para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BORÇ GÜNÜ

Bugüne kadar benimle para konuşan, para üzerinden konuşmaya çalışan herkesi hakîr gördüm. Çok cart curt ederlerse hakaret ettiğim de vâkîdir. Bende bu tavrın kökleşmesinde iki gözlemim etkili oldu: İlki, dedemin ve babamın ceplerinde para olup olmamasına bakmadan hayatları boyunca eş dost akraba komşu torun torba herkese ikramda bulunmaktaki efendilikleri, hatta efelikleri. Kara günde de sevinç gününde de yükü ilk onlar çektiler. Bir erkek olarak elimden geldiğince aynı yolu yürümeye gayret ediyorum. Bu, atadan sadece oğula kalabilen, yalnız erkeklerin anlayabileceği bir haslet. İkincisi, kıt kanaat yaşayan genç Sezai Karakoç’un parasını sebep sormadan son kuruşuna kadar “üstat” bildiği Necip Fazıl’a verip gıkını çıkarmaması, bunun sözünü dahi etmemesi. Bu da sadece erkekler arasında görebileceğimiz türden bir ilişki. Yıllar içinde birçok şahit hikâyeyi aktarmasaydı belki bu kadarını da öğrenemeyecektik. Karakoç’un mahçup şövalyeliği genç yaşlarda derin izler bırakmıştı bende. 

İki hatırada da beni neyin etkilediğini iyi biliyorum. Hayır, zannettiğiniz gibi efendilik, efelik, şövalyelik arzusu değil. Hiç heveslenmedim desem yalan olur, genç bir adam edecekse bunlara heves etmeli zaten. Fakat yaş aldıkça sırrın efendilik, efelik veya şövalyelikte değil mahcubiyette saklı olduğunu fark ettim. Paranın bir amaç hâline getirilme ihtimalinden doğan endişe ve amaç hâline getirildiğini görmekten duyulan hicap. Kendi adıma endişe, başkaları adına hicap. Âkif’e “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi” dedirten hicap.  Aman konu para olmasın, para iki eşin iki dostun arasına girmesin de bedeli neyse öderiz inancı ve duygusu. Duygu diyorum çünkü bu işin bir ucu benim bereket anlayışıma dayanıyor. Bereket mübarek oluşla, yani “kabule mazhar olmuşluk”la akraba bir kelime. Niçin kabule mazhar olmuş? Az veren candan verdiği için elbette. Canının yongasını seve seve verdiği için. Parayı bahse değer görmediği, elinin kiri saydığı için. Gençken bu inceliği kavrayamamakta mazurdum. Kendi kabıma bile sığmaz taşarken kendime hicap üzerinden dervişâne bir yol seçmem imkânsızdı. Doğrusu bugün de kabıma sığamıyorum ama artık meselenin kabına sığıp sığmamak olmadığını anlamış biri olarak yaşıyorum. Anladığımın özünü sizinle de paylaşayım: Cirmin az olsa bile gerektiğinde başkaları için çalkanacak, kabından taşmanın bir yolunu bulacak ve taşanları kefaretine sayacaksın. Dolu değilken bilhassa taşacak taşıracaksın ki başkalarına hakiki bir faydan dokunsun. Candan ver ki canlılık olsun.

Canlılık hayatımdaki en belirleyici kelimelerden biri. Ne yaptıysam kefeni yırtmak, üzerimdeki ölü toprağını atmak için yaptım yapıyorum. Ruha ölgünlük getirecek işlerin ilk sıralarında para meselesi yer aldığı için bir gözüm hep paranın seyrinde oldu. Hakiki paragöz varsa o benim yani! Fakat bildiğiniz paragözlerden olmadığım için devletin malına deniz gözüyle bakmadım. İşsizlik ödeneğine mecbur edildiğim birkaç ayı saymazsak kamudan kuruş almadım. Ki o da maaşımızdan yıllardır kesilen deli dumrul vergilerinin yanında devede kulak bile sayılamaz. Darda kaldığımda devlete değil, millete (eşime, dostuma, aileme) küçük küçük borçlanmayı tercih ettim. Yüzümü kızartacaksam onlara kızarttım. Bütçeden değil kıtçadan yedim. Sebebi politik olmaktan önce ahlâkîdir ve yukarıdaki “vermek” bahsinin mütemmim cüzüdür. Bana kalırsa kişinin karakteri “vermek” üzerinden bir noktaya kadar tanınabilir; çünkü dışa dönük her işimize “desinler”in, riyanın bulaşma ihtimali vardır. Birinin karakterini bütünüyle anlamak için “verme” pratikleri kadar ne aldığına, kimden aldığına, niçin aldığına yahut almadığına da bakmak lazım. Kendine “kuru ekmek yiyen kadının oğlu” diyen Zât bize ne zenginliği ne züğürtlüğü öven bir din bıraktı. Vermenin de almanın da mertçe olması gerektiğini öğretti. Veren candan verecek, alan canını koruyacak kadar alacak. Veren sıkıştırmayacak, alan geciktirmeyecek. Kâğıttan önce Allah huzurunda yapılır akit. Yine de alışverişlerimizi kâğıda dökmemizi tavsiye edilmiştir; çünkü kâğıt üst ilkeyi, tarafların üstünde bir otorite bulunduğunu işaret eder.

Türk için “kâğıt işi” demek devlet demek. Ne kadar mesafeli durursak duralım devlet mefhumunu dışarıda bırakarak sürdürülebilir bir alacak ve borç rejimi tesis edemeyiz. Fakat bu, devleti aslî teminat kaynağı olarak görme hatasına sürüklememeli bizi. Devletin her türden kâğıdı tekelinde bulundurma politikası Türklerin devlet ile değeri bitişik algılamasına sebep olmuştur. Devletin değeri itibarîdir, itibarını dinden alır. Kur’ân daha ilk satırlarında Borç Günü’nden bahsederek mülkün yegâne sahibini ve vakti gelince borcun kime ödeneceğini haber verir. Bu da para ile yapılan her muameleyi iktisattan önce ahlâkın konusu yapar. Para ahlâkın değil iktisadın konusudur diyorsanız endişe edilecek, hicap duyulacak, hakarete müstahak işlere bulaşmışsınız demektir. Bu yüzden zenginlerin ve fakirlerin çoğu aynı batakta çırpınır: Parayı yiyemeden veya vuramadan ölmek korkusunda. Buna mukabil, zenginlerin ve fakirlerin çok çok küçük bir kısmını buluşturan başka bir ortak payda vardır: Parayı şahsiyetlerine bulaştırmadan yaşamak.

Muhammed SARI (4 Muharrem 1448 - 19 Haziran 2026)

DOLDUR BOŞALTLA OLMAZ

Uş dikdiler kefen tonum
Hazret'e gönüldi yolum
Bunda kalan nemdür benüm
Allâh sana sundum elüm
Yûnus Emre

Kimi arkadaşlarım yine yaşlanmadan hatırat yazıyorsun demeyecekse söze bir anekdotla başlayacağım. Takım tutmayı orta ikide bıraktığım hâlde lise bitene kadar okulu kırıp futbol idmanı seyretme alışkanlığımı sürdürdüm. Eve en yakın tesis Dereağzı olduğu için Fenerbahçe idmanlarına giderdim. Doksanların sonuna doğruydu, kadroyu hatırlayamıyorum. Bir keresinde epey tatsız bir idmana denk gelmiştik. Sahadaki kaosa yarım saat tahammül eden kenardaki yöneticilerden biri sonunda dayanamayıp patlamıştı. Gırtlağını yırtarak tesisi inlettiğini unutmuyorum: “Olmaz! Böyle olmaaz! Doldur boşaltla olmaaaz!” Adam su şişesini yere çalıp sahayı terk etmişti. Doğrusu niye kızdığını pek anlamamıştık. Çünkü futbol, özellikle Türk futbolu o zamanlar böyle oynanan bir oyundu. Doldur boşalt!

Böyledir. Bazı sıradan anlar, önemsiz bazı cümleler bende kırk yıl yankılanır. O kadar çok yankılanır ki zamanla gerçek bağlamlarından kopar, zihnimde senelerce yüzergezer hâlde dolaşırlar. Ta ki yerlerini bulana kadar. Ruhbilimciler takıntılı kişilik bozukluğuna yoruyor böyle aşırılıkları. Bilemiyorum, olabilir. Fakat bu anekdotta bana ilginç gelen başka bir şey var: Yankıların yaş ilerledikçe kuvvetlenmesi… Yaşlanmayı böyle tarif edebiliriz sanırım, iç yankıların kuvvetlenmesi olarak. Yankı seni senle sağır eden şeydir. O yüzden hayat tecrübesi denen, yaşantı denen birikmeler zamanla bir yüke, hapishaneye dönüşebiliyor. Sanırım bu çelişkinin kesin çözümü yok. Kesin olan şu: Ne sağır odalarda ne de sağır eden yankılar altında insanca bir ömür sürmek mümkündür. Bunu bildiğim için odağımı kaybettiğim, yankılardan veya yankısızlıktan bunaldığım anlarda kendime küçük bir ayar çekiyorum. Sorunu çözemiyor veya kabullenemiyorsam dikkatimi sorunun neden önüme çıktığı, çıkarıldığı sorusuna yöneltmeye çalışıyorum. Talihliysem kırk yıl, yüz yıl, bin yıl geriden yankılanan seslerin ve dillendirilmemiş gerçeklerin bizimle farklı bir frekansta sürekli konuştuğunu duyabiliyor; yeni bağlamlarda yepyeni çağrışımlar kazanabildiğini, bu sayede kavrayışımı bir nebze de olsa ileriye taşıdığını fark ediyorum. “Doldur boşaltla olmaz!” da bu yankılardan biri benim için. Bağlamlararası yolculuk eden bir cümle.

Bütün yolculuklar ileriye ve geriye doğrudur. İleri ve geri dışında yön yoktur. Sağ-sol, aşağı-yukarı dediğimiz ileri ve gerinin türevleridir. Algılayışımızdaki bu çizgisellik, çocukken küresel formlu kâinatı basitleştirir ve bizim için yaşanabilir kılar; fakat aynı çizgisellik yetişkinlikte kâinatı bütüncül bakışla görmeye mani olur. Doğal yönlülüğümüz ileriye ve geriyedir, bir engelle karşılaşmadıkça diğer yönlere hareket etmeyiz; buna en başta fizyolojimiz müsait değildir. Zihnimiz de hayatın büyük bölümünde fizyolojinin kendisine aktardığı örüntüyü veri alarak çalışır. Gerçek anlamıyla zihinsel hayat, ileri-geri mekaniğinden kurtulunup bir sebeple (travmalar, çatışmalar, ölüme ilişkin deneyimler…) çokboyutlu hareket prensibine geçildiğinde başlar. Fark edilebileceği gibi “doldur boşalt” da sınırlı fizyolojik yönlülüğümüzün ve ona bağımlı zihinsel işleyişimizin, yani ileri ve gerinin görünümlerinden biridir. Çoğu zaman semeresiz kalan, kaçmaya çalıştığımız ama onsuz da yapamadığımız hayat rutinimizin ifadesidir “doldur boşalt.” Böylece bu küçük anekdot bir metafor niteliği kazanmış, parazitli sinyal anlamlı bir mesaja dönüşmüş oluyor benim için.

Metafordan devam edelim: Hayatta daima iki taraf varsa birinin ilerleyişi (dolduruşu) diğerinin gerileyişinden (doluşundan) bağımsız olamaz. Hayatın anlamı bu sarkacın salınımlarında duyumsanır. İki taraf da aynı anda ilerlemez, çünkü çarpışma öngörülemez hasarlara sebep olabilir. İki taraf aynı anda gerilemez, yoksa oyun (hayat) başlamadan biter. O yüzden genellikle olan, taraflardan birinin diğerini doldurmaya, diğerinin geleni boşaltmaya çalışmasıdır. Bir yanda boşluk bir yanda doluluk varsa hayat tabii seyrinde ilerliyor demektir. Ne var ki doldurma girişimi her zaman gerçek bir doluluk taşımayabiliyor. Dolduran dolu değilse doldurma girişimine blöf veya “şişirme” deriz. Savunmadaki taraf “şişirme”leri kolayca patlatıp boşa çıkarabilir. Fakat blöfü fark edemezse “dolduruşa gelmiş” olur. Dolduruşa gelende de doluluk olduğu söylenemez, çünkü yuttuğu bir balondan ibarettir. İki taraf da boş olduğunda oyun enlemesine oynanmaya başlar, seyir zevki düşer, yan çizişler karşısında ıslıklar yükselir. Kör bıçakla yumuşak domates kesmeye benzeyen asap bozucu bir durumdur bu. Zaten sürdürülmesi zor olan ileri-geri mekaniği, amaçsız ve sonuçsuz “doldur boşalt”lar yüzünden “iki ileri bir geri”ye dönüşmüş ve tıkanmıştır. “Doldur boşaltla olmaz!” diye haykıran adamın öfkesi bunadır: Dolu isen neden karşı tarafı gerçekten doldurup sonuç almıyorsun? Doluluğun hakkını vermemek suç değil mi? Dolu değilsen karşı tarafı dolduruşa getirerek kazanç koparmaya çalışmak başarı sayılır mı? Papaz her el pilav yer mi? Karşı tarafın boşa çıkarma becerisinin senin doldurma kapasitenden yüksek olduğu anlaşıldığı hâlde seni destekleyenleri kandırmaya ne kadar devam edeceksin? Bu gidişin sonu var mı? Yarın karşı taraf da doldurma gücüne erişir ve konumlarınız değişirse seni doldurmalarını veya dolduruşa getirmelerini nasıl engelleyeceksin? Savunma planının var mı?

Hayatın “doldur boşalt”la geçiştirilişi amel defterimizde büyük boşluklar bırakıyor. Doluluk da boşluk da aslında yaşamanın, yani oyunun bir parçasıdır; ama “doldur boşalt” sadece bir oyalanmadır. Doluyu boşaltarak her şeyi mahvetme tehlikesi beşer olarak hep başımızda. Dikkatimizi doluyu boşaltmamaya ve mümkünse boşluktan doluluk damıtmaya yöneltmeliyiz. Ama bazen bir şeyleri doldurmak için başka şeyleri boşaltma ikilemi de belirir önümüzde. Bu durumda önem sıralaması yapamayan, seçme cesareti gösteremeyen kaybedecektir. Ölmeden önce amel defterimizin neye benzediğini görmek istiyorsak hayatta neyi doldurmak uğruna neyi boşalttığımıza bakalım. Maddi ve manevi keselerimiz bize bu ömrü israf değil sarf edelim, yani tasarruf edelim diye verildi. Tasarruf, anlam kaymasına uğramış hâlini ve sözlükteki hâlini birlikte kullanabildiğimiz kelimelerden. Öyleyse kelimenin ikili kullanımına istinaden şunu söyleyebiliriz: Türkçede hayat harcayarak biriktirme sanatıdır. Kalbimiz, kafamız, midemiz, er bezlerimiz ve yumurtalıklarımızın dolu veya boş oluşları amel defterimizin akıbetini belirler. Kulluğumuzun kabulü bunları nasıl kullandığımızın hesabını vermekten geçiyor.

İnsanların amel defterini bir tür banka hesabı gibi tasavvur edişleri çok yenidir. Buna modernizmin başka bir “doldur boşalt” enstrümanını öne çıkarıp mutlaklaştırması sebep olmuştur: Cep. Vücudumuzun bir parçası olmadığı hâlde delindiğinde öleceğimizi düşündüğümüz cep. Kefende bulunmadığı ısrarla hatırlatılan cep… Keynes, kapitalizmi “doldur boşalt”la ayakta tutmuştu. Gerçek olması gerekmiyordu; piyasanın her yerinde doluluk (hareket) izlenimi uyandırılması herkese boşlukların doldurulduğu hissi (bereket) verecek ve çark dönecekti. 1950-1970 arasında dediği gibi de oldu. Peki yaklaşık yarım asırdır cebi doldurmanın güven vermediği ve cebi boşaltmanın tatmin etmediği, yani aslında çarkın dönmediği aşikâr olduğu hâlde kapitalizmi yıkılmaktan kurtaran nedir? Basit: “Doldur boşalt” mekanizmasını hayatın doğal akışı, tarihin mecburi istikameti kabul etmemiz. Doluluğu ve boşluğu ceplere, buzdolaplarına, kart ekstrelerine bakarak tanımlamamız. Fırsat buldukça boş atıp dolu tutmaya çalışmamız. Paranın cebimize bizi borçlandırabilmek için konulduğunun görülmemesi. Nihayet, cebimizdeki paranın kandan, meniden, idrardan yapıldığını görmek istemeyişimiz.

Muhammed SARI (4 Rebiülâhir 1447 - 26 Eylül 2025)

SAYILARI TUTTURMAK UĞRUNA

2004 yılı sonlarıydı. Liradan altı sıfır atılacağını haber verdiğim bir şair arkadaşım bana şöyle demişti: “Bunlar öncekilerden hızlı çıktı. Göz boyamayı, numara çekmeyi daha iyi biliyorlar.” O günden bugüne köprünün altından çok sular aktı: Şair arkadaşım kanaat değiştirip ortasına kadar geldiği köprüden geri döndü, ben burnumun dikine gidip köprüyü geçmeye karar verdim, Türkiye ise köprünün korkuluklarından birkaç kere düşecek gibi oldu. Adı henüz konulmayan “Yeni Türkiye” işe liranın imajını tazeleyerek başlamakla kimi odaklara oldukça manidar bir mesaj vermişti. Fakat II. Dünya Savaşı'na katılmadığımız veya bir sömürge devleti olmadığımız hâlde paramızda yıllar içinde biriken sıfırların izahını yapan yoktu. İtibarî para ile paranın itibarı arasındaki irtibat en baştan koparılmıştı. Sıfırlar sıcak paranın pompalandığı yıllarda hayalete dönüşmüştü ama işin aslını bilenlerin nazarında onlar hep oradaydı.

“Hayalet sıfırlar” Amerikan nüfuzunun hissedilmeye başlandığı 50’li yıllardan beri Türk ekonomisinin ayrılmaz bir parçası oldu ve her nesilde kendini adım adım gösterdi. O kadar ki on yılda bir nükseden askerî darbeler gibi ekonomik krizlere de on küsur yılda bir rastladık. Acaba para mı postalı takip ediyor, postal mı parayı? Türkiye’de siyasî analizler parayı iktidarların dolaşıma soktuğu kabulüyle yapılıyor. Paranın dolaşıma soktuğu iktidarları konuşmaya kimsenin niyeti yok. Parayı iktidarların kullandığına inanan herkes başına geleceklere baştan razı olmuş demektir. Bugün kaşık kaşık yiyip gözünü doyuranlar, günü gelince aynı kaşığın sapıyla kör edileceklerini biliyorlar. Bu yüzden ekonomik kriz diye bir şey olduğuna inanmak safça. Olan biten tohumlamaktan, semirtmekten ve günü gelince tırpanlamaktan ibaret. Batı sermayesi dünyayı tohumuyla zehirleyip tırpanıyla adaletsizliğe boğuyor. Buna mukabil Türklerin belli aralıklarla “ölmeyecek kadar ekmek” noktasına geriletilmesi dünyayı seçeneksizliğe itiyor. Böylece “zalim Batı, mazlum dünya, yalnız Türk” formülü işlemeye devam ediyor. 

Türk’ün derdi açlık ve tokluk değil, kimliksizliktir. Türkiye’de en büyük partinin “ekmek partisi” olduğu kabulü doğan her mücadele ümidini daha kundaktayken boğuyor. Merkeze tokluğu koyanları da açlığı görmezden gelenleri de aşacak bir noktaya ulaşmak zorundayız. Açlık ve tokluğun münavebeli seyirleri bir dönme dolaptır. Bir gün tokluğa varmak ümidiyle tahammül edilen açlık, bir gün aç kalırım endişesiyle esiri olunan tokluk aynı siyasî sonuçları üretip durmaktadır. Açlık ve tokluk birbirlerine değil, millî bir hedefe hizmet ettiklerinde anlamlıdır. Baltalimanı Antlaşması’nı ve ona giden süreci zihinlere çakmadıkça maddî kültür mefhumunu yerine oturtmamız, millet lehine ticaret yapmamız söz konusu bile olamaz. Maşinlerine, kâşânelerine medhiye dizilen Batı bünyeye İstanbul’un yalılarından ve limanlarından girdi. Çıkarılacaksa yine buralardan başlanarak çıkarılacak. Şeker hastası ancak insülini zerk ettikten sonra yemek yiyebilir. Bizimkisi, acıkmadığı halde sürekli yiyerek kendini şeker hastası etmiş bir bünyeye benziyor. Hâl böyleyken kalkıp insülin iğnesini övüyoruz. Bünyeyi ayağa kaldıracak bir iktisadî programa yanaşmıyoruz.

Türkler eksiye düşmemek için hayatlarının bir ile sıfır arasında gidip gelmesine rıza göstermiş bir millet. O yüzden sıfırın bile, hatta bilhassa sıfırın bizim için hayatî önemi var. Birlerimizi ve sıfırlarımızı kıskançlıkla korumalıyız. Korumak için bize bir el kıran, baş kesen mi lazım? Verginin “bir”den alınacağını, yardımın “sıfır”a yapılacağını bilmek için aydınlanmış bir despota ihtiyaç var mı? Bu bakımdan Antik Yunan tiranlarından Peisistratos’un vergi hikâyesi ibretliktir. “Dağlılar”ın başı olan Peisistratos “Kıyılılar”ı ve “Ovalılar”ı yenerek Atina’nın başına geçer. Başa geçer geçmez çiftçiye onda bir oranında vergi koyup köylülerin başına da vergileri toplayan eli kamçılı gözcüler diker. Köyleri bizzat denetlediği günlerden birinde taşlı, kıraç araziyi süren bir çiftçiyi görünce “Delirdin mi ihtiyar? Buradan ne mahsul almayı umuyorsun?” diye sorar. Tiranı tanımayan köylünün cevabı yakıcı olur: “Hiç. Yalnızca kötülük ve eziyet hâsıl olacak. Ama onda birini Peisistratos’a göndereceğim, bunları o da tadacak!” Rivayet o ki popülist Peisistratos dağdan geldiği hâlde bağdakinin hâlini anlamış ve vergi meselesini yeniden düzenlemeye girişmiş. Belki vergiden vazgeçmemiş ama en azından vermeden alamayacağını, alınanın ise “bir mahsulden fazlası” olduğuna akıl erdirmiş. Biz de akıl erdirmeliyiz: Sayılardan önce gözetmemiz gereken bir şey var. Sayıları tutturmak uğruna elden kaçırılan ve sayılar tutmadığı hâlde her şeyi bir arada tutan o şeyi bilmek zorundayız. 

Muhammed SARI (22 Şaban 1446 - 21 Şubat 2025)

ÜVEY KARDEŞLER: ŞAİR VE SİYASETÇİ

Şairin en çok dalaştığı, en davacı olduğu figür benzemeye en yakın olduğu figürdür, yani siyasetçi. Şairin zorbaları dize getiren daha büyük bir zorba olma, küçük mükemmel krallığını kurmak için bütün coğrafyayı yakma potansiyeli hep yüksek olmuştur. Aynı şeyi siyasetçiler için söyleyemeyiz, fakat onların da tuhaf bir çelişkisi var: En sevmedikleri kimselerden olduğu halde siyasetçilerin en çok iltifat ettikleri kişiler şairler olmuştur. Onların sözlerini önlerinde, arkalarında, iki yanlarında görünmez bir silah, bir sancak, bir muska gibi taşıyarak şahsî meşruiyetlerini pekiştirme ihtiyacı duymuşlardır. Öyleyse şu soruların cevaplanması lazım: Şairlerin kaçtıkça kapıldığı, siyasetçilerin yaklaştıkça ittiği şey nedir? Şairleri ve siyasetçileri tahtta hak iddia eden üvey kardeşler olarak niteleyebilir miyiz?

Türk şairleri ve siyasetçileri arasındaki gerilimli ilişkinin tarihini modern manada Namık Kemal’le başlatırız. Aslında sanat ve devlette Türk etkisininin ilk kez hissedilmeye başlandığı 11-13.yy periyoduna tarihlenmesi gereken bu ilişki her tarihî dönemeçte daha kritik bir hâl almıştır. Yolun ta başlarında, Kutadgu Bilig’de bile hükümdarlara şairlerle iyi geçinmesi, onların diline düşmemesi, kendini onların dilinden satın alması tavsiye edilmiştir. Kitapta şairlere; âlimler, tabipler, efsuncular, rüya tâbircileri, müneccimler, çiftçiler, tüccarlar, zanâatkârlar diye uzayıp giden bir kadronun içinde yer verilmiştir. Bu dizilişten devletin gözünde şairin bir sosyal statüsü olageldiğini çıkarsak bile tarih boyunca şairliğin protokoldeki yerinin hiçbir zaman garanti olmadığı unutulmamalıdır. Şairlerin yeri in’âm defterlerinde böyle sunulsa da esasta başka türlüdür; bunu iyi bildiği için Balasagunlu Yusuf’un şairlerle ilgili tavsiyelerindeki vurgu diğer “meslek”lere göre belirgin biçimde farklıdır. Klasik çağlarda âlim ve müneccimlerin; çiftçi, tüccar ve zanaatkârın hükümdarla ilişkileri somut bir alışverişe dayanmıştır. Astronomik ve mali hesaplar tuttuğu sürece bu ilişkiler kolay kolay bozulmamıştır. Tabip, efsuncu ve tâbirciler ise hükümdarın fizik ve psikolojik dünyasına dönük, yani dar çerçevede bir işleve sahiptir. Şair ile hükümdar arasında da bir alışveriş vardır fakat bu bir semboller alışverişidir. Şair hükümdar için itibar, hükümdar şair için boş vakit satın alır. Alan ve satan razı olduğu müddetçe hükümdar kitlelerin, şair kendi kendinin efendisi olarak yaşamaya devam etmiştir.

Şairlerle nasıl münasebet kuracaklarına dair hükümdarlara akıl veren çok olmuş, fakat aynı konuda şairlere nasihat vermeye yeltenen çıkmamış. Şairler laftan sözden anlamayan insanlar olduğu için mi? Doğrusu şairlerin çoğu kendi sözlerini, kendi sözlerine yakın sözleri anlamaya eğilimlidir, başka laflardan anlayası yoktur. “Laftan anlamayan şair” ibaresi oksimoron olduğu kadar gerçek, oksimoron olduğu için gerçektir. Öte yandan şunu da sormak lazım: Hükümdarlar sözün kıymetini bildikleri için mi şairleri alttan almıştır? Böyle düşünmek safdillik olur. Her şeyden önce “hükmetmek” ve “alttan almak” birbirini götüren fiillerdir, birlikte var olmaları mümkün değildir. Ayrıca “sözün kıymetini bilen” bir kişinin ne hükmetmek ne alttan almakla işinin olması düşünülebilir. Ve hükümdarın lügatinde “sözün kıymetini bilmek” çoğunlukla “malın ederini bilmek” demektir. Toparlayalım: Görünüşte ikisinin de işi “söz” iledir. Şairlerin ve siyasetçilerin sözlerinin palavra mı yoksa bedeli ödenmiş bir tecrübenin hâsılası mı olduğu hayatî önem taşır. Bu konuda okur ve/veya vatandaş olarak vereceğimiz karar akıbetimize bir biçimde tesir eder. 

Üvey kardeşlerin ikinci ortak noktası “para”dır. Himâye ve patronaj bahislerine girmeyeceğim. Çünkü bu kavramların dar zaviyesinden bakarak şairliğe mahsus psikolojiyi ve hükümdarlığa mahsus patolojiyi derinlemesine anlamak mümkün değil. Himâye ve patronaj dün olduğu gibi bugün de bir gerçek, fakat sadece tek bir (1) gerçek. Kimi büyük eserler şairinin hayattayken taltif edilmesine vesile olmuşsa da bahşiş uğruna yazılmış hiçbir şiir şaheseri yoktur. (Âkif’in para ödülünü “kahraman ordumuz”a bağışladığını hatırlayın.) Tasannu ustalığının bahşiş için kriter sayıldığı çağlarda bile hakiki şiir o musanna kasidelerde değil hep diğer metinlerde meknuz ve mahfuz idi. Modern çağa yaklaştıkça doğal seçilim bu yönde gerçekleşmiş, musanna (süslü) olanın yerine muhayyel (canlı) ve müstakim (tutarlı) olan öne çıkmıştır. 

Para ve söz birer dolayımlayıcıdır. Şair söz söyleme istiklâlini korumak için makul bir paraya muhtaç iken, siyasetçi iktidarını tahkim etmek için parayla satın alacağı muteber bir söze muhtaçtır. Yine de söz ile paranın farklı türde dolayımlayıcılar olduğuna dikkat etmek lazım. Tabiri caizse siyasetçiye göre hava hoştur; iktidarını pekiştirmek için herhangi türden bir sözü satın alma rahatlığıyla hareket eder. Bu sözü alamazsa şu sözü almaya yönelir, pazar birçok seçenek sunmaktadır. Zaten sözün çok yüksek veya çok düşük kalitede olmasından kaçınır. Kendini sorumluluk altına sokmayacak, seçmenin beklentilerini doyuracak, orta karar ve fonksiyonel bir şeyler satın almaya bakar. İnkılâp edebiyatı, devrimci şiir, muhafazakâr sanat gibi. Şair ise hem sözün hâlisliğine hem hâlis söz söyleme istiklâline halel getirmeyecek paranın derdindedir. Şaire gereken temiz, az da olsa düzenli, minnetsiz paradır. Böyle bir zamanda böyle bir parayı kodunsa bul! Paranın bile niteliklisini aramak tuhaflığı şairin payına düşmüştür. Şairin “parasızlıktan yakınış”ını “para için yakarış” zanneden yanılır. Yakınış insanlara, yakarış Allah’adır. Gerçek şiir bu doğru bağıntıdan doğar. Allah’a yakınıp insanlara yakaranlar yolunu kaybetmiş kimselerdir. Bunların şiiri de yolları gibi bozuktur. Nitekim para paradır deyip ödüllü yarışma, reklam yazarlığı, örtülü ödenek kovalayan şairlerin sayısı az değildir. Şairlerin kaçtıkça kapıldığı şey dünyalık ve iktidar hırsı ise, yani şair uzanamadığı ciğere murdar diyorsa fena. Hasedden ölüp gidecektir. Siyasetçilerin yaklaştıkça kaçırdığı şey özgürlük ve hakikatseverlik ise, yani makama esaretleri yüzünden suretihaktan görünmeye çabalıyorlarsa daha fena. Hazımsızlıktan ölüp gideceklerdir. Miskinlik makamını âlî bilen şair, resmî makamının esiri olmamayı bilen siyasetçi hasım değil özbeöz kardeştir. Tarihte kaç kez görebildik böyle kardeşliği?

Söz ile paranın iç içe geçtiği yerde sevi ile dâvî mefhumları da hercümerc olmuş haldedir. Siyasetçi şairden (ç)aldığı sevgi sözlerinin arkasına gizlenip günbegün kendi davasını yürütür. Ve dava görüntüsü arkasında hep öz sevgisini gizler. Sevgi lafını asıl davasına, dava lafını asıl sevgisine “paravan” olarak kullanır. Şairin sevgisi günün sonunda davası içindir, davası ile aynı şeydir. Hep kend’özüyle meşgul görünse de Hak’tan özge sevdiği yoktur şairin. Şair davayı ve sevgiyi korumak için parayı bir “paratoner” olarak kullanır. Meşhur nutkuna bakıp Yûnus’u davası olmayan bir miskin zanneder ahali. Hümanistçe alıklığın ve hümanizmin alıklarca alımlanmasının yol açtığı yanlış anlamalar Yûnus’u ve onun sulbünden gelen şairleri dünya hayatının tezatlarıyla mücadeleden kaçan kimseler olarak görüp göstermiştir. Hâlbuki sevgiye varmanın yolu kavgadan geçer demektedir hazret. Yûnus’un sevi ile dâvî hikâyesinin bir avuç dünyalık darı pazarlığıyla başladığını unutmamak lazım. 

Muhammed SARI (7 Zilhicce 1445 - 13 Haziran 2024)