futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DOLDUR BOŞALTLA OLMAZ

Uş dikdiler kefen tonum
Hazret'e gönüldi yolum
Bunda kalan nemdür benüm
Allâh sana sundum elüm
Yûnus Emre

Kimi arkadaşlarım yine yaşlanmadan hatırat yazıyorsun demeyecekse söze bir anekdotla başlayacağım. Takım tutmayı orta ikide bıraktığım hâlde lise bitene kadar okulu kırıp futbol idmanı seyretme alışkanlığımı sürdürdüm. Eve en yakın tesis Dereağzı olduğu için Fenerbahçe idmanlarına giderdim. Doksanların sonuna doğruydu, kadroyu hatırlayamıyorum. Bir keresinde epey tatsız bir idmana denk gelmiştik. Sahadaki kaosa yarım saat tahammül eden kenardaki yöneticilerden biri sonunda dayanamayıp patlamıştı. Gırtlağını yırtarak tesisi inlettiğini unutmuyorum: “Olmaz! Böyle olmaaz! Doldur boşaltla olmaaaz!” Adam su şişesini yere çalıp sahayı terk etmişti. Doğrusu niye kızdığını pek anlamamıştık. Çünkü futbol, özellikle Türk futbolu o zamanlar böyle oynanan bir oyundu. Doldur boşalt!

Böyledir. Bazı sıradan anlar, önemsiz bazı cümleler bende kırk yıl yankılanır. O kadar çok yankılanır ki zamanla gerçek bağlamlarından kopar, zihnimde senelerce yüzergezer hâlde dolaşırlar. Ta ki yerlerini bulana kadar. Ruhbilimciler takıntılı kişilik bozukluğuna yoruyor böyle aşırılıkları. Bilemiyorum, olabilir. Fakat bu anekdotta bana ilginç gelen başka bir şey var: Yankıların yaş ilerledikçe kuvvetlenmesi… Yaşlanmayı böyle tarif edebiliriz sanırım, iç yankıların kuvvetlenmesi olarak. Yankı seni senle sağır eden şeydir. O yüzden hayat tecrübesi denen, yaşantı denen birikmeler zamanla bir yüke, hapishaneye dönüşebiliyor. Sanırım bu çelişkinin kesin çözümü yok. Kesin olan şu: Ne sağır odalarda ne de sağır eden yankılar altında insanca bir ömür sürmek mümkündür. Bunu bildiğim için odağımı kaybettiğim, yankılardan veya yankısızlıktan bunaldığım anlarda kendime küçük bir ayar çekiyorum. Sorunu çözemiyor veya kabullenemiyorsam dikkatimi sorunun neden önüme çıktığı, çıkarıldığı sorusuna yöneltmeye çalışıyorum. Talihliysem kırk yıl, yüz yıl, bin yıl geriden yankılanan seslerin ve dillendirilmemiş gerçeklerin bizimle farklı bir frekansta sürekli konuştuğunu duyabiliyor; yeni bağlamlarda yepyeni çağrışımlar kazanabildiğini, bu sayede kavrayışımı bir nebze de olsa ileriye taşıdığını fark ediyorum. “Doldur boşaltla olmaz!” da bu yankılardan biri benim için. Bağlamlararası yolculuk eden bir cümle.

Bütün yolculuklar ileriye ve geriye doğrudur. İleri ve geri dışında yön yoktur. Sağ-sol, aşağı-yukarı dediğimiz ileri ve gerinin türevleridir. Algılayışımızdaki bu çizgisellik, çocukken küresel formlu kâinatı basitleştirir ve bizim için yaşanabilir kılar; fakat aynı çizgisellik yetişkinlikte kâinatı bütüncül bakışla görmeye mani olur. Doğal yönlülüğümüz ileriye ve geriyedir, bir engelle karşılaşmadıkça diğer yönlere hareket etmeyiz; buna en başta fizyolojimiz müsait değildir. Zihnimiz de hayatın büyük bölümünde fizyolojinin kendisine aktardığı örüntüyü veri alarak çalışır. Gerçek anlamıyla zihinsel hayat, ileri-geri mekaniğinden kurtulunup bir sebeple (travmalar, çatışmalar, ölüme ilişkin deneyimler…) çokboyutlu hareket prensibine geçildiğinde başlar. Fark edilebileceği gibi “doldur boşalt” da sınırlı fizyolojik yönlülüğümüzün ve ona bağımlı zihinsel işleyişimizin, yani ileri ve gerinin görünümlerinden biridir. Çoğu zaman semeresiz kalan, kaçmaya çalıştığımız ama onsuz da yapamadığımız hayat rutinimizin ifadesidir “doldur boşalt.” Böylece bu küçük anekdot bir metafor niteliği kazanmış, parazitli sinyal anlamlı bir mesaja dönüşmüş oluyor benim için.

Metafordan devam edelim: Hayatta daima iki taraf varsa birinin ilerleyişi (dolduruşu) diğerinin gerileyişinden (doluşundan) bağımsız olamaz. Hayatın anlamı bu sarkacın salınımlarında duyumsanır. İki taraf da aynı anda ilerlemez, çünkü çarpışma öngörülemez hasarlara sebep olabilir. İki taraf aynı anda gerilemez, yoksa oyun (hayat) başlamadan biter. O yüzden genellikle olan, taraflardan birinin diğerini doldurmaya, diğerinin geleni boşaltmaya çalışmasıdır. Bir yanda boşluk bir yanda doluluk varsa hayat tabii seyrinde ilerliyor demektir. Ne var ki doldurma girişimi her zaman gerçek bir doluluk taşımayabiliyor. Dolduran dolu değilse doldurma girişimine blöf veya “şişirme” deriz. Savunmadaki taraf “şişirme”leri kolayca patlatıp boşa çıkarabilir. Fakat blöfü fark edemezse “dolduruşa gelmiş” olur. Dolduruşa gelende de doluluk olduğu söylenemez, çünkü yuttuğu bir balondan ibarettir. İki taraf da boş olduğunda oyun enlemesine oynanmaya başlar, seyir zevki düşer, yan çizişler karşısında ıslıklar yükselir. Kör bıçakla yumuşak domates kesmeye benzeyen asap bozucu bir durumdur bu. Zaten sürdürülmesi zor olan ileri-geri mekaniği, amaçsız ve sonuçsuz “doldur boşalt”lar yüzünden “iki ileri bir geri”ye dönüşmüş ve tıkanmıştır. “Doldur boşaltla olmaz!” diye haykıran adamın öfkesi bunadır: Dolu isen neden karşı tarafı gerçekten doldurup sonuç almıyorsun? Doluluğun hakkını vermemek suç değil mi? Dolu değilsen karşı tarafı dolduruşa getirerek kazanç koparmaya çalışmak başarı sayılır mı? Papaz her el pilav yer mi? Karşı tarafın boşa çıkarma becerisinin senin doldurma kapasitenden yüksek olduğu anlaşıldığı hâlde seni destekleyenleri kandırmaya ne kadar devam edeceksin? Bu gidişin sonu var mı? Yarın karşı taraf da doldurma gücüne erişir ve konumlarınız değişirse seni doldurmalarını veya dolduruşa getirmelerini nasıl engelleyeceksin? Savunma planının var mı?

Hayatın “doldur boşalt”la geçiştirilişi amel defterimizde büyük boşluklar bırakıyor. Doluluk da boşluk da aslında yaşamanın, yani oyunun bir parçasıdır; ama “doldur boşalt” sadece bir oyalanmadır. Doluyu boşaltarak her şeyi mahvetme tehlikesi beşer olarak hep başımızda. Dikkatimizi doluyu boşaltmamaya ve mümkünse boşluktan doluluk damıtmaya yöneltmeliyiz. Ama bazen bir şeyleri doldurmak için başka şeyleri boşaltma ikilemi de belirir önümüzde. Bu durumda önem sıralaması yapamayan, seçme cesareti gösteremeyen kaybedecektir. Ölmeden önce amel defterimizin neye benzediğini görmek istiyorsak hayatta neyi doldurmak uğruna neyi boşalttığımıza bakalım. Maddi ve manevi keselerimiz bize bu ömrü israf değil sarf edelim, yani tasarruf edelim diye verildi. Tasarruf, anlam kaymasına uğramış hâlini ve sözlükteki hâlini birlikte kullanabildiğimiz kelimelerden. Öyleyse kelimenin ikili kullanımına istinaden şunu söyleyebiliriz: Türkçede hayat harcayarak biriktirme sanatıdır. Kalbimiz, kafamız, midemiz, er bezlerimiz ve yumurtalıklarımızın dolu veya boş oluşları amel defterimizin akıbetini belirler. Kulluğumuzun kabulü bunları nasıl kullandığımızın hesabını vermekten geçiyor.

İnsanların amel defterini bir tür banka hesabı gibi tasavvur edişleri çok yenidir. Buna modernizmin başka bir “doldur boşalt” enstrümanını öne çıkarıp mutlaklaştırması sebep olmuştur: Cep. Vücudumuzun bir parçası olmadığı hâlde delindiğinde öleceğimizi düşündüğümüz cep. Kefende bulunmadığı ısrarla hatırlatılan cep… Keynes, kapitalizmi “doldur boşalt”la ayakta tutmuştu. Gerçek olması gerekmiyordu; piyasanın her yerinde doluluk (hareket) izlenimi uyandırılması herkese boşlukların doldurulduğu hissi (bereket) verecek ve çark dönecekti. 1950-1970 arasında dediği gibi de oldu. Peki yaklaşık yarım asırdır cebi doldurmanın güven vermediği ve cebi boşaltmanın tatmin etmediği, yani aslında çarkın dönmediği aşikâr olduğu hâlde kapitalizmi yıkılmaktan kurtaran nedir? Basit: “Doldur boşalt” mekanizmasını hayatın doğal akışı, tarihin mecburi istikameti kabul etmemiz. Doluluğu ve boşluğu ceplere, buzdolaplarına, kart ekstrelerine bakarak tanımlamamız. Fırsat buldukça boş atıp dolu tutmaya çalışmamız. Paranın cebimize bizi borçlandırabilmek için konulduğunun görülmemesi. Nihayet, cebimizdeki paranın kandan, meniden, idrardan yapıldığını görmek istemeyişimiz.

Muhammed SARI (4 Rebiülâhir 1447 - 26 Eylül 2025)

İDEOLOJİK YARILMA İLE METODOLOJİK SÜREKSİZLİK ARASINDA EĞİTİM

Millî Eğitim Bakanlığı her eylülde fiziksel ve dijital altyapının iyileştirildiğinden, öğretmenlerin özlük haklarının korunacağından, özel okul ve kursların denetlenişinden, atama kriterlerinden vs. bahseder. Neredeyse otuz yıldır değişmiyor başlıklar. Eğitimin niteliğini nelerle ölçtüğümüze bakarsak önümüzde çok uzun bir yol olduğunu görürüz. Konuşulanlar herkesi etkileyen fakat işin özünü değiştirmeyen şeyler, çok garip değil mi? Böyle olmasında hem sistem sahiplerinin aldığı bazı özel tedbirler hem de sistem içindeki insanların körlük ve alışkanlıkları etkili. Bu ancak, eğitim politikasının ülke içinden belirlenmediği anlaşıldığında kırılabilecek bir fasit daire. Emek-yemek eğrisindeki çatışmanın, verimsizlikteki istikrarın başka bir izahı yok. Aslına bakarsanız “önümüzde çok uzun bir yol olduğunu” söylemek yanlış. Daireler çizip duruyoruz. Yapısal bir çıkmazdayız.

“Yapı” deyince aklınıza ne geliyor bilemiyorum ama farklı çağrışımlar uyandırdığına eminim. Bazılarının aklına hemen merkezî yerleştirme sınavlarının eğitimdeki baskın etkisi geliyor. Bazımız bitmeyen müfredat değişiklikleri ile yapısal çıkmaz arasında koşutluk kuruyor. Bazıları “yapısal çıkmaz” sözünden akademik ve meslekî eğitim arasındaki orantısızlığı ve irtibatsızlığı anlıyor. Bazısı zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaran kanunla ilgili tartışmaların kastedildiğini düşünüyor. Bu ve benzeri çıkarımların sorunu yanlış olmaları değil, “yapı”yı esas almaları. Bir yerde yapı varsa orada düzen ve kurallılık da vardır diye düşünüyoruz. Düzeni aksatan, kuralı ihlal eden faktörleri yok edersek yapısal sorunu halledeceğimize inanıyoruz. Kabullerimiz bizi doğru yolda olduğumuza inandırır. Bina ayakta durduğuna göre doğru inşa edilmiş, araba yürüdüğüne göre doğru imal edilmiş, okullar her sene derece yapan çocuklar mezun ettiğine göre doğru kurgulanmış demeye yatkınızdır. Ta ki bina depreme yakalanana, araba asfalt yoldan çıkana, çocuklar gerçek hayatla yüzleşene kadar. Sınavlarımız güya problem çözme becerisini geliştirmeye dönük ve gerçek hayat senaryolarına göre hazırlanıyor. Hayır, sınavların çoğu hayatı ve insanı değil, yapıyı ve kurumları doğrulamaktadır. Her alanı sadece kendi sınırları içinde sınayarak riski sıfıra indiriyor, doğrulamayı garantiye alıyoruz. Falımız çıksın diye hileli deste açıyoruz. Bu kadar sorunlu bir eğitim sisteminin, ekonomi sisteminin, siyaset sisteminin iç tutarlılığını başka türlü açıklayamayız. 

Hileyi kendimizi aklamak gayesiyle yapsak da yapmasak da iç doğrulama yönteminden asıl istifade eden her zaman yapı/sistem oluyor. Anaokulu kendi içinde, ilkokul kendi içinde, ortaokul kendi içinde, lise kendi içinde, üniversite kendi içinde doğru, tutarlı, işleyen mekanizmalar olabilir. Buna etüt-kurs-dershane-koçluk gibi yan yapılanmaları ekleyebilirsiniz. Hatta eleştirel pedagojiden bahseden figürleri, muhalif ve sivil görünümlü platformları da dâhil edebilirsiniz. Sonuç değişmeyecektir. Çünkü bunlar dışındaymış gibi görünüp yapıya/sisteme hizmet eden doğrulayıcılardır. Bazen ateş, halsizlik, titreme gibi semptomlara sebep olmaları yanıltmasın, hepsi sistemin bütünlüğünü sürdürmesi için alarm sistemleridir. Yararlı virüs ve bakteriler gibi çalışır, antikor üretilmesini sağlarlar. Fakat bütün bu iç ve dış doğrulayıcıların birbirine ne devrettiğini, toplum hayatının işleyişine nasıl tesir ettiğini, giderek neye hizmet ettiğini sorguladığımızda bir ayağımızı yapının/sistemin dışına atmış oluruz. Bu noktadan itibaren iç ve dış bütün doğrulayıcıların bize cephe alacağını tahmin etmek zor olmayacaktır.

“Yapı” derken “yapan”ı anlamıyorsak boşuna konuşuyoruz demektir. Yapıcısız yapı yoktur. “Mevcut bir yapı”yı değiştirdiğinizde sadece “o yapı”yı değiştirmiş olursunuz, “yapı” kavramının kendisine yönelmiş olmazsınız. Çünkü eyleminiz “yapan”a dair bilinçten yoksundur. “Yapı”nın neden böyle yapıldığını, daha önemlisi “yapan”ın niyet ve zihniyetinin ne olduğunu sorgulamamış, zülfüyare dokunmamışsanız eyleminiz “yapı”cı sınırlar içinde kalır. “Yapı”cı yani “mevcut yapıya taraftar” pozisyonu terk etmediğiniz takdirde dile getirdiğiniz bütün eleştiriler mevcudu tadil ve tahkime yarar. “Yapı”cı değil “yapıcı” eylemlere ihtiyacımız var. “Yapı”cı eylem çarkların dönmesinden yanadır, “yapıcı” eylem ise “yapı”yı ve “yapan”ı sorgulama yolunu hep açık tutmaktan geçer. “Yapıcı” tavır sadece “yapma tarzına” yani metoda değil “yaptıran”a yani ideolojiye de bakar. Dikey ve yatay biçimde bölünmüş bir yapının içinde eğitim vermeye çalışıyoruz. İdeolojik yarılma ve metodolojik süreksizlik belimizi büküyor. Her 5-10 yılda bir ikisinden birine abanarak yaptığımız revizyonların, restorasyonların, revolüsyonların sonuç vermesini bekliyoruz.

A’dan Z’ye entegre sistemler mantığıyla çalışan bir dünya sistemi var. Enerji, bilgi, güvenlik, gıda, sağlık, ulaşım gibi en kritik kalemlerdeki entegrasyona karşı düşünce cehdinin ürünü olan tek bir siyasî itiraz odağı görülmedi on yıllardır. Ne dünyada ne Türkiye’de. Laf olsun diye yapısal eleştiriden bahsedene bile rastlamıyoruz. Eğitim dünya sistemine entegrasyonun en önemli kalemlerinden. Türk eğitim sistemini hâlâ Amerikan pragmatizmi ve OECD raporları yedip gütmektedir. Ben ortanın üstü bir öğrenci olduğum için öğretmenliği zar zor kazanmıştım. Şimdiyse vasat altı öğrencilerin başka meslek bulamadıklarında gönül indirdikleri bir alan öğretmenlik. 20 yıl arayla aynı meslek, bambaşka iki gerçeklik. İtibar ve irtifa kaybı açık… Bu satırları yazarken bir yandan da İspanya’yla maçımızı seyrediyorum ve ekranda yazı boyunca izaha çalıştığım yapısal çıkmazın tipik bir numunesini görüyorum. Yapısal sorun birkaç gün önce kazandığımız Gürcistan maçında da ayan beyan ortadaydı. Ondan önceki sayısız maçta da. Ama gündelik taktiksel (metodolojik) kazançlarla kendimizi kandırmayı seçtiğimiz için deniz bitince krizli, sancılı, çalkantılı, dramsever, isyankâr, arabesk, disiplinsiz karakterimizle (ideolojimizle) yüzleşmekten kurtulamıyoruz.

Muhammed SARI (16 Rebiülevvel 1447 - 7 Eylül 2025)

TOP ATAN TOP

Yazının başlığı çocukların okuma fişleri gibi mi oldu? Öyleyse tam isabet! Topu atmak üzere olan, çocuklaştırılmış bir millet hakkındaki yazının başlığı böyle olmuş çok mu? Yanlış mı görüyorum diye birkaç kez baktım fakat hayır; TRT dizisindeki Fatih Sultan Mehmed karakteri şahi topu besmeleyle ateşliyor, topun ağzından fırlayan futbol topu surlarda gedik açıyordu. “Surda gedik açtık” diye ünleyen Necip Fazıl bu sahneyi görse gediğin başka yerde açıldığını hemen anlardı. Öte yandan, merhum şair pragmatizmin şahını bilse de şahi toptan futbol topunun fırlamasına muhtemelen daha çok estetik kaygılarla itiraz ederdi. Şimdikiler bu kadarcık kaygıdan da uzak, düşünmüyor sadece işlerine geleni yapıyorlar. Bize yarayan ne biri ne diğeri. Güzellik ile fayda arasında tercih yapmayı kabullenen herkes, ahlâkı temel almadığı için uzun vadede ikisinden de mahrum kalacaktır. Topla top atan akıl yarın Zülfikâr’la döner kesecektir. Yoksa kesti mi?

Şaşırmıyorum tabii ki. Şaşırmış gibi de yapmak istemiyorum; -mış gibi yapmak şu şartlarda espriden ziyade acıklı bir hâlin tezahürü oluyor çünkü. Peki ne? Beni yazmaya iten sembollerin tarihteki seyirleridir, temsil ettikleri şeyin gerçekten var olup olmadığını öğrenme merakıdır. Mesela tüfeğin icadını namertçe bulmuş bu millet topun icadı hakkında ne buyurmuştu acaba? Resmi tarih birkaç itiraz ve tereddüt dışında fazla bir şey nakletmiyor. Bana kalırsa ne Köroğlu samurayca bir soyluluk duygusuyla hareket etmiştir ne de samurayların popüler kültüre uyarlanabilen prensiplerine bakarak Köroğlu’nun üzerine titrediği şeyi anlamak mümkündür. Kapitalizmin herşeyin suyunu çıkarıp metalaştırma işlemi sıra Türk kültürüne geldiğinde o kadar da sorunsuz işlemiyor. Daha doğrusu, diğer kültürlerin dert etmeyi çoktan bıraktığı bu işlem bizde hâlâ az çok bir tepkiyle karşılanıyor. Sorun sembollerimizin (şeairimizin) plastik açıdan yeniden yorumlanmaya uygun olmaması değil, biçimi değişen şeyin özünü muhafaza etmeyeceğine dair haklı endişemizdir. Türklerin “özü muhafaza etme” fikrini her şeyin önüne koyması formlarla ilişkisini tuhaf bir yere sürüklemiştir. Kılıç karşısında top-tüfek, sarık karşısında fes-kalpak, sancak karşısında arma-bayrak en bilinen misallerdir. Önceleri caiz olup olmadığı tartışılan bu nesneler zamanla Türklüğün alâmetleri arasında sayılır olmuştur. Bunu yersiz tutuculuğun ölçüsüz serbestiyetle sonuçlanmasının tipik bir sonucu olarak okumak mümkün. Diğer yorum, Türklerin içlerini kendi özleriyle dolduramadıkları formları benimseyememeleri, ilk fırsatta terk etme eğilimleridir. Ta ki 20. asrın ortalarına dek. 

Kültürlerin Batı kültürüne entegre olma ve edilme biçimleri o kültürlerin öz-biçim ilişkisini nasıl kavradıklarını anlamamıza yarar. 19. asrın başlarından 20. asrın ortalarına kadar kati ve sert biçimsel değişiklikler üzerinden yaşanan bir Batılılaş(tır)ma misyonu söz konusudur. Buna göre Afrikalı artık yarı üryan değil efendilerinin uygun gördüğü kılıkta gezecek, Türk saçını başını açıp matruş bir suratla gezecek, Japon kimonosunu çıkarıp topuzsuz ve kılıçsız gezecektir… Özü baskılayan, söndürmeye çalışan, biçimi dayatan bir anlayış hâkimdir. Dayatmaya maruz kalanlar nevzuhur biçimlerin kadim öze ilişemeyeceği düşüncesiyle teselli bulmuş, zamanı gelince özün açığa çıkacağına inanarak sabırla beklemiş, çok uzun süre savunma pozisyonunda kalmıştır. Bu tutum neredeyse tamamıyla Batı lehine olmuştur. Özellikle de öz-biçim tutarlılığı ile tanınan Türkler bu sürecin sonunda özü koydukları yerde bulamamanın şokunu derinden yaşamıştır. Ortada ne idüğü belirsiz birçok biçim olduğunu ve o biçimler yoluyla içe sızmış yabancı özütlerin kendi mayasını bozduğunu fark etmiştir.

Batı biçimsel standardizasyonun küresel ölçekte işler durumda olmasının verdiği güvenle II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir safhaya geçip kültürlerin özünü de dönüştürmeye yönelik hamlelerini yapmaya koyulduğunda özünün gürlüğünden dem vuracak bir karşı kültürün direnişiyle karşılaşmadı. Sert güç safhasında çeşitli isyan ve bağımsızlık hareketleriyle varlık göstermeye çalışan Batı dışı kültürler bu yeni stratejiye, “Dostça konuş ve büyük bir sopa taşı!” stratejisine karşı bir şey yapamadı. Zaten doğru temellendirilememiş olan “öze dönüş” söyleminin köküne 1960’lardan sonra kibrit suyu döküldü. Uzun yıllar deformasyona maruz kalan kültürlerin muhafaza edilecek bir özleri kalıp kalmadığı giderek bir tartışma konusu olmaktan çıktı. Malî güç finansallaşarak soyutlaştıkça ve askerî güç teknolojiyle sofistike hâle geldikçe perde arkasına çekildi, böylece meydan savaşları yerini medya savaşlarına bıraktı. 1980’den sonra ortada öz veya özler yoktur, sadece biçim ve sembol takasını mümkün kılan transformatörler ağı vardır. 19. asırda kapitalizmin yayılabilmesi uğruna sürgün edilen ruhlar bu kez kapitalizmin sürdürülebilmesi için tarih sahnesine geri çağrılmıştır. Fakat bambaşka bir misyonla! Artık Batılı efendiler moda haftalarında Afrikan nüdizmi konseptini satıyor, pos bıyığı ve başında fesiyle bir Osmanlı külhanbeyi figürü top sahasında Batılı rakibini tokat manyağı yapıyor, Hong Konglaştırılmış bir dijital evrende sarışın savaşçı dişiler samuray kılıcıyla Batılı patronlara yargı dağıtıyordur… Yumuşak güç stratejisi sert güç stratejisini hem tamamlamış hem aşmıştır. Kılcallara kadar pompalanmış bu kirli kanı geri itecek veya damarları temizleyecek bir karşı tazyik odağı yok bugün.

“Dostça konuş ve büyük bir sopa taşı!” Sopa mı söze, söz mü sopaya daha çok şey borçludur? Modern siyaset felsefesini kabaca bu iki kampa ayırarak incelemek mümkün. Nihayetinde bu kampların birbirinin tamamladığı unutulmamalı. Batılılar sözün arkasında sopa yoksa ütopyaya, sopanın arkasında söz yoksa radikalizme saplanacaklarını en kanlı tecrübelerle öğrendi. Öğrendikleri diğer şey, döngünün kırılması değil yönetilip bilhassa Müslümanlara ihraç edilebilmesi hâlinde hegemonyalarının süreceğidir. Öğrenmeye niyetli olmadıkları, öğrenilmesini asla istemedikleri şey ise radikalizm ve ütopyanın ötesinde sahici bir yol yürüme imkânının kıyamet kopmadıkça var olduğudur. Son kurban bayramı konuşmasında İsmet Özel’in “Elimde sihirli değnek yok, size dokunarak sonuç elde edemeyeceğimi biliyorum, ama en çok bunu istiyorum.” deyişi bu bağlamda bende bereketli çağrışımlara vesile oldu. Şairin sihirli değneğini Roosevelt'in büyük sopasıyla karıştırmamak gerek. Şair insanların haysiyetli bir hayatın mümkün olduğunu, bunun hiç de uçuk kaçık bir fikir olmadığını anlayacak vüsat ve irtifaya kavuşmasını istiyor. sadece Mümkünse ankarîbüzzaman istiyor, çünkü harikulâde bir gelişme (gökten inen bir lütuf) olmazsa hâlimizin pek iç açıcı olmadığını görüyor. Diğer yandan, sözün ve sopanın yetmediği ve beklenen lütufun gelmediği noktada işleri her şeyi gören Allah’a havale etmenin en hayırlı yol olduğunu işaret ediyor. Yani “sihirli değnek” bir ümitsizlik ve çaresizlik ifadesi değil. Hayatı boyunca gözbağcıların ve değnekçilerin kirli işbirliğini ifşa etmiş bir Hak erinin sözleri bunlar. 

Muhammed SARI (24 Zilhicce 1445 - 30 Haziran 2024)