Araba kullanmaya kırkından sonra başladım. Mecburiyetten. Fakat el-ayak-göz koordinasyonum küçüklüğümden beri iyi olduğu için nispeten hızlı gelişme gösterdim. En azından trafikte tehlike arz etmeyen bir sürücü olmayı başardım diyebilirim. Bir başka “başarım” ise yaya milletini keşfetmek oldu! Evet, etrafta zikzaklar çizerek gezinip duran, birden yola fırlayıp kendini fütursuzca arabanın altına atan, trafik işaretlerini umursamayan bu serkeş kitleyi yeni yeni fark ediyorum. Benim hızlı, güçlü, doğrusal manevralarımın yanında yayalar her hâlleriyle rahatsız edici ve eğitilemez görünüyorlar artık gözüme. Benim vektörel düzenliliğimle onların düzensiz akışkanlığı sürekli çatışma hâlinde. Bir zamanlar ben de onlardan biriydim diyemeyecek kadar yabancılaştığımı hissediyorum bazen. Kontrolümdeki mekanik bir aracın beni kırk yıllık itiyatlarımdan kısa zamanda nasıl koparabileceğini ibretle görüyorum.
Gecikmiş ve acemi bir sürücü olarak yaşadığım yabancılaşma genç yaştan beri araba kullananların yabancılaşmışlığından farklı. Özel arabaları olmadan A noktasından B noktasına nasıl yolculuk edeceklerini bilmeyen çok insan tanıyorum. Bu tip insanlar arabanın yıllar içinde sebep olduğu yabancılaşmayı değil, yokluğundaki mahrumiyet hissini bilirler sadece. Hatta mahrumiyetin etkisiyle arabalarına daha bir bağlanırlar. Onlardan biri olmamakla hep övündüğüm için şu sıralar alttan alta hissettiğim yabancılaşma duygusunu hazmetmekte zorlanıyorum. Genç yaştan beri “ben ne yapıyorum” diye sorgulamaksızın araba kullananlar yaya konseptine yabancılaşmışsa bile sürücülük konseptine yaklaşmıştır, yani muhtemel boşluk başka bir şeyle doldurulmuştur. Ben ise hem yaya konseptinden kopuşun hem de sürücü konseptine alışamayışın sancısını çekiyorum bir süredir. Araçlar benim için hiçbir zaman amaç olmadı; ama tam da ismi gibi “araya giren” şeyler oldular. İnsanlar teknolojik araçları daha çok “arayı bulan, aracılık eden” vasıtalar olarak görmeye şartlanmıştır. Bu işlev o kadar vurgulanır ki araçların “şeylerle aramıza girdiği” farkındalığına erilemez.
Teknoloji bir arayüzdür. Ne ile ne arasındaki arayüz? İlk aşamada derin felsefi tartışmalara girmeye gerek yok. Yukarıdaki satırlarda olduğu gibi kendi deneyimlerinizi gözden geçirmekle işe başlayabilirsiniz. Eğer kendinizi kurcalamak hoşunuza gitmiyorsa size bir film önereyim. Hem öyle derin felsefi göndermeleri (?) olanından değil, en basitinden bir film. 2014 tarihli ucuz bir Holivud filminde bile bu sorunun cevabını bulabilirsiniz. (Madem Allah en ciddi meselelerde bile bir sineğin kanadını ve daha küçük şeyleri misal vermekten çekinmeye gerek olmadığını haber veriyor, benim de basit misaller vermekten çekinmeme gerek yok.) Söz konusu filmde biyonik protezleri, taktiksel arayüzleri, nöro-yazılımlarıyla tanınan bir teknoloji şirketinin arka planda asıl iş olarak “bilinci olan bir ürün” üretmeye çalışmasının trajik sonuçları popüler sinema diliyle anlatılır. Filmin bir sahnesi özellikle dikkat çekicidir. Ellerini kaybetmiş bir gitaristin takılan protezler sayesinde yeniden gitar çalabildiği duygusal anlarla açılır şirket sahnesi; fakat bu sahne 2 dakika içinde yerini savaşçı robotlar üretmenin tartışıldığı sahneye bırakır. Bir yanda sanatçı robotlar diğer yanda savaşçı robotlar… Bu hızlı geçiş bazı niyetlerin artık saklanma ihtiyacı duyulmamasından kaynaklanıyor olsa gerek. Film çatışmasını ve mesajını 2 dakikada ortaya koyuyor: “İnsanın vakti geçmek üzeredir. Tartışma, geleceği sanatçı robotların mı savaşçı robotların mı şekillendireceği üzerinedir.”
Filmler fantezi gibi görünebilir. Gerçekleşme ihtimali olan her fantazya bazı erken işaretler verir. İşaretleri uzak ve felsefi tartışmalar alanında değil kendi hayatımızdan başlayarak görmeye çalışmalıyız. Örneğin kendi hayatımızdan, bilhassa son 30 senelik gelişmelere bakarak şu hükmü destekleyecek sayısız misal bulabiliriz: İster protez ister entegre ister hibrit ister gömülü formatta olsun bütün teknolojik ürünler doğal şeylerin önce “yanına gelir”, sonra doğal şeylerin “arasına girer”, nihayet doğal şeyleri eleyip “yerine geçer.” Elimizdeki cep telefonu, tablet ve bilgisayarın birer protez olduğunu, kansız bıçaksız bir operasyonla ampute edildiğimizi fark edemedikçe gidişatın değişeceği yoktur. Bugün işler protezden öteye geçmiş, nesneye ve özneye bakışımız -müslim gayrümüslim fark etmeksizin- materyalist ve pozitivist zihniyetle belirlenmiş durumdadır.
Çoğunuz “ama teknolojik gelişme insanlığı ileriye götürüyor” derken elinden akıllı telefonu alınan ergenin tepkisinden farklı bir tavır sergilediğinizi sanıyorsunuz. Hayır, bunlar bir ve aynı şeydir. Değneğin iki ucu da süslü olduğu için teknoloji durdurulamaz, yönlendirilemez, geciktirilemez olmanın ötesine geçerek vazgeçilemezlik noktasına vardı varacak. Bu noktadan sonra alınacak tedbirler bireysel kalmaya mahkûm görünüyor maalesef. Ülkemizin en büyük festivalinin “gençlere teknolojiyi sevdirmek” mottosuyla iş gördüğünü unutmayın. “Üründen ürüne” mantığıyla, yani doğrudan piyasaya yönelik bir mantıkla çalışan bu festivallere katılanlara, hatta bu işin organizatörlerine tekhne ile teknoloji, teknoloji ile bilim, bilim ile bilgi, bilgi ile bilinç arasındaki ilişkiyi sorsanız alacağınız cevapların pek acıklı olacağına şüphe yok. Türk’ün akan suya ilgisi bakmaktan ibarettir. Tanzimat “akışa bakış”ın psikolojik vaka olmaktan öte kurumsallaşmasının adıdır. Hayranlık, medyuniyet, teslimiyet, acziyet duyguları eşliğinde bakageldik bilim ve teknoloji bahislerine. 1851 Paris Büyük Sanayi Fuarı’na görevli gidip gördüğü “maşin”lere hayran olan, bu uğurda her şeyini kaybedip yurda bir daha dönemeyen ama Batı kültürüyle yaşamayı da şiddetle reddeden Said Ağa’nın ilginç hayatı için yazılmış bir şiirin şu dizeleri her şeyi özetliyor: “Cihândan vazgeçer ammâ bu matlabdan firâğ etmem / Maşin yolunda âhir mâl ü cânım ederim ifnâ.”
Modern toplumsal tarihimizi yazanlar canın ve malın "maşin" yolunda ifna edilmesini fedakârlık olarak sunuyor. Oysa “maşin” uğruna yapılanlara sadece fenalık denebilir. Ama her paradigma belli bir ömre sahiptir ve bir gün bir noktada hesaplaşma kaçınılmazdır. Gündelik hayatı akıcı ve şık gösteren teknolojik detaylar öne çıktıkça arka planda insanî vasıfların ve ilişkilerin katılaşıp kabalaştığı gözden kaçmamalı. Ters orantıyı görmemek bizi bırakın yaşadığımız metafizik irtifa kaybını anlamayı bundan memnuniyet duyan zavallılar derekesine düşürecektir. Bütün paradigmalar bir bakıma başladığı noktada biter. Teknolojik tahakküm en uç noktaya vardığında farkında olmadan en ilkel kahramanı diriltirse kimse şaşırmasın.
Muhammed SARI (28 Zilhicce 1447 - 13 Haziran 2026)