medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEMOKRASİ DEMAGOGSUZ OLMAZ

Toptu, tüfekti, buharlı makineydi, elektrikli cihazdı, bilgisayardı, internetti derken Müslümanların teknolojiyle imtihanı her çeyrek asırda başka bir merhaleye varıyor. Bilhassa medyayla imtihan önceki teknolojik dönüşümlerden çok başka ve acı cilvelere sahne oluyor. X ve Z denen kuşakların teknoloji tecrübeleri esastan farklılık gösteriyor, özelde sosyal medya tecrübelerinin ise doğrudan bir kesişim kümesi hiç yok. O bağlantıyı Y dedikleri kuşak sağlıyor. Belki de Y kuşağını tanımlayan özellik kesişim kümesi olmasıdır. Özellikle analogdan dijitale geçişi yaşamış bu ara nesil kıyas yapabilme açısından avantajlı bir konumda bulunuyor. Tabii ara nesil (80’lerde doğanlar) sadece gözlemci değildi, geçişin bütün safhalarını bilfiil idrak ettikleri için kafaları ve duyguları diğer nesillere göre daha karmaşıktı. Sorunu “analog mu, dijital mi” ikilemine indirgeyerek ele alanların durumu hâlâ böyledir. Ne çağlarına tam aidiyet hissedebilmiş ne kendi kuşaklarını aşacak eleştirel yetkinliğe ulaşabilmişlerdir.

Astronomik ölçümlere göre bu gece Kadir Gecesi… Tek başına bu cümle bile son birkaç asrımızı kaplayan teknoloji tartışmalarını ve çelişkilerimizi özetliyor. Ama meseleyi tarihin derinliklerine dalmadan, gündelik hayatımızdan misallerle ele almak da mümkün. Evet, halk arasındaki tabirle bu gece kandil gecesi. Çocukluğumun kandillerinde ekran başında ayağa kalkar, salavat getirir ve dua ederdik. TRT’deki hocaefendi programın sonunda Nebi aleyhisselamdan başlayıp Cumhuriyetin bânilerine kadar uzanan bir silsile için el-fatiha derdi, biz de okurduk. Bu ritüelden rahatsızdım ama rahatsızlığımın adını koyamadığım için herkesin yaptığını yapmaya devam ediyordum. Ekran başında ayağa kalkmanın saçma olduğunu söyleme cesareti bulduğum ilk kandilde babam sesimi kesmemi söyleyen delici bir bakış fırlatmıştı ve konu oracıkta kapanmıştı. Bir daha ne ben ekran başında dua ettim ne babam beni televizyon başında duaya çağırdı. O zamanlar başka bazı ailelerde de böyle tuhaflıklar yapıldığını duymak içimi rahatlatmamıştı, ekrana dönüp dua etmek çok utanç verici bir ritüeldi. Tek tesellimiz televizyonun kıble yönünde olmasıydı!

90’larda “Müslümanlar neden yok sayılıyor?” sorusuna verilen cevaplardan biri de “Bir televizyonları olmadığı için!” idi. Bu cevabın gereği olarak açılan kanalların çok kısa sürede neye dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Sabah Kur’ân tilavetiyle başlayıp gece tilavetle kapanan bu kanallar iki tilavet arasında her türlü kıro, kiç, yoz, soysuz içeriği evlerimize boca etmeye başladı. (Ki aşağı yukarı hâlâ aynı işi yapıyorlar.) Sanatsal, kültürel ilgilerimin şekillenmeye başladığı o yıllarda bir büyüğümüz medyada tutunmaya çalışan “İslamî bir kanal”ın stüdyolarında “bilinçlenmemiz için” gezdirmişti bizi. O gezide gösterilen küçük, karanlık odayı hiç unutmuyorum. Büyüğümüz muzipçe gülümseyerek, sesini biraz da alçaltarak kanalda yayınlanan bütün film ve reklamlar önce buradan geçer, uygun olup olmadıklarına burada karar verilir, müstehcen sahneler burada kesilir demişti. Dayanamayıp “E bu işi yapanlar da seyrediyor, onlara günah yazılmıyor mu?” deyince “Onlar kendilerini bizim için feda ediyorlar.” cevabını almıştım. Kanal 7’nin ilk yıllarındaki meşhur esmaülhüsna klibi de anılmaya değer. Halkın ekranda Allah kelimesi duymaya açlığı o raddeye gelmişti ki klip çıktığında insanlar büyülenmiş gibi oturup seyrederdi. Hatta klibi new age sufi yaklaşımlar açısından yorumlayan, felsefî soslu yazılar bile okumuştum. “Ekranın bir hakikati yoksa da hakikatin bir ekranı olmalıdır.” minvalindeki argümanlar hızla yayılıyordu. 

Bu ve benzeri tartışmaların hiçbiri neticeye bağlanamadı elbette. Tarkovski’yi “dobrovski yapmak”ta üstümüze yoktur. Ne “ekranın hakikati” tartışmasını açanlarda yeterli teorik altyapı vardı ne de yayıncıların, kanal sahiplerinin böyle kafa ütüleyen tartışmalarla kaybedecek vakitleri. Devlet vaktiyle Nâmık Kemal’in tiyatrolarını halka yasaklayıp sarayda kendisine nasıl “resmî ve onaylı” tiyatrolar kuruyorduysa 90’ların sonundaki Müslüman (!) sermaye sahipleri de ekranda Allah lafzının ardı sıra yallah denilerek göbek atılmasına aynı rating değeri açısından bakıyordu. Retoriğin (dinî, siyasî, edebî…) ekonomik getirisi olanı makbuldü. Şu yaşıma kadar ekrandan dinlediği vaaz ü nasihatla hidayete eren, istikamet kazanan birini görmedim ama dizileri seyrede ede sapıtanları çok gördüm. Bu bakımdan, son çeyrek asırda çıldıranlarımızın çoğu ekran başında çıldırmıştır. Seyreden de seyredilen de önünde sonunda şirazeden çıkıyor. Çıldırdığımız için mi kameranın önüne geçiyoruz, ekrandakileri seyrede ede mi çıldırıyoruz siz karar verin. Hele son yıllarda “video çekip gününü göstermek” diye bir tehdit biçimi var ki akıllara zarar. Akademide meşhur “Publish or perish!” tehdidi (ki ben buna “yayınla ya da yaylan!” diyorum.) yerini “Video çekerim ha!” ahmaklığına bıraktı. 

Davranış örüntülerini oluşturan ön kabullerin, beynin kıvrımlarında olgunlaşmayı bekleyen düşüncelerin, yönünü ve biçimini henüz bulamamış dürtülerin yönetilmesi teknolojik hegemonyanın ana meselesidir ve bunun kılcallara kadar ulaştırılmasında medya bugün en etkili araçtır. Hümanist teoriler bireyi kutsayadursun teknolojik hegemonyayı tesis eden odaklar, toplumları birer domuz ağılına çevirdi bile. Muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyalist içerik üreticileri kendi dünya görüşlerine hizmet ettiklerini düşünseler de bu ağılda debelenmekten fazlasını yapamıyorlar. Medya ağları üzerinden süren kavga ağılın hâkimiyetinin hangi domuzun eline geçeceği üzerinedir, insanlaşmak uğruna değil. Medyadaki hiçbir hakikatli söz, kedi köpek videosu kadar görüntülenme alamaz. Alsa da algoritma onun icabına bakar. Buna rağmen herkes kendi ağılına uygun içerikler üreterek, yeni bir varoluş zemini bulduğu vehmiyle yaşayıp gidiyor. Yaşamakla kalmıyor, etki grupları oluşturarak irili ufaklı savaşlara da girişiyorlar. Dijital cemaatler gevşek örgütlenmeler olsa da “Baş Demagog”un bir işaretiyle hızlıca kemikleşebiliyor, hatta mensupları “Baş Demagog”un gönüllü tetikçiliğini yaparak kendine bir tür kimlik ve aidiyet satın alabiliyor. Demokrasiler demagoglar olmadan yayılamıyor, ama bu yayılma kaçınılmaz olarak demagogların istediği yönde gerçekleşiyor. Demokrasinin kangrene dönmüş yaralarından biri bu, yani son yıllarda olup bitenlere şaşırmıyoruz. Demokrasi (halkın iktidarı) ile demagoji (halkın güdülmesi) ne zaman birbirinden ayrıldı ki şimdi ayrılsın? 

Teori bir çerçevedir, hayat bir dalgalanma. Dalganın çerçeveye temas ettiği noktalar ahlâkın ve hukukun konusu olur. Bugün elimizde teorik çerçeveler değil, ekran çerçeveleri var. Ahlâkî ve hukukî olana karar veren bugün bu çerçevelerdir. Ekranda görünenlerin temsili, teşbihi, tenzihi üzerine kafa yormaksızın doğrudan manipülasyon ve propaganda safhasına geçen bütün toplumlarda (tepeden inme modernleşenlerde) neyin ahlâkî neyin hukukî olup olmadığına medyatik kürsülerden karar verme eğilimi görülür. Bu sözlerime bakıp teori meraklısı biri olduğum sanılmasın. Benim derdim bir işin belli bir yöntem dairesinde yapılıp yapılmadığını sorgulamaktan ibarettir. Bir tür sahicilik talebi diyebilirsiniz. Cehaletimiz ne kadar koyuysa cesaretimiz o kadar yüksek oluyor. Bu da ya zonta ya züppe tiplerin doğmasına yol açıyor. Trafik işaretleri, hatta noktalama işaretleri konusunda bile bir standart tutturamamış Türk toplumunda entelektüeller senelerce göstergebilim konuştu. Ciddi ciddi. Yahut şiirde imge bahsini yetmiş yıldır açıklığa kavuşturamadan bugün yapayzekâ tabanlı dijital işlerin şiir olup olmadığını tartışıyoruz. 

Bana gelince, ben ekran karşısında çıldıranlardan değil uyuklayanlardanım. Sabah namazının düşmanı olan bu kötü alışkanlığımı terk edebilirsem kendimi insanlaşmaya doğru bir adım atmış sayacağım. Şiire, göstergebilime, ekranın hakikatine, kamusal alan tartışmalarının medya üzerinden aldığı yeni biçimlere sonra sıra gelir elbette.

Muhammed SARI (26 Ramazan 1447 - 16 Mart 2026)

GERÇEKLİĞİ ARTTIRILMIŞ GERÇEK

Gerçeğin iki yüzünü anlatmak için kullandığımız madalyon metaforu uzun zamandır işe yaramıyor. Madalyonu pastırma gibi ipince kıyıp dilimlesek yeridir. Örneğin pencereden baktığımızda da ekrana baktığımızda da sayısız şeyler görüyoruz. İkisinde gördüklerimize de “gerçek” adını vermek doğru olur mu? Ekranı, pencereyi hatta gözümüzü kapattığımızda o “gerçekler” var olmaya devam ediyor mu? Gerçekler değişir diyorlar, sahiden değişir mi? Acaba türlü türlü gerçek var diyenler mi haklı?... Bu bayat sorulara sebep basit bir çocukluk hatırasından başka bir şey değil. Kadıköy’de yaşayan ve hararetle Fenerbahçe’yi tutan ben orta 1’de gittiğim ilk Fener maçından kısa süre sonra takıma ve sıkı bir solak olmama rağmen birkaç yıl içinde futbola ilgimi kaybettim. Küfürün, kavganın, kalabalığın, kaosun ortasında kaldığımda bunun bana göre olmadığını, benim buna göre olmadığımı anladım. Çünkü benim Fenerbahçem televizyonda seyrettiğim, oyun kartlarında ezberlediğim, mahalle maçında karakterine büründüğüm Fenerbahçe’ydi. Gözümle gördüğüme inanamadığım gibi televizyona da dönemedim. Statta gördüğüm Fener gibi televizyonda gördüğüm Fener de gözümden silindi gitti. 

Tuttuğum takımın gözümden kolayca silinişiyle birlikte gerçek denen şeye karşı merakım da korkum da arttı. Gerçek bahsinde “hem o hem bu”, “ya o ya bu” diyenlere karşı ergenliğim boyunca “ne biri ne diğeri” tavrını benimsedim. Otuzlara geldiğimde bu tavır kendini maç seyretme alışkanlıklarımdaki ufak ama manidar bir değişiklikle göstermeye başladı. Maçı iki türlü seyrederiz: 1) Tribün coşkusunun bir parçası olarak. 2) Televizyon başında spikerin ve kameranın sunumu aracılığıyla. Otuzumdan sonra üçüncü yol daha çok ilgimi çekmeye başladı: Maçı ekrandan ama spikersiz maç seyretmek. Tuhaf gelebilir ama spikersiz maç yayını hakikaten sevmeye başladım. Size de tavsiye ederim. Ne stadın uğultusu ne spikerin mesleğini icra edişi duygularımı manipüle edebiliyordur. Doğrusu spikersiz ve tribünsüz maç heyecanından epey kaybediyor ama beklenmedik biçimde başka türden bir gerçekçilik algısı kazandırıyor insana. Oyunu daha berrak okuyabiliyor, önceleri dikkatinizi çekmeyen detayların farkına varıyorsunuz. Aramızda kameranın çerçevelemesi de olmasa hepten bambaşka bir maç deneyimi yaşayabiliriz. Belki yakın gelecekte. 

Akla hemen şu itiraz gelebilir: “Bunların hepsi noksan gerçekliklerdir. Gerçekleri gerçekten anlamanın en iyi yolu hadiselerin tam göbeğinde bulunmaktır.” Bu tür itirazlarda bulunanları ikiye ayırabiliriz: 1) Kimileri “gerçek” sözü ile genellikle hadiselerin tam göbeğinden üçüncü şahıslara anında ve eksiksiz aktarılabilen eşzamanlı içerikleri kasteder. Medya çağı böyleleri için bitmez tükenmez hazineler sunuyor. Biliyoruz ki sadece günlük veri üretim ve aktarım miktarı bile bir insanın ortalama ömür süresini kat kat aşmaktadır. Fakat sorun miktar (nicelik) değil, öncelikle kalitedir (nitelik). Hadiselerin anında ve eksiksiz aktarıldığını farz etsek bile bunun ham bir yığın olduğunu kimse inkâr edemez. Bu yüzden insanlar yüzlerce saatlik içerikleri taramaktansa birkaç dakikayı geçmeyen atıştırmalık içeriklere yönelir. Ki bu durumda da gerçeğin anında ve eksiksiz aktarılmasının bir anlamı kalmamaktadır. Muhalfarz, kim on yıllar süren bir savaşın on yıllar süren kamera kayıtlarını oturup seyretmek ister ki? Seyretse bile söyleyeceklerinin önemli olacağını kim garanti edebilir ki? Yani Gates’in “Content is king.” iddiasını “(Yapılandırılmış) İçerik kraldır.” şeklinde anlamak doğru olur. Gerçekleri “gerçekçiliği arttırılmış” içeriklerden öğrendiğimizi kimse söyleyemez. Aksine, gerçekler üzerine yapılmış “yapım”lara (haber, belgesel, sinema…) itibar ederek en kestirme yolu tercih ederiz. 2) Gerçekleri anlamak isteyenlere hadiselerin göbeğinde bulunma şartını ileri sürenlerden bazıları ise eşzamanlı içerik aktarımını değil, bireysel deneyimin artzamanlı aktarımını esas almaktadır. Böyleleri verdikleri hükümlerin ve vardıkları kanaatlerin bizzat deneyimledikleri (kan, ter, gözyaşı…) ve bir parçası oldukları (katılımcı, gözlemci, arabulucu…) hadiselerden süzüldüğünü özellikle vurgularlar. Böylece seyircilerin gözündeki güvenilirliklerini arttırmaya oynarlar. Gerçekleri “arttırılmış gerçeklik”le sunmak onlara göre değildir. Onlar “arttırılmış güvenilirlik”le aktarılan hadiselerin daha kuvvetli bir gerçeklik izlenimi uyandıracağını bilirler. Hülasa, gerçekler söz konusu olduğunda ilk kümedeki muhabirler kitleleri devasa ham verilerin çoğulluğuyla karşı karşıya bırakarak bezdirirken, ikinci kümedeki yorumcular kitleleri yanlışlanamaz ve doğrulanamaz bir tekilliğe ikna etmek ister. Gerçekleri medya vasıtasıyla anlamaya çalışmanın deveye hendek atlatmaktan, deveyi iğne deliğinden geçirmekten farkı yoktur.

Artzamanlılık ve eşzamanlılık bilincimizin temel çalışma prensipleridir. Zamanı bu kiplerle biliyor, zamanlamayı bu kiplerle yapabiliyoruz. Bilmelerimiz ve yapmalarımız, dolayısıyla gerçeklik algımız bunlarla kayıtlı. Olmuş bitmişlerin ne kadarını biliyoruz ve olup bitmektekilerin ne kadarını yakalayabiliyoruz? Tarihi ve ânı, bilgiyi ve deneyimi nasıl buluşturuyoruz? Niyetimiz ve nasibimiz bunların kavuştağında şekillenir. Kelime oyunu gibi görünmesi pahasına söyleyeyim: 1) Gerçekleri gerçekten anlamak diye bir şey yoktur. Anladığımız kadarına gerçek deriz. Yani eşzamanlılık prensibinin hata payı hep yüksektir. 2) Gerçekleri gerçeklerden öğrenemeyiz. Gerçekleri görebilmek için artzamanlılık ilkesine başvurmalı ve gerçeklerin dışına çıkmalıyız. Dışarıya, yani tarihe.

Ne var ki hızın, ucuzluğun ve kolaylığın çağı olan medya çağında tarih, bilgi ve gerçek en tartışmalı kavramlar hâline geldi. Kolaylaştırılmış bilgi, hızlandırılmış gerçek kaçınılmaz olarak tarihi de ucuzlattı. Bitpazarına bir gün nur yağar mı bilinmez. Fakat şurası akılda tutulmalı: Kâfirleri doğrulayan işaretler şimdide ve realitede mevcut. Müminleri doğrulayan işaretler tarihte ve bilgide saklı. 

Muhammed SARI (26 Cemaziyelahir 1446 - 27 Aralık 2024)

TERSİNE SİMYA

Türkiye’de ve dünyada olan bitenleri anlamak için akıldan önce mideye ihtiyacımız var. Midemiz yaşananlardan ne zaman bulanırsa geleceğe dair umutlarımız o zaman artar. Aklımıza giden yol midemizden geçiyor. Fakat mide bozucu etkisiyle bilinen iki enfeksiyon kaynağını kurutmadıkça bünyenin toparlanması zor: Medyadan ve mafyadan bahsediyoruz. İstisnasız bütün toplumlar medyatik prodüksiyonların ve mafyatik operasyonların kıskacında şekillendiriliyor. Şekilsizleştiriliyor demek daha doğru olur. 

Medyatik ve mafyatik yapılar teşhir ve teşrih esasına göre işliyor. Çirkini gözümüze sokmak suretiyle ruhu lime lime ediyorlar. Lime lime edilen bedenleri göstererek gözdağı veriyorlar. Gözü korkutulmuş, gönlü yağmalanmış insanlar topluluğundan ne beklenebilir? İnsanın özü, cevheri, madeni bozulmaya yüz tutar böyle toplumlarda. Böyle bir toplum mesih sanrıları ve fetih hülyaları için son derece müsait bir zemin haline gelmiştir. Çürüdükçe temizlikten, eridikçe semizlikten dem vuranlar çoğalır. Çöken bir toplumda mesihler en büyük sahtekâr, fatihler en büyük ihtikârcıdır. Modern çağ bu çarpıklık üzerine kurulmuş ülkelere bile şahitlik etti. Başta Amerika’nın kuruluşuna. O Amerika ki tarih boyunca görülen bütün düşkünlüklerin bir toplum vasatı ve bir devlet mantığı olarak tecessüm etmiş hâlidir. “Altına hücum”la başlayan Amerikan hayat tarzı, küresel ölçekte bütün insan ilişkilerini “satma ve satın alma” prensibine bağlayarak insanlık cevherini karartmaya, insanlık madenini kurutmaya azmetti.

Köle, seks ve uyuşturucu pazarları medyada kuruluyor. Kovuşturma ve mahkemeler medyada cereyan ediyor. İnfaz ve hesaplaşmalar medya üzerinden gerçekleştiriliyor. Mafyanın medyayı icadı ile medyanın kitleyi ifsadı yaşıttır, bir ve aynı şeydir. Amerikalılar (yani medya sahibi mafyalar) herkesin bir fiyatı vardır der. Bu sözün doğru olup olmadığını anlamanın tek yolu yaşamak ve görmektir. Dirençlilik bu yüzden ahlâkın mühim göstergelerinden biri olagelmiştir. Beşerî zaaflarımız sebebiyle çoğumuzun çözüldüğü, yelkenleri indirdiği, bir şeylere tav olduğu bir nokta var. Ne kadar dirençli görünürsek görünelim o noktaya vardığımızda birilerinin sözlerine, pozlarına, pozisyonlarına tav oluyoruz. Belki tav olmak zorunda bırakılıyoruz. Madenlerin tavına getirilerek işlenebilmesi gibi tavını bulunca insanların da işlenebileceğini biliyoruz. Özellikle muktedirler, emri altındaki insanları hangi sıcaklıkta, ne kadar tazyik altında şekillendirebileceklerine göre sınıflandırıyor. İpleri ellerinde tutmak isteyenler bu tasnif bilgisine (elementler tablosuna?) vakıf olmak zorunda.

Para (ve beraberinde gelen konfor türleri) çoğu insanı satın almaya yeter. Çok az sayıda insan para dışındaki şeyleri esas alır. Enteresan olan şu ki bunlar ender bulunan ahlâk timsali kimseler olabileceği gibi son derece tehlikeli, kriminal kimseler de olabilir. İpleri ellerinde tutanların önceliği ahlâktır. Batı en büyük ahlâkçıdan en büyük suçlu yaratma numarasından asla vazgeçmez. En büyük gişe hasılatı getiren film hep masumiyetin yitirilişi olmuştur. Temizi kirletebildiğinde kirlilik kavramının/suçlamasının kendiliğinden ortadan kalkacağını bilir ve en büyük yatırımını buna, bir taşla iki kuş vurma senaryosuna yapar. En büyük ahlâkçıdan en büyük suçluyu yaratmak… Altını çamura çevirmek suretiyle gerçekleştirilen tersine simya faaliyetlerine bugün global kültür diyoruz. Tersine simya, yani simgeler (sēmeîon) ve anlamlar (semantik) üzerinden yapılan kimyevî işlem sistem lehine oldukça tatmin edici sonuçlar verdi son iki asırda. 

Devlet görünümlü mafyalar temizin direnmesine alışıktır. Yüzyıllar içinde onu nasıl lekeleyebileceği, üzerinde nasıl kalıcı izler bırakabileceği konusunda uzmanlaşmışlardır. Yine de diş geçirilemeyen, altın karakterini ölümüne muhafaza eden kimseler her zaman olmuştur. İpleri ellerinde tutanların en hazırlıksız olduğu senaryo çamurun altına dönüşme ihtimalidir. Suç ile ahlâkın zıt ama bitişik varoluşları acı ve tatlı sürprizlere açıktır. En büyük kriminalden en büyük tövbekârın çıkması kelimenin tam manasıyla büyü bozumudur. İmkânsız denilenin bir kez gerçekleşmesi gerçek bilenegelenin yutturmacadan ibaret olduğunu sonsuza dek ispatlar. İslâm’a göre, kişi ölmediyse gidebileceği bir kapı hep vardır ve o kapı daima açıktır. Çamurun altına dönüşmesi herşeyi değiştirir. Çünkü altınlaşmanın mümkün olması insanların çamura bakışını da değiştirir.

Global sistem, sıhhatini tehdit eden beklenmedik yan etkiler görüldüğünde doğruca bir doktora başvurmuştur. Dawkins, Keynes ve Lacan bu doktorların en meşhurlarıydı. Darwin, Marx ve Freud ise doktor yetiştiren doktorlar kuşağının ağa babalarıydı. Bu zevatın bütün doktrinleri altın diye bir şeyin var olmadığı, dolayısıyla çamurdan şikâyet etmenin mânâsızlığı, hele çamurdan altın elde etmenin tamamen bir saçmalık olduğu üzerine kurulmuştu. Buna karşı bir sözümüz var mı? Çamurdan yaratılmış olmanın çamurlaşmaya mazeret teşkil etmediğini bilen, altından karakterin altına hücum kültürüyle çatışma halinde olduğunu bilen kimseler kaldı mı acaba? Temiz kalmak isteyen dirençli insanlar ile tövbe edip altınlaşma yolunu tutan insanların cinaî şebekeye karşı elbirliği etmesi ham hayal mi?

Muhammed SARI (28 Rebiülevvel 1446 - 1 Ekim 2024)