Yazının başlığını attıktan sonra Türkçedeki tercüme facialarından kaynaklı ifade benzerliğinin yanlış anlamaya sebep olabileceğini fark ettim. Baştan söyleyeyim, “verili dünya” tamlaması ile fenomenolojik bir tartışmaya atıfta bulunmuyorum. Realitenin verili olup olmadığı tartışması gerçekten de ciddi bir meseledir. Bir özne/gören olmadığı takdirde bir nesneden/görünenden söz etmek mümkün müdür sorusu düşünürleri hep meşgul etmiştir. Dünya insandan bağımsız biçimde ve insandan önce verili olsa bile ona bakmak, ona itiraz etmek, onu değiştirmek hakkı, yani özgürlük ve iradenin sınırları hayati bir tartışmadır. Ne var ki küresel gündelik akış bu türden tartışmaları koflaştırıp gülünçleştirerek yoluna son sürat devam ediyor. Ömrü yirmi dört saat bile sürmeyen gerçekler insanlığın binlerce yıllık birikimine galebe çalıyor. İnsan bir bakıma hep vaktinin çocuğu olagelmiştir; fakat 21. asrın insanları vaktin sahibi geçinenler tarafından düpedüz piçleştiriliyor.
Bugün “verililik” ile kastedilen, varoluşun DATAya indirgenmişliğinden başka bir şey değil. Datasız bir dünyayı tasavvur bile edemeyen nesiller dünya nüfusunun yarısını oluşturuyor artık (bu bilgiyi sözüme inanansınız diye bir data banktan aldım, evet). 25 yaş altı yaklaşık 4 milyar insan içine doğdukları dünyanın öteden beri data sayesinde ayakta durduğunu düşünüyor. Onların normali bu. Yeni normlara göre, ölçüm ve analize konu olmayan bir “şey” bırakın değerlendirilmeyi, var olmayı bile hak edemiyor. Dünyanın ölçülmesi (sayısallaştırılması) yarışının vardığı son nokta başladığı noktayla aynıdır: Mutlak gözetim ve denetim. Daha Türkçesiyle ulûhiyet iddiası! Rasyonalist paradigmanın ilkeleri bu bakımdan hiçbir değişiklik göstermedi. Ölçme araç ve yöntemleri radikal biçimde değişiyor ama ölçmenin gerekliliği fikri tartışılmazlığını koruyor. Bu süreç içinde ölçülebilenler varlığın bir parçası sayılıyor. Ölçüme henüz konu edilmemişler varlığa kabul sırasını bekliyor. Ölçülemeyenler ise değerler skalasından ve giderek varlık sahnesinden çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Teknoloji tekelleri devletler eliyle toplumları birer veri tarlası olarak sürüp ürün devşiriyor. Vericileriz hepimiz! Kıçımıza çip taksalar da kurtulsak esprisi hiç de münasebetsiz değildir. Olsa olsa gecikmiş ve utangaç bir kabullenişin ifadesidir. Kaldı ki çip takılalı epey oldu. Bugün devletler vergisiz bile yaşayabilir ama verisiz asla. Değil mi ki para denen nesne bile sanallaştırılalı (karşılıksız basılalı) yarım asır oldu, vergiyi halletmek çok zor olmasa gerek. Bu bakımdan sistemce ilk köleleştirilen devlettir diyebiliriz. Devlet de kendi efendileri adına halkını köleleştirerek piramitteki yerini korumaya çalışıyor. Devletin gözünde veri ürettiğimiz kadar varız. Şahsen bu bakımdan var olmayı fazlasıyla hak ettiğimi düşünüyorum! Çünkü gelir giderlerimin tamamı son yirmi yıldır bankaların gözetimi altında. Kimlik, sağlık, güvenlik, sigorta bilgilerim kamu görevlilerinin elinde. Şehir içi ve dışı yolculuklarımı adım adım belediyeler, jandarmalar, karayolları müdürlükleri takip ediyor. Sokaklarda yürürken beni kolluk kuvvetlerinin ve esnafın kameraları görüntülüyor. Apartmanın kapısını açmak için şifre giriyorum. Televizyonum, telefonum, bilgisayarım zaten her saniyemi benden izin alma ihtiyacı duymaksızın kayıt altına alıyor. Çeyrek asırdır kullandığım e-postalarım, en az on yıllık sosyal medya geçmişim var. İş yerine giriş çıkışım şifrelerle ve kameralarla takip ediliyor. İş yerinde (alt tarafı öğretmenim!) rutinlerin aksamaması için her gün binlerce tıklama yapmam gerekiyor. Bu verilerden birini bile vermeyi/girmeyi aksattığımda hayatımda her şey zincirleme biçimde birbirine giriyor. Ve daha korkuncu, kazaya uğrarım korkusuyla zihnim yıllardır benden önce uyanıyor, benden önce acıkıyor, benden önce konuşuyor, benden önce işe gidiyor…
İnsanı kendine yabancılaştırıp kendi hayatının figüranına dönüştüren, insanlık vakar ve izzetine dokunan her şey Deccal’in işlerindendir. 80’li yıllarda Türkiye’yi kalkınma bahanesiyle dünyanın teknoloji hurdalığına çeviren açgözlü ve cahilce politikalar bugün de berdevam. Karar vericiler ülkeyi teknoloji tröstlerinin insafına terk ederek daha büyük tehlikelerin içine atalı çok oldu. Yıllardır hayali kurulan, eşi ancak masallarda görülebilecek türden yüksek hızda ve etkinlikte kontrol mekanizmalarını teknoloji tröstleri bugün gerçekten ellerine geçirdiler. Uzaktan, tek tuşla ve nokta atışı sonuç alabilen bir kontrol ağına hangi zorba hayır diyebilir? Piramidin tepesinde kimler var bilmiyoruz ama teknolojik takip sistemlerini kullanarak gündelik hayatımızı cendereye alan küçük firavuncukların tıynetine bakarak tepedekiler hakkında fikir edinebiliriz.
Teknolojinin ilk ve son hedefi nasıl “tahakküm” ise insanların da ilk ve son meselesi “özgürlük”tür. İnsanlar gündelik işlerini oturdukları yerden kalkmadan yapabilmekten memnuniyet duyuyorlarsa bilsinler ki sistem de yerinden kalkmadan onlara her şeyi yapabilecek olmanın emniyeti içindedir. Zerreden kürreye entegre sistemler mantığıyla çalışan teknolojik tahakküm ağı sosyal ve ahlâkî sorunlarımızı derinleştirmekten başka işe yaramadı. Sistemin tepesindekiler devletlerin, devletler de vatandaşların gönüllü ve eşzamanlı istihbarat sağladığı hastalıklı bir mantık sayesinde ayakta durmaktadır. “Verili dünya”nın, “veri devleti”nin varacağı tek yer röntgencilik ve şantajcılıktır.
Muhammed SARI (20 Cemaziyelevvel 1448 - 31 Ekim 2026)