Yunus Emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunus Emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DÜNYADAYIZ

- Saatlerdir arıyorum, neredesin, yine hangi cehennemdesin? 
- Merak etme anne yaa, yaşıyoruz işte, dünyadayız!

Metroda kulağıma çalınan bu telefon konuşması ana-oğul ilişkisinden çok, son kelimesinin çağrıştırdıklarıyla ilgimi çekti.  “Dünyadayız!” Gündelik dilin mantığı ve rutinleri içinde böyle bir cümle kurma ihtiyacı hissetmeyiz. Şaka (joke, gioco) kastıyla söylemiyorsak tabii. Öte yandan “neredesin-dünyadayım” diyalogu ancak şaka olduğunda bir gerçeğin dolaysız ifadesine dönüşebilir. Normal şartlar altında “dünyada” değilizdir; evde, işte, sınıfta, tezgâhta, çarşıda, yoldayızdır ama “dünyada” değilizdir. Kast-ı mahsusayla “dünyadayım” dediğinizde artık salt bir mekânı değil, mekânda bulunuşu, hatta mekânda bulunan özneyi işaret ediyorsunuzdur. Odak, mekânın isminden ikâmete ve mukim olana kayar.

Mekân-bulunuş-özne… Farkı fark ettiğimiz ân bilincimiz bir durumdan başka duruma geçer. Sahici sözler bizi durduğumuz yerden öteye, olduğumuz mevkiden yükseğe taşır. Beklemediğimiz ânda yapar bunu. Çünkü hazırlıklı oluş yer değiştirmeye direnç göstermemize sebep olabilir. Açık hedef olduğumuz vakit hikmet içimize daha derinden işler. Sahici sözler bizi taşır, evet. Varlığımız, ayağımızın altındaki yerküre ve küre üzerindeki hayatımız bir ânda metafora dönüşüverir. Hayatımızı değiştiren sözler “değişik söylenmiş” sözler değil, bizi “yer değiştirmeye sevk eden” sözlerdir. Bu iki söyleme tarzı edebiyat ortak paydasında buluşsa da ikincisi bilhassa şiirin meselesidir. Şiirde metafor (düz değişmece) bulunup bulunmamasına aldırmayız, bir şey şiirse o zaten bir metafordur. Sizi bilincin uzayında bir noktadan başka noktaya taşır (meta-phorá). Ve taşırken başkalaştırır. İnsanın kendini bilmek ve bulmak için başkalaşmaktan başka çaresi yoktur zaten. Diğer deyişle: Şiirden her yere gidilir ve her yerden şiire gidilir. Bunlar büsbütün körlemesine, yönsemesiz gidiş gelişler değildir elbette. Derdimiz nazardan kalkıp manzaraya ulaşabilmektir. Nazarda kalmak, hele Yunus Emre’nin ifadesiyle “bir nazarda kalmak” şiirin edebiyat yapma heveslilerine terk ettiği işlerdendir.

İnsanların çoğu gibi şairlerin de ekseri “nazarda kalmış” kimselerdir. Dünyada takılıp kaldıkları hâlde gitmenin edebiyatını yapmaktan kendilerini alamazlar. “Neredeyim” sorusunu soranlar “bir nazarda kalmayıp” sürekli seyrüsefer eyleyen, urûc eden şairlerden çıkar hep. Fakat şairâne ikâmet (“ben neredeyim?”) şairlere has kılınamaz. Hepimiz neredeysek orada bulunuşumuza açıklama getirebilmek zorundayız. Kalmak veya gitmek kişinin kendi bileceği iş, ancak herkes nerede bulunduğunu açık seçik bilmek zorunda. Özellikle de kendilerinden söz-eylem bütünlüğü beklenenler. Vaiz kürsüde, hoca sınıfta bulunuşunun anlamı üzerine kafa yoruyorsa “şairâne mukim oluş”un eşiğine varmıştır. Eşik diyorum çünkü alana adım atabilmek, mabedleri ve sınıfları dolduranların beklentileriyle bağlantılıdır. Sen ne vermek üzere geldin, onlar ne almak istiyorlar? Bu sorulara ortak cevap verilebildiği kadar şiire açık ortam doğar. Arz edilenle arzulanan birbirini karşılamıyorsa orada bırakalım şiiri, insanî ilişkiler bile olgunlaşamaz. 

Modern şiir zaten çiğlikten, hamlıktan, sığlıktan şikâyetin şiiridir diyebilirsiniz, doğrudur. Asıl korkulması gereken, şikâyetin dillendirilmesinin bile anlamsızlaştığı ortamdır. İsteklerin çatıştığı değil, isteksizliğin baş gösterdiği ortamdır. Böyle bir ortamda bırakın ham ilişkilerden şikâyeti, en temel insani ilişkileri tesis etmek bile mümkün değildir. Bugün sanatın, dinin ve eğitimin ortaklaştığı husus hevessiz ve hayretsiz kitlelere söz söyleme zilletine katlanıştır. Ne var ki “şairâne ikâmet”in, yani “dünyada bulunuşu derinden duyumsama”nın kıymeti de böyle zamanlarda belli olur. 

Muhammed SARI (25 Zilka’de 1447 - 11 Mayıs 2026)

DİLDE ŞAKIMAK

- Aristoteles mi Platon mu?
- Sokrates!
- Platon mu Sokrates mi?
- Homeros!
- Pekiy, Homeros mu…
- Boşver!

Nasıl düşünebiliyoruz? Bilmiyoruz. Nasıl konuşabiliyoruz? Orası da muamma. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en temel belirtilere dair bildiklerimiz çoğunlukla zandan, yakıştırmadan ibaret. Yine de düşünmeye, konuşmaya devam ediyoruz. Hayatî meseleler hayatın akışı içinde üzerine kafa yormadığımız meselelerdir, çünkü kendi düzenlilikleri içinde işleyip gitmektedirler; işleyişleri aksadığında ise ölümcül tuzaklara dönüşüverirler. Tuzaklara düşmemek için parantezlerin korumasına ihtiyacımız var. Düşünmek ve konuşmak üzerine konuştuğumuzda hep bir parantez içinde olduğumuzu bilmeliyiz. Düşünmek veya konuşmak üzerine düşündüğümüzde parantez biraz daha genişler ama hepsi o kadar. Burada dikkat edilmesi gereken husus dilin konumudur. Düşünceye göre belki daha dar bir çapa ama kesinlikle daha kritik bir role sahiptir dil. Dil olmadan düşünceden de bahsedemiyoruz çünkü. Dilden bahsetmek için bile dile muhtacız.

Sonradan edindiğimiz bir beceri olduğu halde dilsiz bir hayat düşünemiyoruz. Öte yandan dilin hayatın kendisi olmadığını da biliyoruz. İster benliğin tadılmasında ister bizliğin tanınmasında olsun elimizdeki ortak zemin dildir. Teoriden varsayıma, zanndan yakîne bütün bilme biçimlerimizde dilin imkânları içinde hareket ederiz. Fakat dilin sınırları varlığın sınırlarını kuşatamaz. Dile gelmediği hâlde dil-öncesi ve dil-ötesi şeylerin varlığından eminizdir. Dile uğramayan varlıkları tanı(mla)yamıyoruz fakat varlığımızın dille sınırlandırılmasına da rıza gösteremiyoruz. Dil-öncesi ve dil-ötesi yapılar kişiliğimizin bizim bile farkında olmadığımız uç noktalarına dair semboller üzerinden sinyaller gönderirken dil-içi yapılar kimliğimizin yani herkesçe bilinmesini istediğimiz tercihlerimizin tutarlı bir dışavurumu olarak okunabilir. 

Dil-öncesi ve dil-ötesi bilme biçimleri ile dil-içinde ve dil-ile tesis edilen bilgilerin kesiştiği sınır kend’özümüzü tanıma ufkudur. Bu ufukta “öte-önce, iç-dış” gibi nitelemeleri sadece acziyetin ifadesi olarak ve mecazen kullanırız. Dille ilişkimiz esasen dile bir “iç” veya “dış” atfetmemize manidir; çünkü dille ilişkimiz iliştirme bir şey değidir. Dil kemiğin iliğidir aksine. Ayrıca kend’özümüzü tanıma ufkuna inildiğinde karşılaşılacak şeye artık dil denip denemeyeceği de tartışmalıdır. O ufuklarda hakkıyla gezinen Yûnus Emre şöyle der:

Sayru olmuş iniler, Kur'ân ünini dinler
Kur’ân okıyan kendü, kendü Kur’ân içinde

Bu beyitte oyunbaz bir dille ifadesini bulan şey dilin oyun ile gerçek arasındaki ufku temsil etmesi olsa gerek. Yalçın hakikatlerin yalın ifadesi ilk anda kimine amentü dedirtebileceği gibi kimilerini daha derin şüphelere gark edebilir. Dilin bir ufuk, bir sınır oluşunun, aynalayıcı ve bakışık karakterinin tabiî sonuçlarıdır bunlar. Yine de acele karar vermeyip Yûnus’un beyitteki sıralamasına dikkat kesilmekte fayda var: Yûnus’a göre kişi önce dilsiz/hasta olduğunu bilmelidir. Buna bilgisizliğin kabulü de diyebiliriz. Kişi hastalığı sebebiyle doğal olarak ağlayıp inler, daha doğrusu söyledikleri acıdan inleyip sayıklamaktan farksız olur. İnlemesi bir isyandan çok bir yakarış olur, bilginin talep edilmesi anlamı taşırsa muradına ermeye yaklaşır. Şöyle ki hastanın samimi inlemelerine cevaben nihayet karşı bir ünleme işitilir. Hasta yükselen bu sesi can kulağıyla dinlemelidir. Böylece dilin âhenksiz (inlemeli, sayıklamalı) istîmali yerine âhenkli bir dilin istimâına yönelmiş olur. Manasız sesler çıkararak inleyen benliğini, âhenkten ibaret olan o ünlemeye göre ayarlayıp akort ederek iyileşme yoluna girebilir. Şifanın harfte/konuşmakta değil seste/dinlemekte olduğunu anlayabilir. Şairin varmak istediği yer çok açık: İnsanın bir dil sahibi olması dilin gramerine vakıf olmasıyla değil, o dilde kendi şarkısını söyleyebilmesiyle, mümkünse o dilde şakımasıyla belli olur. “Elhân duyulmadıkça belâgat giran gelür” demesi bundandır Yahya Kemal’in. Verili dili konuşmak hakiki bir konuşmak sayılmaz. Dilin seninle konuştuğu, hatta dilin seni konuştuğu frekansı duymakla başlar sayrılıktan uyanış. Birçok kendiler Kur’ân’ı yüzünden okuyabilmektedir fakat Kur’ân’da kendi yüzünü okuyabilen pek azdır. Yüzümüzü özümüze yöneltmemiz ve özümüzün gürleşmesi ancak böyle mümkündür. 

Akıl sağlığımızı korumak için dil parantezini parçalamamak fakat özümüzü gürleştirmek için dil parantezinin dışına taşmak zorundayız. Her zorlukla gelen bir kolaylık vardır diyor âyet. Kolaylık şurada: Dilin tabanına inmek ve sınırlarına ulaşmak için gösterilen bütün çabalar son tahlilde onun bir işaretler sistemi olduğunun tekrar tekrar anlaşılmasıyla sonuçlanacaktır. Diğer ifadeyle, dil kendinin hücceti değildir. İşaret eder sadece. İşaret kelimesini fiilleştirmek istediğimizde o kelimenin önüne daima gizli bir “işaret olunan” geliverir. Türkçede işaret etmek “-i işaretlemek” veya “-i işaret etmek” kalıplarıyla kullanılır. Türkçe daima Kur’ân’ı işaret eder. Bir ayağımızı Türkçeye yani parantezin içine sabitlediğimiz takdirde diğer ayağın dışarı taşıp pergel misali Kur’ân hakikatlerinde seyrüsefer etmesi kolaylaşır. İşaretleri anlamadan işaret olunanı anlamak mümkün değildir.

Muhammed SARI (5 Rebiülevvel 1446 - 8 Eylül 2024)

ÜVEY KARDEŞLER: ŞAİR VE SİYASETÇİ

Şairin en çok dalaştığı, en davacı olduğu figür benzemeye en yakın olduğu figürdür, yani siyasetçi. Şairin zorbaları dize getiren daha büyük bir zorba olma, küçük mükemmel krallığını kurmak için bütün coğrafyayı yakma potansiyeli hep yüksek olmuştur. Aynı şeyi siyasetçiler için söyleyemeyiz, fakat onların da tuhaf bir çelişkisi var: En sevmedikleri kimselerden olduğu halde siyasetçilerin en çok iltifat ettikleri kişiler şairler olmuştur. Onların sözlerini önlerinde, arkalarında, iki yanlarında görünmez bir silah, bir sancak, bir muska gibi taşıyarak şahsî meşruiyetlerini pekiştirme ihtiyacı duymuşlardır. Öyleyse şu soruların cevaplanması lazım: Şairlerin kaçtıkça kapıldığı, siyasetçilerin yaklaştıkça ittiği şey nedir? Şairleri ve siyasetçileri tahtta hak iddia eden üvey kardeşler olarak niteleyebilir miyiz?

Türk şairleri ve siyasetçileri arasındaki gerilimli ilişkinin tarihini modern manada Namık Kemal’le başlatırız. Aslında sanat ve devlette Türk etkisininin ilk kez hissedilmeye başlandığı 11-13.yy periyoduna tarihlenmesi gereken bu ilişki her tarihî dönemeçte daha kritik bir hâl almıştır. Yolun ta başlarında, Kutadgu Bilig’de bile hükümdarlara şairlerle iyi geçinmesi, onların diline düşmemesi, kendini onların dilinden satın alması tavsiye edilmiştir. Kitapta şairlere; âlimler, tabipler, efsuncular, rüya tâbircileri, müneccimler, çiftçiler, tüccarlar, zanâatkârlar diye uzayıp giden bir kadronun içinde yer verilmiştir. Bu dizilişten devletin gözünde şairin bir sosyal statüsü olageldiğini çıkarsak bile tarih boyunca şairliğin protokoldeki yerinin hiçbir zaman garanti olmadığı unutulmamalıdır. Şairlerin yeri in’âm defterlerinde böyle sunulsa da esasta başka türlüdür; bunu iyi bildiği için Balasagunlu Yusuf’un şairlerle ilgili tavsiyelerindeki vurgu diğer “meslek”lere göre belirgin biçimde farklıdır. Klasik çağlarda âlim ve müneccimlerin; çiftçi, tüccar ve zanaatkârın hükümdarla ilişkileri somut bir alışverişe dayanmıştır. Astronomik ve mali hesaplar tuttuğu sürece bu ilişkiler kolay kolay bozulmamıştır. Tabip, efsuncu ve tâbirciler ise hükümdarın fizik ve psikolojik dünyasına dönük, yani dar çerçevede bir işleve sahiptir. Şair ile hükümdar arasında da bir alışveriş vardır fakat bu bir semboller alışverişidir. Şair hükümdar için itibar, hükümdar şair için boş vakit satın alır. Alan ve satan razı olduğu müddetçe hükümdar kitlelerin, şair kendi kendinin efendisi olarak yaşamaya devam etmiştir.

Şairlerle nasıl münasebet kuracaklarına dair hükümdarlara akıl veren çok olmuş, fakat aynı konuda şairlere nasihat vermeye yeltenen çıkmamış. Şairler laftan sözden anlamayan insanlar olduğu için mi? Doğrusu şairlerin çoğu kendi sözlerini, kendi sözlerine yakın sözleri anlamaya eğilimlidir, başka laflardan anlayası yoktur. “Laftan anlamayan şair” ibaresi oksimoron olduğu kadar gerçek, oksimoron olduğu için gerçektir. Öte yandan şunu da sormak lazım: Hükümdarlar sözün kıymetini bildikleri için mi şairleri alttan almıştır? Böyle düşünmek safdillik olur. Her şeyden önce “hükmetmek” ve “alttan almak” birbirini götüren fiillerdir, birlikte var olmaları mümkün değildir. Ayrıca “sözün kıymetini bilen” bir kişinin ne hükmetmek ne alttan almakla işinin olması düşünülebilir. Ve hükümdarın lügatinde “sözün kıymetini bilmek” çoğunlukla “malın ederini bilmek” demektir. Toparlayalım: Görünüşte ikisinin de işi “söz” iledir. Şairlerin ve siyasetçilerin sözlerinin palavra mı yoksa bedeli ödenmiş bir tecrübenin hâsılası mı olduğu hayatî önem taşır. Bu konuda okur ve/veya vatandaş olarak vereceğimiz karar akıbetimize bir biçimde tesir eder. 

Üvey kardeşlerin ikinci ortak noktası “para”dır. Himâye ve patronaj bahislerine girmeyeceğim. Çünkü bu kavramların dar zaviyesinden bakarak şairliğe mahsus psikolojiyi ve hükümdarlığa mahsus patolojiyi derinlemesine anlamak mümkün değil. Himâye ve patronaj dün olduğu gibi bugün de bir gerçek, fakat sadece tek bir (1) gerçek. Kimi büyük eserler şairinin hayattayken taltif edilmesine vesile olmuşsa da bahşiş uğruna yazılmış hiçbir şiir şaheseri yoktur. (Âkif’in para ödülünü “kahraman ordumuz”a bağışladığını hatırlayın.) Tasannu ustalığının bahşiş için kriter sayıldığı çağlarda bile hakiki şiir o musanna kasidelerde değil hep diğer metinlerde meknuz ve mahfuz idi. Modern çağa yaklaştıkça doğal seçilim bu yönde gerçekleşmiş, musanna (süslü) olanın yerine muhayyel (canlı) ve müstakim (tutarlı) olan öne çıkmıştır. 

Para ve söz birer dolayımlayıcıdır. Şair söz söyleme istiklâlini korumak için makul bir paraya muhtaç iken, siyasetçi iktidarını tahkim etmek için parayla satın alacağı muteber bir söze muhtaçtır. Yine de söz ile paranın farklı türde dolayımlayıcılar olduğuna dikkat etmek lazım. Tabiri caizse siyasetçiye göre hava hoştur; iktidarını pekiştirmek için herhangi türden bir sözü satın alma rahatlığıyla hareket eder. Bu sözü alamazsa şu sözü almaya yönelir, pazar birçok seçenek sunmaktadır. Zaten sözün çok yüksek veya çok düşük kalitede olmasından kaçınır. Kendini sorumluluk altına sokmayacak, seçmenin beklentilerini doyuracak, orta karar ve fonksiyonel bir şeyler satın almaya bakar. İnkılâp edebiyatı, devrimci şiir, muhafazakâr sanat gibi. Şair ise hem sözün hâlisliğine hem hâlis söz söyleme istiklâline halel getirmeyecek paranın derdindedir. Şaire gereken temiz, az da olsa düzenli, minnetsiz paradır. Böyle bir zamanda böyle bir parayı kodunsa bul! Paranın bile niteliklisini aramak tuhaflığı şairin payına düşmüştür. Şairin “parasızlıktan yakınış”ını “para için yakarış” zanneden yanılır. Yakınış insanlara, yakarış Allah’adır. Gerçek şiir bu doğru bağıntıdan doğar. Allah’a yakınıp insanlara yakaranlar yolunu kaybetmiş kimselerdir. Bunların şiiri de yolları gibi bozuktur. Nitekim para paradır deyip ödüllü yarışma, reklam yazarlığı, örtülü ödenek kovalayan şairlerin sayısı az değildir. Şairlerin kaçtıkça kapıldığı şey dünyalık ve iktidar hırsı ise, yani şair uzanamadığı ciğere murdar diyorsa fena. Hasedden ölüp gidecektir. Siyasetçilerin yaklaştıkça kaçırdığı şey özgürlük ve hakikatseverlik ise, yani makama esaretleri yüzünden suretihaktan görünmeye çabalıyorlarsa daha fena. Hazımsızlıktan ölüp gideceklerdir. Miskinlik makamını âlî bilen şair, resmî makamının esiri olmamayı bilen siyasetçi hasım değil özbeöz kardeştir. Tarihte kaç kez görebildik böyle kardeşliği?

Söz ile paranın iç içe geçtiği yerde sevi ile dâvî mefhumları da hercümerc olmuş haldedir. Siyasetçi şairden (ç)aldığı sevgi sözlerinin arkasına gizlenip günbegün kendi davasını yürütür. Ve dava görüntüsü arkasında hep öz sevgisini gizler. Sevgi lafını asıl davasına, dava lafını asıl sevgisine “paravan” olarak kullanır. Şairin sevgisi günün sonunda davası içindir, davası ile aynı şeydir. Hep kend’özüyle meşgul görünse de Hak’tan özge sevdiği yoktur şairin. Şair davayı ve sevgiyi korumak için parayı bir “paratoner” olarak kullanır. Meşhur nutkuna bakıp Yûnus’u davası olmayan bir miskin zanneder ahali. Hümanistçe alıklığın ve hümanizmin alıklarca alımlanmasının yol açtığı yanlış anlamalar Yûnus’u ve onun sulbünden gelen şairleri dünya hayatının tezatlarıyla mücadeleden kaçan kimseler olarak görüp göstermiştir. Hâlbuki sevgiye varmanın yolu kavgadan geçer demektedir hazret. Yûnus’un sevi ile dâvî hikâyesinin bir avuç dünyalık darı pazarlığıyla başladığını unutmamak lazım. 

Muhammed SARI (7 Zilhicce 1445 - 13 Haziran 2024)

ACI VE UMUT DOLU HABERLER

Bilinçliliğin nihaî ereği bilinci aşan varlıkları ve durumları “tatmaya” açılmasıdır. Özel şartlandırmalar altına girmemiş hemen her zihin bir gün kendini “nasıl düşünebiliyorum, neden varım, benden ötede ne var” sorularının eşiğinde bulur. Eşikler nesne ile nesne, nesne ile nesne-olmayan arasındadır. Nerede eşik varsa orada iç ve dış, öte ve beri olmak üzere en az iki alan olduğunu kabul etmek zorundayız. Ve nerede ikilik varsa orada soruların türemesi kaçınılmazdır.

Sorular eşiktir. Çoğu bilgi disiplini eşiği geçip cevaplara ulaşmak üzere faaliyet gösterir. Bilhassa pozitif bilimler cevaba doğrudur. Felsefî düşünme ise sorunun ardından cevabı bulmayı değil, hep bir önceki soruya, giderek ilk soruya, ben kimim / varlık nedir sorusuna dönmeyi amaçlar. Filozof her cevabın beraberinde yepyeni soru ve sorunlar getirdiğini bildiğinden hangi öğretiyi vaz ederse etsin hep iki soru arasındaki eşikte durur. Mevcut cevapların yetersizliği ile mümkün cevapların nihayetsizliği arasında durur ve soruya tutunur. 

Hiçbir bilgi alanı en mühim nesneyi, yani ölümü aşan bir haber vermez. Bunun metoda sadakat mi acziyet mi olduğuna herkes kendi karar vermeli. Dinin üstün vasfı, nesneler arası ilişkilerden başlayıp nesne ile nesne-olmayan, oradan da nesne-olmayan ile nesne-olmayan arasındaki bağlantılara kadar uzanan bir kozmogoniye dair haber vermesinden ileri gelir. Haber; soru ve cevabı içererek aşan üstün formun adıdır. Haberin beraberinde bir soruyu mu cevabı mı getirdiğinin pek önemi yoktur. Haber acı veya umut dolu da olabilir. Haber geldiği sürece kendimizde dünya hayatına katlanma gücü bulabiliriz, insanlığımızı anlamlandırıp koruyabilmemiz için haberdar olmaya muhtacız. İman dediğimiz üstün hâl haberi kalben kabulle doğar. Doğuşla birlikte bir lezzet hâsıl olur. Bilginin tadılabilir kıvama gelmesi onun din ve/veya sanat alanına mahsus bir mahiyet kazanması demektir. Dini vecdden, sanatı hazdan ayıramayız. Vecdin ve hazzın ışığında aydınlatılıp yumuşatılarak sunulmasaydı yaratılmışlığın, ölümlülüğün, dirilişin ve hesaplaşmanın yakıcı bilgisi bizi kül ederdi.

Bütün aydınlatıcı bilgiler aynı zamanda yakıcıdır. Nasıl bilebildiğimizi bilirsek bildiklerimiz bizi yakmak yerine yapar. Öyleyse evvela “bilinen > bilen > bildiren” sırası bozulduğunda bilginin sıhhatinin tehlikeye gireceğini bilmeliyiz. Bilmenin fıtrî seyrinde önce nesneye uzanmak vardır. Göz neye bakar ise gönül ona akar. İnsan yavrusu duyuları yardımıyla nesneler dünyasından sürekli kokular, dokular, renkler, şekiller, sesler devşirir. Kişi ergenlikten çıkar çıkmaz duyular yoluyla edinilmiş nesne bilgisi eşliğinde kendi içine dönmek ihtiyacı hisseder. Duyum ve doyumlarını adlandırma ve anlamlandırma uğraşına dalar. Hem sürekli yeni bilgiler öğrenildiği hem de bilgiler sürekli işlendiği için bilgilenme yolculuğunun en uzun, en zahmetli safhası budur. Öğrenme hızı ile işleme hızı arasındaki uçurumun sürekli büyümesi kişiyi bir sıçrama yapmaya zorlar. Sonunda kişi afaktan ve enfüsten muttali olduğu bilgileri içererek aşan, yani kendini aşkınlığa, kaynağa ulaştıracak olan yola girer ki buradan sonrasının pek söze gelir yanı yoktur. Bilinenin ve bilenin bildirende erimesi söz konusudur artık. Yunus’un diliyle söylersek: 

Hak'dan nazar oldı bana, Hak kapusın açar oldum
Girdüm Hakk'un haznesine, dürr ü gevher saçar oldum

Esritdi ışka düşürdi, ben hamıdum ışk bişürdi
Aklum başuma divşürdi, hayrı şerden seçer oldum

Şairler (tıpkı müminler gibi) bilme yolculuklarına “aşk” adını vermişler. Şairin yolculuğu maceraperestlerinki veya turistlerinki gibi değildir, dışlaşmaz. Şair hem gösterişçi bilgiden hem sevgi gösterilerinden özenle uzak durur. Şair soruların ve cevapların lüzumsuz olmadığının fakat gönül indirilecek çerçeveler olmadığının da farkındadır. Gönül indirdiğinde kendini müminlerin katından filozofların ve bilim insanlarının zeminine indirmiş olacağını bilir. Gönlü yüce tutmak uğruna kınanmayı göze alır. Şatafata karşı şatahatı yeğler. 

Muhammed SARI (20 Zilka’de 1445 - 27 Mayıs 2024)