Benim şiir yolculuğum önce şu sonra bu anlayışa yakınlık duymakla başladı. Her genç şair gibi. Yetişme tarzımla, mizacımla, dünya görüşümle hemen hiç irtibatı olmayan şiir anlayışlarından bile istifade etmiş biriyim. Şartlanmalarım vardı elbette ama bunların şartlanma olduklarının da farkındaydım. Yani “kendi yolum” dediğim çizgide kalmak için direnç gösterdiğim kadar “kendimi bulmak” için çizginin dışına çıkıyor, sık sık kaçamaklar yapıyordum. Demek ki insanın kendisi ve yolu her zaman bir ve aynı olmayabiliyor. Özellikle de gençlikte. Bu çizgiden çıkış ve çizgiye dönüşler hakkında kendime tek kural koymuştum: Özgürlüğümü istismar etmeyeceğim! Bazen tek kural yeter. Hayat kurtarır. İstismar etmemek kaydıyla hakkını vermeye çalıştığım özgürlük şiirime hem bir çerçeve hem bir derinlik getirdi sanırım. Örneğin dönemsel veya konjonktürel etkiler taşıyan şiirler kadar psikolojik arka planı baskın şiirler de yazdım. İç ve dış dünyam bazen de birbirine kaynaşık hâlde doğdu şiirde. Daha ilginci, çok kısa süre arayla, bazen art arda gelen günlerde yazıldıkları oldu. Bazen yolun bazen yolcunun şiirini yazdım. Bunu çelişki yahut kararsızlık olarak göreceklerin sayısı hiç de az değildir. Ama ne yapalım ki böyle. Bunun böyle oluşundaki hikmeti anlamaya çalışmayı daha yerinde bir tutum olarak görüyorum. “Bu” dediğimiz şeyin sadece benim başıma gelmediğini, “ben”in başına geldiğini biliyorum çünkü.
Asgari ölçüde mantık ve insaf sahibi olan herkes yol ve yolcunun birbirini var ettiğini kabul eder. Yolcu, bir yolun varlığı sayesinde o ismi almıştır. Yol dediğin, üzerinde yolcu yürüdüğü zaman o ismi alabilir. Adlandırma daima doğa durumunun üstünde bir alanı işaret eder. Bu açıdan baktığınızda doğada yol ve yolcu diye bir şey olmadığını fark edersiniz. Yol ve yolcu, ilk elde tarihsel ve kültürel kategorilerin bir görüntüsüdür. Tarih ve kültür içinde yoğrularak, anlamca genişlik kazanarak metafizik alanın bir parçası olurlar. Bununla birlikte kategorilerin şiirini, kategorileri doğrulamanın şiirini yazmak istemedim hiçbir zaman. Uçlara savrulduğum oldu: Şiir bazen granit katılığında bazen akışkan kıvamdaydı ama son kertede varmayı umut ettiğim şey ikisi de değildi. Yol ve yolcuyu birbirinden ayıramazsınız, şiire büyük kötülük olur bu. Ama şiir de yol-yolcu bitişikliğinden doğan metafizik alana açılamayınca kuruyup kalır. İlk andan, yani tabiat durumundan da aşağıya düşer. Kötürüm düşer ve temas ettiği her şeyi sakatlar.
Yolun ve yolcunun metafiziği üzerine sayısız söz üretilmiş. Sözlerin çoğu da şairâne bakışla sarf edilmiş. Şairânelik bizi aldatmasın, çünkü şairin durumu gerçekte çok farklıdır. Onun hikâyesinin kökleri yol ve yolcu kavramlarından da önceki bir noktaya, görünüşte daha basit ama neticeleri itibariyle metafizik alanın tam merkezinde yer alan bir fiil ismine dayanır: Yürümeye. Dikkat edin, bebek kundaktayken ve emeklerken bir tür doğa durumundadır. Fakat insan yavrusu ayağa kalktığı ân zamanın nehirleri akmaya, feleğin çemberleri dönmeye başlar. Bununla birlikte henüz yol ve yolcu kategorileri ortaya çıkmamıştır. Sadece “yürümek” vardır, önemli olan tek şey yürüyebilmektir. Anne-baba bebeğinin şu veya bu yöne yürümesiyle ilgilenmez, yeter ki yürüsün der. Aynı şekilde, bebek de nereye ve nasıl yürüdüğünü bilmez. Yapmakta olduğu şeyin adının yürümek olduğunu da bilemez. Fakat yaptığı şeyin bir şeyleri kökünden değiştirdiğini sezmişçesine saf neşeyle dolup taşar yürürken. Şairin bütün arzusu yürümeyi yeniden öğrenebilmektir. Her gün ve her gün. Nereye yürüyecek diye sormak manasız. Bebeğin minnacık varlık kabını yaratılışın saf neşesiyle doldurup taşıran neyse onu tekrar tekrar tatmak istemektedir şair. Hepsi bu. Onun ızdırabı, bebekken ayağa kalkarak tetiklenmesine sebep olduğu tarih ve kültür kategorilerini aşıp saf metafizik alana, yürümeye başladığı o ilk âna dönebilmek arzusundan kaynaklanır. Sıla kokusu almadığımız şiirler, bağrı yanıklardan olmayan şairler bu ızdırabın asaletinden mahrumdur. Onlar tarihin, kültürün döngülerine mahpus olduğu hâlde yol-yolcu edebiyatı yaparak kirletici, bozucu tesirlerin odağı hâline gelirler.
Bana kalırsa has şairliğin kapısı, “yürümek”in yol ve yolcudan üstün olduğunu bilmekle açılır. Yani isimlerle değil fiillerle. Şair önce yapmak zorundadır, isim sonra koyulur yahut isim koyacak birileri bulunur. Fiiller şairi has odanın kapısına kadar getirir evet. Fakat ona kapıyı açacak anahtarı veremez. Çelişkiye bakın ki anahtar, fiilden isime geçebilmektir. Yürüyenin “yolcu”, yürünenin “yol” adını hak etmesi gerekir. Yürüyen “yolcu”, yürünen “yol” adını hak etmişse yürümek de “yürüyüş”e dönüşüverir. Tarihsel ve kültürel kategorileri aşmak için bu kategorileri mükemmelen idrak etmek gerekir. Bu kategorilere uğramadan uçan kaçan şairler sahte peygamberden başka sıfat verilemez. Evet, sahte de olsa peygamberlik peşindedir bazı şairler. “Fiilden isme” uzanan hattın dışına çıkıp sıfatların parlaklığına kapılmıştır çünkü ve “en has odada en sahte işe tevessül etme”nin vebaliyle yüz yüze kalmıştır. Bu ölümcül tehlikeden salim kalmanın, has odada misafir değil meskûn olmanın yolu hattı tekrar tersi yönde işletmeyi öğrenmekten geçer. Yani şair kalıcı olmak istiyorsa bu kez de “isimden fiile” yürümeyi, durağan isimlerin içinde her ân devinen cevheri görmeyi öğrenmelidir. Cennetin yolunun dünyaya uğramaktan geçtiğini iliklerine kadar tecrübe etmek zorundadır. Bu yolda cennetin de cehennemin de dünyanın kendisi olduğu kanısına kapılanlar dünya sancısını, doğmuş olmak acısını dindirememiş kimselerdir. Yürüdükleri için yol ve yolcu isimlerini hasbelkader bilirler; ama yol ve yolcu isimlerinin bitişikliğinden doğan “yürüyüş” idesine açılamazlar.
“Yürümek”in, “ilk adım”ın saf neşesini arzulayan, ondan tekrar tekrar tatmaktan başka şey düşünemeyen şair farkında olmadan iptilaların en belalısına tutulmuştur. “Fiilden isme” geçemeden yahut geçemeyeceğini düşündüğünden tekrar fiile, o “ilk ân”a dönmeye kalkışır. Hâlbuki ayağa kalkarak geri dönülmez akışı kendisi başlatmıştır. Artık buradan geri dönüş yoktur. Buna rağmen kendi başlattığı akıntının tersine yüzmekte ısrar edebilir şair. “İlk adım”ın türküsünü günler geceler boyu söyleye söyleye nihayet tam da övgüsünü yaptığı şeyi, yürümeyi büsbütün unutur. Şair bu, tersliklerinin sonu gelir mi? Kötürüm düştükten sonra türküleri daha acıklı bir havaya bürünebilir, türküsüyle eskisinden daha çok insanı yolundan çevirip başına toplayabilir. Bu hem onun hem de türküsüne kulak verenler için işlerin kötüden betere gittiğinin nişanesidir. Şair kendini kasten kötürüm hâle getirip tarih ve kültürün dışına çıkarmaya çalışırsa hayalini kurduğu metafizik alana değil, ancak ve ancak doğa durumundan aşağı bir zemine varabilir. Elbette beraberindekiler de. Şair kendini tarihsel ve kültürel şartlanmaların zırhıyla korumaya alarak kral ilan edilebilir ama koşullar değiştiğinde has odaya ancak soytarı kontenjanından girecek hâle gelir. Ve elbette beraberindekiler de. Şaire uyanların yollarını kaybetmeleri bu yüzdendir. Ayaklar sadece yürümek bilir. Yolu akıl bilir.
Görüldüğü gibi, şairin hayatı bir döngüden diğerine seyretmekle şekillenir. Yürümekten yola ve yolcuya, yol ve yolcudan yürüyüşe... Salınım bu doğrultudadır. Şair “yürüyüş”e geçtiğinde hükmünü de yürütür. Adlarını insanlık tarihinin en yukarılarına yazdığımız şairler “bir yürüyüş gerçekleştirmiş” olanlardır. Onların yürüyüşlerinin kıymeti, “ilk hareket”le birlikte yürürlüğe konan ilahî hükümlerle âhenk içinde oluşlarından gelir.
Muhammed SARI (12 Rebiülevvel 1448 - 24 Ağustos 2026)