SANSÜALİTEDE KALMAK

Karımın bana yıllar önce hediye ettiği bir parfüm çok hoşuma gitmişti. Kolonya ve esansı daha çok sevmeme rağmen birkaç yıl sadece o parfümü kullanmıştım. Sonra nedense ürüne ulaşamaz oldum. Çok uğraşarak ancak merdiven altı imalatını bulabildim. Ama kısa zamanda fark ettim ki aynı rayihayı vermiyor, aslının yerini tutmuyordu. Onu andıran başka parfümler denedimse de nafile. Kokular gittikçe daha yabancı geliyordu. Zamanla eski şişeyi attığım, adını unuttuğum için kokuyu parfümcülerde tarif ederek bulmaya çalışıyordum. Kokunun karakteri hafızamda tazeliğini korurken tarif kolaydı, son izler uçup gidince ben de yönümü tamamen kaybettim. Umudum kalmasa da hâlâ göz ucuyla raflara bakmadan edemiyorum.

Aradığım kokuyu bulup bugün farklı isimle, farklı şişede getirseler tanır mıyım? Muhtemelen hayır. Çünkü ne aradığımı artık ben de bilmiyorum. Başlarda “onu arıyor”dum. Sonraları sadece “arar ol”dum. Orta kalitede, sıradan bir katalog ürünüydü ama doğru koku oydu. Arayış boyunca denediğim birçok kaliteli parfümün sorunu “ben”de kalmaları, fazlasıyla “ben” kokmalarıydı. Fakat “o parfüm” sıktığım ilk saniyelerde tam olarak beni yansıtıyor, üzerime sindikten birkaç dakika sonra “benden öte” bir şeyi sezdirmeye başlıyordu. Ki beni asıl çeken “öte”yi hatırlatmasıydı. Dışarıdan “ben”i temsil eden o rayiha benim zihnimde bambaşka şeylerin yerini tutuyordu, başka boyutlara geçiş kapısı gibiydi. Yanmıyor, ince ince tütüyordu. Çarpmıyordu, derinlik hissi veriyordu. 

Sanırım sadece kokuda değil, lezzette ve seste de aradığım şey tecrübenin beni nereye taşıdığıdır. Hayret ederim: İnsan gerçekten bir kokunun, bir tadın, bir sesin kendisiyle ilgileniyor, bunlarla yetiniyor olabilir mi? İnsan duyduğu koku, tat ve ses yardımıyla “öte”ye, “başka”ya, “daha”ya açılamıyorsa sadece nefsini köreltmiş sayılır. “Ben”de kalan sansüalitede kalmıştır. Sansüalitenin varacağı son nokta da sansasyondur. Sansüalite ve sansasyon gözün ve tenin tabiatına daha uygun. Güzel ile çirkini ayırt etme hususunda koklama, tatma ve işitme letaifi görme ve dokunmaya nazaran daha incelmiştir. Bugün görmenin ve dokunmanın kaba hazzı iktidarda. Göz bir nesneyi “görebilmek” için onun tadına, kokusuna, sesine ihtiyaç duymaz. Fakat gördüğünü üç boyutlu algılayabilmek için “dokunma”nın bilgisine muhtaçtır. O yüzden kaba duyumun en alt katında “dokunmak” vardır. Göz, teni takip eder. Bunların üstünde tat, koku ve ses üçlüsü yer alır ki tinsel alanı beslemeye daha müsaittirler. 

Göze ve tene haksızlık etmeyelim. Özellikle de tene. Dokunamasaydık yaşayamazdık. Temas yoksa varoluş da yok. Mesele temelde bu kadar yalındır. Sorun, bütün varoluşun bu iki hassaya indirgenerek tanımlanmaya çalışılmasıdır. Tat ve koku dokunmanın, ses de görmenin emrine verilerek yozlaştırıcı bir duyu-duygu çevrimi kurulmuştur. Şüphesiz, bu durumda asıl hasar idrakte meydana gelmektedir. İdrakimiz duyularda sıkışıp kalmakta, elinin erdiği ve gözünün gördüğü kadarına anlam atfetmektedir. İdrak ile duyuları ayırarak konuşmamız tamamen mecburiyet. Yoksa ben her duyunun idraki doğrudan etkilediğini, her duyunun içinde idrakten bir parça olduğunu, hatta özel bazı anlarda duyuların kendisinin idrak katına çıktığını düşünüyorum. İdrak ve duyuların bütünleşik çalıştığını savunuyorum özetle. Bütünleşik çalışma prensibi sayesinde insan en somut olanı soyutlayıp din ve sanatta derinleşebiliyor, en soyut tasavvurları mühendislik ve zanaat yoluyla tutarlı biçimde somutlayabiliyor.

Pozitivizm bütünleşik idraki parçaladı, başka türden bir duyu-idrak hiyerarşisi dayattı insanlığa. Dokunma ve görme duyularını değer skalasının tepesine yerleştirdi, diğer duyulara ait verileri tartışmalı gösterdi. 19. yüzyıl bu çerçevede şekillendi. 20. yüzyıl bu çerçevenin siyasi ve ekonomik çıktılarıyla şekillendi. 21. yüzyıl bu çerçeveye uygun teknolojik denetim mekanizmalarıyla şekillenmeye devam ediyor. İnsanın kendinden öte/başka/daha vasıflara sahip boyutlarla irtibatını sağlayacak bütün geçitler pozitivizmle tıkanmaya çalışıldı. “Benliğin tanrılaştırılması”yla başlayan hümanizm “benin şeyleşmesi”ne varan yolda hızla ilerliyor. Sansüaliteye dayanmayan, hatta sansasyonel olmayan hiçbir deneyim bizde uzun süreli tesir bırakmıyor. Yiyince kaz gibi tıkınırcasına yiyoruz. Müziğin sesi camları zangırdatmıyorsa kesmiyor. Hem kötü kokan şehirlerde yaşıyor hem gösterişçi kokuları başımızdan aşağı boca ederek sokağa çıkıyoruz. Nasıl göründüğümüz kaygısı kim olduğumuz gerçeğinin önüne geçecek şekilde giyiniyoruz. Elimiz alırken ne kadar hoyratsa verirken o kadar hasis seğirmeler geçiriyor. Başta teknolojik iktidar olmak üzere bütün güç odakları idrakimizin parçalanmışlığı ve azalarımızın azdırılmışlığı üzerinden bizi duyular dünyasında mahpus tutuyor.

Muhammed SARI (4 Rebiüevvel 1448 - 18 Ağustos 2026)