Şiir mi hayat mı sorusu peşimi hiç bırakmadı. Klişe oluşu sorunun gerçekliğine gölge düşürmüyor. Eser ve kişilik adına ne belirdiyse bu sarkaçta belirdi, beliriyor. Şikâyetçi değilim. Bilakis, hamd vesilesidir. Belli bir eleştirel mesafeyi hep korumam gerektiğini sarkacın hareketlerini gözlemleyerek öğrendim. Şiirden öğrendiklerim beni umuma mahsus hastalıklara yakalanmaktan ve kendi doğrusuna âşık bir marjinale dönüşmekten muhafaza etti. Şiir benim öncelikle kendime verdiğim bir armağandı. Fakat bu “kendime armağan”ın ne narsist ne megaloman bir mânâsı var. Kendi sesimi duymak, onca parazit arasından kendi sesimi seçebilmek bana her zaman heyecan verici gelmiştir. Kendini sevmekten ziyade kendini merak etmek. Sesim neye benziyor, ben gerçekte neye benziyorum..? İnsan için öz sesinden daha meraka değer bir şey varsa o da tanrının sesi olsa gerek. Buna rağmen sıralama insandan yaratıcısına doğrudur. Yaradan ile münasebetimiz ne kadar doğrudan, eşsiz ve kuşatıcı olursa olsun “ben kimim” sorusu, “Rabbim kim” sorusuna takaddüm eder. Zaten insanoğlunun işlerini meraka değer ama çatallı kılan bu çapraz dizilimdir. İnsan için her ileri adım aynı zamanda yana doğru atılmış bir adımdır. Bu yana atılış bir sapma da olabilir sizi bir belanın isabetinden de kurtarmaya da yarayabilir. Bilemezsiniz. Bilememek öyle nefes kesici ki!
Bilmiyordum ve bilmezken hayat çok daha hızlıydı, kolaydı, heyecanlıydı. Şiire -ilgi duymaya başladığım demek yetmez- fena hâlde tutulmaya başladığım lise yılları Türkiye’de yaşayan her genç gibi benim de gelecek kaygısıyla, üniversite sınavlarının baskısıyla baş etmeye çalıştığım yıllardı. Aileden gelen maddi veya kültürel bir sermaye yok. Elde avuçta maişet derdini ucu ucuna giderecek gelirden fazlası yok. Önünüzde size açılmış herhangi bir meslek, sanat veya zanaat ufku yok. Dünyanın en büyük şehirlerinden birinin orta yerindesiniz ve yokluk çekiyorsunuz. Önceleri bunu varlık içinde yokluk değil çekmek zannediyordum. Değilmiş. Yoksulluk daha başka bir dertti ve hanemize sık uğradığı söylenemezdi. Biz orta sınıfta, orta halli yaşayışta, ortalama değerlere sahip insanlardık. Orta sınıfın açık yarası yoksulluk tehdididir ama gizli yarası yokluk fikridir. Yara öyle gizlidir ki kendileri bile bilmez, onu başka “yok”lar ile karıştırır. Eğer aileden tevarüs ettiklerim yoksulluk hikâyesi üzerinden gelmiş olsaydı kendime çok farklı bir yol çizebilirdim. Daha basit, sonuç odaklı, konforlu bir hayat kurma hedefi milyonlarcası gibi beni de pekâlâ şekillendirebilirdi. Yoksulluk çekmiş babamın matematikten topu çoktan dikmiş oğluna ısrarla mühendis ol hayatın kurtulur demesi gayet tabiîydi. O ekmek kavgası vererek ailesini yoksulluktan kurtarmıştı, ama yokluk onun anlayabileceği, hissedebileceği, karşısında ailesini savunabileceği türden bir dert değildi. Lüks bir dertti. Hâsılı benim yolum bir orta sınıf hastalığı olan “yokluk” üzerinden şekillendi. Şiire varan yolun açılmasında “yokun keşfi” en birinci âmil olmuştur. “Her şey var iken o şey neden yok?” sorusu aklınızda bir kez yer etti mi kurtuluşunuz yoktur. Ferd ve toplum olarak sayısız çarpıklıktan ızdırap çekmemize rağmen bu düzenin değişmemesi için elimizden geleni yapıyorduk. Yaşayışımızda bir şeyler eksikti. Benim tespitime göre belimizi büken sahicilik yokluğuydu.
Maziyi, hâli ve âtiyi karanlık gördüğüm, karanlıktan korkup yokluk fikrine sığındığım ve o sığınakta şiiri keşfettiğim günlerde dışımdaki dünya da epey hareketliydi. Yaşım on sekizdi. Gel diyen çok idi. Kendimi odaya kapatmakla sokaklara atmak arasında çekiştirip duruyordum. Bir gün şiire, ertesi gün hayata ihanet ederek yaşıyordum. Kumarbazın ruh hâlidir bu. On sekizinde olup da bu girdaplara kapılmayan pek azdır. Parayı zevk için ezmek ile zevk satın almak için paraya tamah etmek duygusu arasında gider gelirsiniz. Böylelerinin etrafında onların zaaflarından istifade eden manipülatörler eksik olmaz. Benim de etrafımda birçok pervane(!) vardı. O yıllarda “Cemaat” diye tesmiye edilen yapının evlerine, onların tabiriyle dershanelerine gidiyordum. Orada çok kısa sürede adım genç şair ile genç evliya arası bir mevkie çık(arıl)mıştı. “Dershane”de dersten başka her faaliyete yaz(dır)ılıyordum. Artık bende hangi potansiyelleri, hangi boşlukları gördülerse aylar sonra bu faaliyetlerden birinin sonunda kendimi bir tür heyetin karşısında buldum. Çağırılmıştım!
Heyettekileri simaen medyadan tanıyordum. Havadan sudan biraz sohbet ettikten sonra sözü heyetin başı olduğu anlaşılan kişi aldı ve bana o beklenen teklifi yaptı. Bu “beklenen” mevzuu mühimdir. “Beklenen teklif” o gibi çevrelerde yaşayan hemen her gencin hayallerini süsleyen, imkân tanınsa da memleketin berbat düzeninin üzerinden aşıp paçayı kurtarsak dedirten türden bir devlet kuşuydu. Devletin bile elinde olmayan bir kuştan bahsediyorum. Ben bir teklif bekliyor muydum? Hem evet hem hayır. Evet, çünkü etrafımdaki yetişkinler “beni ayrı yere koydukları”nı ve “bu sistemde harcanmamam gerektiği”ni açıkça söylüyorlardı. Arkadaşlarım da bunun farkındaydı ve aynı kanaattelerdi. Hayatımın en sancılı günlerinde böylesine yüksek ilgi görmek gururumu okşuyordu. Karar için acele etmemem söylense de sürekli ve dozunda tazyiklerle belli bir noktaya doğru itildiğimin farkındaydım. Kendimi bir film perdesindeymişim gibi, iradesi elinden alınmışçasına seyrediyordum. Birkaç hafta bu bulanık, bulantı veren irade iptali hâliyle geçti. Öyle ki evet demem için dershaneden bir hoca ve birkaç arkadaşım şiirlerimi Sızıntı dergisine göndermeye ikna etmişti. Büyüklerimiz bu şiirleri mutlaka görmeli demişti. İlgiye, iltifata hayır diyecek kadar budala değildim. Kısa zaman sonra dergide şiirimi görünce doğrusu evet demeye bir adım daha yaklaşmıştım. “Beklenti” zannedildiği kadar pasif bir pozisyon değildir; bazı şeylerin sizin ayağınıza getirilmesiyle ve sizin bazılarının ayağına götürülmenizle adım adım inşa edilir. Bir yerde “beklenti” doğmuşsa arka planında inceden inceye işleyen bir al-ver ilişkisi söz konusudur.
Evet cevabının arkasındaki motif ekseriyetle yoksulluk ve yoksunluk korkusudur. Korku dinçlik verir ama korkaklık sizi sadece fırsatçı biri yapar. Hem karakterim hem ailemden aldığım örtük terbiye imdadıma tam zamanında yetişmişti. Onların yaşayışından sezip süzdüklerim bana yoksulluktan, yoksun kalmaktan korkmamayı öğretmişti. Kibre kapılıp böylesi imtihanlara meydan okumamalıydı ama kendini başka ellere teslim etmeye sebep olacak kadar önem de vermemeliydi. Mahrum bırakılmak tehdidini tehditkârların yüzüne çarpabiliyordum, bana sökmüyordu Allah’ın inayetiyle. Dolayısıyla Türk gençlerinin koyun misali tıkıştırıldığı merkezî sınav ağılının çitlerinden atlayıp İngiltere’de beş yıl tam burslu okuma, ardından Amerika’da yine tam burslu sosyal bilimler yüksek lisansı yapma ve ülkeye döndüğünde işini hazır bulma teklifini büyük bir kolaylıkla reddedebildim. Hikâyemin buraya kadarki kısmının hiçbir orijinal yanı olduğunu düşünmüyorum. Eminim çok daha cazip teklifler almış binlerce insan vardır. Hikâyemi bana mahsus kılan, imtihanımın yoksullukla veya yoksun bırakma tehdidiyle değildi. Hayatımızda neyin yok olduğu sorusunu sormamdı. Bu fark edişe “felsefî” sıfatını yakıştırmak uygun olmaz; çünkü bana hayatın kendisinde hayatî bir risk gizlendiğini, aslında yokluk ile burun buruna yaşadığımızı, var oluşumuzun istim üzerinde seyrettiğini işaret eden şiirin rikkatli ve dikkatli nazarı olmuştur. Bana yapılan teklifte hayatın ne idüğünden hiç haberdar olmayışın nâdânca kokusu tütüyordu. Toyluğum yüzünden (hâlâ toy değil miyim sanki?) hadiselerin adını koyamazdım, tadını aldığım da söylenemezdi ama nâdânların kokusunu nerede alsam tanırım.
Şiir bana hayır dedirtti. Keşfettiğiniz şey “yok” ise hayatınızın “hayır”lar etrafında şekillenmesi tabiîdir. Koşar adım, neredeyse kaçarcasına şiiri bulduğum sığınağıma döndüm. Onların tabiriyle sürünmeye, harcanmaya, gadre uğramaya. İfrat ve tefrite yatkınlığım sebebiyle uzun yıllar sadece şiir okurluğu burcunda konakladım. Evim dışındaki tek meskenim o sığınak olageldi. Başka mülk edinmiş değilim. “Yokun keşfi”nin onayladığı tek sahiplenme biçimi kendi sesinizin sahibi olmanızdır. İkinci seslere yer yoktur. İkilik varsa, parazit varsa yokluğun duyumsanması kesintiye uğrar. Şiir kesintiye uğrar. Şair için kendi sesi ve o sesin çarptığı duvar vardır yalnızca. Şairin dediği gibi “Dünya bir ağaç / Bir özlem duvarı” idi. “Evet” böylesi bir duvarda yankılanmaya müsait bir nida değildir. Yoksulluk ve yoksunluk da yankılanabilen metafizik tını taşımazlar. O yüzden şairler farkında olarak yahut olmayarak “yoktur” mânâsındaki “lâ” nefiy edatının yankısıyla yollarını bulurlar. İş teoride böyle. Fakat teoriler beklenmedik, girift, çelişkili durumlarla karşılaşmaktan kurtulamamıştır: Sığınağının duvarlarına çarpan tek ses kendi sesidir ama yakılanan ses her zaman şairin kendi sesi olmayabilir. Yani ikilik tehlikesi asla bütünüyle bertaraf edilemez. Hayır diye kükrerken içeriden mahçup bir evet, güler yüzle evet derken içimizden hınçlı bir hayır demiş olma ihtimali her zaman söz konudur. Şiirin “lâ”sı kör testere misalidir, ondan şeriatin berraklığını bekleyemezsiniz.
Beni gelip orta sınıf dertlerimin orta yerinde bulmuş olsa da şiirin sınıfsal ve konjonktürel bağlamla sınırlandırılmayı kabul etmeyeceğini genç sayılabilecek bir yaşta anladım. Sınıfa ve konjonktüre angaje bütün kültürel, siyasal, ekonomik ve sosyal davranış modelleri özünde “evetleme” motifinin itkisine dayanır. Bu motifi göremeyip üstüne bir de şairi “sırf hayır demek için hayır diyen” bir marjinal gibi algılayanlar “yokun keşfi”nin bahşettiği gizli iç hayatı kavrayamaz. Var-şeylerin göz kamaştıran dünyasında göz göre göre yoksulluk ve yoksunluğun tercih edilmesi dışlamış zihinler için tarih boyunca akıl dışı bir davranış olarak damgalanmıştır. Her şey pekâlâ var olmayabilecekken neden vardı? Ve bunca varlık var iken gönül darlığımız neden gitmiyordu? Görüldüğü gibi “yokun keşfi” bir varlık sorusudur. Varlığa ilişkin sorular içeriden gelir. Armağan, bir içimizin olmasıdır. Bir içimiz olduğunu keşfedişimizin hayretiyle ikinci bir armağana kavuşuruz: şiire.
Muhammed SARI (23 Cemaziyelevvel 1448 - 14 Ekim 2026)