Mithat Cemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mithat Cemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ESSAH.. HAKKAT.. RAST

Dürüstlük mü cesaret mi oyununu bilirsiniz. Çocukken oynamakta çok zorlandığım, başladığında ortamdan hemen sıvıştığım bir oyundu. Sırlarım olduğu veya korkak olduğum için değil, sonrasında ilişkiler bir daha asla eskisi gibi kalamadığı için beni rahatsız eden bir oyundu. Oyun değil işkenceydi âdeta. O âna kadarki ilişkilerin tamamen sahtelik üzerine kurulduğu iması taşıyordu çünkü. Kavgasız, rezaletsiz bittiğini pek hatırlamıyorum. Özellikle de ibre dürüstlüğü gösterince. Yıkıcıydı. Yıkayıcı değildi. İnsanların kirli çamaşırları ortaya dökme tecessüsü temizlik sorumluluğunu almalarına manidir. O yüzden ifşa ve itiraf kültürünün bu topraklara uğramamasını çok tabiî bulmuşumdur. Öte yandan bunun “kol kırılır yen içinde kalır” zihniyetinin yerleşmesi için bahane edilmesini de asla onaylamadım. Yenisi daha beter olacak diye eskisine övgüler dizmedim. Yıkmanın da yapmanın da mevcudu korumanın da bir töresi olsun istedim hep.

“Yüzleştirme” gerçekten yapılacak başka hiçbir şey kalmadığında, bütün sonuçlarına katlanarak ve en son başvuracağımız hamle olmalı. “Üzerini örtme, görmezden gelme” ise reddedeceğimiz ilk tavır. Mümkünse her şeyi ânında görmeli ama gereğini yapmak için mutlaka vaktini beklemeliyiz. Bu iki hassasiyeti şiar edinebilirsek ilişkilerin kendiliğinden muhteva kazandığını, karakterlerin kolay kolay kir tutmadığı bir irtifaya çıktığını göreceğiz. Yüzleşmeyi sona bırakmak bazılarınca cesaret noksanlığına, görmezden gelmeyi reddetmek ise dürüstlükten ziyade geçimsizliğe hamledilebilir. Yanlış anlaşılmalar kaçınılmazdır. Birbirimizi gerçekten anlayana kadarki anlaşmaların hepsi yanılsamanın farklı dereceleri değil midir zaten? Hele konu dürüstlük ve cesaret gibi bıçak sırtı kavramlar ise boşuna uğraşmayın, yanlış anlamaktan ve anlaşılmaktan kurtulamazsınız. Dolayısıyla bu aşamada ancak şu kadarı söylenebilir: Dürüstlük ve yalancılık, cesaret ve korkaklık uç noktalardır, fakat bu uçlar arasında insanın her türden davranışına dayanak teşkil eden oldukça geniş bir değer yargısı spektrumu vardır. Öyle ki uç dediğimiz noktalar bile bundan masun değildir, kişiden kişiye farklı yorumlanabilirler. Birinin cesaret dediğine başkası “zamansız” bir kahramanlık gösterisi gözüyle bakabilir, berikinin dürüstlük saydığına diğeri “yersiz” bir doğrucu davutluk etiketi yapıştırabilir. Gerçekten de fiillerimizin etkisi vaktindelikle, sözlerimizin anlamı yerindelikle merbuttur. Bu incelik gözetilmediğinde umulanın aksi neticelerle karşılaşmak kaçınılmazdır. İncelikleri gözetmediğimizde ne olduğunu anlayamadan sınır aşımı noktasına varırız. Nefsimize hoş gelen dürüstlük ve cesaret gösterileri yaparken ihlal ettiğimiz o sınırda bizi nahoş bir kelime bekler: Enayilik. 

“Ene” kökünden yani “ben” zamirinden türeyip zamanla anlam genişlemesine uğramış bir kelime enayilik. “Kolay kandırılan, aklı pek çalışmayan, kendini kendi eliyle zarara uğratan veya zarardan koruyamayan, kendi hayrına olacak işleri bilemeyen” anlamına geliyor. Bana kalırsa kelimenin anlamı kökünden kopacak kadar genişleyip dağılmamış. Aksine, dürüstlük ve cesaret bağlamında vurgulamaya çalıştığımız sınır aşımının sonuçlarını gayet isabetli biçimde özetliyor. Haddini aşanın zıddına inkılâp etmesi gibi, yerini bulmayan her söz ve vaktini bilmeyen her fiil enayiliğe dönüşüyor. Nefsimize uyarak sergilediğimiz cesaret ve dürüstlük gösterileri enayilikten başka anlam taşımıyor. “Enaniyet”e kapılarak yaptığımız işlerden sadece “ene”mizin istifade edemeyişine “enayilik” diyoruz. Cehaletin katmerlisi. İşte kavramın özü!.. Elbette şuna dikkat etmek gerek: İnsanların yerleşik anlayışları meselelere fazlasıyla menfaatçi bakmalarına sebep olmaktadır. Yani insanlar kendilerine kısa vadede somut menfaat sağlamayan, görünüşte kendilerini zora sokan söz ve eylemlere enayilik diyor. Bu sathî bakışla deliyle veliyi birbirinden tefrik mümkün değildir. Bu yüzden dürüstlük ve cesaret bahsi “aklı gözlerine inmiş” kimselerle konuşulamaz. Kavramların ve değer yargılarının girift ilişkileri üzerine yalnızca bilgi ve tecrübe sahipleri söz almalıdır. Yine de biz sıradan insanların sıcağı sıcağına yaşadığımız sorunlara dair asgarî bir kavrayışa ulaşma sorumluluğundan kurtulacağımız anlamına gelmiyor bu. Aklımızın erdiği kadar konuştuğumuzun farkındaysak konuşmaktan zarar gelmez, aklımızın ermediği yerde susabilme faziletine sahipsek sözlerimize güvenebiliriz. Konuşmaktan, ancak konuşmak zorunda olduğumuz için konuşuyorsak bir hayır umabiliriz. Neyin gerçekten enayilik, dürüstlük veya cesaret sayılabileceğini anlamak için konuşuyoruz.

Enayilik de cesaret de insan hayatında merkezî yer tutmaz. Çünkü cesaret herkesten beklenen bir meziyet değildir. Enayilik ise meziyet değildir zaten, arızî durumdur, tercih değil sonuçtur. Kaç okka çektiğimizi gösteren bu üç kefeli terazide anahtarın dürüstlük olduğuna inanıyorum. Herkese emredilen yalnızca dürüstlüktür. Çocukken oyunu benim için oynanamaz kılan da buydu. Kendisiyle oyun olmayacak tek şeyi oyuna çevirdiğimizi hissediyordum, yan yana duramazlardı. Dürüstlük lafla da olmaz. Bir söz değildir, edebiyat hiç değildir. Öyleyse benim gibi burada sürekli dürüstlükten bahsedenlere temkinli yaklaşmak gerek. Fakat durun! Kendi kellemi öne sürerek dürüstlük namına en büyük sahtekârlığı yapmadığım nereden belli? Belli değil. Bilemezsiniz. Bazen ben bile bilemem. Ama şu kesin olarak bilinebilir: Dürüstlük kendisinden söz edildikçe insandan uzaklaşan bir haslet, öyle ele gelmez bir mahlûk. Mevzumuzun geldiği yer bana Mithat Cemal’in Âkif hakkındaki bir anekdotunu hatırlattı. Mithat Cemal dürüstlük bakımından Âkif’i Rousseau’ya benzetince şairimiz buna itiraz eder. “Her insan evladı kabahatini anlatırken utanıp küçülür; ama Rousseau İtiraf’larında kendini küçülttükçe büyütmenin yolunu bulmuştur. Ne sahte heriftir o!” der. Dürüstlüğün oyuna, söze, gösteriye konu olamayacağını; kişinin kabahatlerini ortaya saçmasının dürüstlüğe en zıt hâl olduğunu bir kez de Âkif’ten öğreniriz. Demek ki kabahatini bilmesi, unutmaması ve ortalığa saçmaması kişiye dürüstlük sermayesi olarak yeter. Artması gerekmeyen, ama mutlaka bulunması gereken bir sermaye bu. Kefenin cebi olmasa da öte tarafa yalnız bu sermaye gider.

Rahmetli nenem ona şakayla bir söz söylediğimize, bize bir şeyi teyit ettirmek istediğinde veya kulaklarına inanamadığında gözlerini aça aça “Essah?.. Hakkat?.. Rast?..” diye sorardı. Yıllar sonra fark ettim ki dürüstteki “rast”tı bu. Özün özü gözümün önündeymiş. Gözümüzün önündeki göremiyorsak doğru dürüst bakmayışımızdan. İşlerimiz “rast” gitmiyorsa dürüstlükten yana zaafımız olduğu için. Dürüstteki “rast”ladır işimiz; rast gele deyip elini beytülmale daldıranlarla, hayatını rastgele yaşayanlarla alakamız yok. Üç kefeli teraziyi “rast”tan başkası doğru çalıştıramaz. Kefelerden biri doğru dürüst netice veriyorsa diğer ikisinin ölçümünü ölçmek zor değildir. Kefeler üçtür ama karşılaştığımız zorluklara “ikilem” demeyi tercih etmişiz. Ömrümüz boyunca sayısız kez bu dilemmayla karşılaşırız. Şartlar karşımıza dikilip bize en alaycı ses tonuyla sorar: Dürüstlük mü, cesaret mi? Enayilikten, o görünmeyen üçüncü kefeden hiç bahsetmez. Soru soran ses alaycı olduğu kadar acelecidir de. Kestane kebap, acele cevap!.. Hayır, dürüstlük aceleye gelmez.

Dürüst olmak gerekirse lafı geveliyorum, karnımdan konuşuyorum, evet. Çocuk oyunlarından kalma travmalar diyelim… Bugün semadan sihirli bir değnek inse ve herkes karnından konuşmayı bıraksa acaba dünya daha yaşanır bir yer mi olur yoksa hepten çekilmez hâle mi gelir? Sizi bilmiyorum ama bence sihirli değnek beklentisi ikisinden de kötü bir hâli işaret ediyor. İşler bu noktaya vardıysa bir şeyler bir yerlerden itibaren “rast” gitmemeye başlamış demektir. İşlerin baştan beri yalan yanlış yapıldığını iddia edersek enayilik etmiş oluruz. Etmeyelim. Yalanların ve yanlışların içimize sızdığı yeri bulmamız kâfidir.

Muhammed SARI (18 Rebiülâhir 1447 - 10 Ekim 2025)

YERYÜZÜ BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR TABUT

Türkiye’de İslâm’ın artık kendine mahsus bir sosyal hayatı kalmadığı fikrine ne dersiniz? Alt tarafı bir tespittir denilip geçilebilir mi? Yakın tarihi esas alırsak gerçekten de Türklerin ölmeye, bitmeye, can çekişmeye, ölüp ölüp dirilmeye yabancı olmadığını görür, yirmi birinci asrın ilk çeyreği biterken yine can derdine düşmelerini şaşırtıcı bulmayabiliriz. Bu bakımdan yukarıdaki önermenin bir tespit değeri taşıdığı kabul edilebilir. Fakat bize asıl lazım olan tespitin hangi bağlamda, hangi niyetle, hangi tonlamayla, hangi jest ve mimikler eşliğinde söylendiğidir. “Türkler artık İslâm’a göre yaşamıyor.” dediğimizde bir tenkidi mi bir temenniyi mi dile getiriyoruz?

Kötülüğün her türlüsüne şahit olunan bir çağda tenkit veya temenniye dayanmadan siyasî tespitler yapılabileceği inancı çocukçadır. Çağ ve şahitliklerimiz bizi taraf seçmeye, gerektiğinde üçüncü taraf olmaya zorluyor. İslâm’ın Türkiye’deki yeri istisnasız herkesi etkilediği için insanların bu tespitin öncesinde ve sonrasında nasıl pozisyon aldığını takip etmeliyiz. Tespiti tenkit amacıyla yapanlar bozulmayı geriletmek için neler yapıyor? İslâm’a mahsus yaşama tarzının gerilemesini temenni edenler işlerin bu noktaya varması için neler yaptı? Bu iki ucu tutabilir ve birleştirebilirsek işe yarar bir hareket noktası elde edebiliriz. Yani: Tarafları bileceğiz. Taraflardan birini tutup tutmadığımızı göstereceğiz. Tarafların dışında konumlanmanın imkânını yoklayacağız.

1923’te yeni bir rejime geçildiği halde yönetim anlayışı bakımından hiçbir ciddi değişiklik yaşamadık. Monarşik dalavereyi bürokratik ve oligarşik yapılar devraldı. Öte yandan, İslâm’ın Türkiye’deki tarihsel önemi hiç azalmamasına rağmen 1923’ten sonra ülke içinde birçok dinî, mezhebî ve etnik grubun varlığından söz edilir oldu. Lozan’da sadece müslim-gayrımüslim ayrımı esas alınsa da devletin gayrımüslimlik içinde yuvalanan anasırı muhatap alması bu tuhaflığın başlıca müsebbibi oldu. Özetle: Devlet şekilden şekile girse de özünde değişmeyi daima reddetti ve uluslararası koruma altındaki unsurlar İslam’ın yerinin değişmediğini asla kabul etmedi. Durum “herkesin herkese karşı savaşı”nı andırıyorsa da gerçek tam olarak böyle değil. Çünkü ne devlet ne İslâm ne de anasırın tanımı üzerine bir uzlaşı söz konusu. Ayrıca devlete göre İslâm, anasıra göre devlet, İslâm’a göre devlet ve anasır da farklı tanımlara sahip. Yani sorunu bu denklemin içinde kalarak çözmek imkânsız. Kimlik tanımımızı kendimiz yapamadığımız müddetçe bırakın İslâm’a mahsus hayat tarzını korumayı, mürted bir Batılı olarak bile bu topraklarda kimsenin yaşamasına müsaade edilmeyeceği açıktır.

Türklük tarih sahnesine bir sürpriz olarak çıkmıştır. Mevcut denklemi bozup yeni denge noktası olarak çıkmıştır. Hem 13. hem 20. asırda. Türk’ün sürpriz oluşu nevzuhur oluşu anlamına gelmiyor. Bilakis, Türk hep orada olan ve en son başvurulan olduğu için sürprizlik vasfını korumuştur. Türklük; Osmanlı nizamı boyunca yaşanan din, devlet ve toplum arasındaki çekişmeleri denge noktasına kavuşturan konsensüsün adıdır. Türk kendini İslâm ordusu olarak tanımlamış, ordu-devletler kurarak tecessüm etmiş, ordu-millet denen kavramı hayata geçirerek toplumsal hayatın kanı ve iliği olmuştur. Hem tartı hem tartan hem tartılan olmak onun varoluşunun mütemmim cüzleri olduğu için Türklüğü modern siyaset, ilahiyat ve sosyoloji teorileriyle açıklamak hayli zordur. Bu sebeple 17. asırdan sonra görülen toplumsal çözülmeler, devlet organizasyonundaki bozulmalar, İslâm’ın temsilindeki zaaflar Türklüğün değil bu dengenin aleyhine iş görmeye başlayan Osmanlılık mantığının hanesine yazılmak durumundadır. Batılılaşma fırtınası 19. asırdan itibaren kadim yapıları, bakir bitki örtüsünü hatta yüzeydeki mümbit toprağı bile söküp götürmüş ve ana kaya gün yüzüne çıkmıştır. Böyle olmasaydı Türklüğün 20. asırdaki dirilişi açıklanamazdı.

1923’ten sonrakiler hiçbir kimlik tanımını kabul etmeyip ne anlama geldiği meçhul “biz bize benzeriz” yolunu seçtiler. 1960’tan sonrasının muktedirleri Batılılarca tanımlanmaya öncekilerden daha teşneydi. 27 Mayısçılar Türkiye’de İslâm’ın yeri olmadığı fikrinin temennikârlarıydı. Hâlbuki Türkler ne kaçak dövüşerek ne düşüklüğe rıza göstererek varlık gösterebilirdi. Bugüne kadar gösterdiğimiz şey neydi öyleyse, varlık değil miydi? Bütün olan biten, “var mısınız” sorusuna korkarak evet, “yok musunuz” sorusuna yine korkarak hayır demekten ibarettir. 2002’den sonraki AKP döneminde bütün sorulara yüksek sesle cevap verilir olması birilerinin gözünü boyamaya yetti. Akılda yüksek volümün çınlamaları kaldı, cevapların manasını kimse sorgulamadı. Daha ilginci, varlık-yokluk sorularını ortaya atan da AKP’nin kendiydi. Artık dışarıdan bir müstemlekecinin bize beka tehdidi fısıldamasına gerek kalmamıştı, kendi beka endişemizi kendimiz üretip satacak kapasiteye ve iç pazara erişmiştik. İslâmcılık vaktiyle sistem tarafından tanımlanmayı reddedip teorik açıdan millet odaklı bir fikri merkeze alarak gelişebilseydi Müslümanlar böyle bir düzende hükûmet etmeyi bir başarı olarak görmeyecekti. AKP kafalarda böyle bir cehdin hiç olmadığının somut delilidir. AKP iş başına gelene kadar siyasetteki İslâmcılık ile sivil alanda siyasi faaliyet gösteren İslâmcılar arasında bir fark vardı. Bu fark eleştirinin sıhhat şartıydı, eğri kılıcın eğrilikleri düzeltme imkânıydı. Sivil odaklar iktidara göbekten bağımlı kılındıktan sonra bu imkân ortadan kalktı. 

Bir kapı kapanır, diğeri açılır. Çaresizlik duygusu yenilgiden yıkıcıdır. Dönüp dolaşıp Türklük bahsine varmamızın sebebi bu. “Her şeyin devletleşmesi” karşısında tek teklifin (başta millet olmak üzere devletin ve sair unsurların İslâm’ı yeniden ve bu kez itikadî bir zenginlik olarak keşfetmesine dayalı hayat tasarısının) Türklükten gelmesi onu sahici kılıyor. İsmet Özel’in tanımladığı şekliyle Türklük, bu kimliği taşımaktan memnuniyet duyanlar tarafından ciddi bir tahkik ve eleştiriye tabi tutulabilirse büyük bir kazanç elde edeceğiz. Tenkidin hakkını veren müdafaa-i hukukçular kazanacak, el ovuşturan muhipler ve temenniciler müstahakkını bulacak.

Kötümserliğine yenildiği günlerden birinde Turgut Uyar “Tarihe gömülen koca koca atlar / Tarihe gömülür o kadar” demiş. Böyle olduğuna inansaydım hayatım boyunca tek kelime okuyup yazamazdım. Tarihe sığmayacak cesamette gerçekler vardır. Güneşin altında yeni bir şey olup olmaması önemli değil, önemli olan yazdıklarımızın bu cesamete temas etmesidir. İlla yeni şeyler söylemek iptilasındaysanız Türk’ün iktisadî mantığı üzerine, tabiat ve maddeyle kurduğu ilişki üzerine düşünün derim. Ben Mithat Cemal’in “Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta / Çekmez kürrenin sırtı bu tabût-ı cesîmi.” deyişini esas alıyorum. Hamaseti aşan bir hakikat var bu mısralarda. Evet, Türk bugün hâlâ hayattaysa biraz da mematının sebep olacağı tüyler ürpertici kıyamet sebebiyledir. 

Muhammed SARI (7 Rebiülahir 1446 - 9 Ekim 2024)