TEORİLERİ VE KURUMLARI DOĞRULAMAK

Dünyanın gerçekte ne olduğu, insanların dünyaya bakarken ne gördüklerinden bağımsız düşünülemez. Varlığa anlam katan ve anlama bir form giydiren bu iki yönlü bakıştır. Dünyaya bakmayan, dolayısıyla görmekle işi olmayan insanlar çoğunlukta olsa bile iki yönlü bakış öneminden bir şey yitirmez. Bir kişi bile bakma zahmetine katlanıyorsa dünya “vardır.” Dünyaya gerçekten alıcı gözle bakıp da onu göremeyen yahut ondan bir şeyler göremeyen var mı? Görülecek şeydir dünya. Evvela bakma zahmetine katlanılmalı. 

Çekik, kısık, şişmiş, kanlı, uykusuz, dinç veya yorgun gözlerle bakarız dünyaya. Kimileri çizgileri, kimileri renkleri, kimileri hareketleri, kimileri nesneleri, kimileri ıssızlığı, kimileri kalabalığı görür. Benim altları morarmış, fersiz gözlerimle dünyaya baktığımda gördüğüm birtakım kategorilerdir. Bilme ve eyleme kategorileri. Hatasız genelleme olmadığını bilsem de dünyaya baktığımızda dört ana kategori görebileceğimizi düşünüyorum: din, sanat, bilim ve siyaset. Bilinen insanlık tarihinin bu dört kategori etrafında şekillendiğine inanıyorum. Şayet Kur’ân inmeden önceki çağlarda önce yaşasaydım bu kadar iddialı konuşamazdım. Benim gözümde, Kur’ân’la birlikte hadiselerin seyrinde hangi bilme ve eyleme kategorilerinin belirleyici olacağı sarahat kazanmıştır.

Bir yerde kategoriler belirginleşmişse aralarında çeşitli ittifak ve çatışmaların yaşanacağını beklemek akla uygun. Hümanist bakış açısı etkisini hissettirene kadar dört kategorinin görece uyum ve uzlaşma içinde oldukları söylenebilirdi. Hümanizmin itikadî, bediî, fennî ve siyasî değer yargılarına vurduğu darbe klasik değer hiyerarşisini de altüst etti. Alttaki bilim ve siyaset, üstteki din ve sanata galip geldi. Bu, bilim ve siyasetin kendi aralarında iktidar mücadelesi yaşamadığı veya din ile sanatın her hususta iyi anlaştığı anlamına gelmiyor elbette. Hümanizm; din ve sanata karşı etkin rol üstlenmeleri şartıyla bilim ve siyasetin kendi aralarındaki sürtüşmelerine müsaade etti. Aynı hümanizm, din ve sanat alanlarını ne bilim-siyaset bloğu karşısında ne kendi aralarındaki ilişkilerde ne de iç meselelerinde rahat bıraktı. Daha ileri adımlar da atıldı: Bilim ve siyaset kurumları işledikleri cinayetlerin bazen meşruiyetini bazen de mazeretini din ve sanattan devşirme kurnazlığı gösterdi. Zalim sultanlar dinin otoritesini dünyevî emellerine perde edindi, cani bilim adamları bilimin yöntem saplantısına sanatın başıboşluğunu gerekçe gösterdi. Tüm bu taktik ve stratejik müdahaleler bugünkü parçalı ve çatışmalı görüntüyü ortaya çıkardı. Aynı kampta uyuyanlar birbirinin huyundan da suyunda da etkilenip benzeşir oldu. Karşı kamptakilerle zıtlaşan yönlerini hiç olmadığı kadar sivriltip tehditkâr hâle getirdi.

17. yüzyıldan bu yana bilim ve siyaset benzeşmeye devam etmektedir. Bugün artık bilim ve siyasetin kendilerine özgü katı yapıları, sivri köşeleri, kırmızı çizgileri var. Örneğin belli bir bilgi aristokrasisine tâbi olmadan modern bilimin mabedine kabul edilmeniz mümkün değil. Aynı şekilde siyaset yapabilmek, özellikle de kurumsal siyaset yapabilmek için kimi güç odaklarının çıkar tanımını benimsemeli, hatta bu konuda son derece kıyıcı davranarak kendinizi ispat etmek zorundasınız. Bilim ve siyaset elitlerinin suç birliği bu keskin ön şartlar sayesinde tesis ediliyor. Modernliğin sebep olduğu çatlak sebebiyle bilim ve siyasetin karşı safında din ve sanatın yer aldığı kabul ediliyor dedik. Din ve sanatın da birtakım şartları, çizgileri var. Fakat bunlar aslî vasıflarını anlamak için yeterli değil. Belirgin “kabul ritüelleri” ve “çıkış yaptırımları” yok çünkü. Kişi kendini nereye ait hissediyorsa orada kabul ediliyor. Din ve sanat için esas olan mutezil (yolsuz) ve inestetik (yersiz) olmamaktır. Ezcümle dini ve sanatı dışarıdan bir gözle bir yere kadar tanıyabilirsiniz. Doğrudan bireyin tecrübesine dayanmaları onlara ancak “içeriden bir nazar”la bakmayı zorunlu kılar. 

Bilim ve siyaset tam da “göründükleri gibi”dir, katıdır. Katılıkları sebebiyle dokularına nüfuz edemezsiniz, ancak kapılar içeriden açılırsa girebilirsiniz. Bilim ve siyasetin suç birliğinin temelinde mutlak egemenlik iddiaları vardır. Ve bir uzlaşma, anlaşma, işbirliği söz konusu olacaksa bu ancak hegemonyalarını tanıyanlarla tesis edilebilir. Egemenliği tanımayıp müesses iç nizamı (raconu) bozabilen ve yeni bir dizge vaz edebilenler yeni hegemondur, anlaşmayı bozmaya güç yetiremeyenler ise kurban olur. Galip-mağlup döngüsü her şeyi belirler. Siyasette birilerine kavuk sallamadan başkalarına parmak sallayabileni görmedim. Bu yiğitliği gösterdiği söylenenlerin hepsi erkenden rahmetli oldu. Bilim mabedinde de işler aşağı yukarı bu şekilde işler. Bilimsel paradigmalar uzun ve son derece kanlı mücadeleler neticesinde kuruldukları için ancak daha kararlı ve kanlı bir başka müdahaleyle değiştirilebilir. Aksi takdirde her bilim insanı mevcut paradigmanın kabulleri içinde iş görmek durumundadır. Uyumlanamayanlar, lisansları veya saygınlıkları ellerinden alınarak mabedden atılır. Çabuk unutuyoruz, COVID’i hatırlayın.

Din ve sanat “göründükleri gibi olmayan” alanlardır. Sınırları, kapıları, geçitleri tutan resmî bekçileri yoktur. Daima açık kapı politikası uygulanır. Tabiri caizse meydan boş bırakılır, kapılar kilitlenmez, kimlik sorulmaz. Din ve sanat alanına girmenin zorluğu kişinin aynı zamanda kendi iç dünyasına doğru bir adım atması gerekliliğinden kaynaklanır. Girdim denilerek girilebilen alanlar değildirler. Bilim ve siyaset gibi somut alan hâkimiyeti güdüsüyle hareket etmezler. Güçleri görünmezliklerindedir ve bu sayede zor zamanlarda güç birliği yapabilmektedirler. Din ve sanatın şart koştuğu iç görüden mahrum olduğu hâlde sözcülüklerini üstlenme cüreti gösteren çok insan vardır. Onlara sorarsanız içeri girmekle kalmamışlar, dışarıdakilere karşı bir temsil görevi de üstlenmişlerdir. Hâlbuki dini ve sanatı hiçbir kişi ve grup doğuştan veya ilanihaye temsil edemez. Din ve sanatın iktidarı bu mânâda hep görünmezdir. Kaderin cilvesine bakın ki bilim ve siyaset katı bünyesinden sürekli zorbalar ve nobranlar çıkarırken; din ve sanat da iktidarlarının görünmezliğinden istifade eden münafıklar ve sahte peygamberlerle uğraşmak zorundadır.

Felsefenin bu çatışmada üçüncü taraf olduğunu sanmıyorum. Felsefe, yukarıdaki nizalı tarafların dışında durmayı tercih etmiş ama çoğu kez tarafların kendini haklılaştırma misyonunun aracı hâline gelmekten kurtulamamıştır. Sicili asilleri bırakıp gâsıplarla iş tutmakla sık sık lekelenmiştir. Felsefenin kadim geçmişte din ve sanat ile bütünleşik başlayan serüveni 17. yüzyıldan itibaren tamamen siyaset ve bilimin boyunduruğuna girmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tablonun değiştiğine dair bir emare yok henüz. Bugün alt dallarına ayırmaksızın felsefe diye yekpâre ve katışıksız bir nosyondan bahsetmek imkânsız. Tarihte de saf manada bir felsefe (felsefe için felsefe) yapma geleneği olduğu tartışılır. O yüzden felsefeyi temel düşünme becerileri (tefekkür, teemmül, tedebbür, tezekkür…) kategorisi olarak konumlandırıyorum. Felsefenin, insanlığın iç görü ve dirayetini yeniden kazanacağı aslî alanlardan biri olma vasfı taşıdığını düşünmüyorum. Felsefe zaman zaman mükemmel bir eşlikçi olabilir ama asla bir öncü değil. Felsefe metbû rolü oynadığında saptırıcı, tâbi olduğunda destekleyici bir tesir yaratıyor.

Tâbi-metbû ilişkisi dört majör alanın her birini farklı etkiliyor. Bilim ve sanatın başat rol olma iddiaları daha çok kendi aralarındaki rol çalma ithamı yüzündendir. Ne eskiden sanatın ne bugün bilimin mutlak ve müstakil hâkimiyetinden bahsedebiliriz. İkisi de kendilerini himaye edecek dinî ve/veya siyasî bir otoriteye ihtiyaç duymuştur daima. Asıl mücadele dinin mi siyasete, siyasetin mi dine tâbi olacağı sorusunda düğümleniyor. Felsefenin bakışımında tarih diye bir disiplin yer alıyorsa biraz da bu mücadelenin anlatısına ihtiyaç duyulduğu için vardır. Tarih ve felsefe en temelde din ile siyaset arasındaki mücadelenin nakilcileri ve yorumcularıdır. Biri “olan”, diğeri “olması gereken” zaviyesinden bakarak din-siyaset çekişmesini enine boyuna irdelerler. İslâm siyaset felsefesinde “din asıldır, devlet onun fer’îdir” düsturu zikredilse de İslâm tarihi anlatısı devlet adamlarının etrafında şekillenmiştir. Görüldüğü üzere hatlar hep çapraz bağlanagelmektedir, asimetrik bir mücadele prensibi hep yürürlüktedir. Mesele, felsefenin yansıttığı gibi ilkelerin münazarası yahut tarihin yansıttığı gibi şahısların mücadelesi düzleminde gerçekleşseydi egemenlik tartışması bir biçimde çözüme kavuşurdu. Fakat gerçekçi bir nazarla bakarsak gerçek iktidar mücadelesinin ilkeler ile şahıslar arasında cereyan ettiğini görürüz. En büyük zorluk da bu asimetriden doğmaktadır. Şayet değer yargılarınız ilke ile şahıs arasında bölünmeye uğramışsa düşünme-eyleme birliğine ulaşmanız imkânsızlaşacaktır.

İlkeler ve şahıslar arasındaki asimetrik iktidar mücadelesi beraberinde yine asimetrik ittifaklar getiriyor. Modern zamanlarda bilim adamı ve devlet adamlarının yakınlaşması, dindar ile sanatkârın birbirine yeniden bağışlayıcı nazarlarla bakması din-siyaset (ilke-şahıs) mücadelesinin şiddetinin artışıyla doğru orantılıdır. Mikro düzeye indiğimizde siyasetçilerden korkan dindarlar ve bilim adamlığı titrine özenen sanatçılar kadar dinî hükümleri esas kabul eden siyasetçilere, sanatın sağaltıcı yaklaşımına hayranlık duyan bilim erbabına da rastlayabiliriz. Daha altlara da inilebilir: Din ile bilimin aslında uyumlu olduğunu, eğer başarabilirlerse kitleleri tarihte hiç olmadığı kadar efektif biçimde yönetebileceklerini ima eden iktidar teorilerini işitmişizdir. Sanat ile siyaset arasındaki ego yarışının çocukça olduğunu, eğer olgun davranırlarsa din ve bilimin kuralcı çerçevesinde kurtulup daha haz ve güç odaklı, daha şenlikli bir toplum düzeni kurabileceklerini fısıldayan iktidar teorilerinden de haberdarızdır. Yine de bu dip dalgalar majör kategorilerin yerini değiştirecek ağırlıkta faktörler sayılmaz. Her büyük dönüm noktasında mesele gelip din ile siyaset arasındaki koz paylaşımına dayanmış, sair bilgi/iktidar alanları bu bilek güreşinin sonucuna göre pozisyon almıştır.

Buraya kadar dini kategorilerden bir kategori olarak ele aldım ki genel tarihsel çerçeveyi betimleyebileyim. Demokratik ve objektif tavrımı sonsuza kadar koruyabilirim. Ama bu durumda dün ve bugün olup bitenler karşısında hiçbir ahlâkî bir sabitemin bulunmadığını da itiraf etmiş olurum. Hâlbuki ahlâk sahibi olmak dışında bir amacım yok. Bu dünyaya teorileri ve kurumları doğrulamaya gelmedim. Onlar kendi kendilerini yanlışlamaya devam ediyor zaten. Ben beni doğrulayacak bir ayna arıyorum. Bana boyumun ölçüsünü verecek aynayı bilimin ve siyasetin alanında bulamayacağım kesin.

Muhammed SARI (16 Rebiülevvel 1448 - 29 Ağustos 2026)

BİR DÖNGÜDEN DİĞERİNE

Benim şiir yolculuğum önce şu sonra bu anlayışa yakınlık duymakla başladı. Her genç şair gibi. Yetişme tarzımla, mizacımla, dünya görüşümle hemen hiç irtibatı olmayan şiir anlayışlarından bile istifade etmiş biriyim. Şartlanmalarım vardı elbette ama bunların şartlanma olduklarının da farkındaydım. Yani “kendi yolum” dediğim çizgide kalmak için direnç gösterdiğim kadar “kendimi bulmak” için çizginin dışına çıkıyor, sık sık kaçamaklar yapıyordum. Demek ki insanın kendisi ve yolu her zaman bir ve aynı olmayabiliyor. Özellikle de gençlikte. Bu çizgiden çıkış ve çizgiye dönüşler hakkında kendime tek kural koymuştum: Özgürlüğümü istismar etmeyeceğim! Bazen tek kural yeter. Hayat kurtarır. İstismar etmemek kaydıyla hakkını vermeye çalıştığım özgürlük şiirime hem bir çerçeve hem bir derinlik getirdi sanırım. Örneğin dönemsel veya konjonktürel etkiler taşıyan şiirler kadar psikolojik arka planı baskın şiirler de yazdım. İç ve dış dünyam bazen de birbirine kaynaşık hâlde doğdu şiirde. Daha ilginci, çok kısa süre arayla, bazen art arda gelen günlerde yazıldıkları oldu. Bazen yolun bazen yolcunun şiirini yazdım. Bunu çelişki yahut kararsızlık olarak göreceklerin sayısı hiç de az değildir. Ama ne yapalım ki böyle. Bunun böyle oluşundaki hikmeti anlamaya çalışmayı daha yerinde bir tutum olarak görüyorum. “Bu” dediğimiz şeyin sadece benim başıma gelmediğini, “ben”in başına geldiğini biliyorum çünkü. 

Asgari ölçüde mantık ve insaf sahibi olan herkes yol ve yolcunun birbirini var ettiğini kabul eder. Yolcu, bir yolun varlığı sayesinde o ismi almıştır. Yol dediğin, üzerinde yolcu yürüdüğü zaman o ismi alabilir. Adlandırma daima doğa durumunun üstünde bir alanı işaret eder. Bu açıdan baktığınızda doğada yol ve yolcu diye bir şey olmadığını fark edersiniz. Yol ve yolcu, ilk elde tarihsel ve kültürel kategorilerin bir görüntüsüdür. Tarih ve kültür içinde yoğrularak, anlamca genişlik kazanarak metafizik alanın bir parçası olurlar. Bununla birlikte kategorilerin şiirini, kategorileri doğrulamanın şiirini yazmak istemedim hiçbir zaman. Uçlara savrulduğum oldu: Şiir bazen granit katılığında bazen akışkan kıvamdaydı ama son kertede varmayı umut ettiğim şey ikisi de değildi. Yol ve yolcuyu birbirinden ayıramazsınız, şiire büyük kötülük olur bu. Ama şiir de yol-yolcu bitişikliğinden doğan metafizik alana açılamayınca kuruyup kalır. İlk andan, yani tabiat durumundan da aşağıya düşer. Kötürüm düşer ve temas ettiği her şeyi sakatlar. 

Yolun ve yolcunun metafiziği üzerine sayısız söz üretilmiş. Sözlerin çoğu da şairâne bakışla sarf edilmiş. Şairânelik bizi aldatmasın, çünkü şairin durumu gerçekte çok farklıdır. Onun hikâyesinin kökleri yol ve yolcu kavramlarından da önceki bir noktaya, görünüşte daha basit ama neticeleri itibariyle metafizik alanın tam merkezinde yer alan bir fiil ismine dayanır: Yürümeye. Dikkat edin, bebek kundaktayken ve emeklerken bir tür doğa durumundadır. Fakat insan yavrusu ayağa kalktığı ân zamanın nehirleri akmaya, feleğin çemberleri dönmeye başlar. Bununla birlikte henüz yol ve yolcu kategorileri ortaya çıkmamıştır. Sadece “yürümek” vardır, önemli olan tek şey yürüyebilmektir. Anne-baba bebeğinin şu veya bu yöne yürümesiyle ilgilenmez, yeter ki yürüsün der. Aynı şekilde, bebek de nereye ve nasıl yürüdüğünü bilmez. Yapmakta olduğu şeyin adının yürümek olduğunu da bilemez. Fakat yaptığı şeyin bir şeyleri kökünden değiştirdiğini sezmişçesine saf neşeyle dolup taşar yürürken. Şairin bütün arzusu yürümeyi yeniden öğrenebilmektir. Her gün ve her gün. Nereye yürüyecek diye sormak manasız. Bebeğin minnacık varlık kabını yaratılışın saf neşesiyle doldurup taşıran neyse onu tekrar tekrar tatmak istemektedir şair. Hepsi bu. Onun ızdırabı, bebekken ayağa kalkarak tetiklenmesine sebep olduğu tarih ve kültür kategorilerini aşıp saf metafizik alana, yürümeye başladığı o ilk âna dönebilmek arzusundan kaynaklanır. Sıla kokusu almadığımız şiirler, bağrı yanıklardan olmayan şairler bu ızdırabın asaletinden mahrumdur. Onlar tarihin, kültürün döngülerine mahpus olduğu hâlde yol-yolcu edebiyatı yaparak kirletici, bozucu tesirlerin odağı hâline gelirler. 

Bana kalırsa has şairliğin kapısı, “yürümek”in yol ve yolcudan üstün olduğunu bilmekle açılır. Yani isimlerle değil fiillerle. Şair önce yapmak zorundadır, isim sonra koyulur yahut isim koyacak birileri bulunur. Fiiller şairi has odanın kapısına kadar getirir evet. Fakat ona kapıyı açacak anahtarı veremez. Çelişkiye bakın ki anahtar, fiilden isime geçebilmektir. Yürüyenin “yolcu”, yürünenin “yol” adını hak etmesi gerekir. Yürüyen “yolcu”, yürünen “yol” adını hak etmişse yürümek de “yürüyüş”e dönüşüverir. Tarihsel ve kültürel kategorileri aşmak için bu kategorileri mükemmelen idrak etmek gerekir. Bu kategorilere uğramadan uçan kaçan şairlere sahte peygamberden başka sıfat verilemez. Evet, sahte de olsa peygamberlik peşindedir bazı şairler. “Fiilden isme” uzanan hattın dışına çıkıp sıfatların parlaklığına kapılmıştır çünkü ve “en has odada en sahte işe tevessül etme”nin vebaliyle yüz yüze kalmıştır. Bu ölümcül tehlikeden salim kalmanın, has odada misafir değil meskûn olmanın yolu hattı tekrar tersi yönde işletmeyi öğrenmekten geçer. Yani şair kalıcı olmak istiyorsa bu kez de “isimden fiile” yürümeyi, durağan isimlerin içinde her ân devinen cevheri görmeyi öğrenmelidir. Cennetin yolunun dünyaya uğramaktan geçtiğini iliklerine kadar tecrübe etmek zorundadır. Bu yolda cennetin de cehennemin de dünyanın kendisi olduğu kanısına kapılanlar dünya sancısını, doğmuş olmak acısını dindirememiş kimselerdir. Yürüdükleri için yol ve yolcu isimlerini hasbelkader bilirler; ama yol ve yolcu isimlerinin bitişikliğinden doğan “yürüyüş” idesine açılamazlar. 

“Yürümek”in, “ilk adım”ın saf neşesini arzulayan, ondan tekrar tekrar tatmaktan başka şey düşünemeyen şair farkında olmadan iptilaların en belalısına tutulmuştur. “Fiilden isme” geçemeden yahut geçemeyeceğini düşündüğünden tekrar fiile, o “ilk ân”a dönmeye kalkışır. Hâlbuki ayağa kalkarak geri dönülmez akışı kendisi başlatmıştır. Artık buradan geri dönüş yoktur. Buna rağmen kendi başlattığı akıntının tersine yüzmekte ısrar edebilir şair. “İlk adım”ın türküsünü günler geceler boyu söyleye söyleye nihayet tam da övgüsünü yaptığı şeyi, yürümeyi büsbütün unutur. Şair bu, tersliklerinin sonu gelir mi? Kötürüm düştükten sonra türküleri daha acıklı bir havaya bürünebilir, türküsüyle eskisinden daha çok insanı yolundan çevirip başına toplayabilir. Bu hem onun hem de türküsüne kulak verenler için işlerin kötüden betere gittiğinin nişanesidir. Şair kendini kasten kötürüm hâle getirip tarih ve kültürün dışına çıkarmaya çalışırsa hayalini kurduğu metafizik alana değil, ancak ve ancak doğa durumundan aşağı bir zemine varabilir. Elbette beraberindekiler de. Şair kendini tarihsel ve kültürel şartlanmaların zırhıyla korumaya alarak kral ilan edilebilir ama koşullar değiştiğinde has odaya ancak soytarı kontenjanından girecek hâle gelir. Ve elbette beraberindekiler de. Şaire uyanların yollarını kaybetmeleri bu yüzdendir. Ayaklar sadece yürümek bilir. Yolu akıl bilir. 

Görüldüğü gibi, şairin hayatı bir döngüden diğerine seyretmekle şekillenir. Yürümekten yola ve yolcuya, yol ve yolcudan yürüyüşe... Salınım bu doğrultudadır. Şair “yürüyüş”e geçtiğinde hükmünü de yürütür. Adlarını insanlık tarihinin en yukarılarına yazdığımız şairler “bir yürüyüş gerçekleştirmiş” olanlardır. Onların yürüyüşlerinin kıymeti, “ilk hareket”le birlikte yürürlüğe konan ilahî hükümlerle âhenk içinde oluşlarından gelir.

Muhammed SARI (12 Rebiülevvel 1448 - 24 Ağustos 2026)

SANSÜALİTEDE KALMAK

Karımın bana yıllar önce hediye ettiği bir parfüm çok hoşuma gitmişti. Kolonya ve esansı daha çok sevmeme rağmen birkaç yıl sadece o parfümü kullanmıştım. Sonra nedense ürüne ulaşamaz oldum. Çok uğraşarak ancak merdiven altı imalatını bulabildim. Ama kısa zamanda fark ettim ki aynı rayihayı vermiyor, aslının yerini tutmuyordu. Onu andıran başka parfümler denedimse de nafile. Kokular gittikçe daha yabancı geliyordu. Zamanla eski şişeyi attığım, adını unuttuğum için kokuyu parfümcülerde tarif ederek bulmaya çalışıyordum. Kokunun karakteri hafızamda tazeliğini korurken tarif kolaydı, son izler uçup gidince ben de yönümü tamamen kaybettim. Umudum kalmasa da hâlâ göz ucuyla raflara bakmadan edemiyorum.

Aradığım kokuyu bulup bugün farklı isimle, farklı şişede getirseler tanır mıyım? Muhtemelen hayır. Çünkü ne aradığımı artık ben de bilmiyorum. Başlarda “onu arıyor”dum. Sonraları sadece “arar ol”dum. Orta kalitede, sıradan bir katalog ürünüydü ama doğru koku oydu. Arayış boyunca denediğim birçok kaliteli parfümün sorunu “ben”de kalmaları, fazlasıyla “ben” kokmalarıydı. Fakat “o parfüm” sıktığım ilk saniyelerde tam olarak beni yansıtıyor, üzerime sindikten birkaç dakika sonra “benden öte” bir şeyi sezdirmeye başlıyordu. Ki beni asıl çeken “öte”yi hatırlatmasıydı. Dışarıdan “ben”i temsil eden o rayiha benim zihnimde bambaşka şeylerin yerini tutuyordu, başka boyutlara geçiş kapısı gibiydi. Yanmıyor, ince ince tütüyordu. Çarpmıyordu, derinlik hissi veriyordu. 

Sanırım sadece kokuda değil, lezzette ve seste de aradığım şey tecrübenin beni nereye taşıdığıdır. Hayret ederim: İnsan gerçekten bir kokunun, bir tadın, bir sesin kendisiyle ilgileniyor, bunlarla yetiniyor olabilir mi? İnsan duyduğu koku, tat ve ses yardımıyla “öte”ye, “başka”ya, “daha”ya açılamıyorsa sadece nefsini köreltmiş sayılır. “Ben”de kalan sansüalitede kalmıştır. Sansüalitenin varacağı son nokta da sansasyondur. Sansüalite ve sansasyon gözün ve tenin tabiatına daha uygun. Güzel ile çirkini ayırt etme hususunda koklama, tatma ve işitme letaifi görme ve dokunmaya nazaran daha incelmiştir. Bugün görmenin ve dokunmanın kaba hazzı iktidarda. Göz bir nesneyi “görebilmek” için onun tadına, kokusuna, sesine ihtiyaç duymaz. Fakat gördüğünü üç boyutlu algılayabilmek için “dokunma”nın bilgisine muhtaçtır. O yüzden kaba duyumun en alt katında “dokunmak” vardır. Göz, teni takip eder. Bunların üstünde tat, koku ve ses üçlüsü yer alır ki tinsel alanı beslemeye daha müsaittirler. 

Göze ve tene haksızlık etmeyelim. Özellikle de tene. Dokunamasaydık yaşayamazdık. Temas yoksa varoluş da yok. Mesele temelde bu kadar yalındır. Sorun, bütün varoluşun bu iki hassaya indirgenerek tanımlanmaya çalışılmasıdır. Tat ve koku dokunmanın, ses de görmenin emrine verilerek yozlaştırıcı bir duyu-duygu çevrimi kurulmuştur. Şüphesiz, bu durumda asıl hasar idrakte meydana gelmektedir. İdrakimiz duyularda sıkışıp kalmakta, elinin erdiği ve gözünün gördüğü kadarına anlam atfetmektedir. İdrak ile duyuları ayırarak konuşmamız tamamen mecburiyet. Yoksa ben her duyunun idraki doğrudan etkilediğini, her duyunun içinde idrakten bir parça olduğunu, hatta özel bazı anlarda duyuların kendisinin idrak katına çıktığını düşünüyorum. İdrak ve duyuların bütünleşik çalıştığını savunuyorum özetle. Bütünleşik çalışma prensibi sayesinde insan en somut olanı soyutlayıp din ve sanatta derinleşebiliyor, en soyut tasavvurları mühendislik ve zanaat yoluyla tutarlı biçimde somutlayabiliyor.

Pozitivizm bütünleşik idraki parçaladı, başka türden bir duyu-idrak hiyerarşisi dayattı insanlığa. Dokunma ve görme duyularını değer skalasının tepesine yerleştirdi, diğer duyulara ait verileri tartışmalı gösterdi. 19. yüzyıl bu çerçevede şekillendi. 20. yüzyıl bu çerçevenin siyasi ve ekonomik çıktılarıyla şekillendi. 21. yüzyıl bu çerçeveye uygun teknolojik denetim mekanizmalarıyla şekillenmeye devam ediyor. İnsanın kendinden öte/başka/daha vasıflara sahip boyutlarla irtibatını sağlayacak bütün geçitler pozitivizmle tıkanmaya çalışıldı. “Benliğin tanrılaştırılması”yla başlayan hümanizm “benin şeyleşmesi”ne varan yolda hızla ilerliyor. Sansüaliteye dayanmayan, hatta sansasyonel olmayan hiçbir deneyim bizde uzun süreli tesir bırakmıyor. Yiyince kaz gibi tıkınırcasına yiyoruz. Müziğin sesi camları zangırdatmıyorsa kesmiyor. Hem kötü kokan şehirlerde yaşıyor hem gösterişçi kokuları başımızdan aşağı boca ederek sokağa çıkıyoruz. Nasıl göründüğümüz kaygısı kim olduğumuz gerçeğinin önüne geçecek şekilde giyiniyoruz. Elimiz alırken ne kadar hoyratsa verirken o kadar hasis seğirmeler geçiriyor. Başta teknolojik iktidar olmak üzere bütün güç odakları idrakimizin parçalanmışlığı ve azalarımızın azdırılmışlığı üzerinden bizi duyular dünyasında mahpus tutuyor.

Muhammed SARI (4 Rebiülevvel 1448 - 18 Ağustos 2026)

ELİNDEKİNİ YAVAŞÇA YERE BIRAK

Normalleşme, entegrasyon, barış süreci, kardeşlik projesi, eve geri dönüş, topluma kazandırma, toplumsal bütünleşme… Farklı siyasi gruplar yaşananlara ne ad verirse versin hepsinin gizli bir ortak ilkesi var. İster dağdaki militan ister şehir gerillası olun, ister radikal islamcı damgası yemiş marjinallerin elinden ister geleneksel tarikat yapılanmalarından yetişme biri olun, ister antiemperyalist kemalist ulusalcı kanattan ister atatürkçü elitist beyaztürk kanadından gelin, ister ırkçı kafatasçı atsızcı cenaha ister mukaddesatçı yerlici muhafazakârlara mensup olun sistem size yaşamak için tek seçenek sunuyor: Sekülerleşme. Herkes elindekini yavaşça yere bırakacak ve bir adım geri çekilecek. Unsurların kendileri değil, onları temsil etmelerine izin verilmiş kurumsal yapılar yapacak elbette bunu. Sistem hiçbir zaman insan tekini muhatap almış değildir, işler distribütörler üzerinden yürütülür.

Türkiye’de siyaset alanını işgal eden hiçbir fraksiyon hiçbir zaman “sistem dışı” olmadı. Dolayısıyla bugün “eve çağrılmalarında” şaşılacak bir şey yok. Türkiye’deki öze dönüşçü hareketlerle gelenekten kopuş hareketleri dönüp dolaşıp aynı otlakta toplanırlar. Kış bastırdığında veya dünyada belli yapısal çevrimler tamamlandığında. “Türkiye’de devlet dışında bir şey yok” derken bunu kastediyoruz. Dünya sisteminin en kritik parçası olan Türkiye’de bulunup da “sistem dışı” olduğunu söylemek her zaman ispata muhtaç bir iddia olarak kalmıştır. Türkiye’de siyasal alan bütün altüst oluşlara rağmen hâlâ yekpâredir, merkezîdir. Elbette bu, Türk devletinin iç direncinden ziyade ona direktif verme mevkiindekilerin iradelerinin bu yönde olmasından kaynaklanmaktadır. Yine de asıl sorunumuz bu değil; sorun, kurumsal siyasetin karşısında sivil karakterli bir siyasal anlayışın uç vermeyişindedir. “Devlet baba”dan bağımsız siyaset eyleme düşüncesi kimsenin zihnine sığmıyor. “Bağımsızlık” sihirli olduğu kadar yanıltıcı bir kelime. Radikalizme sapmadan, ütopizme savrulmadan düşünmeyi ve eylemeyi öğrenebilirsek bu kelime anlamını bize açacaktır.

Siyaset ile itikadı birbirinden ayırmış, hatta birbirine zıt konumlandırmış zihinlerin siyaseti ibadetin ve kimliğin kaçınılmaz bir tezahürü olarak görmesi imkânsız. Dini siyasetin üzerinde ve aslî değer olarak kavramada yetersiz kalınıyor. Yüzyıllarca üst üste binen baskılayış ve unutuşların neticesi bu. Osmanlının “dini siyasete âlet etme” alışkanlığı cumhuriyette “dini siyasal alandan tard etme” şeklinde devam etti. Dini, biri içeride diğeri dışarıda tutarak ama muhakkak kontrol altında tutarak bugünlere geldiler. Bu yüzden insanlar kendilerini pragmatizmle laisizm arasında bir tercih yapmak zorunda hissediyor. Hâlbuki bunlar tu kaka ettikleri radikalizm ve ütopizmin izdüşümleridir. Laisizme diş bileyenler radikalizme varıyorsa, ütopik fikirleri küçümseyenler pragmatizmin günü kurtarmacı mantığından medet umuyorsa günün sonunda hiçbir şey esasından değişmeyecek demektir. 

Türk devleti bir gayret gösteriyorsa, bu, çökmekte olan eski düzenin altında kalıp gözden çıkarılacak unsurlardan biri olmamak içindir. Yarım varlığa fit oluştur. Son iki asırdır yaptığımız gibi, acil belayı başımızdan savıp sonrasına sonra bakarız demekten ibarettir. Yakın tarihinde feci aşağılanmalara maruz kalan bir toplumun son çeyrek asırdaki kimi kıpırdanışları gelişme olarak görmesine şaşırılmamalı. Cihan Harbi’nde kendimizi mağlupların kampında, Alman Harbi’nde galiplerin kapısında bulmamız bizi “sürüklenen toplum” psikolojisine hapsetti. Bugün kürede yeni bir düzen kuruluyorsa i) bunun hâlâ bir küfür düzeni olduğunu ii) böyle bir düzende sekülerleşmenin sürmesi şartıyla var olabileceğimizi iii) ömrümüzü uzatmak için daha riskli denge politikalarına mahkûm kalacağımızı bilelim. Uzun lafın kısası: Dünya düzeni sureta ne denli hercümerç olursa olsun, ülke gündemi ne kadar altüst edilirse edilsin işlerin son tahlilde vardığı yer bir önceki düzenin laciverdi oluyor. Niçin? Çünkü ferdlerin ve toplumların önünde her zaman iki yol vardır: haysiyet ve menfaat. Doğruluğu mu seçeceğiz eğriliği mi?

Eski düzen daha mı iyiydi tereddüdüne düşmüşseniz veya yeni düzen daha iyi olacak beklentisine girmişseniz propagandayı satın almış, kuvvetle muhtemel menfaat yoluna sapmışsınız demektir. Eldeki kuşu ve daldaki kuşu sürekli kıyas edip duranlar menfaatçi açıklama modelleri arasında sıkışıp kalmıştır, hepsi bu. Yakın siyasal tarihimizde “sistemi içinden değiştirmek, takıyye yapmak, gömlek değiştirmek, tekniğini alıp kültürünü bırakmak, düşmanımın düşmanı dostumdur demek, seçim ittifakı yapmak, ehvenişeri seçmek…” gibi argümanlar üzerinden kendini gösteren bu yaklaşım Türkiye’nin ne geri ne ileri adım atmasına izin vermiştir. Her on yılda bir siyasa ve piyasalarda göze çarpan hareketliliğin esnaf tabiriyle “kuru kalabalık”tan ibaret oluşu herkesin açık veya gizli bir tür anlaşmayla tercihini menfaatten yana kullanacak olmasından kaynaklanır.

Haysiyetin öncelenmesi eldeki kuş-daldaki kuş kıyasını önemsiz kılar. Haysiyet sahipleri için kuşun elde veya dalda olması kendi başına kıymet ifade etmez. Kuşun bazen elde bazen dalda kalmasından, yani “takdir”den hayır umar onlar. Hayrın ilki ve belki en büyüğü dünya hayatına değer atfedici mantığa hapsolmamaktır. Maddi manevi diğer tüm hayırlar bunun ardılıdır. Dünya hayatının fani olduğu hakikatini bir kez içselleştirdikten sonra ellerimiz, dallarımız kuşlarla dolsa bile bu bize kolay kolay zarar vermez… Eğer son satırlar sizde pasifist ve mistik duygular uyandırıyorsa ya sizin niyetiniz bozuk ya ben meramımı anlatmayı beceremiyorum demektir. Ahlâk bir iddia sahibi olmaktır. Davalık olmak, davacı olmaktır. Bedel ödemeyi, bedel ödetmeyi göze almak demektir. Ben “Türk devletinin ahlâkî pozisyonu nedir?” dediğimde bunca altüst oluş hangi davanın uğrunadır, gerçekten erişilmek istenen bir hedef var mıdır demiş oluyorum. Su her yatak değiştirdiğinde ona ayak uydurmak zorunda kalıyorsak “sürüklenen toplum” psikolojisinden çıkamamışız demektir.

Muhammed SARI (28 Safer 1448 - 11 Ağustos 2026)

HAYAKSİ

Kaderin tarafını 
tutamazsın tutturmaz
fakat tutup senden yanayım der 
bi gün birdenbire. 

İki şey aynı anda olur ve hayır 
diyemezsin. Evet de 
denilemez. 
Evetmez!

İki şey aynı anda olur ve sen
şiir yazarsın: Evetle
hayır ikizmişler 
anlarsın. Anlaşılsın ister.

Ramazan 1439 / Haziran 2018