TEORİLERİ VE KURUMLARI DOĞRULAMAK

Dünyanın gerçekte ne olduğu, insanların dünyaya bakarken ne gördüklerinden bağımsız düşünülemez. Varlığa anlam katan ve anlama bir form giydiren bu iki yönlü bakıştır. Dünyaya bakmayan, dolayısıyla görmekle işi olmayan insanlar çoğunlukta olsa bile iki yönlü bakış öneminden bir şey yitirmez. Bir kişi bile bakma zahmetine katlanıyorsa dünya “vardır.” Dünyaya gerçekten alıcı gözle bakıp da onu göremeyen yahut ondan bir şeyler göremeyen var mı? Görülecek şeydir dünya. Evvela bakma zahmetine katlanılmalı. 

Çekik, kısık, şişmiş, kanlı, uykusuz, dinç veya yorgun gözlerle bakarız dünyaya. Kimileri çizgileri, kimileri renkleri, kimileri hareketleri, kimileri nesneleri, kimileri ıssızlığı, kimileri kalabalığı görür. Benim altları morarmış, fersiz gözlerimle dünyaya baktığımda gördüğüm birtakım kategorilerdir. Bilme ve eyleme kategorileri. Hatasız genelleme olmadığını bilsem de dünyaya baktığımızda dört ana kategori görebileceğimizi düşünüyorum: din, sanat, bilim ve siyaset. Bilinen insanlık tarihinin bu dört kategori etrafında şekillendiğine inanıyorum. Şayet Kur’ân inmeden önceki çağlarda önce yaşasaydım bu kadar iddialı konuşamazdım. Benim gözümde, Kur’ân’la birlikte hadiselerin seyrinde hangi bilme ve eyleme kategorilerinin belirleyici olacağı sarahat kazanmıştır.

Bir yerde kategoriler belirginleşmişse aralarında çeşitli ittifak ve çatışmaların yaşanacağını beklemek akla uygun. Hümanist bakış açısı etkisini hissettirene kadar dört kategorinin görece uyum ve uzlaşma içinde oldukları söylenebilirdi. Hümanizmin itikadî, bediî, fennî ve siyasî değer yargılarına vurduğu darbe klasik değer hiyerarşisini de altüst etti. Alttaki bilim ve siyaset, üstteki din ve sanata galip geldi. Bu, bilim ve siyasetin kendi aralarında iktidar mücadelesi yaşamadığı veya din ile sanatın her hususta iyi anlaştığı anlamına gelmiyor elbette. Hümanizm; din ve sanata karşı etkin rol üstlenmeleri şartıyla bilim ve siyasetin kendi aralarındaki sürtüşmelerine müsaade etti. Aynı hümanizm, din ve sanat alanlarını ne bilim-siyaset bloğu karşısında ne kendi aralarındaki ilişkilerde ne de iç meselelerinde rahat bıraktı. Daha ileri adımlar da atıldı: Bilim ve siyaset kurumları işledikleri cinayetlerin bazen meşruiyetini bazen de mazeretini din ve sanattan devşirme kurnazlığı gösterdi. Zalim sultanlar dinin otoritesini dünyevî emellerine perde edindi, cani bilim adamları bilimin yöntem saplantısına sanatın başıboşluğunu gerekçe gösterdi. Tüm bu taktik ve stratejik müdahaleler bugünkü parçalı ve çatışmalı görüntüyü ortaya çıkardı. Aynı kampta uyuyanlar birbirinin huyundan da suyunda da etkilenip benzeşir oldu. Karşı kamptakilerle zıtlaşan yönlerini hiç olmadığı kadar sivriltip tehditkâr hâle getirdi.

17. yüzyıldan bu yana bilim ve siyaset benzeşmeye devam etmektedir. Bugün artık bilim ve siyasetin kendilerine özgü katı yapıları, sivri köşeleri, kırmızı çizgileri var. Örneğin belli bir bilgi aristokrasisine tâbi olmadan modern bilimin mabedine kabul edilmeniz mümkün değil. Aynı şekilde siyaset yapabilmek, özellikle de kurumsal siyaset yapabilmek için kimi güç odaklarının çıkar tanımını benimsemeli, hatta bu konuda son derece kıyıcı davranarak kendinizi ispat etmek zorundasınız. Bilim ve siyaset elitlerinin suç birliği bu keskin ön şartlar sayesinde tesis ediliyor. Modernliğin sebep olduğu çatlak sebebiyle bilim ve siyasetin karşı safında din ve sanatın yer aldığı kabul ediliyor dedik. Din ve sanatın da birtakım şartları, çizgileri var. Fakat bunlar aslî vasıflarını anlamak için yeterli değil. Belirgin “kabul ritüelleri” ve “çıkış yaptırımları” yok çünkü. Kişi kendini nereye ait hissediyorsa orada kabul ediliyor. Din ve sanat için esas olan mutezil (yolsuz) ve inestetik (yersiz) olmamaktır. Ezcümle dini ve sanatı dışarıdan bir gözle bir yere kadar tanıyabilirsiniz. Doğrudan bireyin tecrübesine dayanmaları onlara ancak “içeriden bir nazar”la bakmayı zorunlu kılar. 

Bilim ve siyaset tam da “göründükleri gibi”dir, katıdır. Katılıkları sebebiyle dokularına nüfuz edemezsiniz, ancak kapılar içeriden açılırsa girebilirsiniz. Bilim ve siyasetin suç birliğinin temelinde mutlak egemenlik iddiaları vardır. Ve bir uzlaşma, anlaşma, işbirliği söz konusu olacaksa bu ancak hegemonyalarını tanıyanlarla tesis edilebilir. Egemenliği tanımayıp müesses iç nizamı (raconu) bozabilen ve yeni bir dizge vaz edebilenler yeni hegemondur, anlaşmayı bozmaya güç yetiremeyenler ise kurban olur. Galip-mağlup döngüsü her şeyi belirler. Siyasette birilerine kavuk sallamadan başkalarına parmak sallayabileni görmedim. Bu yiğitliği gösterdiği söylenenlerin hepsi erkenden rahmetli oldu. Bilim mabedinde de işler aşağı yukarı bu şekilde işler. Bilimsel paradigmalar uzun ve son derece kanlı mücadeleler neticesinde kuruldukları için ancak daha kararlı ve kanlı bir başka müdahaleyle değiştirilebilir. Aksi takdirde her bilim insanı mevcut paradigmanın kabulleri içinde iş görmek durumundadır. Uyumlanamayanlar, lisansları veya saygınlıkları ellerinden alınarak mabedden atılır. Çabuk unutuyoruz, COVID’i hatırlayın.

Din ve sanat “göründükleri gibi olmayan” alanlardır. Sınırları, kapıları, geçitleri tutan resmî bekçileri yoktur. Daima açık kapı politikası uygulanır. Tabiri caizse meydan boş bırakılır, kapılar kilitlenmez, kimlik sorulmaz. Din ve sanat alanına girmenin zorluğu kişinin aynı zamanda kendi iç dünyasına doğru bir adım atması gerekliliğinden kaynaklanır. Girdim denilerek girilebilen alanlar değildirler. Bilim ve siyaset gibi somut alan hâkimiyeti güdüsüyle hareket etmezler. Güçleri görünmezliklerindedir ve bu sayede zor zamanlarda güç birliği yapabilmektedirler. Din ve sanatın şart koştuğu iç görüden mahrum olduğu hâlde sözcülüklerini üstlenme cüreti gösteren çok insan vardır. Onlara sorarsanız içeri girmekle kalmamışlar, dışarıdakilere karşı bir temsil görevi de üstlenmişlerdir. Hâlbuki dini ve sanatı hiçbir kişi ve grup doğuştan veya ilanihaye temsil edemez. Din ve sanatın iktidarı bu mânâda hep görünmezdir. Kaderin cilvesine bakın ki bilim ve siyaset katı bünyesinden sürekli zorbalar ve nobranlar çıkarırken; din ve sanat da iktidarlarının görünmezliğinden istifade eden münafıklar ve sahte peygamberlerle uğraşmak zorundadır.

Felsefenin bu çatışmada üçüncü taraf olduğunu sanmıyorum. Felsefe, yukarıdaki nizalı tarafların dışında durmayı tercih etmiş ama çoğu kez tarafların kendini haklılaştırma misyonunun aracı hâline gelmekten kurtulamamıştır. Sicili asilleri bırakıp gâsıplarla iş tutmakla sık sık lekelenmiştir. Felsefenin kadim geçmişte din ve sanat ile bütünleşik başlayan serüveni 17. yüzyıldan itibaren tamamen siyaset ve bilimin boyunduruğuna girmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tablonun değiştiğine dair bir emare yok henüz. Bugün alt dallarına ayırmaksızın felsefe diye yekpâre ve katışıksız bir nosyondan bahsetmek imkânsız. Tarihte de saf manada bir felsefe (felsefe için felsefe) yapma geleneği olduğu tartışılır. O yüzden felsefeyi temel düşünme becerileri (tefekkür, teemmül, tedebbür, tezekkür…) kategorisi olarak konumlandırıyorum. Felsefenin, insanlığın iç görü ve dirayetini yeniden kazanacağı aslî alanlardan biri olma vasfı taşıdığını düşünmüyorum. Felsefe zaman zaman mükemmel bir eşlikçi olabilir ama asla bir öncü değil. Felsefe metbû rolü oynadığında saptırıcı, tâbi olduğunda destekleyici bir tesir yaratıyor.

Tâbi-metbû ilişkisi dört majör alanın her birini farklı etkiliyor. Bilim ve sanatın başat rol olma iddiaları daha çok kendi aralarındaki rol çalma ithamı yüzündendir. Ne eskiden sanatın ne bugün bilimin mutlak ve müstakil hâkimiyetinden bahsedebiliriz. İkisi de kendilerini himaye edecek dinî ve/veya siyasî bir otoriteye ihtiyaç duymuştur daima. Asıl mücadele dinin mi siyasete, siyasetin mi dine tâbi olacağı sorusunda düğümleniyor. Felsefenin bakışımında tarih diye bir disiplin yer alıyorsa biraz da bu mücadelenin anlatısına ihtiyaç duyulduğu için vardır. Tarih ve felsefe en temelde din ile siyaset arasındaki mücadelenin nakilcileri ve yorumcularıdır. Biri “olan”, diğeri “olması gereken” zaviyesinden bakarak din-siyaset çekişmesini enine boyuna irdelerler. İslâm siyaset felsefesinde “din asıldır, devlet onun fer’îdir” düsturu zikredilse de İslâm tarihi anlatısı devlet adamlarının etrafında şekillenmiştir. Görüldüğü üzere hatlar hep çapraz bağlanagelmektedir, asimetrik bir mücadele prensibi hep yürürlüktedir. Mesele, felsefenin yansıttığı gibi ilkelerin münazarası yahut tarihin yansıttığı gibi şahısların mücadelesi düzleminde gerçekleşseydi egemenlik tartışması bir biçimde çözüme kavuşurdu. Fakat gerçekçi bir nazarla bakarsak gerçek iktidar mücadelesinin ilkeler ile şahıslar arasında cereyan ettiğini görürüz. En büyük zorluk da bu asimetriden doğmaktadır. Şayet değer yargılarınız ilke ile şahıs arasında bölünmeye uğramışsa düşünme-eyleme birliğine ulaşmanız imkânsızlaşacaktır.

İlkeler ve şahıslar arasındaki asimetrik iktidar mücadelesi beraberinde yine asimetrik ittifaklar getiriyor. Modern zamanlarda bilim adamı ve devlet adamlarının yakınlaşması, dindar ile sanatkârın birbirine yeniden bağışlayıcı nazarlarla bakması din-siyaset (ilke-şahıs) mücadelesinin şiddetinin artışıyla doğru orantılıdır. Mikro düzeye indiğimizde siyasetçilerden korkan dindarlar ve bilim adamlığı titrine özenen sanatçılar kadar dinî hükümleri esas kabul eden siyasetçilere, sanatın sağaltıcı yaklaşımına hayranlık duyan bilim erbabına da rastlayabiliriz. Daha altlara da inilebilir: Din ile bilimin aslında uyumlu olduğunu, eğer başarabilirlerse kitleleri tarihte hiç olmadığı kadar efektif biçimde yönetebileceklerini ima eden iktidar teorilerini işitmişizdir. Sanat ile siyaset arasındaki ego yarışının çocukça olduğunu, eğer olgun davranırlarsa din ve bilimin kuralcı çerçevesinde kurtulup daha haz ve güç odaklı, daha şenlikli bir toplum düzeni kurabileceklerini fısıldayan iktidar teorilerinden de haberdarızdır. Yine de bu dip dalgalar majör kategorilerin yerini değiştirecek ağırlıkta faktörler sayılmaz. Her büyük dönüm noktasında mesele gelip din ile siyaset arasındaki koz paylaşımına dayanmış, sair bilgi/iktidar alanları bu bilek güreşinin sonucuna göre pozisyon almıştır.

Buraya kadar dini kategorilerden bir kategori olarak ele aldım ki genel tarihsel çerçeveyi betimleyebileyim. Demokratik ve objektif tavrımı sonsuza kadar koruyabilirim. Ama bu durumda dün ve bugün olup bitenler karşısında hiçbir ahlâkî bir sabitemin bulunmadığını da itiraf etmiş olurum. Hâlbuki ahlâk sahibi olmak dışında bir amacım yok. Bu dünyaya teorileri ve kurumları doğrulamaya gelmedim. Onlar kendi kendilerini yanlışlamaya devam ediyor zaten. Ben beni doğrulayacak bir ayna arıyorum. Bana boyumun ölçüsünü verecek aynayı bilimin ve siyasetin alanında bulamayacağım kesin.

Muhammed SARI (16 Rebiülevvel 1448 - 29 Ağustos 2026)