NE ZAMAN KENDİ RENGİMİZE BÜRÜNECEĞİZ?

İnsan, üzerine kokusunun sinmediği şeyi içine sindiremez. Karşılaştığımız kişi veya ortamla ünsiyet kuramadığımızda ferdiyetimize mahsus özellikleri dışa vuramayız. Hayatta kalabilmek için kişiye veya ortama alışmamız lazım. “Alışmak” almak ile başlar, sonra karşındakinin seni almasıyla devam eder. Tek yönlü nüfuz (sadece almak, sadece vermek) her zaman tahakküme dönüşme riski taşıdığından insan için hayırlı olan “alaşım” vasfını korumaktır. Bizim “kendimiz” diye bildiğimiz katışımdan, alışımdan, alaşımdan ibarettir. Yalnız kaldığımızda içimizde yükselen çatışma dalgaları “basit” değil “mürekkep” varlıklar olduğumuzu işaret eder.

Hiçbir ferd sosyal hayat içinde “bizâtihî” yer alamaz. Çocuklar ve deliler hariç. Hepimizin belli oranda takındığı bir tavır, üstlendiği bir görev, benimsediği bir rol vardır ve toplumsal hayat bu sayede sürüp gider. Çocuklar ve deliler bu süreci tersine çevirdikleri için hem toplum “üstü” (mesuliyetsiz) hem de toplum “dışı”dırlar (yetkisiz). Kurallı yapılar içinde silik ve kendilerine yabancı görünürlerken kural veya yapı ortadan kalktığı an özleri, güvenleri yerine gelir. Her zaman “mesuliyetsiz ve yetkisiz” vasıflarına uygun davranmaya kalksalardı delilerle ve çocuklarla iletişim kurmak mümkün olmazdı, iletişebilmek için onları sınırlandırırız. Çocuklar ve deliler insanlaştıkları nispette basitten mürekkep olmaya doğru evrilirler. Ne gariptir ki modern düzenler hükmünü mürekkep varlıklar üzerinden, bizlerin iç ve dış çelişkileri üzerinden yürütür; deliler ve çocuklar gibi anomalileri, yani “basit (bölünemez)” varlıkları istatistik dışı bırakır. Yine ne gariptir ki biz mürekkep varlıklar baş düşmanımız olan gündelik hayatın çözüştürücü kimyasını, devletin “katı olan her şeyi buharlaştıran” baskısını kendi elimizle üretiriz. Böyle paradoksal bir dünyada kişilik bölünmesine uğramamak için ikili ilişkilerde ünsiyeti, toplumsal hayatta mensubiyeti esas alarak yaşamak zorunda kalırız.

Mürekkep ve basit oluş salt felsefi bir tartışma değildir. Buna ferd-toplum, vatandaş-devlet, mizaç-kimlik yahut en temelde ben-biz ilişkisinin ifadesi olarak bakabiliriz. Sıralamaya bakınca “basit oluş”un toplumu, devleti, kimliği yani “biz”i karşıladığı anlaşılıyordur. Kategorizasyonum çelişkili görünebilir. Sayısız unsur ve bileşenden oluşan bu şeyler nasıl mürekkep değil de basit olur diyebillirsiniz? İzahı basit: Toplum, devlet, kimlik yani “biz” bölündükleri anda, bölünebilecekleri kabul edildiği anda yok olan kavram-varlıklardır. Bunlar ya vardır ya yokturlar. Ortak varsayım, ön kabul ortadan kalktığında uzlaşımsal varlıkları sona eren entitelerdir. Sözleşme üzerinde var bulunurlar ancak esasları itibariyle hükümsüzdürler. Yarım devlet, yarım toplum, yarım kimlik, yarım biz olmaz. Tarih yeniden inşa edilebildiklerini gösteriyor ama varlıklarını yarım hâlde sürdüremediklerini söylüyor. Bu kavram-varlıklar bütünlüklerini korudukları müddetçe “biz” olma vasfını haiz olurlar. 

“Biz” olabilmiş her şeyde kendine mahsus bir koku, bir doku, bir renk bulmak mümkündür. Mürekkep oluştan basit oluşa ulaşmış; karakter, karar ve kıvam bulmuşlardır. Artık o rengin bileşenlerini (“ben”leri) göremeyiz, sadece kendisini görürüz. Başta sanatçılar olmak üzere “kendi rengi”ni bulmak için yıllarca uğraşan her ferd sonunda açık veya örtülü tarzda şunu itirafa mecbur kalır: Bulduğumuz renk “biz”in renginden öte bir şey değil! Çünkü renklilik “ben”in hususiyetidir, “biz”in hususiyeti renktaşlıktır. “Biz”in dışlaşmış ifadesi olan renktaşlığımız bir konsensustan ibarettir. İki “şey” birlikte (“bir arada bulunuş”ta değil “bir oluş”ta) yaşamak istiyorsa üçüncü bir şeye (alaşım, alışım, katışım) dönüşmek zorundadır. Birlik o üçüncü şey(de)dir. Her “bir arada bulunuş” “bir oluş” anlamına gelmez. Karı-koca, ebeveyn-evlat, devlet-millet ilişkileri ya “bir arada bulunuş”un ya da “bir oluş”un esasına dayanır. “Bir oluş” gerçekleşirse renge bürünen kadar rengine bürünülen de değişime uğrar, “basit”e ancak öyle ulaşılabilir. İstenen iki farklı şeyin “bir arada bulunuşu”ndan ibaretse mürekkep vasıf korunacak demektir. Yerelden evrensele cari bütün siyasi ve ekonomik topluluklar küçük ülkelerin büyüklerine sorun çıkarmadan “bir arada bulunuş”larını sağlayacak şekilde kurgulanmıştır.

“Bürünme” Türkçede hiçbir zaman aslî rengi kaybetmek anlamına gelmez. Örtünme, sarınma, korunma demektir. İstenmeyen dış tesirlere kendini kapatmaktır. “Bir oluş”un insanlardan beklediği, büründükleri rengin altında kendine mahsus özelliklerini yitirmeleri değil. Fakat bir imtihan gelip çatar da feda zarureti doğarsa kimi ferdlerin “rengimiz”i kendi rengine tercih etmesi gerekebilir. Canı, cananı, bütün varı feda edip karşılığında vatanı istemek bu açıdan aslında ya hep ya hiç demektir. Şair de çok iyi bilmektedir ki yarım can, yarım canan yarım siyasal varlıktır, gizli esarettir. Basit varlıktan mürekkep varlık seviyesine inmek, ardından yok oluşa sürüklenmektir. Mürekkep olan her şey bir gün parçalanır, basit olan ayakta kalır. Türk insanı ferden ferda mürekkep vasfını korumalıdır ama Türk devleti basitlikte ısrar etmelidir. Efradını câmi basit Türkiye çeneleri çatırdatan demir leblebi demektir. 

Muhammed SARI (5 Zilka’de 1447 - 22 Nisan 2026)