AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SORUDAKİ HAKİKAT PAYI

23 yıldır iktidarda bulunan partinin isminin kısaltması 2000’lerin başında çeşitli biçimlerde açılıyordu. Herkes meşrebine, zekâsına, terbiyesine, niyetine, eşref saatine göre bir isim uyduruyordu. Bugün “reis! reis!” diye hâhişle, sitâyişle konuşan şuarâ, üdebâ, ulemâ, ukalâ, vükelâ tayfasının o zamanki alternatif bel altı isim önerilerini duysanız ağzınız açık kalır. (Kalır mı gerçekten?) Hepsi birbirinden ağır itham ve imalar içeren bu gayrıresmi adlandırmalar bana pek komik gelmiyordu. Kelime oyunu sevmediğimden değil; taşı gediğine koyarken hakikati de ifade edebileceğimiz bir yakıştırma arıyordum ama bulamıyordum. Kısa zaman sonra aradığım şeyin gözümün önünde durduğunu fark ettim. Hep böyle olmaz mı zaten? Bizi kör eden hırslarımız, beklentilerimiz, varsayımlarımızdır. Partinin resmi ismi başlı başına espri idi. Devlet sağlam bir espri patlatmıştı ama hiçbirimiz uyanamamıştık. Söz konusu kadro her ne yapacaksa bunu yargı organları ve finans ağları aracılığıyla yapacağını açık seçik söylemişti. Taş gediğimize konmuştu bir kere. 

Taş hâlâ oradadır. Gediğimize oturtulmuş taşla mı yaşasak yoksa taştan kurtulup gediği başka bir şeyle mi kapatsak bilemiyoruz. Orta yolcular “Kendi gediğimizi doldurmaya gücümüz yetmez ama gedikle de yaşanmaz. Hem o giderse daha beteri gelir. O yüzden hiç karışmayın.” deyip işin içinden sıyrılıyor. Fakat mesele yukarıda bahsi geçen partiden ibaret olsa tahammül edilebilirdi. Orta yolcuların görmediği yahut üzerini örttüğü gerçek şu: Türkiye’deki neredeyse bütün kritik kurum ve kuruluşların isimleri bir oksimorondur. Adında “halk” geçen partinin sicili vesayetçilikle, darbecilikle kapkaradır. “Hareket” partisi dedikleri yarım asırdır aynı yerde kaskatı, çakılı duruyor. İsmine “yeni” bilmemne diyenler mezardan çıkmış taze ölülerdir. Parti tabelasında “büyük” sıfatına bayılanların seçimdeki karşılığı ondalık küsuratlardan ibarettir vs. “Kayyım” tartışmasına da bu açıdan bakmanızı tavsiye ederim. Her siyasi partinin başındaki zat o seçmenin başına seçimle gelmiş gösterilen kayyımlardır. Bu seçilmişlerin vakti gelince kendi kurdukları partilerin kuruluş ilkelerine zıt görüşleri fütursuzca savunmaları başka nasıl açıklanabilir? Açıklaması basittir ve pragmatizmin dillendirilmeyen altın kuralıdır: Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir! Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez! 

Kökeni sofistlere dayandırılsa da pragmatizm esasen İngiliz-Amerikan hayat ve hâkimiyet tarzının felsefedeki yansımasıdır. Felsefe tarihinde yer verilse de pragmatistler kavramlarla veya kavramsallıkla uzun uzadıya ilgilenmezler, kavramları ancak “bir olgudan başka bir olguya geçebilmek” için kullanırlar. Olgusuz kavram yok hükmündedir onlar için. “Mevcut fiilî durum” neyi gerektiriyorsa onu yapmaya yönelen ve isteklerini gerçekleştirmek için sürekli “yeni fiilî durumlar” yaratmayı esas alan; pratik, müdahaleci, deneme-yanılmacı bir zihniyete sahiptir. Pragmatistler istekleriyle fiilî durumlar arasındaki uyumsuzluğu gidermekte ne kadar hevesliyse, eski fiilî durum ile yeni fiilî durum arasındaki zıtlığı, eski istekleriyle yeni istekleri arasındaki çelişkiyi tartışmakta o kadar isteksizdir. Bu bakımdan pragmatizm Erdoğan’ın (ve temsil ettiği kabul edilen kitlenin) en büyük silahı ve handikapıdır. Kapitalizm açısından işler tıkırında giderken el üstünde tutulduğu, kendini dünyanın zirvesinde hissettiği belli oluyordu Erdoğan’ın. Fakat kapitalizmin ağababası Amerika bile yeri geldiğinde ideolojik (görünümlü) kararlar almaktan çekinmez. Zaten pragmatizm Amerika için hem din hem dünya demektir, böyle avantajlı (!) bir itikadları var. Avamın nazarında kovboyların dürüst, harbi ve iş bitirici görünmeleri bu yüzdendir. Bu durumda kıvırmak, tevil etmek, riyâkârlık dezavantajlı kitlelerin (Müslümanların) payına düşer. Avam kendini kötülemeye, suçu kendinde aramaya mahkûmdur bir kere. Fıkradaki adamın dinindendir avam. Ramazan kavurucu yaza denk gelmiştir. Susuzluk iman gevretmektedir. O sırada oruçlunun biri, soğuk suyu kafasına diken gâvura yaklaşıp “dininin kıymetini bil!” demiştir. 

Adamın dini olur, avamın dini olmaz. İslâm adamlığımızı esas alır. Ve üstün vasıflarının bir gereği olarak “adam”ları avamı koruyup kollamakla mesul tutar. Pragmatizm ise bu asalet-mesuliyet bağdaşıklığının tam zıddına hizmet ediyor. Pragmatizmin sağladığı “genişliğe” rağmen Türk siyasetçisinin eksen değiştirmesi her zaman kolay olmuyor. Türk siyasetçisi tarihsel dezavantajlarından(!) hemen kurtulamıyor. Egemen güçler tarihsel kimliklerini bir baskı aracı olarak kullanabilirken tâbi pozisyonundakiler için kendi ideolojileri, kimlikleri, tarihsel rolleri gibi düşünceye dayalı meseleler ayak bağına dönüşüyor. Pragmatizmi, düşünceye dayalı karar anlarında Erdoğan’ın zaafını ortaya çıkarıyor. Aklı başında herkes Erdoğan’ın hemen hiçbir ideolojik ön kabulü ve uzun vadeli ereği olmadığını düşünsel kriz anlarında ayan beyan görebilir. Daha iyi görebilmek için Davutoğlu dönemiyle kıyas yapabilirsiniz. Davutoğlu pür ideoloji soslu söylemlerinin arkasında hiçbir reel ve fonksiyonel dayanak bulunmaması bakımından Erdoğan’ın zıddını temsil ediyordu. Kendini bütün Ortadoğu’nun dizaynına muktedir bir aktör olarak görürken basit bir blog yazısıyla alaşağı ediliverdi. Yerine pragmatizmden bile anlamayacak kadar pratik işlerin adamı olan biri geçti. Altmış gün sonra da darbe oldu. 15 Temmuz’un bu kontrastın tam ayrımında gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bahçeli ve Öcalan 23 yıl boyunca bütün acil sorunlarda (seçimse seçim, ittifaksa ittifak, ateşkesse ateşkes, savaşsa savaş…) Erdoğan’ın imdadına yetişti, fakat Erdoğan onların ideolojik taleplerine hiçbir zaman aynı açıklıkta cevap vermedi. Yargı ve finans eliyle yürüttüğü kimi operasyonlar bazen Türkçülerin ve Kürtçülerin canını yaksa da onlardan ciddi bir muhalefet görmedi. “Kepçeyle alıp kaşığın sapıyla bile geri vermeme” siyaseti muhafazakâr seçmenin gözünde Erdoğan’ın kudretine ve zekâsına hamlediliyor. Son on yıl bunun hiç de böyle olmadığının misalleriyle dolu. Yeni bir misaline önümüzdeki günlerde şahit olabiliriz. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili ideolojik eşik aşılıp halkın tepkisi bastırılabilirse, yani iş pragmatik kararlar almaya kalırsa Erdoğan’ın yeniden öne çıktığını görebiliriz.

Bir faydası olacaksa o günler gelmeden soralım: “Terörsüz Türkiye” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” bağlamında Araplar ve Kürtler neden “Akdeniz’den Hazar’a kadar iş birliği” sloganıyla sürekli birlikte zikrediliyor? Türkiye; yaklaşık yüz yıldır biri İsrail’in esiri, öbürü uşağı hâline getirilmeye çalışılan iki unsurun arasına alınarak yeni düzende tamamen etkisizleştirilmeye mi çalışılacak? AK Parti’nin kısaltmasındaki A ve K harfleri yeni dönemde artık Araplara ve Kürtlere mi delalet edecek? Abartılı görünen sorulardaki hakikat payını fark edene kadar bekleyelim, peşin hüküm vermeyelim. Birilerinin çok acelesi var. Biz acele etmeyelim.

Muhammed SARI (17 Cemaziyelevvel 1447 - 8 Kasım 2025)

MİTLER, KÜLTLER, HAYALETLER

“Bir mite karşı en iyi silah belki onu yeniden mitleştirmektir, 
daha doğrusu yapay bir mit üretmektir.” 
Roland Barthes

En zekimiz hâlâ devlet. Binlerce uzmanın desteğiyle on binlerce alanda eşgüdümlü muhakeme yürütüp kararlar alabilen ve uygulayabilen tek organizasyon, tek organizma o çünkü. Bir tür süper yapay zekâ. Sözlerimde kinayenin k'si yok, samimiyim. Yapay zekânın gelip geleceği nihai nokta budur zaten: devlet olmak. Takriben 17. yüzyılda icat edilmiş hâliyle tanıdığımız modern devlet. En zekimiz devlet ama en akıllımız o değil. Akıl sahibi olmak beşeriyetten insaniyete terfi edebilmiş, ahlâkî mesuliyetini müdrik ferdlerin vasfıdır. 

Zeki ve çevik bir devletimiz var. Bu sıfatları hem sözlük anlamları bakımından birbiriyle bitişik algılıyoruz hem de Mustafa Kemal’in vecizelerinin birinde geçtikleri için. Elbette daha çok ikincisi yüzünden. İşte 80’lerde, 90’larda hantallık ve kalın kafalılıkla itham edilen devlet, vecizenin hakkını verircesine 2000’lerde bariz bir zekâ ve çeviklik sıçraması gerçekleştirdi. Sıçramaya da devam ediyor. Daha dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan TBMM’nin açılışını haber veren 1920 tarihli telgrafı paylaşarak bir haftadır Türkiye’yi meşgul eden karikatür dalgasının üzerine çıkıp sörfünü ve şovunu yaptı. Bu fırsatları çok iyi değerlendirmesinde seçmen kitlesinin kolay yönetilebilirliği mi yoksa Erdoğan’ın manevra kabiliyeti mi daha büyük pay sahibidir, kararı siz verin. Telgrafın içeriğinden hareketle Türkiye’yi kuran esas iradenin İslâm olduğunu vurgulaması, son yirmi yılda Müslümanların sekülerleşmesine AKP’nin sebep olduğu yolundaki eleştirileri bir anda unutturdu. Unutturdu çünkü Erdoğan son derece duygusal bir kitleyle iş yaptığının farkında. Seçmenlerin onunla ve partiyle ilişkisini “küsme, barışma, kızma, affetme…” üzerinden yürütmesi her şeyi açıklıyor zaten.

Telgraf vesilesiyle daha önemli bir husus öne çıktı: Mustafa Kemal kültünün yeniden ve yeniden ve yeniden restorasyonu. Erdoğan 1920’lerin sarı paşasından alıntı yaparak seçmen kitlesi gözünde bir taşla iki kuş vurmuş kabul ediliyor: Hem Kemalistleri Mustafa Kemal’le susturduk hem Mustafa Kemal’i kendi sözleriyle temellük ettik diye düşünüyorlar. Bir yönüyle haklılılar. Peki aynı muamele Erdoğan’a yapıldığında da enteresan sonuçlar çıkmaz mı? Selamet’li çağlarda, Refah’lı dönemlerde, Saadet’li yıllarda, Fazilet’li günlerde hep başka başka Erdoğanlar yok muydu? Tek başına iktidar olduğu Adalet’li şimdilerde bile en az üç ayrı Erdoğan portresi görülmedi mi? Tabii ki görüldü. Fakat soru(n) şu: Erdoğan’ı bunlarla vurabilir misiniz? Amacınız akıl ve ahlâk savunusu ise üzgünüm, bu argümanlar işinize yaramayacaktır. Ancak amacınız rant ve ikbalse, yani siyasal zekânızı göstermek istiyorsanız başka! Söz konusu Erdoğanlardan istediğinizi istediğiniz bağlamda ve tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Nasıl olsa Erdoğan bu portrelerin her biri ve hiçbiridir. Siyasal dokunulmazlık mevkiini ele geçirmiştir bir kere. Aynı Mustafa Kemal gibi. Onu da istediğiniz bağlamda, tekrar tekrar kullanabilirsiniz. 1920’nin Mustafa Kemal’i bir hayalettir, kendisini 1923’ten sonra bir daha gören olmamıştır. Erdoğan’ın getirmek üzere olduğu düzenin haklılığını hayaletler üzerinden devşirmek istemesi zekice; çünkü hayaletleri yakalamak da hayaletlerden kaçmak da imkânsızdır. 

Hayaletlerle işbirliği kolay olmadı elbet. Devletin gözünde iyi hayaletler ve kötü hayaletler vardı. Örneğin 15 Temmuz’a kadarki süreçte AKP’den tek parti dönemine yöneltilen bütün eleştirilerin muhatabı ferd olarak İnönü, kurum olarak CHP idi. Kötü hayaletler bunlardı. Ne doğrudan ne dolaylı biçimde Mustafa Kemal ve icraatleri eleştiriliyordu. Aslına bakarsanız bu ayrım AKP’nin siyasal atası sayılan Necip Fazıl’dan beri yapılmaktaydı. Kısakürek’in sayısız metninde, konuşmasında Mustafa Kemal ve dönemi hep “Gazi Hazretleri” sıfatının yaldızlı ve meşrulaştırıcı etkisi eşliğinde anılır iken İnönü’nün ne sağırlığı kalmıştır ne hayınlığı ne iş bilmezliği. Mustafa Kemal ile Kemalistleri ayrı tutarak bir tür “böl-yönet” politikası izlemiştir siyasal İslamcılar. 15 Temmuz’dan sonra devletin yapısal dönüşümüne eşlik edecek yeni bir retoriğe ihtiyaç duyulmuştur. Bu retoriği “ortak değerler” sloganıyla özetlediler. Yeni muktedirler artık Mustafa Kemal arketipinin gölgesine sığınarak fakat bu kez “birleştir-yönet” politikası izleyerek rejimlerini kökleştirme yoluna girmiştir. Ekim 2024’te dillendirilmeye başlanan “iç cephenin güçlendirilmesi” de bu yeni retoriğin bir parçasıdır. Tek parti dönemine yönelik eski retorikte “eleştirilen ile korunan” ayrımı yapılırken 15 Temmuz’dan sonraki retorikte “bağdaştırıcılık” ilkesi öne çıkarılmıştır.

Dedik ya, en zekimiz devlet diye. İşte böylesi buluşlarıyla gösteriyor keskin zekâsını. “Ortak Değerler...” İki kelime de son derece olumlu, sıcak çağrışımlara sahip. Ne de olsa akl-ı selim sahibi hiç kimse “ortak” addedilen ve “değer”li bulunan hiçbir şeye kem gözle bakamaz; ama bakarsa kamuoyu nazarında karalanması kolay olur diye düşünüldüğü besbelli. Her zamanki muğlaklığıyla, içi her duruma uygun biçimde doldurulabilmesiyle bu yeni retorik Mustafa Kemal ismi altında Erdoğan’a, Türkiye Cumhuriyeti ismi altında başkanlık sistemine siper olmuş görünüyor. Tarihsel figürler güncel figürlerin korumasına alınırken güncel figürler de tarihsel figürlerin meşrulaştırıcı hâlesinden faydalandırılıyor. Zaman zaman Anıtkabir’den fotoğraf atan veya Mustafa Kemal’i öven başörtülü kızlara gösterilen tepkinin bugün artık hiçbir sosyal yaptırım gücü yok; çünkü devlet AKP eliyle bu fotoğrafı bizzat çekti ve çoktan “like”ladı bile. Bitti o iş. Düşünün, Leman dergisi müptezellerinin linç edilmesiyle TBMM’nin 1920 tarihli açılış telgrafının yayınlanması arasında sadece birkaç gün var. Telgrafın yayınlanmasıyla iklim değişikliği kanununun meclisten geçirilmesi arasında ise birkaç saat. Görüntüler yan yana, art arda ne kadar hızlı getirilebilirse algıda birbirini o kadar iyi tamamlıyor veya perdeliyor.

15 Temmuz’dan sonra AKP’li arkadaşlarıma şöyle demiştim: “Hepiniz ortak değerlere (!) ikna edilene kadar süründürüleceksiniz. Ama bir kez cân u gönülden ikna olduktan sonra yaşayıp yaşamamanızın sistem açısından pek önemi kalmayacak. Çünkü içiniz boşaltılmış; tarihsel, kültürel ve politik iddialarınızın tümünden istifa ettirilmiş olacaksınız.” İçi boş şahıs kültleri karşısında içi boşaltılmış kitleler… Yönetmek için ideal. 

Muhammed SARI (8 Muharrem 1447 - 3 Temmuz 2025)

YERYÜZÜ BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR TABUT

Türkiye’de İslâm’ın artık kendine mahsus bir sosyal hayatı kalmadığı fikrine ne dersiniz? Alt tarafı bir tespittir denilip geçilebilir mi? Yakın tarihi esas alırsak gerçekten de Türklerin ölmeye, bitmeye, can çekişmeye, ölüp ölüp dirilmeye yabancı olmadığını görür, yirmi birinci asrın ilk çeyreği biterken yine can derdine düşmelerini şaşırtıcı bulmayabiliriz. Bu bakımdan yukarıdaki önermenin bir tespit değeri taşıdığı kabul edilebilir. Fakat bize asıl lazım olan tespitin hangi bağlamda, hangi niyetle, hangi tonlamayla, hangi jest ve mimikler eşliğinde söylendiğidir. “Türkler artık İslâm’a göre yaşamıyor.” dediğimizde bir tenkidi mi bir temenniyi mi dile getiriyoruz?

Kötülüğün her türlüsüne şahit olunan bir çağda tenkit veya temenniye dayanmadan siyasî tespitler yapılabileceği inancı çocukçadır. Çağ ve şahitliklerimiz bizi taraf seçmeye, gerektiğinde üçüncü taraf olmaya zorluyor. İslâm’ın Türkiye’deki yeri istisnasız herkesi etkilediği için insanların bu tespitin öncesinde ve sonrasında nasıl pozisyon aldığını takip etmeliyiz. Tespiti tenkit amacıyla yapanlar bozulmayı geriletmek için neler yapıyor? İslâm’a mahsus yaşama tarzının gerilemesini temenni edenler işlerin bu noktaya varması için neler yaptı? Bu iki ucu tutabilir ve birleştirebilirsek işe yarar bir hareket noktası elde edebiliriz. Yani: Tarafları bileceğiz. Taraflardan birini tutup tutmadığımızı göstereceğiz. Tarafların dışında konumlanmanın imkânını yoklayacağız.

1923’te yeni bir rejime geçildiği halde yönetim anlayışı bakımından hiçbir ciddi değişiklik yaşamadık. Monarşik dalavereyi bürokratik ve oligarşik yapılar devraldı. Öte yandan, İslâm’ın Türkiye’deki tarihsel önemi hiç azalmamasına rağmen 1923’ten sonra ülke içinde birçok dinî, mezhebî ve etnik grubun varlığından söz edilir oldu. Lozan’da sadece müslim-gayrımüslim ayrımı esas alınsa da devletin gayrımüslimlik içinde yuvalanan anasırı muhatap alması bu tuhaflığın başlıca müsebbibi oldu. Özetle: Devlet şekilden şekile girse de özünde değişmeyi daima reddetti ve uluslararası koruma altındaki unsurlar İslam’ın yerinin değişmediğini asla kabul etmedi. Durum “herkesin herkese karşı savaşı”nı andırıyorsa da gerçek tam olarak böyle değil. Çünkü ne devlet ne İslâm ne de anasırın tanımı üzerine bir uzlaşı söz konusu. Ayrıca devlete göre İslâm, anasıra göre devlet, İslâm’a göre devlet ve anasır da farklı tanımlara sahip. Yani sorunu bu denklemin içinde kalarak çözmek imkânsız. Kimlik tanımımızı kendimiz yapamadığımız müddetçe bırakın İslâm’a mahsus hayat tarzını korumayı, mürted bir Batılı olarak bile bu topraklarda kimsenin yaşamasına müsaade edilmeyeceği açıktır.

Türklük tarih sahnesine bir sürpriz olarak çıkmıştır. Mevcut denklemi bozup yeni denge noktası olarak çıkmıştır. Hem 13. hem 20. asırda. Türk’ün sürpriz oluşu nevzuhur oluşu anlamına gelmiyor. Bilakis, Türk hep orada olan ve en son başvurulan olduğu için sürprizlik vasfını korumuştur. Türklük; Osmanlı nizamı boyunca yaşanan din, devlet ve toplum arasındaki çekişmeleri denge noktasına kavuşturan konsensüsün adıdır. Türk kendini İslâm ordusu olarak tanımlamış, ordu-devletler kurarak tecessüm etmiş, ordu-millet denen kavramı hayata geçirerek toplumsal hayatın kanı ve iliği olmuştur. Hem tartı hem tartan hem tartılan olmak onun varoluşunun mütemmim cüzleri olduğu için Türklüğü modern siyaset, ilahiyat ve sosyoloji teorileriyle açıklamak hayli zordur. Bu sebeple 17. asırdan sonra görülen toplumsal çözülmeler, devlet organizasyonundaki bozulmalar, İslâm’ın temsilindeki zaaflar Türklüğün değil bu dengenin aleyhine iş görmeye başlayan Osmanlılık mantığının hanesine yazılmak durumundadır. Batılılaşma fırtınası 19. asırdan itibaren kadim yapıları, bakir bitki örtüsünü hatta yüzeydeki mümbit toprağı bile söküp götürmüş ve ana kaya gün yüzüne çıkmıştır. Böyle olmasaydı Türklüğün 20. asırdaki dirilişi açıklanamazdı.

1923’ten sonrakiler hiçbir kimlik tanımını kabul etmeyip ne anlama geldiği meçhul “biz bize benzeriz” yolunu seçtiler. 1960’tan sonrasının muktedirleri Batılılarca tanımlanmaya öncekilerden daha teşneydi. 27 Mayısçılar Türkiye’de İslâm’ın yeri olmadığı fikrinin temennikârlarıydı. Hâlbuki Türkler ne kaçak dövüşerek ne düşüklüğe rıza göstererek varlık gösterebilirdi. Bugüne kadar gösterdiğimiz şey neydi öyleyse, varlık değil miydi? Bütün olan biten, “var mısınız” sorusuna korkarak evet, “yok musunuz” sorusuna yine korkarak hayır demekten ibarettir. 2002’den sonraki AKP döneminde bütün sorulara yüksek sesle cevap verilir olması birilerinin gözünü boyamaya yetti. Akılda yüksek volümün çınlamaları kaldı, cevapların manasını kimse sorgulamadı. Daha ilginci, varlık-yokluk sorularını ortaya atan da AKP’nin kendiydi. Artık dışarıdan bir müstemlekecinin bize beka tehdidi fısıldamasına gerek kalmamıştı, kendi beka endişemizi kendimiz üretip satacak kapasiteye ve iç pazara erişmiştik. İslâmcılık vaktiyle sistem tarafından tanımlanmayı reddedip teorik açıdan millet odaklı bir fikri merkeze alarak gelişebilseydi Müslümanlar böyle bir düzende hükûmet etmeyi bir başarı olarak görmeyecekti. AKP kafalarda böyle bir cehdin hiç olmadığının somut delilidir. AKP iş başına gelene kadar siyasetteki İslâmcılık ile sivil alanda siyasi faaliyet gösteren İslâmcılar arasında bir fark vardı. Bu fark eleştirinin sıhhat şartıydı, eğri kılıcın eğrilikleri düzeltme imkânıydı. Sivil odaklar iktidara göbekten bağımlı kılındıktan sonra bu imkân ortadan kalktı. 

Bir kapı kapanır, diğeri açılır. Çaresizlik duygusu yenilgiden yıkıcıdır. Dönüp dolaşıp Türklük bahsine varmamızın sebebi bu. “Her şeyin devletleşmesi” karşısında tek teklifin (başta millet olmak üzere devletin ve sair unsurların İslâm’ı yeniden ve bu kez itikadî bir zenginlik olarak keşfetmesine dayalı hayat tasarısının) Türklükten gelmesi onu sahici kılıyor. İsmet Özel’in tanımladığı şekliyle Türklük, bu kimliği taşımaktan memnuniyet duyanlar tarafından ciddi bir tahkik ve eleştiriye tabi tutulabilirse büyük bir kazanç elde edeceğiz. Tenkidin hakkını veren müdafaa-i hukukçular kazanacak, el ovuşturan muhipler ve temenniciler müstahakkını bulacak.

Kötümserliğine yenildiği günlerden birinde Turgut Uyar “Tarihe gömülen koca koca atlar / Tarihe gömülür o kadar” demiş. Böyle olduğuna inansaydım hayatım boyunca tek kelime okuyup yazamazdım. Tarihe sığmayacak cesamette gerçekler vardır. Güneşin altında yeni bir şey olup olmaması önemli değil, önemli olan yazdıklarımızın bu cesamete temas etmesidir. İlla yeni şeyler söylemek iptilasındaysanız Türk’ün iktisadî mantığı üzerine, tabiat ve maddeyle kurduğu ilişki üzerine düşünün derim. Ben Mithat Cemal’in “Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta / Çekmez kürrenin sırtı bu tabût-ı cesîmi.” deyişini esas alıyorum. Hamaseti aşan bir hakikat var bu mısralarda. Evet, Türk bugün hâlâ hayattaysa biraz da mematının sebep olacağı tüyler ürpertici kıyamet sebebiyledir. 

Muhammed SARI (7 Rebiülahir 1446 - 9 Ekim 2024)

SURİYELİLER KAÇAK MI, MÜLTECİ Mİ?

Bu yazı, bu blogda 2015'te yayınlanmıştı. 
Lüzum üzerine tekrar yayınlıyorum. 

Hemen cevaplayalım: Yanlış soru! Doğrusu şu olacak: Suriye neden böyle oldu? İlk sorumuz bu olacak. Aslına bakarsanız kayda değer tek sorumuz bu. Ne hikmetse Suriye’de silahların ateşlendiği 2011’den beri en az ilgilendiğimiz husus ‘fitnenin kaynağı’ oldu. Nedenleri süratle atlayıp nasılları konuştu devlet, medya, batı. İştahla konuşmaya devam ediyorlar. Dera, Kobani, ÖSO, Süleyman Şah, Türkmen Dağı, Nusayriler, kırmızı çizgiler, tampon bölge, insani yardım koridoru, Rus uçağı, IŞİD, YPG… diye uzayıp gidiyor liste. Bunlara ait onlarca alt başlığı, sayısız yayın ve yorumu da hesaba kattığınızda bugün artık neden bahsettiğimizi çok da bilmediğimizi itiraf etmeliyiz. Masalların ve fasılların bizi meselelerden ve asıllardan uzaklaştırmasına adeta göz yummuşuz.

Suriye neden böyle oldu? Kimse bunu konuşmak istemiyor. Çünkü ne duygusal ajitasyona müsait ne de zülfüyare dokunmadan konuşmak mümkün. Nedenleri konuşmaya hevesli görünenlerin genelde hedef saptırmak maksadıyla devreye girdiğini anlamak zor değil. Lafı döndürüp dolaştırıp uluslararası hukuka, insani değerlere ve ortak barış komisyonlarına getiriyorlar çünkü. Gerçekten konuşmaya çalışanlar da komploculukla, geçmişe takılıp kalmakla yaftalanıp ana medyanın dışına itilebiliyor. Yorumlarıyla kafaları karıştırdıkları, hatta bu kanlı meydanda taraf tuttukları söyleniyor. Meydan demişken medyayı, medyanı kastediyorum ey Batı. Yıkıntılardan canlı çıkan bebek dışında Suriye davasında söylenen hemen hemen hiçbir şeye inanmıyorum. Bebeği gösteren kameraya bile. O bebeğe inanıyorum yalnız.

Suriye’de dışarıdan gelen unsurların yürüttüğü bir savaş var. Tipik CIA-Pentagon-MOSSAD tertibi. Bu gerçeği yok sayarak konuşmayalım. Rusya ve İran gibi ikinci dereceden güçlerin müdahil oluşunun bize açık bir hakaret olduğunu, olayların vahametini bizim açımızdan kat kat artırdığını da görmezden gelmeyelim. Türkiye’de iktidarı destekleyen çok sayıda insanın Esad denen adamdansa içten içe Obama’yı dinlemeyi tercih ettiğini, muhalefeti destekleyenlerinse BM’nin arabuluculuk misyonunu Türkiye’nin temel haklarından daha değerli gördüğünü biliyorum. Bu kanaatler Körfez Savaşı’nda da Afganistan’ın, Irak’ın işgalinde de kendini az çok belli ediyordu zaten. Sahi n’oldu o zalim Saddam’a? Geberdi de kurtulduk değil mi? Irak’ta asla bulunamayan kimyasal ve nükleer füzelere dair o derin o ‘manyakça’ endişeler yatıştı. Kaddafi denen deli de itlaf edildi Fransız-İtalyan ortak yapımıyla. Hatırlayacaksınız herif az kalsın Erbakan’ı kandırıp bizi laiklikten edecekti. Youtube’da laik dünyanızdan ayrılışının son anları var, açın izleyin. Sinsi Beşşar’ın filmi de yakında vizyona girebilir. İyisi mi sabredip çekimlerin bitmesini bekleyelim. Sonra ‘Arap Baharı Üçlemesi’ diye şık bir kampanya yapar, Cannes’da ödülleri toplarız ümmetçe. Saddam, Kaddafi, Beşşar… Neden hepsi şeddeliyse bunların? Neden delilerle şeytanlar arasında bir tercih yapmak zorundaysak?

Arap Baharı iyidir, diktatörlerdense halkın sesi duyulmuştur diyenler beş yıldır aralıksız duyulan bomba ve çığlık seslerinden memnun mudur? Yıllardır sefalet ve bilgisizlikle malul Müslüman halklardan sosyal adalet devrimi bekleyerek hata ettiklerini idrak etmişler midir? Arap Baharı büyük bir fitnedir demenin yerel zalimleri onaylamak olmadığını biraz olsun fark etmişler midir? Müreffeh Mısır’ınki dışında gariban Irak-Suriye-Libya olaylarında neden bir el kol işareti, bir reklam ajansı çalışması çıkmadığını düşünmüşler midir? Hepsinden önemlisi, garpten gelen salvoları atlatmakta mahir Türkiye’nin mağripten yükselen dalgayla baş etmekte zorlanmasını nasıl izah ediyorlar? Namlular nasıl oldu da yine bize döndü? Arap Uyanışı’nın rol modeli ve danışmanı olmak nere, kendi şehirlerimizde PKK vahşetiyle uğraşmak zilleti nere?

Türkiye’nin son yılları hakkındaki naçizane kanaatimi bir şiirimde belirtmiştim. ‘Bizimkisi iklimsiz / ve klimalı bir Türk baharı zatürresi’ demiştim. Yine diyorum. Demokrat Parti tecrübesini de bu bağlamda değerlendiriyorum. Şu farkla ki Menderes hükûmeti Türkiye'nin ilk halkçı iktidarı, aynı zamanda ilk halkçı muhalefetiydi. İlginçtir, Türkiye'de kayda değer tek muhalefet Demokrat Parti'nin iktidardayken millet namına yaptığı bazı işlerdi. Bir kıymeti vardıysa ikisini aynı anda temsil etmek niyetinden ötürü vardı. Geldi geçti. AKP ise tarihsel iklim ve özlemlerimizden esintiler, aromalar taşıyan bir tür klima ortamı yarattı Türkiye’de. Bugünkü bünyevi zaafı ve zatürreye yakalanmanın eşiğinde oluşumuzu büyük oranda bu yapay atmosfere bağlıyorum. Hâlbuki her şey çok güzel olacak vaadinin pompalanmasına değil, az sayıda da olsa sağlam adıma ihtiyacı vardı Türkiye’nin. AKP İslam dünyasında da vaadkâr bir eda takındı, rol modellik politikasına itildi. Özellikle Arap Baharı’yla birlikte Tunus’ta kültür-tarih, Libya’da petrol-ticaret, Mısır’da rejim-İslamcılık, Suriye’de mezhep-komşuluk eksenli politikalar üretmeye çalıştı. Daha doğrusu sürekli başkalarına akıl vermeye çalıştı. Emr-i bi’l maruf laisizm ve demokrasi, nehy-i ani’l münkerse laik ve demokratik olmayan her şeydi sanki. Böyle tuhaf bir 2011-13 devresi yaşandı. Sonra Gezi hadisesi patlak verdi de Arap Baharı’nın ne menem bir şey olduğu biraz anlaşıldı millet tarafından. Hükûmetimiz tarafından yeterince anlaşılmamış olacak ki Amerika ve BM gelsin Suriye’ye birlikte girelim dedi ama Amerika peşmergeyle gelip Türkiye üzerinden Aynü’l Arab’a girdi! NATO hava savunma sistemlerini kendi güvenliği (?) için davet etti ama bu sefer NATO'nun Alman patriotları Türkiye'den ayrıldı. “Arabikan United” uçakları Suriye'yi bombalarken Türkiye kınamakla yetindi. Sisi konusunda gitti kösele suratlı BM’yi fırçaladı. Yemen konusunda İranlı kardeşlerimizi (!) defaatle uyardı vs vs. Anladık ki AKP iktidarında Müslümanların dilleri biraz çözülmüş ama elleri daha sıkı bağlanmıştır. Bu kınama, ikaz ve itiraz bolluğunun başka anlamı yok.

Türkiye’nin elinin dilinin sürçmediği bir husus varsa o da içeride asayişi sağlama ve dışarıda savaşmama kararlılığıdır. Türkiye’nin kendini haklı ve güçlü hissettiği tek konu terördür. Öyle ki dünyada Müslüman ülkelerin sınırları ve rejimleri yeniden hercümerc olurken Türkiye’nin buna karşı en somut hamlesi kamu düzeni ve güvenliği çerçevesinde birtakım kanunlar çıkarmak olmuştur. Yurtta asayiş dünyada asayiş gibi bir şey, merkezden hudutlara doğru işlemesi umulan bir politika. Mantıklı fakat pek işe yaradığı söylenemez. Özellikle de sınır asayişi konusunda. Başkalarına akıl verme konusunda istekli olsa da Türkiye’nin istikrarlı ve doğal bir güney sınırı yok hâlâ. Türkiye-Suriye-Irak sınırlarında bu üç ülkenin adları var, kendileri yok. İsrail ve Amerika’yla komşu olmak bu sonucu doğuruyor. Ayrıca Irak ve Suriye’nin güneyiyle yarı hukuki, kuzeyiyle tam fiili ilişki yürütmek çarpıklığından kurtulmak da mümkün olmadı. Çünkü ABD sürekli fiili bir durum yaratıp ardından bu fiili durumu esas al(dır)arak kural dayatmaktan asla vazgeçmiyor, hukuk mukuk dedikleri buna göre düzenleniyor. Suriye sınırındaki mayınları kendi elimizle temizleyip bu fiili duruma hatırı sayılır katkı yaptık. Son birkaç yılın fiili durumuna göreyse milyonların ölmesi veya ülke değiştirmesi gerekiyor. Irak’ın iki parça, Suriye’nin üç parça, Türkiye’nin birbuçuk parça olması gerekiyor.

Irak ve Suriye fiili olarak kaça bölündüyse/bölünecekse Türkiye de psikolojik olarak o kadar parçaya bölündü/bölünecek. Tarih bunu gösteriyor. Özellikle Suriye’de ne hattı ne sathı müdafaa var, kasaba-şehir-bölge savaşları şeklinde cereyan ediyor her şey. O yüzden Türkiye’nin geleceğine dair öngörüler de parçalı olmaktan kurtulamıyor. Bu denklemi bozması umulan tek faktör Irak ve Suriye’nin ikame birer yapı olagelmesine karşın Türkiye’nin gerçek bir tarihe sahip oluşudur. Türkiye’nin gerçekliği ve sahiciliği ordusu ve ekonomisi üzerinden her gün, her an sınanıyor. Irak ve Suriye’nin ikameliği ise halkının tercihlerinde kendini açıkça gösteriyor. Direnmenin anlam ve haklılığından emin olamadıkları için kalsalar savaşamayacak; kaçıp göçseler üzerlerine yapışacak töhmetten ömür boyu kurtulamayacaklar. 20.yy'da kabaran Arap milliyetçiliğinin cihad ve hicret mefhumlarını nasıl kirlettiğinin açık bir göstergesi. 21.yy Müslümanları cihad ve şehadet yerine soyut bir mültecilik mefhumuyla vasıfsızlaştırılıyor. Değerlerimizi kirletmek maksadıyla benzer bir mekanizma bize karşı da işletiliyor: Türklük diyoruz Evlad-ı Osmanlı veriliyor, Sünnilik diyoruz IŞİD sahaya çıkarılıyor...

Suriyeli 2 küsur milyon hayalet nüfusun Türkiye'ye etkileri ciddi ciddi tartışılmalı. Fakat her yıl giriş yapan 30 milyon yabancı turistin tahribatını konuşmak şartıyla. Nasılları konuşalım, çözüm yolları arayalım deniyorsa tamam; zaten her günkü işimiz. Fakat müsebbibleri unutmayalım diyenlere saygı duymayı öğrendikten sonra. 

Muhammed SARI (2015)

DAİMA MÜMKÜN MİLLÎLİK, ŞANTAJLA KAİM KÜRESELLİK

Türkiye’de “millî” bir eğitim yapma imkânının i) inkılâplar marifetiyle ve 1945 sonrasında küresel denetleyici örgütlerin ihdas edilmesiyle elimizden hukuken alındığını; ii) Menderes iktidarıyla başlayıp 27 Mayıs’la hız kazanan darbe yıllarında Amerikan kültür komiserlerinin raporları uyarınca fiilen ortadan kaldırıldığını; iii) ANAP’tan AKP’ye uzanan süreçte evrenselci söylemin, popüler kültürün ve pedagojik modaların boca edilmesiyle artık kimseyi zihnen meşgul etmediğini bilmeyen var mı?

Bilmeyen, bilemeyen ve bilmemekte ısrar edenler çoğunlukta olmalı ki eğitim sistemimiz acınacak halde. Amerikanlaştırıcı dayatmalar silsilesinde ilk sıralarda (belki ilk sırada!) yer tutsa da, eğitim, hakkında en az konuşulmuş meselelerdendir. Amerikanlaştırmanın şiarları olan demokrasi, insan hakları ve serbest piyasanın kana karışması nesiller boyu verilen ve verilmeyen eğitimle doğrudan ilgili olmuştur. Amerikanlaştırıcı aygıtlar pedagojik perdelemeyi kullanarak; bazı yeşillenmiş halde, bazı kıpkızıl görünümde, bazen rengârenk kesilip bazen de şeffaflık iddiasıyla işini yürütegeldi. Öyle ki bugün Amerikanlaşmayı ya her yerde görürsünüz yahut hiçbir suretle göremezsiniz. Görmek daima bir niyet meselesidir.

Ferdlerin ve toplumların her işi niyete bakar. Niyet en derin yönelimimizdir. Niyetlerimiz hususunda kendimize ilânihâye yalan söyleyemeyiz. İnkâr, görmezden gelme, hedef saptırma niyetin özünde yatan yönelimi değiştirmez. “Millî” eğitimimizin elimizden önce hukuken, sonra fiilen, nihayet zihnen alındığını görmek niyetinde miyiz, önce buna karar verelim. Yok böyle bir şey diyorsanız o sizin bileceğiniz iş. Var diyorsak niyetimizi berraklaştırmak için önce vaziyeti açık seçik biçimde tasvirle işe başlamalıyız. İçinde bulunduğumuz eğitimin ufku olsa olsa talebenin koluna bir “altın bilezik” takmak iddiasından ibarettir. Ben ise yirmi yıla yaklaşan hocalık hayatım boyunca talebenin “kulağına küpe” olacak şeyleri söylemeye çalıştım. Türkiye bilhassa 1960’lardan itibaren bu ikisinden birini öne aldığınızda diğerini feda etmenizi gerektirecek bir sosyal ve iktisadî işleyişe mahkûm. Amerikanlaştırıcı mantık sadece ve sadece altın bilezikten yanadır; el koymaya, tuttuğunu koparmaya ve ötesine kulak asmamaya övgüler dizer. Türk’ün mantığı ise talebeye önce en hayatî şeyleri bildirmeyi, kulağına hayat boyu küpe olacak bilgileri ulaştırmayı hedefler. Türklük hayrın başı diye eylemeği değil, dinleyebilmeği (dinlemeği ve bilmeği) tanır. Niyet bile önce söze uğrar, ardından eyleme dökülerek akıbete varır.

Bu yazıyı okuyanlar arasında Amerikanlaştırmanın tabii neticesi olarak eylemek ile bilmekin hangisinin hangisine takaddüm ettiği konusunda derin fikir ayrılıkları olduğuna eminim. Prensip olarak “bilmek”ten yana olduğunu söylese de, ekseriyetin, hayatın kaçınılmaz gerçekleri (!) sebebiyle “yapmak”ı tercih edeceklerine de eminim. Yerimiz sözün/bilginin yanıdır. Sözler yalan veya yanlış olabilir elbette. Bu sebeple sözün niteliği, ardından gelecek fiilin niteliğini belirlemiştir. Yalan veya yanlış sözlerle başlanmış işleri aklamaya kimsenin gücü yetmez, yalan ve yanlış önünde sonunda haklanır. Hak söz hakkımızdan gelen sözdür. Haklı sözler boyumuzu aşar ve boyun eğdirir. Türk’ün marifeti önce hak sözü işitecek kulağa sahip, sonra hakka itaat edip ettirecek bileğe talip olmasındadır.

Yerim sözün yanı; fakat burada söylediklerim bir hocanın mı yoksa bir yazarın sözleri mi? İnsanlara söz söyleme mevkiinde (cüretinde?) bulunan bu iki meslek arasında paradoksal bir ilişki var: Hocalıkta kayda değer hiçbir şey bilmeyen gençlere her şeyi anlatmaya kalkışıyorsun. Yazarlıkta her şeyi bildiğini sanan yetişkinlere hiçbir şey anlatamıyorsun. Bu denklemden okurlar karşısında öğrencileri kayırdığım fakat yazarlığı hocalığa tercih ettiğim gibi çelişik bir sonuç çıkıyor. Doğrudur. Çokbilmiş okurlara hocalık taslamaktansa az bilen fakat öğrenme şevkini kaybetmemiş kimselerin yazdıklarımı okumasını yeğlerim. Denklemden hareketle müfredatların korkunç malumat yüküyle öğrencileri ezdiğini ama aynı toplumdaki yetişkinlerin bilgi hamallığını bir marifet gibi algıladığını da zımnen söylemiş oluyorum. Bu da doğru. Öyleyse çıkarımların biri de şöyle olmalı: Okul yıllarında bilgiyle doğru ilişki kuramamış gençler yetişkinlik çağlarına geldiklerinde mazarratı sıhhat zannedecek kadar büyük bir zihnî bozulmaya uğramış oluyor. Çıkarımlarımızı tüm mantıkî sonuçlarına kadar götüreceksek şu sözler de söylenmiş sayılmalı: Öğrenciler “yapma” safhasına “bilme”nin ardından geçmiyorsa ve yetişkinler yapmak zorunda bırakıldıkları eylemleri bilinç süzgecinden geçirmiyorsa o toplumda Amerikanlaştırma operasyonu başarıya ulaşmıştır.

Yerimiz sözün yanı ise önce sözlerin söyleniş şekillerine dikkat edelim, ne eyleyeceksek ondan sonra eyleyelim: Memleketimizde Amerikanlaşanlar, yani kendi rızasıyla tâbiiyet değiştirenler çok küçük bir azınlık teşkil etmektedir. İmtiyazlı sınıflara mensup oluşları onları olduğundan büyük göstermektedir, o kadar. Zaten çok az sayıda nasipsiz insan kendi kültüründen hiç iz kalmamacasına yabancılaşıp gönüllüce başka uyruklara eklemlenebilir. Adı üzerinde, bu durumda bile o kültürün yalnızca bir “ek”i, “kuyruk”u olabilirler. Amerikanlaş(tırıl)dıklarının farkında olmayanların sayısı ise hayli kabarıktır. İnsanları yemleyerek veya gemleyerek bir yerden başka bir yere götürmek mümkündür. Amerikanlaştırılma ancak şantajlarla, markajlarla, aparatlarla, protezlerle sürdürülebilmektedir. Temelde cebrin ve cehlin bulunuşu Amerikanlaştırılma ameliyesinin eğretiliğini görmeyi kolaylaştırır. Millî olana yönelmekse çok kolaydır, hiçbir özel tedbire ihtiyaç duymaz. Sahteciliği fark edebilen sahiciliğin eşiğine varmış demektir. Zihnî uyanış yaşayan insanların önünde fiilî ve hukukî mücadele sahaları açılıverir. 

Muhammed SARI (18 Şevval 1445 - 27 Nisan 2024)