ELİNDEKİNİ YAVAŞÇA YERE BIRAK

Normalleşme, entegrasyon, barış süreci, kardeşlik projesi, eve geri dönüş, topluma kazandırma, toplumsal bütünleşme… Farklı siyasi gruplar yaşananlara ne ad verirse versin hepsinin gizli bir ortak ilkesi var. İster dağdaki militan ister şehir gerillası olun, ister radikal islamcı damgası yemiş marjinallerin elinden ister geleneksel tarikat yapılanmalarından yetişme biri olun, ister antiemperyalist kemalist ulusalcı kanattan ister atatürkçü elitist beyaztürk kanadından gelin, ister ırkçı kafatasçı atsızcı cenaha ister mukaddesatçı yerlici muhafazakârlara mensup olun sistem size yaşamak için tek seçenek sunuyor: Sekülerleşme. Herkes elindekini yavaşça yere bırakacak ve bir adım geri çekilecek. Unsurların kendileri değil, onları temsil etmelerine izin verilmiş kurumsal yapılar yapacak elbette bunu. Sistem hiçbir zaman insan tekini muhatap almış değildir, işler distribütörler üzerinden yürütülür.

Türkiye’de siyaset alanını işgal eden hiçbir fraksiyon hiçbir zaman “sistem dışı” olmadı. Dolayısıyla bugün “eve çağrılmalarında” şaşılacak bir şey yok. Türkiye’deki öze dönüşçü hareketlerle gelenekten kopuş hareketleri dönüp dolaşıp aynı otlakta toplanırlar. Kış bastırdığında veya dünyada belli yapısal çevrimler tamamlandığında. “Türkiye’de devlet dışında bir şey yok” derken bunu kastediyoruz. Dünya sisteminin en kritik parçası olan Türkiye’de bulunup da “sistem dışı” olduğunu söylemek her zaman ispata muhtaç bir iddia olarak kalmıştır. Türkiye’de siyasal alan bütün altüst oluşlara rağmen hâlâ yekpâredir, merkezîdir. Elbette bu, Türk devletinin iç direncinden ziyade ona direktif verme mevkiindekilerin iradelerinin bu yönde olmasından kaynaklanmaktadır. Yine de asıl sorunumuz bu değil; sorun, kurumsal siyasetin karşısında sivil karakterli bir siyasal anlayışın uç vermeyişindedir. “Devlet baba”dan bağımsız siyaset eyleme düşüncesi kimsenin zihnine sığmıyor. “Bağımsızlık” sihirli olduğu kadar yanıltıcı bir kelime. Radikalizme sapmadan, ütopizme savrulmadan düşünmeyi ve eylemeyi öğrenebilirsek bu kelime anlamını bize açacaktır.

Siyaset ile itikadı birbirinden ayırmış, hatta birbirine zıt konumlandırmış zihinlerin siyaseti ibadetin ve kimliğin kaçınılmaz bir tezahürü olarak görmesi imkânsız. Dini siyasetin üzerinde ve aslî değer olarak kavramada yetersiz kalınıyor. Yüzyıllarca üst üste binen baskılayış ve unutuşların neticesi bu. Osmanlının “dini siyasete âlet etme” alışkanlığı cumhuriyette “dini siyasal alandan tard etme” şeklinde devam etti. Dini, biri içeride diğeri dışarıda tutarak ama muhakkak kontrol altında tutarak bugünlere geldiler. Bu yüzden insanlar kendilerini pragmatizmle laisizm arasında bir tercih yapmak zorunda hissediyor. Hâlbuki bunlar tu kaka ettikleri radikalizm ve ütopizmin izdüşümleridir. Laisizme diş bileyenler radikalizme varıyorsa, ütopik fikirleri küçümseyenler pragmatizmin günü kurtarmacı mantığından medet umuyorsa günün sonunda hiçbir şey esasından değişmeyecek demektir. 

Türk devleti bir gayret gösteriyorsa, bu, çökmekte olan eski düzenin altında kalıp gözden çıkarılacak unsurlardan biri olmamak içindir. Yarım varlığa fit oluştur. Son iki asırdır yaptığımız gibi, acil belayı başımızdan savıp sonrasına sonra bakarız demekten ibarettir. Yakın tarihinde feci aşağılanmalara maruz kalan bir toplumun son çeyrek asırdaki kimi kıpırdanışları gelişme olarak görmesine şaşırılmamalı. Cihan Harbi’nde kendimizi mağlupların kampında, Alman Harbi’nde galiplerin kapısında bulmamız bizi “sürüklenen toplum” psikolojisine hapsetti. Bugün kürede yeni bir düzen kuruluyorsa i) bunun hâlâ bir küfür düzeni olduğunu ii) böyle bir düzende sekülerleşmenin sürmesi şartıyla var olabileceğimizi iii) ömrümüzü uzatmak için daha riskli denge politikalarına mahkûm kalacağımızı bilelim. Uzun lafın kısası: Dünya düzeni sureta ne denli hercümerç olursa olsun, ülke gündemi ne kadar altüst edilirse edilsin işlerin son tahlilde vardığı yer bir önceki düzenin laciverdi oluyor. Niçin? Çünkü ferdlerin ve toplumların önünde her zaman iki yol vardır: haysiyet ve menfaat. Doğruluğu mu seçeceğiz eğriliği mi?

Eski düzen daha mı iyiydi tereddüdüne düşmüşseniz veya yeni düzen daha iyi olacak beklentisine girmişseniz propagandayı satın almış, kuvvetle muhtemel menfaat yoluna sapmışsınız demektir. Eldeki kuşu ve daldaki kuşu sürekli kıyas edip duranlar menfaatçi açıklama modelleri arasında sıkışıp kalmıştır, hepsi bu. Yakın siyasal tarihimizde “sistemi içinden değiştirmek, takıyye yapmak, gömlek değiştirmek, tekniğini alıp kültürünü bırakmak, düşmanımın düşmanı dostumdur demek, seçim ittifakı yapmak, ehvenişeri seçmek…” gibi argümanlar üzerinden kendini gösteren bu yaklaşım Türkiye’nin ne geri ne ileri adım atmasına izin vermiştir. Her on yılda bir siyasa ve piyasalarda göze çarpan hareketliliğin esnaf tabiriyle “kuru kalabalık”tan ibaret oluşu herkesin açık veya gizli bir tür anlaşmayla tercihini menfaatten yana kullanacak olmasından kaynaklanır.

Haysiyetin öncelenmesi eldeki kuş-daldaki kuş kıyasını önemsiz kılar. Haysiyet sahipleri için kuşun elde veya dalda olması kendi başına kıymet ifade etmez. Kuşun bazen elde bazen dalda kalmasından, yani “takdir”den hayır umar onlar. Hayrın ilki ve belki en büyüğü dünya hayatına değer atfedici mantığa hapsolmamaktır. Maddi manevi diğer tüm hayırlar bunun ardılıdır. Dünya hayatının fani olduğu hakikatini bir kez içselleştirdikten sonra ellerimiz, dallarımız kuşlarla dolsa bile bu bize kolay kolay zarar vermez… Eğer son satırlar sizde pasifist ve mistik duygular uyandırıyorsa ya sizin niyetiniz bozuk ya ben meramımı anlatmayı beceremiyorum demektir. Ahlâk bir iddia sahibi olmaktır. Davalık olmak, davacı olmaktır. Bedel ödemeyi, bedel ödetmeyi göze almak demektir. Ben “Türk devletinin ahlâkî pozisyonu nedir?” dediğimde bunca altüst oluş hangi davanın uğrunadır, gerçekten erişilmek istenen bir hedef var mıdır demiş oluyorum. Su her yatak değiştirdiğinde ona ayak uydurmak zorunda kalıyorsak “sürüklenen toplum” psikolojisinden çıkamamışız demektir.

Muhammed SARI (28 Safer 1448 - 11 Ağustos 2026)