Zihnimizin işleyişi, dünyanın biçimine denk düşecek formel yalınlıkta ve fonksiyonel sonsuzlukta yaratılmıştır. Dünyamız bir tepsi, bir küp yahut bir silindir biçimde olsaydı zihin algoritmamız da ona göre şekillenecekti. Küre yalınlık ve sonsuzluk demektir. Diğer deyişle: İşler hiçbir yere varmayacak, hareket başlamasa da bitmese de esasen sonuç değişmeyecektir. Çapı ve hacmi sınırlı olduğu hâlde size “n üzeri sonsuz” uzunlukta yol yapma imkânı veren form küredir. Kuş bakışıyla daire de böyledir, ancak üzerindeki her hareket iki boyutludur. Ancak biz kuş değiliz, dünyayı küre (üç boyutlu) olarak deneyimlemek ve ona anlam yüklemek isteriz. İmtihanımız küreye anlam yükleyişimizle başlar.
Mahşer meydanı küre değil, düz. “Üzerinde yol gösterici hiçbir nişan ve alâmetin bulunmadığı, zemini un ufak edilmiş beyaz topraktan, dümdüz bir meydan.” Hadisler mahşer yerini (Arasat'ı) böyle betimliyor. Kürede sonsuza kadar dönüp dolaşabilir, izini kaybettirebilir, aydınlık yarıküreden karanlık yarıküreye saklanabilir, karanlıktan aydınlığa kaçabilir, kaçabileceğin sanısına kendini kaptırabilirsin. Dünya bunun için küre formunda yaratılmıştır. Mühletin duyumsanması ve cüzi iradenin tecellisi için. Mahşer meydanı ise düzdür. Ucu bucağı var mı, bir yerde bitiyor mu bilmiyorum; fakat bu “alâmetsizlik” nereye gidersen git saklanamayacaksın demektir. Düzlük (tesviye) dünyevi ast-üst ilişkilerinin hükümsüzlüğüne işarettir. Baktığında bir ucundan diğer ucu görülebilen bir satıhta kimse kimseye üstünlük taslayamaz. Un gibi elenmiş beyazlık zamanın akmamasıdır. Oynamalar, oyalanmalar, mış gibi yapmalar, sonsuz açıklama ve yorumlar, kaçak güreşmeler, lafı eğip bükmeler bitti demektir. Saat ile vaat arasındaki yarık kapandı demektir. Sabite-değişken ikiliği kalktı, sabite-sabite düzenine geçildi demektir. Dünydaki akıl böyle bir geri dönülmezliği, bu kadar katı mutlakı kavrayabilir mi? Çok zor. Mahşer yeri tasvirlerine “gırtlaklara kadar çıkan ter”in eşlik etmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Akıl böyle bir kesinlik karşısında buram buram terlemekle kalmaz, Allah korusun için için kanayıp ölebilir de. Mahşer yerinin düzlüğünü ve alâmetsizliğini kavrayabilen insan imanında büyük bir merhaleye erişir.
Düzlük, beyazlık, alâmetsizlik… Kıvrımlı, değişken ve semboller yardımıyla çalışabilen aklımızın bunlara uzun boylu tahammülü yoktur. Akıl “bir yerde dur”duğunu veya “bir yöne doğru ol”duğunu hissetmek ister ki yersizlik ve yönsüzlük hissiyle panikleyip dağılmasın. Engebeli, rengârenk ve birçok alâmetlerle dolu yerküremiz bunun için her gün yeni sürprizler, yeni aldanışlar, yeni ümitler, yeni hüsranlar sunar. Sabite ve değişken arasındaki zaman ve zemin boşluğunu varlığımız ve eylemlerimizle doldurarak yaşamak duygusu tadarız. Formunun yalınlığını (yavanlığını) fark ettiğimizde bize hafakanlar geçirten küre, işlevinin sonsuzluğu (yansımaları) sayesinde tahammül edilebilir hâle gelir. Küre unutmanın formudur, düzlük hatırlamanın ve kaçınılmaz olanla yüzleşmenin. Küre formu lunaparkta eğlence treni yolculuğu vadeder, buna mukabil içimizden pek azı bir yolculuğun ancak arayışla anlamlı olacağını sezer. Marifet bir yerden bir yere gitmekte değil, bir sebepten dolayı gitmekte veya gitmemektedir. Ahiretlikler hayattayken bir kürenin üzerindeymiş gibi değil, dümdüz bir satıhtaymış gibi yaşayanlardır. Ahiretliklerin gözünde “yer, değişebilir” ama “yer değiştirmek” muhaldir.
Ahiretlikler verdikleri sözde durur, yer değiştirmez. Kayan bir şey varsa, o, ayaklarının altındaki zemindir. Sürekli erozyona uğrayan zeminle birlikte savrulmayı reddeder ahiretlikler. “Eve dönüş” yolunun hiç kıpırdamamaktan geçtiğini keşfetmişlerdir. Eve küre üzerinde “yürüyerek” dönülebileceğine inananlar kendilerini asil bir niyetle de olsa kandırıyordur. “Eve dönüş” imkânsız değil; ama bu, sürekli yürünerek yapılan yolculuklardan biri değil, önce bunun anlaşılması lazım. “Eve dönüş” fikrine tam da bu yüzden şüpheyle yaklaşan insanlara bu açıklamaların hiç de açık gelmediğinin farkındayım. Yöntemimin “kendisinden şüphe duyulanın sağlamlığına delil olarak yine kendisini sunmak veya kendisine güvenilenin çürüklüğüne yine kendisini delil göstermek” gibi göründüğünü biliyorum. Bu paradoksu aşabilen herkes benim nazarımda kahramandır. Çelişkiyi üstlenme cesareti gösterenler “aradığımız kahraman”lar mıdır bilmiyorum ama arayışın ve kahramanlığın mümkün olduğunu göstermeleri sebebiyle eşsiz kıymettedirler. Arayışın ve kahramanlığın hakkını verdikleri nispette -haddim olmayarak- o kahramanların arkasındayım. Arayışa ve kahramanlığa gölge düşürdükleri nispette -haklı olarak- ben kendi yolumdayım.
Hak ve had… Bunlar sana göresi bana göresi olmayan, hele kürede yer tutmaları hiç mümkün olmayan, yüksek hakikatler. Ama tam da bu sebeple, yani fani varlığımızla mutlakı sırtlanmamız imkânsız olduğundan hakkımız ve haddimiz konusunda henüz yaşarken bir karar vermek zorunda kalırız. Ahirete ilişkin kararı dünyadayken alırız. Karar verebilen varlıklar olmasaydık peşinen her ümmet kendi peygamberine, her şerli kendi iblisine nispet edilip hüküm verilirdi, küreden düzlüğe geçmeye gerek kalmazdı. Tamuya veya bağçeye doğrudan geçmiyoruz, önce bir tesviye safhası var. Kararımızın sonuçlarını açıkça görüp üstlenmemiz gerekiyor. Kararımızın bu denli mühim oluşu çoğumuzun yerkürede koyun misali yayılarak yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Günün sonunda kendi bacağından asılacağını bilmek endişesi bazılarımızı haklar ve hadler konusunda daha dikkatli olmaya zorluyor. Aslında biz koyunlar çobanlarımıza kendimizden çok güvenmek isteriz, çobanların hak hudut bilir olduklarına inanmak isteriz. Ama ne hikmetse “bazı koyunlar daha az koyundur” ve paçasını çobana bile emanet etmek istemez. Bazılarımızın şüphelendiği şey kendi koyunluğu değil, sürünün başında duranın çobanlığıdır. Onun kurtla veya kasapla ilişkisinden emin değildir. Zaten “küre”sel sistem aleyhine bütün sorun buradan doğar: Daha az koyun olan koyunlardan. Kara beneklilerden. Yoksa ne kurtlarla koyunların dövüşü ne çobanla kasabın alışverişi sorun yaratmaktadır. Sorun küreyi dümdüz etmek isteyen kara benekli koyundadır.
Diyelim ki paçasını çobana, kasaba, kurda kaptırmaktan kurtuldu. Bizim kara benekliye sonunda ne olur, merak etmiyor musunuz? Dünyaya kazık çakacak değil ya! Ya yardan uçar ya acından ölür!
Muhammed SARI (16 Zilka’de 1447 - 3 Mayıs 2026)