kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OYUNUN DÖNÜM NOKTASI

İnsanlar yaş alıp olgunlaştıkça zaman ve mekân üzerine daha çok kafa yorar. Hayat denilen sahnenin dekoru ve zemini üzerine düşünürken bulur kendini. Kurulum üzerine. Kuruluş üzerine… Gençlerse zaman-mekân kesitinde gerçekleşen hareketle ilgilenir daha çok. Aksiyondur onlar için sahneyi ve diğer her şeyi “görünür” kılan. Hareket yoksa varlık yok hükmündedir onlar için. Gerçi hareketi algılamak ve takip edebilmek az marifet sayılmaz. Çünkü çoğu insanın dikkat ve algı kapasitesi hareketi bile takip etmeye yeterli değildir. Hareket eden figüre, hatta figürün jestlerine, mimiklerine, kostümüne takılıp kalır insanlar. Oyun takılıp kalmamayı bilenlerin nazarına görünür. Diğer deyişle: Bir oyunu, oyunun içindekilere bakarak göremeyiz. Oyunu gerçek manada görmek için “oyun içinde oynanan oyun”u görmek gerekir. Oyunun ritmiyle kendi ritmimiz arasında bir asenkron yaratmadan, yani akışın dışına çıkmadan oyunu göremeyiz.

Oyunun dışına çıktığımızda akla gelen ilk soru, içinde yaşadığımız (daha doğrusu hapis tutulduğumuz) kapitalist oyun tarzının ne zaman ve nerede başladığı olacaktır. Teorik ihtilafları bir yana bırakırsak bilgilerimiz bizi 19. yüzyıl Avrupa’sına götürecektir. 1815’te başlayıp 1848 ve 1871’deki kritik kırılmalara rağmen 1914’e kadar uzanan hat boyunca kurulmuş bir dünya sistemi sahnesi var karşımızda. Oyunun küreselleşmesi de kılcallaşması da bu hattın işlerliğinden doğan maddi ve sembolik bolluk sayesindedir. Kurulumunda rol alan ülkeler hâlâ sahnededir ve rolleri aşağı yukarı aynıdır: Amerikanların silahı bol. İngilizlerin toprağı bol. Almanların parası bol. İsrail ise bizzat bunlar eliyle silahlandırılmış, topraklandırılmış, paralandırılmış bir unsur olarak başyardımcı rolündedir. Kurulumda yer almadığı hâlde şu sıralar oyunda görünen iki unsur daha var: Kürtçüler kendilerine vadedilen şeylerin zenginidir henüz. Hesaplarına göre kiminden silah, kiminden toprak, kiminden para alacakları vardır. Yani onlar da bolluğa kavuşmak hayaliyle girmiştir oyuna. Başından beri sadece Türkiye’dir bolluk yüzü görmeyen. Silaha değilse de paraya sıkışıktır. Toprağı değilse de vakti dardır. 

Bunca sıkışıklık ve darlık üzerine bir de kast-ı mahsusa ile dünyadaki ve bölgedeki hadiseler Türkiye aleyhine hızlandırılmıştır. Hızlandırmanın gerekçesi dâhiyâne: Vaktimiz olmadığı için gaza basıyoruz! “Haklının acelesi yoktur.” diye bir söz var. Türkiye bu sözün muhatabı olabilecek bir konumu 1923’te benimseseydi bugün telaşa kapılmasına gerek kalmazdı. Birkaç yıl önce “Türkiye hızlandırılıyor!” demiş; ince ince ölçüp biçmemiz, en çok teenniyle hareket etmemiz gereken safhada hiç düşünme aralığı bırakılmamasından yakınmıştım. Türkiye’yi hızlandıranlar şunu biliyor: Gözler ellerden hızlı olamaz. Eller ve ışıklar hızlı, müzikler ve alkışlar güçlü ise bu senkronize şov kendini izletir. Ekim 2024’ten beri ortada bizim de parçası olduğumuz bir şov var ama aktör müyüz, seyirci miyiz, rejisör müyüz bilinmiyor. Şimdilik şöyle denebilir: Aktör veya yönetmen değiliz ama gecenin özel davetlisi biziz ve bize eşlik eden arkadaşımızdır. Gözler sahnede değil, bizim üzerimizde:

Biz dünya sistemi sahnesini özel davetli olarak, sahneye çok yakın bir mevkiden, yarı pasif bir konumda seyrediyoruz. Fakat bu yakınlık sahnedeki şovmenin ellerinin hızına karşı bir avantaj sağlamıyor. Yüksek ses ve parlak ışıklar dikkatimizi toplamaya mani oluyor. Sahnedekiler ve sahneyi gerilerden seyredenler bu bakımdan birbiriyle uzlaşır pozisyondalar. Şov onlar için sergilenmiyor ve arkadakiler de zaten o mesafeden el çabukluğunun sırrını çözemeyeceklerini biliyor. Satanlar razı, alanlar mecbur. Bütün büyük şovlar gibi bu şov da bilete en yüksek fiyat ödeyen ön sıralar için sergileniyor gibi görünüyor. Hâlbuki şovu mümkün kılan salt para değil, localarda oturan salon sahiplerinin himayeleridir. Loca sahipleri herkese tepeden, mütekebbirâne bakıyor. Arkadakiler sahneye bakmayı çoktan bırakmış, meraklı gözlerle salonu ve locayı seyrediyor. Şovu en önden izleyenlerin durumu ise hiç iyi değil. Arkalarından ne işler çevrildiğini görme bakımından en dezavantajlı durumda olanlar onlar. Arkasındakiler katil mi, casus mu, hırsız mı göremiyorlar.

Biletleri satan ve sattıranların, alan ve aldıranların ilişkisi bir tür denge hâlindedir. Biz ön sırada oturup da olan bitenden bir şey anlamayanlar ne alıyor ne satıyoruz. Bu da şovun uzamasına, tatsızlığa sebep oluyor. Almıyoruz çünkü önce malı görmek istiyoruz. Satmıyoruz çünkü sahnede değiliz. Hem satacak nemiz var, orası da tartışmalı. Evet, bilete para ödemedik ama cemiyete katılmak için kiraladığımız kılık kıyafetin kesede açtığı büyük delik canımızı yakıyor. Parasını verip girseydik daha ucuza gelebilirdi. Keyifsiziz. Buna rağmen bize eşlik eden arkadaşımız ikide bir kolumuzu dürtüp şov bir harika değil mi diyor, alkışlayalım!... Alkışlayalım tabii ama inanasımız gelmiyor. Bunun alt tarafı bir illüzyon gösterisi olduğunu biliyoruz, kendimizi kaptırmıyoruz. Bir illüzyon gösterisi için neden bu kadar pahalı bir prodüksiyona ihtiyaç duyulduğunu da anlayamıyoruz. Bir müddet sonra arkadaşımız bizi ikna edemediğini görünce el yükseltmeye karar veriyor. Eğer alkışlamazsak bizi bir daha özel davetli olarak çağırmayacaklarını, hatta parasını ödeyerek bile bir daha şova mova giremeyeceğimizi fısıldıyor. Akla yatan bir ikaz. Ama bir daha böyle bir şov seyretmek isteyip istemediğimizden emin olmadığımız için diretiyoruz, gönülsüzlüğümüz daha da belli oluyor. Evde kalsaydık canımız sıkılacaktı. Buraya geldik, canımız daha da sıkkın. Asıl hata bizde diye düşünüyoruz, hiç gelmeyecektik, ama olan oldu bir kere... 

Biz türlü tasayla içten içe kıvranırken eşlikçimiz bir gözüyle bizi süzmeyi sürdürüyor. Gerçekten saf biri mi olduğumuzu yoksa istemem yan cebime koy demeye mi getirdiğimizi kestiremiyor. Saatine bakıyor. Vakit epeyce geç olmuş. Ya şimdi ya hiç deyip kararını veriyor. Ve sahnedeki şovmenle göz göze gelerek işmar ediyor. Şovmen kaçın kurası! Hemen çakıyor krizi ve sürpriz hamlesini yapıyor: Gecenin son gösterisi için, son büyük numara için sahneye bizi ve eşlikçimizi davet ediyor. Şok!!!

Oyunun gerisini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Fakat buraya kadar nakledilen kısmına bakarak ileriye ve geriye doğru birçok çıkarımda bulunmak mümkün. Mümkün çıkarımların kanaatimce ilki ve en önemlisi, Türkiye’nin bu küresel prodüksiyonun neresinde durduğuyla ilgili karar verme hakkının hâlâ mahfuz olduğudur. Bunun dışındaki diğer bütün okumalar Türkiye’nin çekimserliği veya edilgenliğine giden yolun mazeretlerini temin etmekten başka bir şeye yaramayacak. “Özne” mefhumunun hiç olmadığı kadar küçümsendiği bir çağda “çekimserlik ve edilgenlik” kulağa çok da kötü gelmiyor olabilir. Fakat şuna cevap vermeli insanlar: Ne dekorunda ne senaryosunda ne rejisinde yer aldığımız bir oyunun son sahnesinde kurşunu yiyen neden biz olalım? Şayet kurşun yemek kaçınılmazsa bunu neden onursuz şekilde bekleyelim ki? Oyun bitmeden ayağa kalkmazsak bunun bir oyun olduğunu ve oyunu bitirmek istediğimizi nasıl gösterebiliriz?

Küresel oyun boyunca giriş-gelişme-sonuç şemasını doğrularcasına Batı’dan dünyaya yayılan üç dalgaya şahit olduk. 19. yüzyılın kıtaları yavaş yavaş yutan sosyolojik ve kültürel dalgalanmaları, 20. yüzyılın tsunami benzeri yıkıcı ideolojik ve ekonomik dalgalanmaları, yerlerini 21. yüzyılda kısa erimli teknolojik ve psikolojik şok dalgalarına bıraktı. Yeni tahakküm biçimi en kısa sürede en büyük etkiyi almayı amaçlıyor. Bu da onu bir “şov ve şok rejimi” görünümüne büründürüyor. Böylesi maliyeti yüksek, etkisi kısa süreli bir rejimin sürdürülebilirliği yok. Sistem değer üretemeyişini başka değerleri yok ederek gizlemeye çalışıyor. Meşhur bir müzik grubunun bateristi grubun sıra dışı kariyerini özetlerken şöyle demişti: “Eskiden büyük farklar yaratan küçük bir makineydik. Şimdi özel ayrıcalıklar sunan büyük bir makineyiz.” Yolun sonuna geldik demenin şık bir yolu. Kapitalizm “sınırsız üretim-sınırsız tüketim-sınırsız kâr” prensibi sebebiyle zaten yolun başındayken sonuna varmıştı. Kürede başkasına yer bırakmayacak, küreye kendi bile sığamayacak kadar büyümüş kapitalist sistemin peşine takılıp varılacak bir yer yok. “Büyük farklar yaratan küçük makine” olmanın yolunu yeniden hatırlamalıyız. Anlattıklarım kimilerine masal gibi geliyor olabilir. Bir masal anlatmış olsam bile siz hiç masallarda masal anlatıldığını gördünüz mü?

Muhammed SARI (27 Cemaziyelevvel 1447 - 18 Kasım 2025)

DOLDUR BOŞALTLA OLMAZ

Uş dikdiler kefen tonum
Hazret'e gönüldi yolum
Bunda kalan nemdür benüm
Allâh sana sundum elüm
Yûnus Emre

Kimi arkadaşlarım yine yaşlanmadan hatırat yazıyorsun demeyecekse söze bir anekdotla başlayacağım. Takım tutmayı orta ikide bıraktığım hâlde lise bitene kadar okulu kırıp futbol idmanı seyretme alışkanlığımı sürdürdüm. Eve en yakın tesis Dereağzı olduğu için Fenerbahçe idmanlarına giderdim. Doksanların sonuna doğruydu, kadroyu hatırlayamıyorum. Bir keresinde epey tatsız bir idmana denk gelmiştik. Sahadaki kaosa yarım saat tahammül eden kenardaki yöneticilerden biri sonunda dayanamayıp patlamıştı. Gırtlağını yırtarak tesisi inlettiğini unutmuyorum: “Olmaz! Böyle olmaaz! Doldur boşaltla olmaaaz!” Adam su şişesini yere çalıp sahayı terk etmişti. Doğrusu niye kızdığını pek anlamamıştık. Çünkü futbol, özellikle Türk futbolu o zamanlar böyle oynanan bir oyundu. Doldur boşalt!

Böyledir. Bazı sıradan anlar, önemsiz bazı cümleler bende kırk yıl yankılanır. O kadar çok yankılanır ki zamanla gerçek bağlamlarından kopar, zihnimde senelerce yüzergezer hâlde dolaşırlar. Ta ki yerlerini bulana kadar. Ruhbilimciler takıntılı kişilik bozukluğuna yoruyor böyle aşırılıkları. Bilemiyorum, olabilir. Fakat bu anekdotta bana ilginç gelen başka bir şey var: Yankıların yaş ilerledikçe kuvvetlenmesi… Yaşlanmayı böyle tarif edebiliriz sanırım, iç yankıların kuvvetlenmesi olarak. Yankı seni senle sağır eden şeydir. O yüzden hayat tecrübesi denen, yaşantı denen birikmeler zamanla bir yüke, hapishaneye dönüşebiliyor. Sanırım bu çelişkinin kesin çözümü yok. Kesin olan şu: Ne sağır odalarda ne de sağır eden yankılar altında insanca bir ömür sürmek mümkündür. Bunu bildiğim için odağımı kaybettiğim, yankılardan veya yankısızlıktan bunaldığım anlarda kendime küçük bir ayar çekiyorum. Sorunu çözemiyor veya kabullenemiyorsam dikkatimi sorunun neden önüme çıktığı, çıkarıldığı sorusuna yöneltmeye çalışıyorum. Talihliysem kırk yıl, yüz yıl, bin yıl geriden yankılanan seslerin ve dillendirilmemiş gerçeklerin bizimle farklı bir frekansta sürekli konuştuğunu duyabiliyor; yeni bağlamlarda yepyeni çağrışımlar kazanabildiğini, bu sayede kavrayışımı bir nebze de olsa ileriye taşıdığını fark ediyorum. “Doldur boşaltla olmaz!” da bu yankılardan biri benim için. Bağlamlararası yolculuk eden bir cümle.

Bütün yolculuklar ileriye ve geriye doğrudur. İleri ve geri dışında yön yoktur. Sağ-sol, aşağı-yukarı dediğimiz ileri ve gerinin türevleridir. Algılayışımızdaki bu çizgisellik, çocukken küresel formlu kâinatı basitleştirir ve bizim için yaşanabilir kılar; fakat aynı çizgisellik yetişkinlikte kâinatı bütüncül bakışla görmeye mani olur. Doğal yönlülüğümüz ileriye ve geriyedir, bir engelle karşılaşmadıkça diğer yönlere hareket etmeyiz; buna en başta fizyolojimiz müsait değildir. Zihnimiz de hayatın büyük bölümünde fizyolojinin kendisine aktardığı örüntüyü veri alarak çalışır. Gerçek anlamıyla zihinsel hayat, ileri-geri mekaniğinden kurtulunup bir sebeple (travmalar, çatışmalar, ölüme ilişkin deneyimler…) çokboyutlu hareket prensibine geçildiğinde başlar. Fark edilebileceği gibi “doldur boşalt” da sınırlı fizyolojik yönlülüğümüzün ve ona bağımlı zihinsel işleyişimizin, yani ileri ve gerinin görünümlerinden biridir. Çoğu zaman semeresiz kalan, kaçmaya çalıştığımız ama onsuz da yapamadığımız hayat rutinimizin ifadesidir “doldur boşalt.” Böylece bu küçük anekdot bir metafor niteliği kazanmış, parazitli sinyal anlamlı bir mesaja dönüşmüş oluyor benim için.

Metafordan devam edelim: Hayatta daima iki taraf varsa birinin ilerleyişi (dolduruşu) diğerinin gerileyişinden (doluşundan) bağımsız olamaz. Hayatın anlamı bu sarkacın salınımlarında duyumsanır. İki taraf da aynı anda ilerlemez, çünkü çarpışma öngörülemez hasarlara sebep olabilir. İki taraf aynı anda gerilemez, yoksa oyun (hayat) başlamadan biter. O yüzden genellikle olan, taraflardan birinin diğerini doldurmaya, diğerinin geleni boşaltmaya çalışmasıdır. Bir yanda boşluk bir yanda doluluk varsa hayat tabii seyrinde ilerliyor demektir. Ne var ki doldurma girişimi her zaman gerçek bir doluluk taşımayabiliyor. Dolduran dolu değilse doldurma girişimine blöf veya “şişirme” deriz. Savunmadaki taraf “şişirme”leri kolayca patlatıp boşa çıkarabilir. Fakat blöfü fark edemezse “dolduruşa gelmiş” olur. Dolduruşa gelende de doluluk olduğu söylenemez, çünkü yuttuğu bir balondan ibarettir. İki taraf da boş olduğunda oyun enlemesine oynanmaya başlar, seyir zevki düşer, yan çizişler karşısında ıslıklar yükselir. Kör bıçakla yumuşak domates kesmeye benzeyen asap bozucu bir durumdur bu. Zaten sürdürülmesi zor olan ileri-geri mekaniği, amaçsız ve sonuçsuz “doldur boşalt”lar yüzünden “iki ileri bir geri”ye dönüşmüş ve tıkanmıştır. “Doldur boşaltla olmaz!” diye haykıran adamın öfkesi bunadır: Dolu isen neden karşı tarafı gerçekten doldurup sonuç almıyorsun? Doluluğun hakkını vermemek suç değil mi? Dolu değilsen karşı tarafı dolduruşa getirerek kazanç koparmaya çalışmak başarı sayılır mı? Papaz her el pilav yer mi? Karşı tarafın boşa çıkarma becerisinin senin doldurma kapasitenden yüksek olduğu anlaşıldığı hâlde seni destekleyenleri kandırmaya ne kadar devam edeceksin? Bu gidişin sonu var mı? Yarın karşı taraf da doldurma gücüne erişir ve konumlarınız değişirse seni doldurmalarını veya dolduruşa getirmelerini nasıl engelleyeceksin? Savunma planının var mı?

Hayatın “doldur boşalt”la geçiştirilişi amel defterimizde büyük boşluklar bırakıyor. Doluluk da boşluk da aslında yaşamanın, yani oyunun bir parçasıdır; ama “doldur boşalt” sadece bir oyalanmadır. Doluyu boşaltarak her şeyi mahvetme tehlikesi beşer olarak hep başımızda. Dikkatimizi doluyu boşaltmamaya ve mümkünse boşluktan doluluk damıtmaya yöneltmeliyiz. Ama bazen bir şeyleri doldurmak için başka şeyleri boşaltma ikilemi de belirir önümüzde. Bu durumda önem sıralaması yapamayan, seçme cesareti gösteremeyen kaybedecektir. Ölmeden önce amel defterimizin neye benzediğini görmek istiyorsak hayatta neyi doldurmak uğruna neyi boşalttığımıza bakalım. Maddi ve manevi keselerimiz bize bu ömrü israf değil sarf edelim, yani tasarruf edelim diye verildi. Tasarruf, anlam kaymasına uğramış hâlini ve sözlükteki hâlini birlikte kullanabildiğimiz kelimelerden. Öyleyse kelimenin ikili kullanımına istinaden şunu söyleyebiliriz: Türkçede hayat harcayarak biriktirme sanatıdır. Kalbimiz, kafamız, midemiz, er bezlerimiz ve yumurtalıklarımızın dolu veya boş oluşları amel defterimizin akıbetini belirler. Kulluğumuzun kabulü bunları nasıl kullandığımızın hesabını vermekten geçiyor.

İnsanların amel defterini bir tür banka hesabı gibi tasavvur edişleri çok yenidir. Buna modernizmin başka bir “doldur boşalt” enstrümanını öne çıkarıp mutlaklaştırması sebep olmuştur: Cep. Vücudumuzun bir parçası olmadığı hâlde delindiğinde öleceğimizi düşündüğümüz cep. Kefende bulunmadığı ısrarla hatırlatılan cep… Keynes, kapitalizmi “doldur boşalt”la ayakta tutmuştu. Gerçek olması gerekmiyordu; piyasanın her yerinde doluluk (hareket) izlenimi uyandırılması herkese boşlukların doldurulduğu hissi (bereket) verecek ve çark dönecekti. 1950-1970 arasında dediği gibi de oldu. Peki yaklaşık yarım asırdır cebi doldurmanın güven vermediği ve cebi boşaltmanın tatmin etmediği, yani aslında çarkın dönmediği aşikâr olduğu hâlde kapitalizmi yıkılmaktan kurtaran nedir? Basit: “Doldur boşalt” mekanizmasını hayatın doğal akışı, tarihin mecburi istikameti kabul etmemiz. Doluluğu ve boşluğu ceplere, buzdolaplarına, kart ekstrelerine bakarak tanımlamamız. Fırsat buldukça boş atıp dolu tutmaya çalışmamız. Paranın cebimize bizi borçlandırabilmek için konulduğunun görülmemesi. Nihayet, cebimizdeki paranın kandan, meniden, idrardan yapıldığını görmek istemeyişimiz.

Muhammed SARI (4 Rebiülâhir 1447 - 26 Eylül 2025)

CEMİYETİ CAMİ CEMAATİ Mİ CEM EDECEK CUMA CEMAATİ Mİ?

Başlık tekerleme gibi oldu ama olsun. Olası varmış demek. Tekerlemeleri hep sevmişimdir. Deli saçması gibi görünen ses tekrarları arasında bir anlamın ikrarı gizlendiği için, yani tekerlemeyi şiirin mantığına yakın bulduğum için severim. Başlıktaki tekerlemeye gelirsek pek öyle şiirsel sayılmaz. Cem‘ masdarından türeyen ama güncel anlam bakımından farklı manalar taşıyan kelimelerden oluşuyor. Kelime dediğime bakmayın, bunlar Müslümanca hayatın temel kavramları sayılır. Önce yazısını, sonra kelimelerini kaybetmiş insanlar olduğumuz hâlde kalan son terim ve kavramlar (yoksa ıstılah ve mefhumlar mı demeliydim?) üzerinden eleştirel düşünce üretmeye gayret ediyoruz. Dolayısıyla isabeti düşük, sapması yüksek, sıhhatli neticeye varılması zor bir yolda yürüyor işler. Kelimeler tutarsızlaştığında yahut ince ayar tutmadığında ise fiilî duruma bakarak yönümüzü tayin etmeye çalışıyoruz.

Fiilî duruma bakıyoruz ama içinde bulunduğumuz durumu biz seçmedik. Bakın daha ilk cümleden tanımında uzlaşamadığımız başka iki kelimeye daha başvurarak ne kadar sallantılı bir zeminde konuştuğumuzu belli ediverdim. “Biz” dedim, “seçmek” dedim. “Biz”in ne anlama geldiği konusunda bir birlik, haydi olmadı bir çoğunluk, en azından kayda değer sayıda bir topluluk olsaydı böyle bir yazı yazmaya gerek kalmazdı. Öyle olsaydı, daha iki hafta önce, adı Türkiye Cumhuriyeti olan ülkenin cumhurbaşkanı “biz”in içini “Türk-Kürt-Arap” üçlemesiyle doldurma cesareti gösteremezdi. Herkes gücü nispetinde ve niyeti doğrultusunda “biz”e bir anlam yüklüyor. Yani herkes “seçim”ini yapıyor. Ne antik ne modern dönemde kendi kimliğini Türkler gibi uluorta tartışan, tartıştıran, konjonktüre göre sürekli değiştirmeye kalkan başka bir topluluk bulabilirsiniz. Köleler bile özgürleşmenin yolunu açmak için evvela köle olduklarını kabul etmek, yani bir sabiteden başlamak zorunda olduğunu bilir. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “biz” tanımları ise evvela kendini, kendi sabitelerini reddederek başlıyor söze. Kimine göre fiilî durum bunu gerektiriyor. Gerçekten de durum değişince tanım değişir. Fakat mevcut fiilî durum Müslümanların, hususen Türklerin aleyhine iken neden kurbanlık koyun gibi boyun eğelim? Sırf fiilî durum berbat diye neden eldeki tanımdan olalım?

Türkler bilfiil Türk iken Türkçülük yoktu, Türklük yaşanan tanımdı çünkü. Bunun kimilerine “pireler berber iken” tekerlemesini hatırlattığını biliyorum. O insanların bir kısmı “United States of Turkey” ninnileri söylüyor. Müslüman dünyanın nüfuz bölgelerinin İsrail’le paylaşıldığı bir “Turkey” hayali kurduruyor ahaliye. Ninni yerine tekerlemeyi seçmeliyiz. Kerizleri uyandırmalıyız. Aslında “Türk” kelimesinin ne manaya geldiğine dair ağyarını mani, efradını cami o tanım yapıldı. Bilen biliyor. Çerçeve çizildi ve çerçevenin dışında kimlerin kaldığı belirtildi. Çerçeve uzun süredir içini dolduracak efradını bekliyor. Cemaatini bekliyor. Cemaat deyince aklımıza ilk ve tek gelen “cami cemaati” olmalıdır. Cami cemaati Türkiye’de uzun yıllar “sessiz çoğunluk”, “sokaktaki adam” tabirlerinin bir parçası olarak sunulsa da aslında hep farklı bir potansiyel taşımıştır. Bütün mahallîleştirilmiş, lümpenleştirilmiş, kitschleştirilmiş, vulgarize edilmiş görünümüne rağmen Müslümanca hayatın “nomos”una yüzyıllardır amasız fakatsız sahip çıkan yegâne kesim cami cemaatidir. İstiklâl Harbi’nden bu yana her kritik meselede cami cemaatinin rızası aranmıştır. Cami cemaati hayra da şerre de sayısız defa evet demiştir. Hayır dediği pek az şey varlığını sürdürebilmiştir. 

2000’lerde hızlanan sekülerleşme, bâtıllaşma, mürtedleşme hareketlerine bir engel teşkil ettiği için “mutaassıb” cami cemaati siyaset kurumu tarafından dönüştürülmeye çalışılmıştır. Farz namazları mümkün olduğunca cemaatle camide eda etmek hassasiyetinin ötesine geçemediği hâlde cami cemaati sahip olduğu potansiyel bakımından tehlikeli bulunmuştur. Doğrudan müdahale tepki çekeceği için cami cemaati içeriden zayıflatılmıştır. İşte Cuma cemaati tam bu noktada devreye girmektedir. Muhafazakâr siyasetin her kesimden oy alma ihtiyacının tavan yaptığı dönemde. Her sabah ve yatsıda ön safta hazır bulunan bir Müslüman ile cumadan cumaya “farzlayıp çıkan” bir Müslümanın yönetilebilirliği arasında büyük fark bulunduğunu en iyi siyasetçiler bilir. Fıkhen Cuma cemaati de en genel manasıyla cemaat mefhumuna dâhildir; fakat konjonktüre göre artıp azalan, gençleşip ihtiyarlaşan, çabuk coşup çabuk durulan karakteri onun güvenilirliğini zedeler. Cami cemaati ise az da olsa öz oluşuyla, gencinin olgun yaşlısının şevkli oluşuyla, anlık duygulanımlar yerine istikrarlı oluşuyla bir “kemik kitle” karakteri arz eder. Cuma cemaati piyasa şartlarına bağlıdır, yönelimleri dışarıdan belirlenebilir. Camii cemaati ise bütün istismar edilmişliğine rağmen bir sınıf bilinci nüvesi, siyasî bir bilinç kazanma istidadı taşır.

Siyasetteki karar alıcılar, iktidarlarının meşruiyetini cami cemaatinden almış gibi gösteriyor ama kahir ekseriyeti oluşturan Cuma cemaati sayesinde fiilî durumlar yaratarak hükmünü yürütüyor. Hutbe diye söylenen “United States of Turkey” ninnileri Cuma cemaati içindir. Fakat Cuma cemaatinin bu alengirli işlerden anlayacağı yoktur. Hutbeyi dinlerken bile çoğunlukla borcunun harcının derdinde, ekmeğinin peşinde, çalının etrafını dolanma niyetindedir. İçlerinde akşam viskisini içmiş olan da vardır sabah parasını vadeliye yatırıp namaza gelen de. Belki bu yüzden en çok bağış da en çok oy da Cuma cemaatinden gelir. Yine de mabedde misafir gibidir onlar. Ev sahibi daima bir avuç cami cemaatidir. Cami cemaati bütün bunlara rağmen Cuma cemaatini kınamaz; aksine en büyük kınamaya müstahak olan cami cemaatidir. Camide bulunmanın usûl ve erkânına riayette bu kadar titizlenirken cemiyet olarak yaşamanın töresine karşı bu kadar kayıtsız kaldıkları için. Gençken ağabeylerimiz bize “eceli gelen kapitalizm cami duvarına bevleder” derdi. Hani, nerde?

Muhammed SARI (1 Safer 1447 - 26 Temmuz 2025)

MESELELERİ KİM KONUŞACAK?

Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki “Elâlemin ağzı torba değil ki büzesin!” sözünü işittiğimde ilkokuldaydım. Hoca, oğlu, eşeği ve çokbilmiş köylüler arasında yaşananlar değil de fıkranın sonunda insanların ağzının torbaya benzetilmesi ilgimi çekmişti. Torba ağızlı insanlar imajı garip, komik çağrışımlar yapmıştı çocuk muhayyilemde. Torba ağızlı insanlar çiziktirdiğimi bile hatırlıyorum. Lise çağlarımdan hatırladığım ise bir reklam filminin herkesin diline doladığı replikti. İşinin ehli olduğu halde sözünün dinlenmemesine köpüren bir kamyoncu ikide bir “Ağzı olan konuşuyor!” diyordu. O reklamdan sonra Türkiye’de ağzı olan herkes birbirine “ağzı olan konuşuyor!” diye çıkışmaya başlamıştı şakayla. Reklam altın çağına giriyordu. Viral karakterli süper iletken, süper yapışkan mem’ler kolektif bünyede ilk kez medya içerikleri aracılığıyla test ediliyordu. 2000’lerden sonra anladık ki 19-20. asırlarda kanser hücresi mantığıyla büyüyen kapitalizm, 21. asırdaki yayılışını virüs mantığıyla sürdürecek, düşmanlarına karşı mücadelenin boyutlarını ve cephelerini alabildiğine genişletecekti. Gerçekten de 2000’lerden sonra sosyal medyanın dünya çapında genel kullanıcıya ulaşmasıyla yukarıdaki fıkra ve reklam sözleri esprisini kaybetti. Torba ağızlılık norm haline geldi, normların anormalliğini izaha fırsat bulunamadı. Sadece bu iki cümle değil, genel olarak “söz” mefhumu küresel bir saldırıya uğradı. Havadan, sudan önce söz önce kirletildi, hayvan ve bitkilerden önce sözün nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Demokrasinin en tipik, en şehvetli dışavurumu olan ifade özgürlüğünün kitlelere teşmili hayır getirmedi. Katolikçe sansürün hayır getirmediği gibi. “Zor zamanda konuşmak” cesaretini gösteren az sayıda insan yasakçılar karşısında mazlum kitlelerin sesini duyurmak adına gerçekten büyük bir imkândı, bir fedakârlık eylemiydi. Konuşmanın eylemeğe neredeyse denk olduğu zamanlardı onlarınki. Bugünse konuşmayana bir zekâ geriliği ve fonksiyon eksikliği şüphesiyle bakılıyor. Öyleyse tersini mi yapmalı? “Herkesin konuştuğu zaman”da susmalı mıyız? Susma hakkımızı kullanarak bir imkânı yeniden ele geçirebilir, yeni bir feda eylemi gerçekleştirebilir miyiz? Maalesef hayat böyle basit denklemlerle yürümüyor. Zor zamanlarda en doğru iş “konuşmak” idi, ne var ki konuşmanın kolay olduğu zamanda yapılacak en iyi şey “susmak” değil. Teorik nazar simetriye bayılır, fakat hayat kendini asimetrik karşılık vermeyi bilenlere açar.

Söz saldırıya uğradı. Daha incelikli üslûp kullanarak, daha az konuşarak veya sessizliği seçerek söze itibarını yeniden kazandıramayız. Bunlar faydasız değil yetersiz tedbirlerdir. Bu yolu takip edenlerin medium’lardaki ve media’lardaki etkisizliğine bakılırsa ne kastettiğimiz anlaşılacaktır. Liberal demokrasinin ürünü olan sosyal medya her şeyi söz ve gözden ibaret kılarak kelimenin ve görüntünün içini boşaltmıştır. Başıboşluk içiboşluğa varmış görünmektedir. Bu boşlukta istediğini söyleyen istemediğini işitiyor, bunun üzerine kendi de istenmeyen şeyler söylemeye başlıyor ve istendik sözlerin oranı kendiliğinden düşüyor. İstediğime bakarım diyen istemediklerini de görmeye maruz bırakılıyor, hatta istemediği halde bir şeyler göstermek zorunda kalıyor fakat yine de bundan vazgeçmiyor. Fasit daire böylece tamamlanıyor. Çevrim içi dünya bu kasnağın büyük bir hızla dönmesine bağlı. Hızla dönen kasnak muazzam bir güç üretiyor. Bu yüzden bunun bir avara kasnak olduğunu zannetmek hata olur. Bir güç varsa talipleri de sahipleri de vardır.

Yüz yüze konuşmak insanların bir cemaat ve cemiyet hayatı sürebilmelerinin temel şartlarından. Taraflar yüz yüze baktıklarını bakacaklarını bilerek konuşur ne konuşursa. Art zamanlı olmakla birlikte yazılı iletişim de tarih boyunca sözlü geleneği tamamlayıcı bir işlev üstlenegelmiştir. Yazılı söz belli bir mantık ve belagat süzgecinden geçtiği için muhatabına mümkün olduğunca optimize edilmiş halde ulaşır. Okuyucu ise yazılı sözü anlama ve cevaplama konusunda makul bir zamana sahiptir. Matbaa devriminin şokuna ve posta teşkilatının gelişmişliğine rağmen 20. asır başlarına kadar genel görünüm budur. Televizyon ve internetle birlikte hem konuşma ve yazmanın doğası hasar almış hem de bu fiillerin sırası karmakarışık hâle getirilmiştir. Bugünkü uzaktan erişimli ve eşzamanlı iletişim teknolojisi hem eş-mekânlılığı ve yüz-eşleşmesini (yüzleşmeyi) gereksiz gösterdiği için hem de dinleme-anlama-cevaplama sürelerini minimuma indirdiği için sayısız hastalık üretmektedir. Söz ne kadar beliğ ve iktisatlı, görüntü ne kadar sade ve doğal olursa olsun dijital mecranın mantığına hizmet etmekten öteye pek geçememektedir. İnsanın insana deva olmasının şartı birbirlerine söyledikleri ve gösterdikleri anlık şeyler değil, süreç içinde hangi hâli aktardıkları, yani görünür ve görünmez gerçek fiilleridir. Âyinemiz daima iştir. Konuşmak kendi başına hiç mesabesindedir.

Konuşmanın arkasında fiil olmak zorundaysa her fiilin de bir faili olmak zorundadır. Konuşalım eyleyelim ama kim olarak? Bir mesele hakkında konuşma hakkı o meseleyle “olmazsa olmaz” ilişkisi kurmuş insanlara aittir. Bitmedi; konuşma hakkı olan insanlar arasında da öncelik sıralaması vardır. Öncelik, meseleyi en iyi bilen ve bildirebilenlerindir. Hak umumundur evet, ama öncelik seçkinin olmalıdır. Bilginin mertebelendirilmiş doğası gereği bu böyledir. Bu iki kesim dışında bir meseleyi hayat-memat meselesi olarak görmeyenlerin konuşmalarına ihtiyatla yaklaşmak, sözlerine itibar etmemek gerekir. Türkiye’de “Allah bir” demeleri ile aksini söylemeleri arasında hiçbir fark olmayan milyonla insan türedi. Bu insanları doğrudan muhatap almama hakkımız mahfuzdur. Îrapta mahalli olmayan insanlardır bunlar. Gerçek böyle olduğu halde vara vara geldiğimiz yer, cedel meraklısı kimselerinin müptezel kimselerle münazaraya tutuşması olmamalı. Pavyonda, meyhanede tebliğ yaptığını sananların durumu neyse sosyal medyadaki münazaracıların durumu da odur. Kimse “dijital çağın gerekleri”nden, yeni mücadele mecralarından bahsetmesin. Münazara “ötekinin iknası” üzerinden kendi imanını onaylatma ihtiyacının ve örtülü bir “özür beyanı” psikolojisinin yansıması olmuştur çoğu kez. Başkalarına açıklama yapmaya vaktimiz yok, varsa bir kabiliyetimiz bunu kendimiz için bir değer üretmeye hasretmeliyiz.

İnsanlara önce üslûbumuz, sonra mevzumuz, en sonunda kim oluşumuz ulaşır. Hakikat tam aksidir: Kim olarak söylediğimiz ne söylediğimizin önünde, nasıl söylediğimiz ne söylediğimizin gerisindedir. Bu sıralamayı muhafaza ettiğimiz sürece meselelerin karmaşıklığı gözümüzü eskisi kadar korkutmayacaktır. Meselelerimiz karmaşıktır ama kördüğüm değildir. Özellikle başımızı ağrıtan kültürel alanlar söz konusu olduğunda bağların düz değil çapraz bağlandığını bilmek faydalı olacaktır. Yani Türkiye’de edebiyatta kökleşmek için tarih bilmek, tarihe hakkını vermek için felsefe okumak, felsefeden faydalanabilmek için siyaset ve iktisat bilmek zarureti vardır. Bilhassa Türkiye’de böyledir. Bağlantıları çeşitlendirebiliriz; fakat sözün özü şu: Hayatî meselelerimizi, bilgiyle tahkim edilmiş sözler eşliğinde, kefaretini ödemiş yahut ödemeye hazır kimselerin konuşmasına muhtacız. Sonrası sonra gelir. 

Muhammed SARI (14 Zilhicce 1445 - 21 Haziran 2024)

KEFENİ YIRTMAK

Tarihin ve onun ân’daki uzantısı olan aktüalitenin çepeçevre tazyiki altındayız uzun süredir. Ne öncemizdeki hadiseleri tetkik edecek geniş zamanlara ne dünyalık derdiyle koştururken soluklanacak mekânlara sahibiz. Bakışlarımız, bizi huzursuz eden şeyin kıskaca alınmışlıktan mı yoksa rabıtasızlıktan mı kaynaklandığını söyleyecek kadar bile berrak değil. Bu bulanık manzaraya sağırlığa varan bir hâl de eşlik ediyor. Muhitimizde dönüp duran seslerin sahiplerini, muhataplarını, giderek bizimle alâkasını kurmakta zorluk çekiyoruz. Körlerin sağırların birbirini -neden ağırladığını bilsek bile- nasıl ağırladığına, buna ağırlamak denip denemeyeceğine şüpheyle, hayretle yaklaşıyoruz. Keşif ehlinin bildirdiğine göre insanın sekerat anında görme ve işitme duyuları keskinleşir, vefattan kabre kadarki süre boyunca bu hâl sönümlenerek devam edermiş. Naklin sıhhatini sınama imkânımız yok, fakat aklın bize söylediği şudur: Hâlimiz kefenlenmiş meyyitten farksız.
 
Ne zaman, nerede, neler oldu da kefene girdik? Bizi kefene kimler koydu? Kefenin ince beyaz dokusunun ötesinden birtakım karaltılar seçtiğimize, bazı nidalar işittiğimize göre henüz ölmemiş olabilir miyiz? Akla en yakın açıklama bu olsa gerek. İyi de diri isek neden elimiz ve dilimiz değil de sadece gözümüz ve kulağımız çalışıyor? Algılar açık, kılgılar felç. Dış faktörlere alabildiğine maruz, fakat maruzatını arz edemeyen bir gövde yatıyor orta yerde. Edilginliğin bu derecesi insanı mutlak ölüme götürmez mi? Kişi diriyse toprağın üstünde, ölüyse altında olmalı. Tuhaftır ama kefenlenmiş kişi aynı zamanda bir çelişkiyi,  bir imkânı da temsil ediyor. İnsan ya kefeni yırtıp diri olduğunu gösterecek ya da dirilmek için mahşer gününü bekleyecek; başka yolu yok.
 
Hayat gösterdi ki ve kapitalizme maruz kalan Türk’ün tarihi bilhassa öğretti ki insan için dünyada ölümden beter şeyler var. Kefenlenmeye varan hadiseler silsilesi ayrı bir hikâye; orta yerde yatan kefenlenmiş bedeni toprağa girene kadar pek çok tehlike beklemektedir. Tehlikelerin en birincisi sahipsizlik. Başında bir bekleyeni, yerden tutup kaldıranı olmayan her beden kaçınılmaz olarak payimal edilecek, darbeler yiyecek; kazaların, dikkatsizliğin ve hürmetsizliğin kurbanı olacaktır. İnsanı ölmekten beter edecektir düşkünlük ve sahipsizlik. Buna rağmen şairin söylediğine inanmalı mı? Yere düşmekle cevherin kıymeti sâkıt olmaz diyebilir miyiz gerçekten? Kefene konan beden ayakaltından kaldırılsa bile bu kez güneşin ve yağmurun altında kalmaktan doğan tehlikeler baş gösterecektir. Sıcağa ve neme fazla maruz kalan gövdelerin solduğunu, katılaştığını, nihayet kararıp çürüdüğünü biliyoruz. Çürümenin cerahatiyle hastalık yayması bir yana, yayılan kerih koku yüzünden civardaki yırtıcıları başına toplaması nasıl engellenecek? İster insafsız avcılara hizmet etsin ister kendi midesi hesabına çalışsın, gövdeyi kurt dişlerine karşı nasıl koruyacağız? Peki çürüyen bünyenin kendi ürettiği kurtçuklar ne olacak?
 
Kefenlenmek, canlıların bir plasentayla veya atmosferle çevrelenmesinden farklıdır. Besleyici bir zardan ibaret olan kritik plasenta evresini hiçbirimiz hatırlayamayız. Atmosferde denizin içindeki balıklar misali yaşadığımız aklımıza bile gelmez. Bunlara mukabil kefenleniş uyandırdığı inkıbaz ve kesafet duygusuyla hayatımızda gayrıtabii bir aşamayı temsil eder. Bu bakımdan besâtet ve letâfetten kopan insanları ve toplumları kefenlenmiş, öte tarafa “postalanmaya” hazır sayabiliriz. Bilmek zorundayız: Bizi besleyici bir kültürel ortam mı kuşatmaktadır yoksa hayatımızda dünyaya karşı bağışıklığımızı zayıflatan bir yönsüzlük, bir amaçsızlık mı hâkimdir? Ortamı besleyici bulan memnunlara diyebileceğimiz fazla bir şey yok, onlar olan bitenlerin hem suç hem kâr ortağıdırlar. Bizim sözümüz kendini bunaltan gidişatın adını bir türlü koyamayan memnuniyetsizlere ve tarihin getirdiği noktada mezarın kenarına kadar sürüklendiğini duyumsayan endişe sahiplerine. Ancak memnuniyetsizler ve 
endişe sahipleri rüzgârda hışırdayanın yaprak değil kefen olduğunu, çatırtıların ağaçtan değil tabuttan geldiğini fark etmeye yaklaşabilir.
 
Kefen içindeyiz. Bilgisizlikten, duyarsızlıktan dokunma bu kefeni yırtmak zorundayız. Bunun için en gerekli şey bir “el” elbette. Fakat Türklerin henüz elsiz kolsuz olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. Şartlar el vermiyor. Türk’e el veremiyoruz. Öyleyse yapılacak en iyi şey ona “dil” vermektir. Elin yetmediğine dilin yetmesi mümkündür. Türk’e dil verebilirsek belki kefeni yırtacak birilerini çağırmanın yolunu da bulmuş oluruz. 

Muhammed SARI (26 Ramazan 1445 – 06 Nisan 2024)