 1447 - 5 Aralık 2025)

KURULU DÜZENİMİZ

Büyüklerimden biri vaktiyle idarecisiyle yaşadığı bir sohbeti nakletmişti. İdarecisine okuldaki işleyişten dert yanıyor, insanların iş bilmezliğinden şikâyet ediyormuş. Hararetle konuşurken lafı ikide bir kurumsallığa, kurumlaşmaya getiriyormuş. Kurum şöyle kurum böyle derken sohbet epey uzamış. Müdür bey kendisini sonuna kadar sükûnetle dinlemiş ve bizimkinin cephanesi tükenip de harareti düşünce ona meşhur mafya dizisinden bir replikle mukabele etmiş: “Hocam şimdi bana kurum falan diyorsun. İyi diyorsun, güzel diyorsun. Ama kurum dediğin kim? Sen, ben… İnsanların haricinde kurum diye bir şey yok ki!” Bu anekdotu ara ara hatırlar ve kendime sorarım: Müdür söylediği söze gerçekten inanıyor muydu yoksa muhatabını ıskat için zekice bir hamleye mi başvurmuştu? “Tüzel kişilik” kavramı bizde hiç yerleşmiş miydi? Tüze ile kişiyi birbirine ezdirmeden nerede bitiştirip nerede ayrı tutuyorduk?

Devlet kültürümüz “kurumun şahıs, şahsın kurum olduğu” monarşik rejimlere dayanıyor. Kudret-adalet dengesinin görece iyi korunduğu klasik çağlarda bu rejimlerin nimetlerini devşirdik, bunlardan kurduna kuşuna varıncaya kadar çevremizi de faydalandırdık. 17. asırla birlikte denge adalet aleyhine bozulunca geriye sadece külfet üreten bir yapı kaldı. Üstelik çevre memleketlerin külfeti de sırtımıza bindi. Adaleti bir daha gören olmadı, kudret ise tamamen silinip gitti. Adaletsiz ve kudretsiz son birkaç yüzyılımız boyunca kurum-şahıs meselesini açıklığa kavuşturamadık. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemleri baştan aşağı bir yetki ve temsil karmaşasını yansıtır. Her müşkülden bir inkılâp darbesiyle kurtulmayı marifet sayan Kemalist kadrolar bile yetki ve temsil meselesini muallakta, giderek muğlak bırakarak çalıyı kenardan dolanmıştır. Saltanat, hilafet, şeyhülislamlık gibi kritik kurumlar hakkında nihaî kararlar alamamış; işleri belirsizliğe mahkûm ederek ve monarşik devletin yerine parti devletini ikame ederek aradan sıyrılmıştır. Klasik çağlarda ferdlerde müşahhas hâle gelen kudret ve adaleti modern tüzelliğin uhdesine devrederek kaçak güreşmiştir. 1945 sonrasının Amerikan hegemonyası gelip çattığında kurum-şahıs münasebetlerinin tesis edilmediği, ceberut ama kof bir rejimde yaşadığımız kabak gibi ortaya çıktı. Amerika’nın sihirli değneği bu kabağı süslü bir kupa arabasına çevirmeyecekti elbette. Bugün bile kurum nedir, şahıs kimdir, bunlar arasındaki münasebetin mahiyeti nasıldır sorularının cevabını bulamadığımız için kriz üstüne kriz yaşıyoruz. Aileden parlamentoya kadar.

Kurum-şahıs münasebetlerinin belirsizliği bizi içten ve dıştan çürüttü. Devlet, kişi hakkını kendi otoritesine yöneltilmiş bir tehdit olarak, millet ise vatandaşlık vazifesini başına sarılmış bir bela olarak görmeye başladı. 1923-1950 devresindeki devlet-millet kopuşu kişilik haklarının gaspı bakımından, 1950-1960 devresindeki devlet-millet flörtü vatanseverce vazifelerinin savsaklanması bakımından bugün bile Türk siyasallaşmasının krizini gözler önüne seren bir laboratuvar hükmündedir. Yaygın kanaate göre devletin ne olduğu konusunda anlaşabilirsek vatandaşın kim olduğu konusunda da uzlaşabilir ve böylece “kurulu tüze”yi ıslah edebilirdik. Osmanlı ve Cumhuriyet elitleri bu “kurulu tüze”nin devamından taraftı. Azınlıkta kalan kanaate göre ise uygun hareket seyri önce vatan ve vatandaş kavramlarının berraklaştırılması, ardından devletin “yeni bir tüze”yle yeniden tanımlanmasıydı. 27 Mayıs “yeni tüze” imkânını tahrip ederek bu tartışmaya son verdi. 27 Mayıs’tan sonra “evrensel demokratik(?) kurumların tesis edilmesi”yle toplumların özgün ve otantik yönetim mimarileri oluşturma hakları ellerinden alındı. Demokrasinin evrensel form olarak dayatılması dünyadaki bütün kurum-şahıs ilişkilerini eskisinden daha kötü biçimde çarpıttı, toplumları bu çarpıklığı sürdürmeye, yani kurumsallaştırmaya zorladı. Demokrasi bu bakımdan mağlupların rejimi oldu denebilir. Demokrasinin mağluplara boyun eğdirmesi meselenin bir yönüdür. Konuşulmayan yönü, Amerikan ihracı demokrasiye boyun eğenlerin bu yolda galip görünse de mağlup sayıldığıdır. “Demokrasinin beşiği” sayılan İngiltere’nin bile. 

Demokrasinin toplumcu tezlere de bireyci tezlere de sonuna kadar açık olması onu içi boş bir biçimden ibaret kılıyor. 20. asrın başlarında Wilson’ın ve Lenin’in demokrasi tanımlarını, İngiltere ile Fransa’nın demokrasi tecrübelerini ana hatlarıyla bile uzlaştırmak mümkün değil. Amerikan hegemonyası 1945’ten sonra bu sorunu da kökünden çözdü. Demokrasiyi insan hakları ve serbest piyasa ile birlikte paket program hâlinde satın alma şartını koştu. Parçalar her ne kadar Amerikan think tank fabrikalarından demonte geliyor idiyse de Avrupa toplumları o parçaları kendi ihtiyaçlarına göre monte etme esnekliğine kısmen sahipti. Amerika detaylarla ilgilenmiyordu, paketin satın alınması ve parçaların kullanılması yeterliydi. Aynı parçalardan bir ülkede televizyon koltuğu üretilirken, diğerinde elektrikli sandalye imal edilmesine şaşırmıyorduk. Biz demokrasi paketinden çıkan parçalarla ancak bir kıraathane taburesi yapabildik. 1945’ten beri demokrasi sanatını o tabureden icra ediyoruz. Uzun süredir ne kıraathane tarayan teröristler ne tabure üzerine çıkıp nutuk söyleyen kasaba siyasetçileri var hayatımızda. Buna rağmen tabure ve üzerinde oturan adam varlığını korumaktadır.

Türk usulü demokrasi yetki-temsil kaosunu azaltmak bir yana, düşük yoğunluklu kaosun hayat tarzı olarak iliklerimize kadar işlemesine sebep oldu. Kurumun ve şahsın nerede başlayıp bittiği üzerine hâlâ bir konsensüs yok. Şahsiyeti ezip yok saymayı kurumsallık sanmaya da şahsiyet sahibi olmayı kolektif şuurun reddi olarak anlamaya da eşit derecede yatkınız. Hayatı boyunca âmir-memur, ast-üst dışında insanî ilişkiler geliştirmemiş kişilerde kurumsallaşmanın duyguca katılaşıp taşlaşmak şeklinde tezahür ettiğini görürüz. Böyleleri son yıllarda “yönetişim” jargonunu ve medyatik kanalları kullanarak “yontulduklarını” göstermeye çalışmaktadır. Bunu tekâmül sayabilir miyiz, şüpheli. Şahsiyeti, bireysel hak ve özgürlükleri dillerinden düşürmeyenler ise bir yerden sonra kendilerini vazgeçilmez sanma hastalığına kaptırmış, pasif agresif bir ruh hâline bürünmüşlerdir. Bencilliklerini postmodern teorilerin muhaliflik pozuyla örtmeye çalışırlar. Kitleler iki güruh arasında kıstırılmıştır. Kıskaçtan ancak mesuliyet sahibi bir avuç bağımsız figür kurtulur.

102. yılı kutlanan Cumhuriyet önce İngiliz sonra Amerikan prensiplerini benimsediği ölçüde kurulu ve kurumsal sayıldı. Hâlbuki Osmanlı bittikten sonraki ve Türkiye başlamadan önceki en karanlık günlerde bile varlığı kesintiye uğratılamayan tek kurum olan ordu, başkasının onayına ihtiyaç duymadan kendini cümle âleme kabul ettirmişti. Mesuliyet sahipleri o gün ordunun yanında durmakta nasıl haklı idiyse sonrasında ona mesafeli durmakta da o kadar haklıydı. Çünkü Cumhuriyet’in “kurucu(?)”ları bağımsız figürlerin üzerine kurumsallaşma adına beton döküyordu. Bugün de böyledir. Dünya sistemi kitleleri şahıs ile kurum arasında bir seçim yapmaya zorlar. Acı gerçeği hepimiz biliyoruz. Kitleler bağımsız figürleri över ama günün sonunda “kurulu tüze”yi seçer.

Muhammed SARI (7 Cemaziyelevvel 1447 - 29 Ekim 2025)

FİKRİ İPTAL EDEN FİKİR

Namık Kemal biraz İngiliz demokrasisi ve parlamentosuna duyduğu abartılı alakanın, biraz da cedelseverliğin tesiriyle şu meşhur sözü söyleyivermiş: Bârika-i hakîkat müsâdeme-i efkârdan doğar. Fikirlerin vuruşup çarpışmasından hayırlı netice alındığını hiç görmediğim için bu sözün taşıdığı iddiaya karşı mesafeli olageldim. Çatışan şeyin fikirler değil, çıkarlar olduğunu düşünmeye eğilimliyim. Farklı fikir sahibi iki taraf arasında savaşa varan çatışmalar çıkabilir ama bu durum nadiren fikir savaşı olarak adlandırılabilir. Savaşın sonunda mağlubun fikren haksızlığına, galibin fikrî üstünlüğüne ise hiç hükmedilemez. Fikirler galibiyet-mağlubiyet kategorilerinin dışında ele alınmalıdır. Onları olsa olsa doğruluk-yanlışlık mihengine vurabiliriz. Hâl böyleyken doğru ile yanlışın mücadelesinden, hele iki yanlışın müsademesinden doğrunun öne çıkma ihtimali nedir? Yahut iki doğru fikrin çarpışması size makul geliyor mu? Namık Kemal parlamento yerine sosyal medyayı görse acaba aynı iddiada bulunur muydu? Her saniye milyarlarca fikrin kaynaştığı dijital mecralarda hakikat parıltısını ara ki bulasın.

Konuşma özgürlüğü ile fikir özgürlüğünü birbirinden ayıramaması demokrasinin temel zaaflarından biri. Bu zaaf her konuşanın bir fikri olduğu, susanların fikir sahibi olmadığı yanılgısını doğuruyor. Yanlış fikirlerin parlak savunusu, doğru fikirlerin sönük sunumu da yanılgıyı pekiştirebiliyor. Buna mukabil konuşanları susturmak, susanları konuşmaya zorlamak da bir çözüm değil. Çıkmaza girmemek için fikirleri konuşma-susma değil, zaman-zemin bağlamında ele almak daha akıllıca olur. Fikir olma katına yükselmiş her tecrübe kendini doğru biçimde ifade edebileceği zamanı ve zemini bekler. Fikirsizce konuşanların böyle dertleri yoktur, patavatsızca yaşar onlar. Ağırlaşan algı bozukluğu yüzünden günümüzde efkârlılarla efkârsızlar arasındaki farkı görmek de zorlaştı. Vaktini bekleyen fikirler “içten pazarlıklı” olmakla itham edilebilirken, aklına eseni istediği söylemeye “dobralık” vasfı yakıştırılabiliyor. Bahtiyar; fikirlerin nerede, ne zaman ve nasıl zikire dönüşmesi gerektiğini kavramış kişidir. Bedbahtlık fikirlerin zamansız, zeminsiz ve yordamsızca dışavurumundan kaynaklanır. Tam bu noktada akla başka bir soru geliyor: Bir fikir sırf zamanlaması isabetli olduğu için doğru, kötü zamanlamadan dolayı yanlış kabul edilebilir mi? Yükselen siyasal ve toplumsal dalgaların üzerinde sörf yapabileni haklı, dalgaların altında kalanı haksız mı kabul edeceğiz?

Çeşitli cevapları olan ama nihai çözümü olmayan sorular soruyorum. Fikir yürütmek biraz böyledir. Namık Kemal’in pek beğendiği demokrasi nihai çözümü olmayan sorulara verilen vasat ve makul cevaplardan müteşekkil bir sistem vaz eder. Optimuma, sağduyuya, fazla çapak taşımayana taliptir. Demokrasi düşünme faaliyetini bir noktada durdurmak demektir. Çünkü fikir yürüterek vardığınız demokrasi rejiminden fikir yürütmeyi sürdürerek pekâlâ uzaklaşabilirsiniz. Demokratik düşünme tarzı teorik açıdan "demokrasinin iptali"ne kadar varabilir. Fakat demokrasinin mabedi sayılan meclislerin işleyişi bu gerçeği örter. Meclislerde sureta en sert tartışmalar yapılır ama yola daima “aşırı uçlar tasfiye edilerek” devam edilir. Atılan her okun 12’deki oku yarıp onun yerine yerleştiği varsayımıyla ilerler demokrasi. Bu varsayıma göre bir eski doğrular bir de yeni doğrular vardır; gelecekte bunların yerini alacak daha yeni doğrular, en yeni doğrular gelecektir ilh... Varsayımlarını tartışmaya açtığınızda dünyanın en kırılgan rejimi diyebiliriz demokrasi için. Yine de bu naif imajı sizi yanıltmasın. Bütün demokrasiler arkasında bir vasatı, bir ortalamayı kitleye dayatacak kadar güç saklar. Zor kullanımı her rejim için geçerlidir. Elinizde askerî, iktisadî, teknolojik güç olmadan halka demokrasi gibi “halkçı” bir rejimi bile kabul ettiremezsiniz. Bu tuhaf çelişki sebebiyle ABD’ye hem “dünyanın jandarması” hem “demokrasinin koruyucusu” unvanı yakıştırılabiliyor. Roma’ya hukukîliğin ve sömürgeciliğin beşiği gözüyle bakılması gibi. Lafı uzatmadan şunu söylemek lazım: Demokrasi hem felsefî özü hem farklı tarihsel yorumları sebebiyle diktatorya kurmaya son derece elverişli bir formdur. Yeter ki hangi fikrin hangi zaman ve zeminde öne çıkacağını veya hangi fikrin önünün kesileceğine karar verecek güce sahip olunsun. 

Demokrasinin çelişkilerini görmediğimizde Namık Kemal ve neslinin yanılgıları hepimizi kolayca esir alabilir. Şairimiz büyük bir salonda yüzlerce beyefendinin en zıt fikirleri, en şedid biçimde tartıştığına ama hakikatin tecellisi için orada bulunduklarının bilinciyle terbiyelerini hiç bozmadıklarına, neticede oylama yaparak herkesi bağlayıcı bir karara varmalarına hayret eder. Neden bizde de böyle bir meclis yok diye hayıflanır. Tanzimat nesli modern bazı fikirler ve hareketlerden haberdardı, fakat onları doğuran kök fikir ve ilk hareketlerden bîhaberdi. Bu bilgisizlik olanı olduğu şekliyle anlama safdilliğine sürüklemişti onları. Hakikatin fikirlerin çatışmasından doğabileceğine kanaat getirebiliyorlardı. Hâlbuki hiçbir fikir kendinden ibaret değildir; fikirler mücerreden ve müstakilen değil salkımlar, örüntüler, ağlar şeklinde yaşar. Onları doğuran şartlar anlaşılmadan olan bitenin künhüne varılamaz. 

Hadiselerin ve fikirlerin künhüne varmak Batılılaşmayla birlikte bir gaye olmaktan çıktı. Sathî bir hayata razı olduk. Ne saltanattan meşrutiyete geçerken meşrutî yönetimin ilkeleriyle ilgileniyorduk, ne cumhuriyet fikriyle ilgili bir müzakere ortamı vardı, ne meclisin manası üzerine retorik beyanlardan fazlasına sahiptik, ne çokpartili hayata geçerken demokrasi tarihinin parçası olmakla ilgileniyorduk, ne cumhurbaşkanlığı sistemine geçerken neyi arkada bırakıp neye yöneldiğimize dair sahici bir stratejiye sahiptik. Can havliyle alınan kararlar, konjonktürel dayatmalar, sefil çıkarlar dışında bir zemine oturmuyor siyaset hayatımız. Dün hararetle savunduğumuz her şey ertesi gün kurtulunması gereken yüklere dönüşebiliyor. Görünen o ki tercih edişlerimiz ve terk edişlerimizin arkasında “devletin bekâsı”ndan başka motif yok. Öyleyse Türk düşünce tarihinin en önemli kavramı “bekâ”dır desek yeri. Başka fikirlere “bekâ” fikri yerine oturduktan sonra alan açabiliyoruz. Çünkü “bekâ” bir sadmesiyle bütün fikirleri yere serebiliyor!

Muhammed SARI (27 Şevval 1446 - 25 Nisan 2025)

TARİHİ SATMAK, GELECEĞİ SATIN ALMAK

Klasik Türk düzeninden çıkılıp 17. ve 18. yüzyılların sallantılı ve kararsız atmosferine bir kez girildikten sonra Türk topraklarında olan biten hiçbir şeyin kararını Türkler veremedi. Emperyal ve sömürgeci karakterini bu yüzyıllarda aşikâr eden Batı’nın doğrudan dayattığı veya kaçınılmaz kıldığı şartlar üzerinden yürüdü işler. Tanzimat’ı bu yeni şartların bir neticesi olarak kucağımızda bulduk. Yoksa Baltalimanı Muahedesi’nin devletin transformasyonuna varacağını tahmin etmek kolay değildi. Dönüşümün daha çok ekonomik ve sosyal çerçevede, kontrollü biçimde gerçekleşeceği düşünülüyordu çünkü. Dolayısıyla Tanzimat’ın çok kısa sürede meşrutiyet fikrine evrilmesi de öngörülemedi. Hadiselerin kaçınılmaz sonuçlarını görmek, tedbir almak, karşı plan üretmek konusunda şaşkına çeviren bir beceriksizlik, bir dirayetsizlikle maluldük. Öyle ki büyük tantanalarla kazanılan (!) Meşrutiyet’ten istifade edilemediği gibi ondan sonra nereye geçileceğine dair de en ufak bir fikir yoktu. 20. yüzyılın başlarında tek derdimiz canımızı kurtarmaktı. Fırlatılan can simidinin çember, üçgen ve yamuk olmasına aldıracak lüksümüz yoktu.

Canımızı kurtarır kurtarmaz bu kez cumhuriyet fikri atıldı ortaya. Cümleyi böyle kurmanın gerçeği tersyüz etmek anlamına geldiğini bugün biliyoruz artık. Doğrusu şöyle olacak: Cumhuriyete geçilmek şartıyla can simidi fırlatılmıştı. Bununla birlikte cumhuriyete 16. yüzyıldaki mutlakiyetçi Türk düzeninden sonra belirgin bir karaktere sahip ilk rejim diyebiliriz. Ne Tanzimat’ın ne Meşrutiyet’in geçişi sağlamak dışında bir işlevi vardı, bunların geçiciliği ancak cumhuriyette karar kılınması ile görünür hâle geldi. Cumhuriyet fikri dünyanın demokratikleştirilmesi ameliyesinin bir neticesiydi. Kemalist ideoloji ne gerileme devri padişahlarının kof tekebbürüne sahipti ne 19. asır devlet ricalinin telifçi ve arabulucu tavrını benimsiyordu. Kemalistler rejimin adına cumhuriyet diyerek Batı için bir tehdit olmadıklarını, yani 300 yıl süren devlet transformasyonunun tamamlandığını ilan etmişti. “Yurtta sulh cihanda sulh” bunun en meşhur ifadesidir. Hem Türkiye’nin hem dünyanın bir karar noktasını bulduğu temennisine dayanıyordu bu ilke. Şayet cumhuriyet değil de başka bir ara rejimle belirsizlik uzasa, İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarının icbarına kadar işler sürüncemede bırakılsaydı bir Balkan veya bir Ortadoğu ülkesinden daha beter muamele göreceğimiz kesindi. Hadiselerin bu çelişkili tabiatı yüzünden cumhurun gözüne cumhuriyet bazen zorbaca bir oldubitti bazen de bir kaçış rampası olarak görünmüştür. Doğrusu rejimin adı hiçbir zaman Türk halkının umrunda olmadı. Türk devleti “kimsesizlerin kimsesi” olacak mı olmayacak mı, halk buna bakıyordu.

Cumhuriyet bizim kimsemiz olmadı; kendine başka ahbaplar, hısımlar buldu. Ne içeride ne dışarıda sahici bağlar kuramamış, ne içeriden ne dışarıdan hiçbir sahici tehdide maruz kalmamış Kemalist kadro bu fanus halini “yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle kamufle edebildiği kadar etti. Neticede “tam vaktinde” ilan edilen cumhuriyet rejimi de vakti gelince Tanzimat’ın ve Meşrutiyet’in akıbetine uğramaktan kaçamadı. Bildiğimiz manasıyla cumhuriyet 27 Mayıs 1960’ta lağvedildi. 1960’tan beri yaşanan şeyi tek bir kavramla, belirgin bir rejim formuyla açıklamak mümkün değil. Çok çok uzun bir pazarlık devresiydi yaşanan. 90’lara varıldığında bütün dünyada yeni girişimlerin, yeni prodüksiyonların hazırlandığını hissedebiliyordunuz. Sovyetler’in yıkılışından 11 Eylül’e kadarki zaman zarfında dünya sistemi yeni dönemin yapısal düzenlemeleriyle meşgul oldu. Kararın verildiği 2000’lerle birlikte Türk devletinin yeniden transformasyona uğraması zarureti ayan beyan ortaya çıktı. 2002-2016 arasında Türk iç politikasında yaşananların hepsi zahiren statükocularla rövanşistlerin çekişmesi olarak göründü. Gerçekte ise dışarıdan gelen yeni taleplerin şu veya bu düzeyde, falanca veya filanca tarafından karşılanmaya çalışılmasının kopardığı gürültüden başka bir şey değildi. 
 
Arap Baharı’ndan bugüne kadar ise inanılmaz derecede hızlanan, iç-dış ayrımını anlamsızlaştıran hadiseler silsilesi transformasyonun son merhalesine yaklaşıldığı izlenimi veriyor. Transformasyon bir an önce şu veya bu şekilde gerçekleşsin mi isteniyor yoksa belli kişiler elinde gerçekleşmesi mümkün olana kadar ertelenebilir mi? Türkiye’nin yeni bir yapılanmaya doğru gitmesi küresel şartlar bakımından Amerika’yı, bölgesel şartlar bakımından İsrail’i doğrudan ilgilendiriyor. Makul bir nazar Türkiye’nin tek taraflı ve genişlemeci bir politika izlemesinin mümkün olmadığını görür. Aynı nazar, Türkiye’nin bağımsız ve kuşatıcı bir politika izlemekten başka yolu olmadığını da görür. Bizim gördüğümüzü muarızlarımız hayli hayli görüyordur. Dolayısıyla bizi ahlâkî seçenek ile pragmatik seçenek arasında tercihe zorlayacaklardır. Zayıflık ve yozlaşma, parçalanma ve el koyma arasında bir tercih yapması gerektiğine inandığı andan itibaren Türk devleti tarihsel hatalarına bir yenisini, belki de sonucusunu ekleyecektir. 

Geldiğimiz noktada ülke içi muhalefetlerin (!) kastre edildiği, yapay devletçiklerin aradan kalkmak üzere olduğu, daha iri yapıların kendini göstermeye başlayacağı bir dönemin sinyalleri kuvvetleniyor. Bu yeni ve görece iri yapılar arasında imtiyaz bölgelerinin paylaşılacağı bir küresel rejime doğru mu ilerliyoruz? Büyük tarihi olanlar ile büyük gücü olanlardan hangisi diğerini kendi hesabına çalıştıracak? Türkiye tarihini satıp gücü mü satın alacak? İsrail gücüyle kendine bir gelecek satın alabilecek mi?

Muhammed SARI (21 Ramazan 1446 - 21 Mart 2025)