DEVREMÜLK KONAĞIN DEVEKUŞU KONUKLARI

Kur’ân’ın her şeyden evvel bir ahlâk teklif etmek için nâzil olduğu fikrini bugün kendine Müslüman diyen insanların çoğu özcü bir yaklaşım olarak görüyor. Hem de kamusal alanda İslâm hakkında çok daha “özcü” bir retorikle konuşmalarına rağmen. Öyleyse burada bir tutarsızlık mı var? Aslında yok. Kendine Müslüman diyenlerin çoğu “İslâm eşittir ahlâk” önermesini bir retorik olarak kullandığını, buna “gönül isterdi ki…” kabilinden inandığını saklama ihtiyacı hissetmiyor. Reel planda ise işlerin “güç istenci” üzerinden yürüdüğünü kabul ediyor, hayatlarını ve ilişkilerini buna göre kuruyor. Güç istencini esas almanın ciddi bir ahlâk sorununu beraberinde getirdiği -19. asırdan beri yaşanan askerî ve siyasî inkırazın acısıyla- görmezden geliniyor. Modernleşme tarihimiz boyunca, bilhassa cumhuriyet tecrübesi boyunca çektiklerimiz güç-ahlâk ikilemi karşısında verdiğimiz ve veremediğimiz kararların ceremesidir. Retorikte özcü, realitede faydacı olmaktan hâlâ vazgeçmiş değiliz. Bilakis bugün artık bunu bir çatışma sebebi saymıyoruz. Sadece bu bile Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun yaşayış ve değer yargısı bakımından adım adım protestanlaştırıldığına delil olarak yeter. Evanjelistlerin dinlerini kameralar karşısında yaşayıp emellerini kapalı kapılar ardında dillendirmesi gibi.

Madem protestanlaşmayı eleştiriyoruz, karşısına çözüm (öze dönüş?) olarak katolikleşmeyi koymamız gerekmez mi? Bir kilise geleneğimiz olsaydı bunu yapabilirdik, evet. Ama İslâm’ın sivil karakteri onu kendi yalınlığı içinde kavramamızı gerektiriyor. Bu yalınlık, kafası karışık modern insan için çoğu zaman yalçınlığa dönüştüğünden İslâm’ın aslî karakterini görmeyi zorlaştırıyor. Evet İslâm’ı yalın biçimde kavramak yalçın bir dağı aşmaktan zordur bazen. Bu yüzden İslâm’ı dinlerden bir din gibi görüp kıyasî birtakım akıl yürütmelere yöneliyor, kolaycılığa sapıyoruz. İslâm’ı kökenleri bakımından Avrupa’nın kurumsallaşmış itikadına, geleceği itibariyle Amerika’nın pragmatik siyasetine nispet ederek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçmedikçe sağlıklı bir anlaşma zemini bulmamız zor. Batı’da siyasallaşma dini de içine alan üst, belki en üst kavramdır. Bizde tersi geçerlidir: İslâmlık siyasal ve sosyal bütün kurumları içererek onları ahlâkîleştirir. Halk elbette meseleyi böyle havalı tabirlerle değil, daha dürüst bir lisanla, “inandığı gibi yaşamak mı yaşadığı gibi inanmak mı” formülüyle özetliyor. İnanmak aşkın (müteal) bir sabite olduğuna inanmaktır; yaşamak ise hataya, çelişkiye, mücadeleye, sorun çözmeye daima açık bir alan. Akıl, önce sabite belirlemeyi sonra değişkenleri buna göre ele almayı, karar vermeyi, ictihadı emreder. Fakat yakın tarihimiz yaşamayı sabite kabul edip inancı ona uydurmak, uyumlamak yönünde şekillendi. Sabiteler ya demode bulundu ya son derece dar bir kelamî alana sıkıştırıldı ya da “özcülük” olarak yaftalandı. Bu sakat bakış İslâm’ı yalınlıkla kavrama zeminini her gün biraz daha tahrip etti. 

Meselenin başka bir yönü de İslâm’ın her nesilde başka biçimlerde algılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi bu algının neredeyse her 15 yılda bir yıkılıp yeniden inşa edilmesiyle geçti. Her inşa, dolayısıyla her kuşak, bir öncekinden ciddi farklara sahipti. Öyle ki yapının tanınmaz hâle geldiği karanlık dönemler yaşadık. “Kiralık Konak” esprisini mumla aratacak bir mülksüzleşme ve sahipsizlik süreci yaşadık. Devekuşu tıynetli insanların konup göçtüğü devremülk bir konak oldu Türkiye. Sorun “sahiplik” kavramında düğümleniyor. Konu itikat ve siyasetse aidiyet-mensubiyet bağlamını paranteze alarak bunları konuşamayız. Biri olarak ve taraf olarak söz söylemek durumundayız. Kritik önemi yüzünden “sahiplik” kavramı hem hayra hem de kötüye kullanıma açık bir alan. Başta da söylediğimiz gibi son yıllarda giderek artan bir “İslâm’ı sahiplenme” retoriği var ama bu sadece bir laf. Söylemlere bakılırsa İslâm sahipsiz değil. Fakat geçen yıllar gösterdi ki bizim İslâm’ı sahiplenişimiz onu kullanmak içinmiş. Türkiye’de İslâm’ı sahiplenmek artık çok kârlı, çünkü size geniş halk kitleleri nezdinde büyük kredi sağlıyor. Sahiplenme hem güçlü hem ahlâklı görünebilmenin sihirli formülü. Ne var ki işler “İslâm’ın sahibi kim” sorusu sorulduğunda karmaşık bir hâl alıyor. İslâm’ı sahipsiz gördüğümüz için sahiplenmiş, tabiri caizse ona el koymuşsak zulmün en kızılından en yeşiline kadar uzanan bir yola girmişizdir. Güç istencimiz bizi aldatmıştır. İslâm’ı onun bir sahibi olduğunu bilerek, dolayısıyla İslâm’a sahibinin bir muradı olduğunu akılda tutarak sahip çıkabiliyorsak bütün taşlar yerli yerine oturmuş olur. Ana kriterimiz ahlâk olmuştur çünkü. Görüldüğü gibi “sahiplenmek” ile “sahip çıkmak” arasında esastan fark var. Aynı kökten türemelerine rağmen “istismar etmek” ile “semerelendirmek”in Türkçede zıt manalar kazanması gibi.

Ahlakî tutumu “siyasal erkin elinin kolunun bağlanması” gibi anlayan ve anlatanlar bir yandan onu kendi emellerine ulaşma yolunda bir kısıt olarak görürken diğer yandan kitlelerin gözünde kendi meşruiyetlerini sağlayan retorik kaynağı olarak tüketmeyi sürdürür. Retorik (sahiplenilmiş, el konulmuş) İslâm dindarâne bir yaşayış öngörmez, İslâm’ın sosyal hayata rengini vermesini şart koşmaz. Hatta mümkünse ortalıkta fazla görünmemesi tercih eder. Bu bakımdan toplumun en seküler, en marjinal, en ideolojikleşmiş zıt kutuplarıyla bile, fakat özellikle de apolitikleşmiş kitlelerle kolayca ilişki içine girebilir. Siyasal tarihimizde İslâm’ın giyilip çıkarılabilen, teklif eden ama tehdit etmeyen bir fikre dönüşmesi bu retorikle mümkün olmuştur. Üstelik retorik, paylaşım açısından daha kârlı bir sosyo-ekonomik düzen kurma potansiyeli taşıyorsa homojenize olma şartı aramaksızın birçok zıt politik entiteyi kendi çatısı altına çekebilir. Sağcılık, muhafazakârlık ve Turancılık referanslı çeşitli figürlerin gevşek bir doku teşkil etse de retorik İslâm’da buluşması, hatta sol-liberal tabanlı seçmelerden oy çekebilecek konuma gelmeleri ancak ortak “güç istenci”yle açıklanabilir. Siyasi mühendisliğin mantığı gereği güç istenci, paydaş sayısı arttıkça büyüyen bir pastadır. Ganimet odaklı oluşumlar hep bu mantığın ürünü olmuştur.

İnsan neyi ganimet biliyorsa hayatı da o bilinç etrafında şekillenir. İster İslâm’ı sahiplenen retorikçilerden olun ister İslâm’a sahibinin muradı doğrultusunda sahip çıkanlardan olun işin ucunda hep bir ganimet vardır. Retorikçiler dostunun dostunu dost ve düşmanının düşmanını dost bilerek, yapay koalisyonlar ve geçici konsensuslar üzerinden ganimete ulaşmayı mubah görür. Bunlar aptal insanlar değildir, yani dost-düşman dediklerini gerçekten dost-düşman sayıyor değildirler. Ama akıllı da sayılmazlar, çünkü ganimet diye bildikleri şeyler sadece dünya hayatı ölçeğinde değerli sayılabilecek cinstendir. İkinci kesimdekiler ise dost ve düşmanlarını “Mülkün Yegâne Sahibi”nin koyduğu yalın ve yalçın ölçütlere göre belirleme azmindedir. Onlar iki dünyada da gına getirilmeyecek bir ganimetin peşindedir. Onlara göre vatan toprağı devremülkleştirilemez ve millet devekuşu bir hayat formuna mahkûm edilemez.

Muhammed SARI (17 Zilhicce 1447 - 3 Haziran 2026)