TEKNOLOJİ: ARAYA GİREN

Araba kullanmaya kırkından sonra başladım. Mecburiyetten. Fakat el-ayak-göz koordinasyonum küçüklüğümden beri iyi olduğu için nispeten hızlı gelişme gösterdim. En azından trafikte tehlike arz etmeyen bir sürücü olmayı başardım diyebilirim. Bir başka “başarım” ise yaya milletini keşfetmek oldu! Evet, etrafta zikzaklar çizerek gezinip duran, birden yola fırlayıp kendini fütursuzca arabanın altına atan, trafik işaretlerini umursamayan bu serkeş kitleyi yeni yeni fark ediyorum. Benim hızlı, güçlü, doğrusal manevralarımın yanında yayalar her hâlleriyle rahatsız edici ve eğitilemez görünüyorlar artık gözüme. Benim vektörel düzenliliğimle onların düzensiz akışkanlığı sürekli çatışma hâlinde. Bir zamanlar ben de onlardan biriydim diyemeyecek kadar yabancılaştığımı hissediyorum bazen. Kontrolümdeki mekanik bir aracın beni kırk yıllık itiyatlarımdan kısa zamanda nasıl koparabileceğini ibretle görüyorum.

Gecikmiş ve acemi bir sürücü olarak yaşadığım yabancılaşma genç yaştan beri araba kullananların yabancılaşmışlığından farklı. Özel arabaları olmadan A noktasından B noktasına nasıl yolculuk edeceklerini bilmeyen çok insan tanıyorum. Bu tip insanlar arabanın yıllar içinde sebep olduğu yabancılaşmayı değil, yokluğundaki mahrumiyet hissini bilirler sadece. Hatta mahrumiyetin etkisiyle arabalarına daha bir bağlanırlar. Onlardan biri olmamakla hep övündüğüm için şu sıralar alttan alta hissettiğim yabancılaşma duygusunu hazmetmekte zorlanıyorum. Genç yaştan beri “ben ne yapıyorum” diye sorgulamaksızın araba kullananlar yaya konseptine yabancılaşmışsa bile sürücülük konseptine yaklaşmıştır, yani muhtemel boşluk başka bir şeyle doldurulmuştur. Ben ise hem yaya konseptinden kopuşun hem de sürücü konseptine alışamayışın sancısını çekiyorum bir süredir. Araçlar benim için hiçbir zaman amaç olmadı; ama tam da ismi gibi “araya giren” şeyler oldular. İnsanlar teknolojik araçları daha çok “arayı bulan, aracılık eden” vasıtalar olarak görmeye şartlanmıştır. Bu işlev o kadar vurgulanır ki araçların “şeylerle aramıza girdiği” farkındalığına erilemez.

Teknoloji bir arayüzdür. Ne ile ne arasındaki arayüz? İlk aşamada derin felsefi tartışmalara girmeye gerek yok. Yukarıdaki satırlarda olduğu gibi kendi deneyimlerinizi gözden geçirmekle işe başlayabilirsiniz. Eğer kendinizi kurcalamak hoşunuza gitmiyorsa size bir film önereyim. Hem öyle derin felsefi göndermeleri (?) olanından değil, en basitinden bir film. 2014 tarihli ucuz bir Holivud filminde bile bu sorunun cevabını bulabilirsiniz. (Madem Allah en ciddi meselelerde bile bir sineğin kanadını ve daha küçük şeyleri misal vermekten çekinmeye gerek olmadığını haber veriyor, benim de basit misaller vermekten çekinmeme gerek yok.) Söz konusu filmde biyonik protezleri, taktiksel arayüzleri, nöro-yazılımlarıyla tanınan bir teknoloji şirketinin arka planda asıl iş olarak “bilinci olan bir ürün” üretmeye çalışmasının trajik sonuçları popüler sinema diliyle anlatılır. Filmin bir sahnesi özellikle dikkat çekicidir. Ellerini kaybetmiş bir gitaristin takılan protezler sayesinde yeniden gitar çalabildiği duygusal anlarla açılır şirket sahnesi; fakat bu sahne 2 dakika içinde yerini savaşçı robotlar üretmenin tartışıldığı sahneye bırakır. Bir yanda sanatçı robotlar diğer yanda savaşçı robotlar… Bu hızlı geçiş bazı niyetlerin artık saklanma ihtiyacı duyulmamasından kaynaklanıyor olsa gerek. Film çatışmasını ve mesajını 2 dakikada ortaya koyuyor: “İnsanın vakti geçmek üzeredir. Tartışma, geleceği sanatçı robotların mı savaşçı robotların mı şekillendireceği üzerinedir.” 

Filmler fantezi gibi görünebilir. Gerçekleşme ihtimali olan her fantazya bazı erken işaretler verir. İşaretleri uzak ve felsefi tartışmalar alanında değil kendi hayatımızdan başlayarak görmeye çalışmalıyız. Örneğin kendi hayatımızdan, bilhassa son 30 senelik gelişmelere bakarak şu hükmü destekleyecek sayısız misal bulabiliriz: İster protez ister entegre ister hibrit ister gömülü formatta olsun bütün teknolojik ürünler doğal şeylerin önce “yanına gelir”, sonra doğal şeylerin “arasına girer”, nihayet doğal şeyleri eleyip “yerine geçer.” Elimizdeki cep telefonu, tablet ve bilgisayarın birer protez olduğunu, kansız bıçaksız bir operasyonla ampute edildiğimizi fark edemedikçe gidişatın değişeceği yoktur. Bugün işler protezden öteye geçmiş, nesneye ve özneye bakışımız -müslim gayrümüslim fark etmeksizin- materyalist ve pozitivist zihniyetle belirlenmiş durumdadır.

Çoğunuz “ama teknolojik gelişme insanlığı ileriye götürüyor” derken elinden akıllı telefonu alınan ergenin tepkisinden farklı bir tavır sergilediğinizi sanıyorsunuz. Hayır, bunlar bir ve aynı şeydir. Değneğin iki ucu da süslü olduğu için teknoloji durdurulamaz, yönlendirilemez, geciktirilemez olmanın ötesine geçerek vazgeçilemezlik noktasına vardı varacak. Bu noktadan sonra alınacak tedbirler bireysel kalmaya mahkûm görünüyor maalesef. Ülkemizin en büyük festivalinin “gençlere teknolojiyi sevdirmek” mottosuyla iş gördüğünü unutmayın. “Üründen ürüne” mantığıyla, yani doğrudan piyasaya yönelik bir mantıkla çalışan bu festivallere katılanlara, hatta bu işin organizatörlerine tekhne ile teknoloji, teknoloji ile bilim, bilim ile bilgi, bilgi ile bilinç arasındaki ilişkiyi sorsanız alacağınız cevapların pek acıklı olacağına şüphe yok. Türk’ün akan suya ilgisi bakmaktan ibarettir. Tanzimat “akışa bakış”ın psikolojik vaka olmaktan öte kurumsallaşmasının adıdır. Hayranlık, medyuniyet, teslimiyet, acziyet duyguları eşliğinde bakageldik bilim ve teknoloji bahislerine. 1851 Paris Büyük Sanayi Fuarı’na görevli gidip gördüğü “maşin”lere hayran olan, bu uğurda her şeyini kaybedip yurda bir daha dönemeyen ama Batı kültürüyle yaşamayı da şiddetle reddeden Said Ağa’nın ilginç hayatı için yazılmış bir şiirin şu dizeleri her şeyi özetliyor: “Cihândan vazgeçer ammâ bu matlabdan firâğ etmem / Maşin yolunda âhir mâl ü cânım ederim ifnâ.” 

Modern toplumsal tarihimizi yazanlar canın ve malın "maşin" yolunda ifna edilmesini fedakârlık olarak sunuyor. Oysa “maşin” uğruna yapılanlara sadece fenalık denebilir. Ama her paradigma belli bir ömre sahiptir ve bir gün bir noktada hesaplaşma kaçınılmazdır. Gündelik hayatı akıcı ve şık gösteren teknolojik detaylar öne çıktıkça arka planda insanî vasıfların ve ilişkilerin katılaşıp kabalaştığı gözden kaçmamalı. Ters orantıyı görmemek bizi bırakın yaşadığımız metafizik irtifa kaybını anlamayı bundan memnuniyet duyan zavallılar derekesine düşürecektir. Bütün paradigmalar bir bakıma başladığı noktada biter. Teknolojik tahakküm en uç noktaya vardığında farkında olmadan en ilkel kahramanı diriltirse kimse şaşırmasın.

Muhammed SARI (28 Zilhicce 1447 - 13 Haziran 2026)

FÂNİ FANÉ

“ kapıları kim açacak? 

“ saatleri kim kuracak? 

“ dağılan oğulları sofrada 
kim toplayacak?

un visage fané..
bakmalı arada 
cenaze yerinde mi 

her günkü gibi
yıkanacak
giyinecek
çıkacaksın evden fakat 
bu kez sokağa değil

s u s u y o r u z  e s n i y o r u z  b e k l i y o r u z  n e k a d a r  d a  u z u n m u ş 
gün

ölünün saatine göre 
yetişmeyecek iş yok

terekesi kapı önünde
haraç mezat 
mezar yatak 
yatarı çok

bir şaka olsaydı ölüm
ancak o olurdu
ama en çok da o değil
bugün

uzun erimli ikindi ışıkları düşüyor 
teneşirin yanına yöresine 
tuhaf
yerinde değilmiş gibi cenaze

dağıldı sonra avlu 
albümler sona doğru tenhalaştı 
az kişi miyiz şimdi dünyada 
yeter sayıda mı

ölenler düşülür nüfustan 
artık onlar 
başka deftere kayıt
defter ki siyakati zor 
şiraze kopuk

koptu ödüm kopuk 
kopuk 
izlenimler kaptım ölümden
seyre daldım kendimi iki gözle 
biri başucumda 
biri kabrimden

30 Ramazan 1447 - 19 Mart 2026

DEVREMÜLK KONAĞIN DEVEKUŞU KONUKLARI

Kur’ân’ın her şeyden evvel bir ahlâk teklif etmek için nâzil olduğu fikrini bugün kendine Müslüman diyen insanların çoğu özcü bir yaklaşım olarak görüyor. Hem de kamusal alanda İslâm hakkında çok daha “özcü” bir retorikle konuşmalarına rağmen. Öyleyse burada bir tutarsızlık mı var? Aslında yok. Kendine Müslüman diyenlerin çoğu “İslâm eşittir ahlâk” önermesini bir retorik olarak kullandığını, buna “gönül isterdi ki…” kabilinden inandığını saklama ihtiyacı hissetmiyor. Reel planda ise işlerin “güç istenci” üzerinden yürüdüğünü kabul ediyor, hayatlarını ve ilişkilerini buna göre kuruyor. Güç istencini esas almanın ciddi bir ahlâk sorununu beraberinde getirdiği -19. asırdan beri yaşanan askerî ve siyasî inkırazın acısıyla- görmezden geliniyor. Modernleşme tarihimiz boyunca, bilhassa cumhuriyet tecrübesi boyunca çektiklerimiz güç-ahlâk ikilemi karşısında verdiğimiz ve veremediğimiz kararların ceremesidir. Retorikte özcü, realitede faydacı olmaktan hâlâ vazgeçmiş değiliz. Bilakis bugün artık bunu bir çatışma sebebi saymıyoruz. Sadece bu bile Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun yaşayış ve değer yargısı bakımından adım adım protestanlaştırıldığına delil olarak yeter. Evanjelistlerin dinlerini kameralar karşısında yaşayıp emellerini kapalı kapılar ardında dillendirmesi gibi.

Madem protestanlaşmayı eleştiriyoruz, karşısına çözüm (öze dönüş?) olarak katolikleşmeyi koymamız gerekmez mi? Bir kilise geleneğimiz olsaydı bunu yapabilirdik, evet. Ama İslâm’ın sivil karakteri onu kendi yalınlığı içinde kavramamızı gerektiriyor. Bu yalınlık, kafası karışık modern insan için çoğu zaman yalçınlığa dönüştüğünden İslâm’ın aslî karakterini görmeyi zorlaştırıyor. Evet İslâm’ı yalın biçimde kavramak yalçın bir dağı aşmaktan zordur bazen. Bu yüzden İslâm’ı dinlerden bir din gibi görüp kıyasî birtakım akıl yürütmelere yöneliyor, kolaycılığa sapıyoruz. İslâm’ı kökenleri bakımından Avrupa’nın kurumsallaşmış itikadına, geleceği itibariyle Amerika’nın pragmatik siyasetine nispet ederek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçmedikçe sağlıklı bir anlaşma zemini bulmamız zor. Batı’da siyasallaşma dini de içine alan üst, belki en üst kavramdır. Bizde tersi geçerlidir: İslâmlık siyasal ve sosyal bütün kurumları içererek onları ahlâkîleştirir. Halk elbette meseleyi böyle havalı tabirlerle değil, daha dürüst bir lisanla, “inandığı gibi yaşamak mı yaşadığı gibi inanmak mı” formülüyle özetliyor. İnanmak aşkın (müteal) bir sabite olduğuna inanmaktır; yaşamak ise hataya, çelişkiye, mücadeleye, sorun çözmeye daima açık bir alan. Akıl, önce sabite belirlemeyi sonra değişkenleri buna göre ele almayı, karar vermeyi, ictihadı emreder. Fakat yakın tarihimiz yaşamayı sabite kabul edip inancı ona uydurmak, uyumlamak yönünde şekillendi. Sabiteler ya demode bulundu ya son derece dar bir kelamî alana sıkıştırıldı ya da “özcülük” olarak yaftalandı. Bu sakat bakış İslâm’ı yalınlıkla kavrama zeminini her gün biraz daha tahrip etti. 

Meselenin başka bir yönü de İslâm’ın her nesilde başka biçimlerde algılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi bu algının neredeyse her 15 yılda bir yıkılıp yeniden inşa edilmesiyle geçti. Her inşa, dolayısıyla her kuşak, bir öncekinden ciddi farklara sahipti. Öyle ki yapının tanınmaz hâle geldiği karanlık dönemler yaşadık. “Kiralık Konak” esprisini mumla aratacak bir mülksüzleşme ve sahipsizlik süreci yaşadık. Devekuşu tıynetli insanların konup göçtüğü devremülk bir konak oldu Türkiye. Sorun “sahiplik” kavramında düğümleniyor. Konu itikat ve siyasetse aidiyet-mensubiyet bağlamını paranteze alarak bunları konuşamayız. Biri olarak ve taraf olarak söz söylemek durumundayız. Kritik önemi yüzünden “sahiplik” kavramı hem hayra hem de kötüye kullanıma açık bir alan. Başta da söylediğimiz gibi son yıllarda giderek artan bir “İslâm’ı sahiplenme” retoriği var ama bu sadece bir laf. Söylemlere bakılırsa İslâm sahipsiz değil. Fakat geçen yıllar gösterdi ki bizim İslâm’ı sahiplenişimiz onu kullanmak içinmiş. Türkiye’de İslâm’ı sahiplenmek artık çok kârlı, çünkü size geniş halk kitleleri nezdinde büyük kredi sağlıyor. Sahiplenme hem güçlü hem ahlâklı görünebilmenin sihirli formülü. Ne var ki işler “İslâm’ın sahibi kim” sorusu sorulduğunda karmaşık bir hâl alıyor. İslâm’ı sahipsiz gördüğümüz için sahiplenmiş, tabiri caizse ona el koymuşsak zulmün en kızılından en yeşiline kadar uzanan bir yola girmişizdir. Güç istencimiz bizi aldatmıştır. İslâm’ı onun bir sahibi olduğunu bilerek, dolayısıyla İslâm’a sahibinin bir muradı olduğunu akılda tutarak sahip çıkabiliyorsak bütün taşlar yerli yerine oturmuş olur. Ana kriterimiz ahlâk olmuştur çünkü. Görüldüğü gibi “sahiplenmek” ile “sahip çıkmak” arasında esastan fark var. Aynı kökten türemelerine rağmen “istismar etmek” ile “semerelendirmek”in Türkçede zıt manalar kazanması gibi.

Ahlakî tutumu “siyasal erkin elinin kolunun bağlanması” gibi anlayan ve anlatanlar bir yandan onu kendi emellerine ulaşma yolunda bir kısıt olarak görürken diğer yandan kitlelerin gözünde kendi meşruiyetlerini sağlayan retorik kaynağı olarak tüketmeyi sürdürür. Retorik (sahiplenilmiş, el konulmuş) İslâm dindarâne bir yaşayış öngörmez, İslâm’ın sosyal hayata rengini vermesini şart koşmaz. Hatta mümkünse ortalıkta fazla görünmemesi tercih eder. Bu bakımdan toplumun en seküler, en marjinal, en ideolojikleşmiş zıt kutuplarıyla bile, fakat özellikle de apolitikleşmiş kitlelerle kolayca ilişki içine girebilir. Siyasal tarihimizde İslâm’ın giyilip çıkarılabilen, teklif eden ama tehdit etmeyen bir fikre dönüşmesi bu retorikle mümkün olmuştur. Üstelik retorik, paylaşım açısından daha kârlı bir sosyo-ekonomik düzen kurma potansiyeli taşıyorsa homojenize olma şartı aramaksızın birçok zıt politik entiteyi kendi çatısı altına çekebilir. Sağcılık, muhafazakârlık ve Turancılık referanslı çeşitli figürlerin gevşek bir doku teşkil etse de retorik İslâm’da buluşması, hatta sol-liberal tabanlı seçmelerden oy çekebilecek konuma gelmeleri ancak ortak “güç istenci”yle açıklanabilir. Siyasi mühendisliğin mantığı gereği güç istenci, paydaş sayısı arttıkça büyüyen bir pastadır. Ganimet odaklı oluşumlar hep bu mantığın ürünü olmuştur.

İnsan neyi ganimet biliyorsa hayatı da o bilinç etrafında şekillenir. İster İslâm’ı sahiplenen retorikçilerden olun ister İslâm’a sahibinin muradı doğrultusunda sahip çıkanlardan olun işin ucunda hep bir ganimet vardır. Retorikçiler dostunun dostunu dost ve düşmanının düşmanını dost bilerek, yapay koalisyonlar ve geçici konsensuslar üzerinden ganimete ulaşmayı mubah görür. Bunlar aptal insanlar değildir, yani dost-düşman dediklerini gerçekten dost-düşman sayıyor değildirler. Ama akıllı da sayılmazlar, çünkü ganimet diye bildikleri şeyler sadece dünya hayatı ölçeğinde değerli sayılabilecek cinstendir. İkinci kesimdekiler ise dost ve düşmanlarını “Mülkün Yegâne Sahibi”nin koyduğu yalın ve yalçın ölçütlere göre belirleme azmindedir. Onlar iki dünyada da gına getirilmeyecek bir ganimetin peşindedir. Onlara göre vatan toprağı devremülkleştirilemez ve millet devekuşu bir hayat formuna mahkûm edilemez.

Muhammed SARI (17 Zilhicce 1447 - 3 Haziran 2026)

KARİZMAYLA KARIN DOYMAZ

Birkaç ay önceki bir yazımda pragmatizmin altın kuralını hatırlatmıştım: “Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir. Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez!” Geçtiğimiz haftanın hadiseleri muvacehesinde buna küçük bir ekleme yapmam gerekiyor: “Bir hareketin lideri olduğunuzun ve kitlenize hâkim olduğunuzun göstergesi onlara açıkça ihanet ettiğiniz hâlde gücünüzden hiçbir şey kaybetmemenizdir.” Ne demek bu? Kitle, liderde bir hikmet bulduğu için mi? Hayır, hiç de değil. Liderle ile kitlesi ortak menfaat ilkesine göre hareket ettikleri, yani tencere yuvarlanıp kapağını bulduğu için birbirlerini eleştirme haklarından zaten feragat etmişlerdir demek. Bu, işin psikolojik tarafı. İşin bir de teknik yönü var. Liderlik sadece kendi kitlenizi değil muhalif kitleyi de yönetebilme kabiliyetinize bağlıdır. Türkiye özelinde söylemek gerekirse: Yüzde 51’i toplamanın yolu yüzde 49’u dağıtmaktan geçiyor. Türkiye’de siyasal liderler zaten kendi kitleleriyle açık bir al-ver ilişkisi kurarak o kısmı garanti altına almıştır. Geriye muhalif kitleden ne koparılabileceğinin stratejisini kurmak kalmıştır.

Liderlerin kendi kitleleri tarafından “aşkın” özelliklerle donatılması resmî dokunulmazlıklarından daha önemlidir. Fakat gerçek liderler, resmî yetkilerinin ötesinde “etkin” bir figür olmalarıyla bilinirler. Bu iki ucu bitiştiren herkes ikbal kapılarını ardına kadar açmış sayılır. Gerçek lider nerede resmî dokunulmazlık nerede ilâhî erişilmezlik zırhına bürüneceğini, ne zaman duhûl ne zaman urûc edeceğini en iyi bilendir. Resmî anlatıya göre dörtte dört yapabilen (aşkın ve dokunulmaz, yetkili ve etkin) tek figür Mustafa Kemal’dir. Son çeyrek asır bu anlatıya bir alternatif oluşturdu mu yahut rekorun egale edilmesi mi söz konusu, bunu konuşmak için henüz erken. Belki de hiç konuşulamayacak. Çünkü gelen her yeni lider devr-i sâbık yaratmamak şartını kabulle göreve başlayabiliyor. Duvarın üzerinde kat kat sıva var. Liderlik duvarı sıvamakla olmaz, göz boyamak da bilinmelidir. Ki son çeyrek asrın siyaseti en çok bu yönüyle anılmayı hak ediyor.

Göz boyamayı bilmeyen siyasetçi… Böyle bir mahlûk var mı bilmiyorum. Varsa dahi onu sistemden önce kitleler bizzat alaşağı eder. Kitleler, bir demet gül veremeyeceğini bilse bile liderden kendilerine gül bahçesi vadetmesini bekler. Kitleler, dişil karakterdedir anlayacağınız. “Kerim devlet” yahut “devlet baba” yakıştırması boşuna çıkmamıştır. Kemal Tahir “devlet ana” derken kitlelerin cinsiyetini dikkate almış mıydı bilmiyorum, eğer aldıysa kendi devlet tanımı gereği kitleleri de “mert” olarak kabul etmesi gerekir. Resmî ve pürüzsüz tarih anlatısına karşı şairâne ve ters yüz edici tarih anlatısı... Son çeyrek asrı ilginç ve bir o kadar karmaşık kılan, bu anlatıların birbirini tamamlar hâle getirilmiş, giderek bir tür üst anlatı kurulmuş gibi görünmesidir. Bu kadar zıt kutupların birleştirilebilmesi (en azından çatışmamak, kendilerine tanınan alandan taşmamak varlığını sürdürmesi) ancak dörtte dört yapan bir liderle ve asıl önemlisi, onun şahsında kendini kesintisiz ve eskisinden daha güçlü biçimde tazeleyen devlet idesiyle mümkündür.

Bilindiği gibi Weber üç liderlik tipi teorisinde resmî, geleneksel ve karizmatik liderliklerden bahseder. Türkiye’deki siyaset yorumcuları bu kategorizasyona sık sık atıf yaparak Tayyip Erdoğan’ı karizmatik lider olarak tanımlamayı sever. Tıpkı Mustafa Kemal’e atfedilen karizma gibi. Ne var ki ben bu iki figürün temel vasıflarının pragmatizm olduğuna inananlardanım. Bence ikisi de “karizmayla karın doymayacağı”nın farkında oldukları için diğer liderlerden ayrı bir yer edinebilmiştir kendilerine. Şartlar neyi gerektiriyorsa o görünüme bürünebilmek liderliğin en güçlü silahı olarak görülüyor. Kasım 2002’den Mayıs 2026’ya kadar Erdoğan’ın tam da bunu yaptığını görüyoruz. Erdoğan sadece kendi kitlesiyle (%51) ilgilenseydi üç kategoriden birine veya ikisine müracaat etmesi yeterli olurdu. Fakat o muhalif kitleyi de (%49) etkisi altına almaya çalışarak kendi iktidarını koruma (ve yeni üst anlatıyı kurma) adına en akılcı adımları atmaktan geri durmuyor.

Evet, Tayyip Erdoğan iç ve dış kamuoyunda resmî liderlik unvanlarını (seçilmiş cumhurbaşkanı, başkomutan, parti genel başkanı) ve bunların tanıdığı yetkileri sonuna kadar kullanıyor. Sadık seçmenlerinin ve müzmin muhaliflerinin gözünde o geleneksel bir lider (reis, milletin adamı, uzun adam). Dostlukları ve düşmanlıkları yazılı olmayan bir ilkeler sistemine dayanıyor. Taraflı tarafsız birçok yorumcuya göre ise Erdoğan karizmatik liderliğe özgü özellikler (seçim kompetanı, dünya lideri, kurt siyasetçi) gösteriyor. Dönemden döneme, yani gündem hangisini gerektirirse, rollerine münavebeli olarak bürünebiliyor. Bunlardan ilki müesses düzen gereğince, ikincisi toplumun kolektif şuuraltına hitaben, üçüncüsü ulusal veya uluslararası özel durumlarda devreye giriyor. Yürünen çeyrek asırlık yolun karakteri üç liderlik algısını da elde tutmaya icbar ediyor onu. Çünkü biliyor ki bütün değişim teranesine rağmen devlet hâlâ “o devlet”, millet hâlâ “o millet”, dünya hâlâ “o dünya”dır; boşlamaya gelmez. Bu sacayaklarından birini bile ihmal ettiğinde meşruiyet, oy ya da itibar kaybı yaşayacağını biliyor Erdoğan. 

Buna mukabil, muhaliflerin liderlik özellikleri evlere şenlik. Erdoğan İBB başkanlığı yıllarında sistemin karşısına geleneksel kodlarla çıkmış bir figürdü. Muhalifler, onun karşısına sadece resmî (seçilmiş) adaylarla çıkmanın işe yaramadığını 2002-2015 arasında defalarca gördüler. Sayısız yenilgiye rağmen muhaliflerin kodları başka türden bir aday çıkarmalarına imkân vermedi. Bu süreçte Erdoğan geleneksel unvanlarının yanına resmî sıfatları ekleme fırsatı buldu. 2016’dan sonra Erdoğan’ın karizmatik liderlik vasfı da genel kabul görünce muhalefet açısından çetin bir varlık-yokluk mücadelesi başlamış oldu. Ne resmî yetkileri vardı ne gelenekle bağları kuvvetliydi ne karizmatiktiler. İyi düşünülmemiş, inandırıcılıktan uzak, aceleci hatta tuzak olduğu çok aşikâr kampanyalarla doğrudan “karizma” konseptine odaklanmayı seçti muhalefet. İmamoğlu gibi bol defolu bir karakteri parlatan reklam kampanyalarına girişti. Bir an önce “karizmatik liderlik” safhasına atlamak istemeleri onları olmadık hatalara itti, zorlama rollere soktu, rasyonel ve tarihsel faktörleri algılayamayacak kadar halüsinatif bir atmosferde siyaset yapmalarına sebep oldu. Resmî ve geleneksel liderlik referansları zayıf olan bir adayın doğrudan karizmaya oynaması normal şartlarda müspet netice vermez. Fakat son 10 yılda seçmen sosyolojisinin iktidar aleyhine değişimi İmamoğlu’na imkânsız bir sıçrama yapma, o imkânsız atışı yapma fırsatı sunuyormuş gibi bir hava yarattı. Elbette bu, yeni seçmen kitlesinin de resmî ve geleneksel kodlardan kopuk olduğunun, hızlı kazanç (karizma) peşinde koştuğunun bir işaretiydi. İlk bakışta yine bir tencere-kapak uyumuna doğru gidildiği izlenimi ediniliyordu. Yeni seçmenler için karizma önemliydi, altının dolu olması (resmî ve geleneksel kodlarla uyumluluğu) değil. İBB’nin el değiştirmesi Erdoğan (devlet, dünya sistemi) için işaret fişeği oldu.

2023’ten sonraki gelişmeler İmamoğlu’nun önünü yasal olarak kapattığına göre muhalefetin elinde sadece geleneksel lider kodlarına uygun figürler bulma yolu kalıyor. Bu konuda sol muhalifleri Türk kültürüne yabancılaşmış zihniyetleri, sağ muhalifleri ise dar kitle tabanları engelliyor. Yakın tarihte resmî liderlikten geleneksel liderliğe yükselebilen figürler Ecevit, Demirel, Özal (gazeteci, mühendis, ekonomist) idi. Geleneksel liderlikten gelip resmiyete geçmeleri engellenenler arasında ise Türkeş, Yazıcıoğlu, Erbakan (başbuğ, alperen, mücahid) üçlüsünü sayabiliriz. Erdoğan bu eğilimlerin hepsini, elbette Bahçeli’nin şahsında dünya sisteminin özel yardımlarıyla, kendi havuzunda toplamayı bildi. Bahçeli’nin destek vermediği bir Erdoğan resmî veya geleneksel lider kategorisinde yıllar önce takılıp kalabilirdi. Bahçeli içerideyken dışarısı, dışarıdayken içerisi için çalışarak hem bu sıra dışı dengenin sürmesini sağlayan bir mekanizma oluşturdu hem de Erdoğan’ın kariyer hikâyesi üzerinden Türk devletinin transformasyonuna giden yolu açtı. Acaba devlet-millet-lider üçgeninde işler nasıl bir sona varacak?

Elimizde ne var bakalım: Her karizmanın arkasında bir mekanizma var, burası kesin. Olanca dişil karakteriyle kitlelerin son sürat sekülerleştiği de şüphe götürmez. Önceki formu hakkında ciddi bilgi sahibi olmadığımız devletin alacağı yeni form da sır değil. Daha doğrusu, formu önemli değil; devlet devlettir, özü değişmez! Eee, netice? Netice-i kelâm, kurban bayramınız kutlu olsun!

Muhammed SARI (10 Zilhicce 1447 - 27 Mayıs 2026)

ÇELİŞKİYİ ÜSTLENMEK

Şairlerin bir hayatı yok artık. Şairâne hayatlar vardır şüphesiz ama o kendine mahsus aurasıyla dikkat çeken “şair hayatı”ndan eser kalmadı. Şairler başta edebiyat olmak üzere hayatın cari bütün alanlarından çekilmiş, meydanı “belles lettres” heveslilerine ve “dolce vita” düşkünlerine bırakmış görünüyor. Varlığı bir(ilerine) dert olan “şair hayatı”nın yokluğu ayrı bir dert. Baştan aşağı nazımla yoğrulan bizimki gibi kültürler için kıyametin habercisi dense yeridir. Fakat haber yeni değil. 20. asrın ortalarından beri küresel çapta yürürlüğe konan şahsiyetsizleştirme operasyonlarından en büyük zararı şairlerin gördüğü biliniyordu. Bugünkü toplum hayatının bırakalım şiirli ve şiirle olmayı, toptan şaibeli oluşu yarım asırlık tercihlerimizin kaçınılmaz neticesi. Şairlerin varlığından haberdar olma konusunda zaten sınıfta kalmış bir toplumuz, hiç olmazsa yokluğunun farkına varalım. Belki bu sayede tarihsel uzayda bir noktaya tutunabilir, “bu gidiş nereye” diye sormayı akledebiliriz.

Şairin hayatını sayısız bileşenli psiko-sosyal süreçlerin ve biyo-kültürel yapıların biçimlendirdiğini biliyoruz. Yok olmaya yüz tutmasının da buralardan başladığı tezine sanırım kimse itiraz etmez. Yaşayış, itibar ve zanaat bakımından şair nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bazen ideolojik ve enformatik zehirlenmeye, bazen kültürel ve politik kıtlığa maruz kalışı yüzünden. Sistem bu kategorize edilemeyen mahlûku bir an önce tabiat tarihi müzesindeki yerine postalamak için gün sayıyor. Şairin kendine mahsus bir hayatı olduğunun bilinmesi bile küresel sistemin tanımlayıp formatladığı değer yargılarının sorgulanır hâle gelmesine yetiyor çünkü. İşlerin başka türlü de olabileceğini, giderek başka türlü olması gerektiğini ancak şairin başka türlü olan yaşayışından sezebiliyoruz. Bu başkalık onu bazen tarihöncesinden kalma bir mahlûk gibi gösterse de gerçek böyle değildir. Evet, kalabalıkların ummanına dalıp nefesini tutacak kadar büyük solungaçları, çılgın kalabalıktan uzaklaşıp onun fevkine çıkacak kadar büyük kanatları var gerçekten. Şair araştırmasını böyle yapar. Dalıp çıkarak, uçup kaçarak. Ama ne balık ne kuş olarak. Gözünü su ve hava ufkundan ayırmayan bir kara canlısı o. Dolayısıyla hava, su ve bilhassa karadaki kirlenmeden ilk etkilenen de odur. Onun “hayatta oluşu” değil “kendine mahsus hayatının oluşu” toplumlar için bir tür sıhhat göstergesi sayılır.

“Önce şairin hayatı” sözü aslında bir önem sıralaması belirtmiyor, çünkü yerine başka bir şey konulamaz olanı (hayatı) kıyasa konu edemeyiz. Öyleyse “sadece hayat, hep hayat” desek, şairin hayatını şart koşmasak olmuyor mu diyebilirsiniz. Hayır, olmuyor. Hayatımız birçok bileşen sayesinde “insanî hayat” olma vasfını kazanıyor ve sanat bu bileşenlerin en önemlilerinden biri. Daha önemlisi Türk kültürü, Türk tarihi, Türk dini dahi şiir üzerinden kavranmışken “şiirsiz bir Türklük mümkündür” demek “hayatsız bir hayat mümkündür” demeye gelir. Hayatımızın hayatsızlığı doğrudan hayat savunusu yapmayı zorlaştırıyor. O, serbest uçuşlar ve dip dalışlarında bir hayat keşfedebilirse bir gün, bir yerlerde hepimiz için hayat imkânı vardır diyebiliriz. Onun aşırılıkları yeni toplumsal vasatı, yeni hayatın optimumunu keşfetme yolunda bir öncü girişim anlamı kazanır. Bu yüzden bir sıhhat şartı olarak “önce şairin hayatı” diyoruz. Bu inceliğe dikkat etmeyenler (ki dikkat, ölümcül bedellerle kazanılan bir melekedir) “önce şairin hayatı” denilmesine bakıp kerameti şairde aramaya başlar. 

Gerçek şair kerameti “kendinde arayan” ama “kendinden bilmeyen” kişidir. Bir şair bu ayrımı yapabildikçe kendine mahsus bir hayata sahip olur. Bir hayatı oldukça bir şiiri de olur. Hâlbuki vaktiyle hayat yoluna bir şiiri olsun diye çıkmıştı şair. Zamanla, şiir yazdığı için şair olduğu yanılsamasından kurtulup şair olduğu için şiir yazdığı bilgisine uyanır. Sebepler ve sonuçların yer değiştirmesi gerektiğini fark ettikçe kerameti kendinden bilemeyeceğini de anlamaya başlar. İşaretlerin dış dünyada olduğunu ama doğrulamaların iç dünyada yapıldığını görür. Bu yüzden şair en çok iç sesinin tesirinde yol alır. Sözü önce kendini bağlar. Kimliği kişiliğinin, şiiri yaşayışının bir yansımasıdır. Hususi bir iç hayatı olmayan şairlerin kimliği ve kişiliği arasında yarılma kaçınılmazdır. Kişiliklerini kimliklerine, yaşamsallığı metinselliğe kurban ettiklerinde belles lettres ve dolce vita galip gelmiş olur.

Şair kend’özünden coşar, metinden değil. Kişilik sahibi şair şiirini kupkuru taşı terlete terlete damıtabilir. Ve damıtılmış olanı nerede görse tanır. Kişiliğine özen göstermeyenlerin önüne değme şiir servis edilse ne olur, kıymetini takdir edebilir mi? Tersi de doğrudur: Popüler onay mekanizmalarının meşhur edip önüne koyduğu çiğliği şaire şiir diye “yediremezsiniz.” Konu sanat ise dış dünyadaki alâmetleri bir noktaya kadar dikkate alabilirsiniz. Bütün iş, iç doğrulayıcılardadır. Şairim diyen birinin iç doğrulayıcı melekeleri (murâkabe) gelişmemişse dış dünyadaki alâmetler neye yarar? Alâmetler dilsizdir, keramet onların “dile geleceği” bir iç hayata sahip olunmasındadır. Metnin (ve alâmetlerin) arkasında yazar olarak ve karşısında okur olarak sahici bir persona yoksa anlam da (keramet de) yoktur. O yüzden, önce şair! Önce şairin hayatı! 

Çoğu zaman pek de şairâne olmayan bir hayattır şairinki. Cevr ü cefadan ibarettir. O, şuuru (sanat-hayat bağdaşıklığını) seçerek zaten en büyük fedakârlığı yapmış, piyasanın ve beynelmilel olanın peşinden koşmayacağını baştan ilan etmiştir. Ondan daha fazlasını isteme hakkımız yoktur. Hele bu fedakârlığı küçümsemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. En serbestiyetçi zannedilen şairlerin bile içinden kıskanç bir ejderha çıkmasının sebebi budur. Şaire “Bana ne senin hassasiyetlerinden?” dediğinizde alacağınız en hafif cevap “Canın cehenneme!”dir. Evet, şairler canınızı cehenneme gönderebilir. Sadece buna bakarak bile onların neden peygamberler gibi olamayacağını anlayabilirsiniz. Sabırlarının sınırı vardır (ama bakarsınız mahşere kadar bekleyebilirler de), meseleleri her an şahsîleşebilir (fakat kendilerine menfaat temin etmeye asla yanaşmazlar), gönüllü olarak üzerlerine aldıkları sorumlulukları kimseye hesap vermeden sırtlarından atabilirler (veya gam yükünü gıklarını çıkarmadan taşıyabilirler). Çelişkili mi görünüyor? Çelişkiyi üstlenmek dışında bir yol olsaydı şairlere ihtiyaç duyulur muydu?

Muhammed SARI (4 Zilhicce 1447 - 21 Mayıs 2026)

DÜNYADAYIZ

- Saatlerdir arıyorum, neredesin, yine hangi cehennemdesin? 
- Merak etme anne yaa, yaşıyoruz işte, dünyadayız!

Metroda kulağıma çalınan bu telefon konuşması ana-oğul ilişkisinden çok, son kelimesinin çağrıştırdıklarıyla ilgimi çekti.  “Dünyadayız!” Gündelik dilin mantığı ve rutinleri içinde böyle bir cümle kurma ihtiyacı hissetmeyiz. Şaka (joke, gioco) kastıyla söylemiyorsak tabii. Öte yandan “neredesin-dünyadayım” diyalogu ancak şaka olduğunda bir gerçeğin dolaysız ifadesine dönüşebilir. Normal şartlar altında “dünyada” değilizdir; evde, işte, sınıfta, tezgâhta, çarşıda, yoldayızdır ama “dünyada” değilizdir. Kast-ı mahsusayla “dünyadayım” dediğinizde artık salt bir mekânı değil, mekânda bulunuşu, hatta mekânda bulunan özneyi işaret ediyorsunuzdur. Odak, mekânın isminden ikâmete ve mukim olana kayar.

Mekân-bulunuş-özne… Farkı fark ettiğimiz ân bilincimiz bir durumdan başka duruma geçer. Sahici sözler bizi durduğumuz yerden öteye, olduğumuz mevkiden yükseğe taşır. Beklemediğimiz ânda yapar bunu. Çünkü hazırlıklı oluş yer değiştirmeye direnç göstermemize sebep olabilir. Açık hedef olduğumuz vakit hikmet içimize daha derinden işler. Sahici sözler bizi taşır, evet. Varlığımız, ayağımızın altındaki yerküre ve küre üzerindeki hayatımız bir ânda metafora dönüşüverir. Hayatımızı değiştiren sözler “değişik söylenmiş” sözler değil, bizi “yer değiştirmeye sevk eden” sözlerdir. Bu iki söyleme tarzı edebiyat ortak paydasında buluşsa da ikincisi bilhassa şiirin meselesidir. Şiirde metafor (düz değişmece) bulunup bulunmamasına aldırmayız, bir şey şiirse o zaten bir metafordur. Sizi bilincin uzayında bir noktadan başka noktaya taşır (meta-phorá). Ve taşırken başkalaştırır. İnsanın kendini bilmek ve bulmak için başkalaşmaktan başka çaresi yoktur zaten. Diğer deyişle: Şiirden her yere gidilir ve her yerden şiire gidilir. Bunlar büsbütün körlemesine, yönsemesiz gidiş gelişler değildir elbette. Derdimiz nazardan kalkıp manzaraya ulaşabilmektir. Nazarda kalmak, hele Yunus Emre’nin ifadesiyle “bir nazarda kalmak” şiirin edebiyat yapma heveslilerine terk ettiği işlerdendir.

İnsanların çoğu gibi şairlerin de ekseri “nazarda kalmış” kimselerdir. Dünyada takılıp kaldıkları hâlde gitmenin edebiyatını yapmaktan kendilerini alamazlar. “Neredeyim” sorusunu soranlar “bir nazarda kalmayıp” sürekli seyrüsefer eyleyen, urûc eden şairlerden çıkar hep. Fakat şairâne ikâmet (“ben neredeyim?”) şairlere has kılınamaz. Hepimiz neredeysek orada bulunuşumuza açıklama getirebilmek zorundayız. Kalmak veya gitmek kişinin kendi bileceği iş, ancak herkes nerede bulunduğunu açık seçik bilmek zorunda. Özellikle de kendilerinden söz-eylem bütünlüğü beklenenler. Vaiz kürsüde, hoca sınıfta bulunuşunun anlamı üzerine kafa yoruyorsa “şairâne mukim oluş”un eşiğine varmıştır. Eşik diyorum çünkü alana adım atabilmek, mabedleri ve sınıfları dolduranların beklentileriyle bağlantılıdır. Sen ne vermek üzere geldin, onlar ne almak istiyorlar? Bu sorulara ortak cevap verilebildiği kadar şiire açık ortam doğar. Arz edilenle arzulanan birbirini karşılamıyorsa orada bırakalım şiiri, insanî ilişkiler bile olgunlaşamaz. 

Modern şiir zaten çiğlikten, hamlıktan, sığlıktan şikâyetin şiiridir diyebilirsiniz, doğrudur. Asıl korkulması gereken, şikâyetin dillendirilmesinin bile anlamsızlaştığı ortamdır. İsteklerin çatıştığı değil, isteksizliğin baş gösterdiği ortamdır. Böyle bir ortamda bırakın ham ilişkilerden şikâyeti, en temel insani ilişkileri tesis etmek bile mümkün değildir. Bugün sanatın, dinin ve eğitimin ortaklaştığı husus hevessiz ve hayretsiz kitlelere söz söyleme zilletine katlanıştır. Ne var ki “şairâne ikâmet”in, yani “dünyada bulunuşu derinden duyumsama”nın kıymeti de böyle zamanlarda belli olur. 

Muhammed SARI (25 Zilka’de 1447 - 11 Mayıs 2026)

MAHŞER YERİ DÜZDÜR

Zihnimizin işleyişi, dünyanın biçimine denk düşecek formel yalınlıkta ve fonksiyonel sonsuzlukta yaratılmıştır. Dünyamız bir tepsi, bir küp yahut bir silindir biçimde olsaydı zihin algoritmamız da ona göre şekillenecekti. Küre yalınlık ve sonsuzluk demektir. Diğer deyişle: İşler hiçbir yere varmayacak, hareket başlamasa da bitmese de esasen sonuç değişmeyecektir. Çapı ve hacmi sınırlı olduğu hâlde size “n üzeri sonsuz” uzunlukta yol yapma imkânı veren form küredir. Kuş bakışıyla daire de böyledir, ancak üzerindeki her hareket iki boyutludur. Biz kuş değiliz, dünyayı küre (üç boyutlu) olarak deneyimlemek ve ona anlam yüklemek isteriz. İmtihanımız küreye anlam yükleyişimizle başlar.

Mahşer meydanı küre değil, düz. “Üzerinde yol gösterici hiçbir nişan ve alâmetin bulunmadığı, zemini un ufak edilmiş beyaz topraktan, dümdüz bir meydan.” Hadisler mahşer yerini (Arasat'ı) böyle betimliyor. Kürede sonsuza kadar dönüp dolaşabilir, izini kaybettirebilir, aydınlık yarıküreden karanlık yarıküreye saklanabilir, karanlıktan aydınlığa kaçabilir, kaçabileceğin sanısına kendini kaptırabilirsin. Dünya bunun için küre formunda yaratılmıştır. Mühletin duyumsanması ve cüzi iradenin tecellisi için. Mahşer meydanı ise düzdür. Ucu bucağı var mı, bir yerde bitiyor mu bilmiyorum; fakat “alâmetsizlik” nereye gidersen git saklanamayacaksın demektir. Düzlük (tesviye) dünyevi ast-üst ilişkilerinin hükümsüzlüğüne işarettir. Baktığında bir ucundan diğer ucu görülebilen bir satıhta kimse kimseye üstünlük taslayamaz. Un gibi elenmiş beyazlık zamanın akmamasıdır. Oynamalar, oyalanmalar, mış gibi yapmalar, sonsuz açıklama ve yorumlar, kaçak güreşmeler, lafı eğip bükmeler bitti demektir. Saat ile vaat arasındaki yarık kapandı demektir. Sabite-değişken ikiliği kalktı, sabite-sabite düzenine geçildi demektir. Dünydaki akıl böyle bir geri dönülmezliği, bu kadar katı mutlakı kavrayabilir mi? Çok zor. Mahşer yeri tasvirlerine “gırtlaklara kadar çıkan ter”in eşlik etmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Akıl böyle bir kesinlik karşısında buram buram terlemekle kalmaz, Allah korusun için için kanayıp yitebilir de. Mahşer yerinin düzlüğünü ve alâmetsizliğini kavrayabilen insan imanında büyük bir merhaleye erişir.

Düzlük, beyazlık, alâmetsizlik… Kıvrımlı, değişken ve semboller yardımıyla çalışabilen aklımızın bunlara uzun boylu tahammülü yoktur. Akıl “bir yerde dur”duğunu veya “bir yöne doğru ol”duğunu hissetmek ister ki yersizlik ve yönsüzlük hissiyle panikleyip dağılmasın. Engebeli, rengârenk ve birçok alâmetlerle dolu yerküremiz bu sebeple her gün yeni sürprizler, yeni aldanışlar, yeni ümitler, yeni hüsranlar sunar. Sabite ve değişken arasındaki zaman ve zemin boşluğunu varlığımız ve eylemlerimizle doldurarak yaşamak duygusu tadarız. Formunun yalınlığını (yavanlığını) fark ettiğimizde bize hafakanlar geçirten küre, işlevinin sonsuzluğu (yansımaları) sayesinde tahammül edilebilir hâle gelir. Küre unutmanın formudur, düzlük hatırlamanın ve kaçınılmaz olanla yüzleşmenin. Küre formu lunaparkta eğlence treni yolculuğu vadeder, buna mukabil içimizden pek azı yolculuğun ancak arayışla anlamlı olacağını sezer. Marifet bir yerden bir yere gitmekte değil, bir sebepten dolayı gitmekte veya gitmemektedir. Ahiretlikler hayattayken bir kürenin üzerindeymiş gibi değil, dümdüz bir satıhtaymış gibi yaşayanlardır. Ahiretliklerin gözünde “yer, değişebilir” ama “yer değiştirmek” muhaldir. 

Ahiretlikler verdikleri sözde durur, yer değiştirmez. Kayan bir şey varsa, o, ayaklarının altındaki zemindir. Sürekli erozyona uğrayan zeminle birlikte savrulmayı reddeder ahiretlikler. “Eve dönüş” yolunun hiç kıpırdamamaktan geçtiğini keşfetmişlerdir. Eve küre üzerinde “yürüyerek” dönülebileceğine inananlar kendilerini asil bir niyetle de olsa kandırıyordur. “Eve dönüş” imkânsız değil; ama bu, sürekli yürünerek yapılan yolculuklardan biri değil, önce bunun anlaşılması lazım. “Eve dönüş” fikrine tam da bu yüzden şüpheyle yaklaşan insanlara bu açıklamaların açık gelmediğinin farkındayım. Yöntemimin “kendisinden şüphe duyulanın sağlamlığına delil olarak yine kendisini sunmak veya kendisine güvenilenin çürüklüğüne yine kendisini delil göstermek” gibi göründüğünü biliyorum. Bu paradoksu aşabilen herkes benim nazarımda kahramandır. Çelişkiyi üstlenme cesareti gösterenler “aradığımız kahraman”lar mıdır bilmiyorum ama arayışın ve kahramanlığın mümkün olduğunu göstermeleri sebebiyle eşsiz kıymettedirler. Arayışın ve kahramanlığın hakkını verdikleri nispette -haddim olmayarak- o kahramanların arkasındayım. Arayışa ve kahramanlığa gölge düşürdükleri nispette -haklı olarak- ben kendi yolumdayım. 

Hak ve had… Bunlar sana göresi bana göresi olmayan, hele kürede yer tutmaları hiç mümkün olmayan yüksek hakikatler. Ama tam da bu sebeple, yani fani varlığımızla mutlakı sırtlanmamız imkânsız olduğundan hakkımız ve haddimiz konusunda henüz yaşarken bir karar vermek zorunda kalırız. Ahirete ilişkin kararı dünyadayken alırız. Karar verebilen varlıklar olmasaydık peşinen her ümmet kendi peygamberine, her şerli kendi iblisine nispet edilip hüküm verilirdi, küreden düzlüğe geçmeye gerek kalmazdı. Tamuya veya bağçeye doğrudan geçmiyoruz, önce bir tesviye safhası var. Kararımızın sonuçlarını açıkça görüp üstlenmemiz gerekiyor. Kararımızın bu denli mühim oluşu çoğumuzun yerkürede koyun misali yayılarak yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Günün sonunda kendi bacağından asılacağını bilmek endişesi bazılarımızı haklar ve hadler konusunda daha dikkatli olmaya zorluyor. Aslında biz koyunlar çobanlarımıza kendimizden çok güvenmek isteriz, çobanların hak hudut bilir olduklarına inanmak isteriz. Ama ne hikmetse “bazı koyunlar daha az koyundur” ve paçasını çobana bile emanet etmek istemez. Bazılarımızın şüphelendiği şey kendi koyunluğu değil, sürünün başında duranın çobanlığıdır. Onun kurtla veya kasapla ilişkisinden emin değildir. Zaten “küre”sel sistem aleyhine bütün sorun buradan doğar: Daha az koyun olan koyunlardan. Kara beneklilerden. Yoksa ne kurtlarla koyunların dövüşü ne çobanla kasabın alışverişi sorun yaratmaktadır. Sorun küreyi dümdüz etmek isteyen kara benekli koyundadır. 

Diyelim ki paçasını çobana, kasaba, kurda kaptırmaktan kurtuldu. Bizim kara benekliye sonunda ne olur, merak etmiyor musunuz? Dünyaya kazık çakacak değil ya! Ya yardan uçar ya acından ölür!

Muhammed SARI (16 Zilka’de 1447 - 3 Mayıs 2026)

NE ZAMAN KENDİ RENGİMİZE BÜRÜNECEĞİZ?

İnsan, üzerine kokusunun sinmediği şeyi içine sindiremez. Karşılaştığımız kişi veya ortamla ünsiyet kuramadığımızda ferdiyetimize mahsus özellikleri dışa vuramayız. Hayatta kalabilmek için kişiye veya ortama alışmamız lazım. “Alışmak” almak ile başlar, sonra karşındakinin seni almasıyla devam eder. Tek yönlü nüfuz (sadece almak, sadece vermek) her zaman tahakküme dönüşme riski taşıdığından insan için hayırlı olan “alaşım” vasfını korumaktır. Bizim “kendimiz” diye bildiğimiz katışımdan, alışımdan, alaşımdan ibarettir. Yalnız kaldığımızda içimizde yükselen çatışma dalgaları “basit” değil “mürekkep” varlıklar olduğumuzu işaret eder.

Hiçbir ferd sosyal hayat içinde “bizâtihî” yer alamaz. Çocuklar ve deliler hariç. Hepimizin belli oranda takındığı bir tavır, üstlendiği bir görev, benimsediği bir rol vardır ve toplumsal hayat bu sayede sürüp gider. Çocuklar ve deliler bu süreci tersine çevirdikleri için hem toplum “üstü” (mesuliyetsiz) hem de toplum “dışı”dırlar (yetkisiz). Kurallı yapılar içinde silik ve kendilerine yabancı görünürlerken kural veya yapı ortadan kalktığı an özleri, güvenleri yerine gelir. Her zaman “mesuliyetsiz ve yetkisiz” vasıflarına uygun davranmaya kalksalardı delilerle ve çocuklarla iletişim kurmak mümkün olmazdı, iletişebilmek için onları sınırlandırırız. Çocuklar ve deliler insanlaştıkları nispette basitten mürekkep olmaya doğru evrilirler. Ne gariptir ki modern düzenler hükmünü mürekkep varlıklar üzerinden, bizlerin iç ve dış çelişkileri üzerinden yürütür; deliler ve çocuklar gibi anomalileri, yani “basit (bölünemez)” varlıkları istatistik dışı bırakır. Yine ne gariptir ki biz mürekkep varlıklar baş düşmanımız olan gündelik hayatın çözüştürücü kimyasını, devletin “katı olan her şeyi buharlaştıran” baskısını kendi elimizle üretiriz. Böyle paradoksal bir dünyada kişilik bölünmesine uğramamak için ikili ilişkilerde ünsiyeti, toplumsal hayatta mensubiyeti esas alarak yaşamak zorunda kalırız.

Mürekkep ve basit oluş salt felsefi bir tartışma değildir. Buna ferd-toplum, vatandaş-devlet, mizaç-kimlik yahut en temelde ben-biz ilişkisinin ifadesi olarak bakabiliriz. Sıralamaya bakınca “basit oluş”un toplumu, devleti, kimliği yani “biz”i karşıladığı anlaşılıyordur. Kategorizasyonum çelişkili görünebilir. Sayısız unsur ve bileşenden oluşan bu şeyler nasıl mürekkep değil de basit olur diyebillirsiniz? İzahı basit: Toplum, devlet, kimlik yani “biz” bölündükleri anda, bölünebilecekleri kabul edildiği anda yok olan kavram-varlıklardır. Bunlar ya vardır ya yokturlar. Ortak varsayım, ön kabul ortadan kalktığında uzlaşımsal varlıkları sona eren entitelerdir. Sözleşme üzerinde var bulunurlar ancak esasları itibariyle hükümsüzdürler. Yarım devlet, yarım toplum, yarım kimlik, yarım biz olmaz. Tarih yeniden inşa edilebildiklerini gösteriyor ama varlıklarını yarım hâlde sürdüremediklerini söylüyor. Bu kavram-varlıklar bütünlüklerini korudukları müddetçe “biz” olma vasfını haiz olurlar. 

“Biz” olabilmiş her şeyde kendine mahsus bir koku, bir doku, bir renk bulmak mümkündür. Mürekkep oluştan basit oluşa ulaşmış; karakter, karar ve kıvam bulmuşlardır. Artık o rengin bileşenlerini (“ben”leri) göremeyiz, sadece kendisini görürüz. Başta sanatçılar olmak üzere “kendi rengi”ni bulmak için yıllarca uğraşan her ferd sonunda açık veya örtülü tarzda şunu itirafa mecbur kalır: Bulduğumuz renk “biz”in renginden öte bir şey değil! Çünkü renklilik “ben”in hususiyetidir, “biz”in hususiyeti renktaşlıktır. “Biz”in dışlaşmış ifadesi olan renktaşlığımız bir konsensustan ibarettir. İki “şey” birlikte (“bir arada bulunuş”ta değil “bir oluş”ta) yaşamak istiyorsa üçüncü bir şeye (alaşım, alışım, katışım) dönüşmek zorundadır. Birlik o üçüncü şey(de)dir. Her “bir arada bulunuş” “bir oluş” anlamına gelmez. Karı-koca, ebeveyn-evlat, devlet-millet ilişkileri ya “bir arada bulunuş”un ya da “bir oluş”un esasına dayanır. “Bir oluş” gerçekleşirse renge bürünen kadar rengine bürünülen de değişime uğrar, “basit”e ancak öyle ulaşılabilir. İstenen iki farklı şeyin “bir arada bulunuşu”ndan ibaretse mürekkep vasıf korunacak demektir. Yerelden evrensele cari bütün siyasi ve ekonomik topluluklar küçük ülkelerin büyüklerine sorun çıkarmadan “bir arada bulunuş”larını sağlayacak şekilde kurgulanmıştır.

“Bürünme” Türkçede hiçbir zaman aslî rengi kaybetmek anlamına gelmez. Örtünme, sarınma, korunma demektir. İstenmeyen dış tesirlere kendini kapatmaktır. “Bir oluş”un insanlardan beklediği, büründükleri rengin altında kendine mahsus özelliklerini yitirmeleri değil. Fakat bir imtihan gelip çatar da feda zarureti doğarsa kimi ferdlerin “rengimiz”i kendi rengine tercih etmesi gerekebilir. Canı, cananı, bütün varı feda edip karşılığında vatanı istemek bu açıdan aslında ya hep ya hiç demektir. Şair de çok iyi bilmektedir ki yarım can, yarım canan yarım siyasal varlıktır, gizli esarettir. Basit varlıktan mürekkep varlık seviyesine inmek, ardından yok oluşa sürüklenmektir. Mürekkep olan her şey bir gün parçalanır, basit olan ayakta kalır. Türk insanı ferden ferda mürekkep vasfını korumalıdır ama Türk devleti basitlikte ısrar etmelidir. Efradını câmi basit Türkiye çeneleri çatırdatan demir leblebi demektir. 

Muhammed SARI (5 Zilka’de 1447 - 22 Nisan 2026)

ŞİMDİKİ AKLIMIZ

Yirmi yıllık öğretmenim. Öğrencilerden öğrendiklerim hayatımda başlı başına bir yer kaplıyor diyebilirim. Tahmin edilebileceği gibi iyi yanlarından çok kötü davranışlarının bana öğrettiklerinin yeri büyüktür. Şimdiye dek öğrencilerime aslî kötülük yakıştırmadım, fakat taşıdıkları arızî arızalar fazlasıyla can sıkıcı olmuştur. Vazifem gereği onları arızalardan arındırmaya (!) gayret ediyorum. Bazen de böyle bir sistemde çocukların daha arızalı hâle gelmelerine sebep olmasak vicdanen daha doğru bir iş yapmış olacağımızı düşünüyorum. Bugüne dek vazifemle vicdanım arasına sıkışmamak için yaptığım her şey işsiz kalmamla sonuçlandı.

Bu sıkışma anlarında bana en ibretlik gelen husus, notunu kırmak üzere olduğum öğrencilerin tavırları olmuştur. Bir çocuğun kumaşı kendini o noktada belli eder. Mazeret bildirip çalışmadığını kabullenenler bir yanlışlarını bir doğruyla temizlemiş olurlar benim nazarımda. Böyle çocuklar beni hep dürüst ve cesur olmaya teşvik etmiştir. Onların o yaşta gösterdiği açıkyürekliliği acaba ben ne kadar gösterebiliyorum diyerek kendimi sigaya çektiğim çoktur. Fakat bir kısım çocuk vardır ki ne çalışmayışına mazeret sunar ne kendisine takdir edilen nota rıza gösterir. Evvela kendinden başka herkesi, her şeyi suçlamaya kalkışır, yaygara koparır; ardından öfkesi yatışır, yalvarırcasına, ısrarla hatta nefret dolu bir ses tonuyla son bir şans daha istemeye başlar. Ki bunlar zaten ikinci, üçüncü şanslarını kullanmış çocuklar olur genellikle. Akıbetin böyle olacağını akıllarına bile getirmediklerini anlarsınız. Böyle anlarda eğer sakin kalabilmişsem dikkatim çocuğa değil, içine düştüğümüz duruma, sonra giderek kendi içime yönelir. Çünkü o an gözümden perde kalkmış, ibretlik manzara meydana çıkmıştır: Hisab Günü geldiğinde ben de mi böyle olacağım korkusu yıldırım gibi delip geçmiştir içimi. Korku aklı başa getiren en yaman muallim şüphesiz. Ama bize tedbir gibi aklı başında bir muallim gerek.

Onlarca âyet ve hadisten âhiret gününde mücrimlerin dünyaya dönüp hatalarını telafi etmek için son bir fırsat isteyecekleri haber verilir. Fakat dünyaya döndürülseler dahi aynı kötülükleri işleyecekleri gerekçesiyle bu istekleri reddedilir ve geri dönüş yolu ebediyen mühürlenir. Bu haber bize bazı akılların dünyadayken asla başa gelmeyeceğini, son-ucu pişmanlık ile çizildiğinde akıl dediğimiz şeyin insanı hüsrana götüreceğini gösteriyor. Hadisenin yakıcılığını tasavvur etmek zor değil. Çünkü aynı can yakan duruma dünyadayken çok kez düşmüşüzdür. “Şimdiki aklım olsaydı…” demişizdir hayıflanarak. Yine de aklımızın henüz hayattayken başımıza gelmesini nimet bilmekten yanayım. Hiç gelmeyebilirdi de! 

Dünyada olmak kevn ü fesad döngüsünün devam ettiği, bitişleri pekâlâ yeni başlangıçların takip edebileceği anlamına gelir. Reenkarnasyon inancı aklın bu teklif ve imtihan hakkını esastan yok saydığı için bâtıldır. Hâlbuki İslâm’dan bazı akılların Hisab Günü’nde bile başa gelebileceğini öğreniyoruz. Demek ki insan aklı dirilişten sonra da değişip dönüşmeye devam ediyor. Başına ne geldiğini şeksiz şüphesiz anlasın, muhasebesini yapsın, son sözünü söylesin diye. Cemil Meriç’in bu meyanda sıkça anılan “Şuur uçurumların önünde uyanır.” sözü aslında insanın yaratılışından gelen kader-irade meselesine değil, dünyadaki trajik kahramanın kaderine ilişkindir. Her uyanış trajik bir nüve taşısa da trajediye dönüşmeden yaşanacak uyanışların insanın ruh bütünlüğünü korumasına daha çok yardım ettiğini düşünüyorum. Aramızda “keşke” demeden yaşayan kâmil akıl sahipleri varsa onlara ne mutlu! Ben aklın evsafı veya mahiyetinden çok uyanışın şartlarıyla ilgileniyorum.

Akla yakıştırılan “evrensellik” vasfı, insanın soyutlama becerisinin abartılmasından, göreceli üstünlüklerin mutlaklaştırılmasından ibarettir. Aklın zamana, zemine bağlılığı (bağımlılığı?) “şimdiki aklımız” tabirinden daha veciz ifade edilemezdi sanırım. Aklı bir kiple sıfatlandırmak başka kiplere de kapı açıyor elbette. Örneğin “yarının aklı”na (ferdâ!) medhiyeler dizip “geçmiş akıllar”a (tarih-i kadim!) lanetler okuyanlar çıkıyor ortaya. “Yarının aklı” spekülasyona sonuna dek açık, nokta atışı tahmine kapalı bir alan. Fütüroloji ve kurmacayla sürekli bu alana ışık düşürmeye çabalıyorsanız geleceğin daha iyi olacağı, olması gerektiği gizli inancını taşıyorsunuz demektir. “Şimdiki aklımız” vurgusu sizin için “geçmiş akıllar”dan köklü bir kopuşu imliyorsa orada modernizm kendine sağlam bir zemin bulmuştur. Ayrıca “geçmiş akıllar”ı geçmişe tamamen gömmek için “şimdi”yi “yarın”ın bir cüzü gibi kabul ediyor, yani ehvenişer olarak görüyorsunuzdur. Geçmişi peşinen şimdinin ve geleceğin fevkinde görenler de az değildir. Bu insanlara göre “geçmiş akıllar” türlü sanat, bilim, felsefe ekolleri görünümünde insanlığın ortak mirasına dönüşmüştür. Aradığımız bütün soruların cevabı bu panteonda saklıdır derler. Bütün bu mülahazalar uyanışın şimdi değil, bir gün gerçekleşeceği yahut çoktan gerçekleştiği kabullerini dayatır bize. İnsanlık tarihi bu gibi genellemeleri doğrulayacak işaretler taşısa da bu genellemeler şimdiki zamanda, şimdiki aklıyla yaşayan ferdlere uyanış yolunda yardımcı olmuyor.

“Şimdiki aklım olsa…” görünüşte geçmişe dönük pişmanlığı ifade etse de “şimdi”ye örtülü bir övgü, hatta bir övünme anlamı taşıyor. Hâlbuki bu akıl “şimdi”ye aittir ve olsa olsa görece bir üstünlüğe, geçici bir geçerliliğe sahiptir. Aklı erişilen bir mertebenin adı olarak anlıyorsanız “şimdiki aklı” yüceltmeniz normaldir. Fakat akıl durağan bir cevher değil; iniş çıkışlarıyla, ileriye sıçrama ve geriye düşmeleriyle meşhurdur. Cevheri sabit olsaydı onu zamana veya zemine nispet etmemiz gerekmez, dünya hayatı denen imtihana gerek duyulmazdı. Akıl cevheri sabit olsaydı uykuya dalmaktan veya uyanmaktan bahsedemeyecektik. Buna rağmen geçmişte takılıp kalmayacak, yarınlarda eskimeyecek, tümzamanlı bir akla nasıl sahip olunacağı sorusuna cevap aramaktan vazgeçmiyor insanoğlu. Felsefenin yüce ama talihsiz ereği budur. 

Tanzimatçıların “akl”ı ve “fenn”i eşitlediği günden beri trajedi ile komedi arasında savruluyoruz. Bütünüyle aklın belirlediği bir “şimdi” (Avrupalılık) mümkün ve gerekli midir diye sormamız abes karşılandı. Bütünüyle “şimdi”nin belirlediği bir akıl (Amerikanlık), akıl olma vasfını haiz midir diye soramadık. Bugün “gününü gün etme” kipine sıkışıp kalmamızın sebebi kendi sorularımızı soramayışımızdır. Hâlbuki cümle varlık soru ile cana gelir, harekete geçer. “Elestü bi rabbikum” diye sual edilmeseydi var olamazdık. Bilim Kilisesi zannedildiği gibi uzak galaksileri fethetmeyi değil, başından beri “şimdi” ve “akıl” kavramlarına tahakkümü en büyük mesele olarak ufkuna koymuştur. Bilim ve Kilise modalitede, kiplikte yapacağı en küçük değişikliğin insanlığın gerçeklik algılarını kökünden sarsacağını ve uyanışı imkânsızlaştıracağını biliyor.

Muhammed SARI (27 Şevval 1447 - 15 Nisan 2026)

SIFIR MOTİVASYON, YÜZDE YÜZ PERFORMANS

Hayatımız şu veya bu şekilde angaryaların, mecburiyetlerin tazyiki altında şekilleniyor. Kendini bu cendereden kurtarmakta zorlanan kişileri teselli için fahrisinden diplomalısına birçok insan tavsiyelerde bulunuyor. Tavsiyeler genellikle kötü hâlin geçiciliği, zannedildiği kadar kötü olmadığı argümanına dayanıyor. Gerçekten de fâni dünyada hiçbir hâl berdevam değil ve hâlimizi daha zor şartlardaki insanlarla karşılaştırdığımızda bir miktar teselli olabiliyoruz. Fakat tanımı gereği teselliler kalıcı çözüm sunamıyor. Üstelik kısa sürede eskisinden daha karanlık bir tünelde sıkışmış bulabiliyoruz kendimizi. O zaman da dönüp hıncımızı tesellilerden çıkarıyoruz. 

Tesellilerin kendi başlarına müspet veya menfi olamayacaklarına inanıyorum. Hadiselerin manası, teselliyi neyin başına basamak, neyin sonuna dayanak yaptığımıza göre değişir. Kolları sıvayıp işe yeniden başlamanın ilk adımı yaparak teselli edici bir fikri toprağa ekilmiş bir tohuma dönüştürebilirsiniz. Yahut üst üste gelmiş aksiliklerin ve haksızlıkların ardından elinizde kalan tek şeyin bazı teselliler olduğunu görüp onu yere çalabilir, bütün faturayı ona kesebilirsiniz. Niyet-irade bağını gevşek tutanlar kabahati teselli edici fikirlere yüklerler. Dediklerine bakarsanız teselliler kandırmıştır onları! Evet, kelimenin sözlükteki anlamlarından biri de “unutturmak”tır. Ve evet, kucağına binip ninnisine dalarsanız gerçekten de teselliler sizi ayakta uyutabilir. Benim de oldum olası tesellilerle başım hoş değildir fakat kabahati ona yüklemek yetişkince bir tavır sayılamaz.

Tesellileri asla küçümsemiyorum, fakat övmüyorum da. Uyutmak da unutmak da bana göre değil çünkü. Böyle söyleyince ister istemez uykusuz ve huzursuz bir hayatı yücelttiğim izlenimi uyanabilir. Vakıa, hayatım uykusuz ve huzursuz geçse de bu benim tercihim değildi. Benim uykum herkesin uyuduğunu fark ettiğim gün kaçtı. Kaçış o kaçıştır. Bir yerlerde birilerinin uyumadığını bilseydim yan gelip yatmaya devam ederdim. Kimsenin bir şey hatırlamadığını, hatırlamayı bile hatırlamadığını görünce genç yaşta masanın başına oturdum. Omurgam eğrildi oturmaktan. Bunları kendime zafer payesi çıkarmak için konuşmuyorum elbette, insanların karşısına çıkıp bir halt olduğumu ima edecek kadar şuurumu yitirmedim. Uyumamaya ve unutmamaya çalışmanın, insanı, gündelik hayatın angaryalarından ve tesellilerinden daha çabuk tükettiğini vurgulamak istiyorum sadece. Şayet yükü hafifletecek ortamınız veya ortağınız yoksa geriye görünüşte iki yol kalıyor: Ya yükü bırakacaksın ya yürümeyi!

Allah yükü bıraktırmasın, yürüyüşü durdurmasın. Başında ve sonunda zayıf nefsim için duam budur. Yüküm ve yolum beni ben yapan şeydir, nasıl bırakırım? Öyleyse yola yüklü devam etmenin yolunu bulmak lazım. Bu noktada genelgeçer çözümler pek işe yaramayacaktır. Benim yola devam etme çözümüm uykusuz ve huzursuz hayatıma yakışır bir formüle dayanıyor: Sıfır motivasyon, yüzde yüz performans! Bu (artık) gizli (olmayan) formülü izah etmeme gerek kalmadan anlayanlarla bir tür ruh akrabalığımız olduğuna eminim. Formülü paylaştığım diğer insanlarsa genellikle kahkahayla veya acıyan bakışlarla karşılık vermiştir. Bunun anlaşılır sebepleri var: Formül kendi içinde sıfıra müncer bir matematiğe dayandığı için absürd görünüyor. Çünkü nereden bakarsanız bakın “sıfır motivasyon”la yapılan işlerin sıfırdan başka sonuç vermesi imkânsızdır. Öte yandan, sonucun sıfır olacağını bile bile “yüzde yüz performans” göstererek kendini hırpalayan birini görmenin yürek burkan, kafaya yatmayan bir yanı vardır. Acıyanlar, çabalayanın akılsızlığına mı yoksa onca emeğin heba olmasına mı acımaktadır, bu da ayrı bir bahis. Fakat formülü icat eden kişi olarak benim ruh durumum ikisine de uymuyor. Aynaya baktığımda acınası veya gülünesi hâlde bir adam görmüyorum. 

Hayat gayen nedir deseler gülünecek ve ağlanacak hâle düşmeden göçüp gitmektir derim. Sırf beni motive edecek şeyler yok diye çalışmayı bırakırsam gülünecek ve ağlanacak hâle düşmem an meselesidir. Ve henüz çalışabilirken bunun hakkını vermezsem aynada kendime ağlamadan veya gülmeden bakamaz hâle gelirim. Şimdi de patronların bayıldığı “çalışkanlık türküsü” mü söylemeye başladın diyebilirsiniz. Niyetim bu değil. Çalışkanlığın amacı aferin almak olmadığı gibi isteksizliğin sebebi de aferin yokluğu değil. “Gayret bizden tevfik Allah’tan” sözü size ne anlatıyor bilmiyorum. Ben bu sözden tesellinin yerine tevekkülü koymam gerektiğini anlıyorum. Motivasyonum sıfır çünkü ahaliyi iş, eş, aş uğruna motive eden şeyler bana mânâlı gelmiyor. Dünya hayatını mümkün kılan ilişkilere sûretâ ve eğreti biçimde bağlıyım. Yüzde yüz performansla çalışıyorum çünkü ecrimi verecek olan “sıfırı bir yapmaya muktedir olan yegâne varlık”tır. Günü gelince hakkımı korumaya ondan sağlam vekil, borcumu ödemeye ondan sağlam kefil bulamam. İşte rasyonel toplamı sıfıra müncer olan formülümün ahlâkî neticesi “bir” olabilmekten ibarettir. “Bir” olabilirsem her şeyler benim olmuş demektir. “Bir” olabilirsem kovanım yağma olsun. Gerçekçi olup imkânsızı istemenin sırrı budur.

Muhammed SARI (16 Şevval 1447 - 4 Nisan 2026)

GEÇMİŞLE BAŞA ÇIKMAK

Uzay çöplüğü büyüyormuş. En gerçekçi tahminlere göre bin yıl sonra dünyanın da Satürn benzeri halkaları görülmeye başlanacakmış. Gezegenin dışı, üzerinde gezenlerin iç dünyalarından farklı değil demek ki. Duygu düşünce küremizi sarıp sarmalayan kirlilik bulutu artıyor mu bilmiyorum ama azalmadığı muhakkak. Bulutun bir adım ötesinde uçsuz bucaksız bir evren olduğunu bilsek bile idrakimiz nazarımızla sınırlı. Çoğumuz bir tür körlükle yaşayıp gidiyoruz. Ferdlerin ve toplumların nazarı bir nazariye katına yükselmedikçe öteleri görmeye güç yetiremiyor.

Çocukken ansiklopedileri, atlasları iştahla karıştırırken Satürn gözüme hem büyülü hem sıradışı görünürdü. Astrolojiye merak saldığım kısa bir dönem burcumun gezegeni olduğunu öğrendiğimde ise Satürn’ün benim için anlamı “ilgi”den “yazgı”ya dönüşmüştü adeta. Görünümüyle, oluşumuyla, çağrışımlarıyla karakterimin birçok özelliğini yansıttığını görmüş ve seyyareye bir mim koymuştum. Mim hâlâ oradadır. Fakat Satürn’ün halkalarının buhardan ve asteroit kalıntılarından oluştuğunu öğrendiğimde çocukluğumun tatlı hayallerinden biri yıkılmıştı. Benim için gizem, hatta bir kutsallık hâlesiydi çünkü o halkalar. Gizemin dağılışı, kutsallığın yok oluşu, safiyetin yitirilişiyle birlikte çocukluğun da sonuna gelmiş oldum. Büyümenin en çetin tarafı bu olsa gerek. 

Çocukluktan çıkmak ile yetişkin olmak arasında çok fark var. Çocukluğu geride bıraktığı hâlde yetişkin olamayanlar daima çoğunluğu oluşturur. İnsanların çoğu erişkin olmuş fakat erginleşememiştir. Keşke hiç büyüyüp başımıza bela olmasalardı dediklerimiz böyle insanlar arasından çıkar. Yine de her “büyüme yolculuğu” kendi içinde birçok dönüm noktası, birçok müspet potansiyel taşır. Bir insanın rahmet vesilesi mi yoksa halkın başına zahmetli mi olacağı kendi tercihleriyle belli olur. Zihinsel atılım bedensel gelişimin önüne geçtiğinde çocukluktan çıkıp ergenleşiriz. Ergenlik (=bencillik) bu bakımdan ferdiyete, psikolojik bir varlık olmaya doğru atılan ilk adımdır. Bedensel gelişimimizin zihinsel atılımı yakaladığı yirmili yaşların başında ise erişkinleşiriz. Erişkinlik (=bencilik) duygusal taleplerin hormonal bakımdan cevaplanıp dengelendiği, iç dengenin artık dışa doğru dengelenmeyi yani toplumsallaşma arayışını öne çıkardığı safhadır. Zihin, nihaî cesametini bulan bedene otuzların sonuna doğru son bir atılımla yeniden içerik kazandırabilirse erginliğe ereriz. Erginlik (=benlik) kişinin kendinden başlayarak tüm varlığı tarihsel bakımdan kavramaya başladığı safhadır. Çünkü tüm bu “oluşlar” sırasında kendisinden adım adım uzaklaştığımız “geçmiş” gittikçe problematik hâle gelmiştir. Karakterimizin “geçmiş”le nasıl başa çıktığımıza göre şekillendiğini ancak erginliğe eriştiğimizde fark ederiz. Bedenin ve zihnin doğal sınırlarına dayanmasıyla birlikte “gelecek” fikri gözümüze eskisi vaatkâr görünmez olur. Geçmişin neden ve nasıl geçtiğine tatminkâr bir açıklama getirmeden gelecekten bahsetmek anlamsızlaşır.

Geçmişle başa çıkmak için bir bakış açısı geliştirmemiz şart. Oluşların, olmuşların bir anlam taşıdığına inanıyorsak tabii. Dikkat ederseniz geçmişi değiştirmekten, düzenlemekten, yoğurup yorumlamaktan veya manipülasyondan bahsetmiyoruz. Nazar-manzara ilişkisi gereğinca kendi konumumuzu gözden geçirmekten söz ediyoruz. Hangi açıdan (yer) ve hangi mesafeden (zaman) bakalım ki şu “geçmiş” bize kendi esrarını açıversin? Anamorfoz sanatı bu noktada benim için oldukça işlevsel bir metafora dönüşüyor. Atık, döküntü, hurdaya çıkmış, vazgeçilmiş nesnelerin yeni bir dizlimle, yani amaçlı biçimde bir araya getirilmesi ve bunlara doğru noktadan ve mesafeden bakılmasıyla ortaya çıkan (hatta çıkarılan) görüntüler anamorfoz tekniğinin esasını oluşturuyor. Anamorfoz, yani kozmos-kaos-kozmos döngüsü. Yahut morfe sahibi bulunma, morfenin yitimi, yeni(den) morfe kazanma. “Nesne dizilimi” esasına dayalı bu performansın gündelik psikolojimiz ve hayat felsefemiz açısından pratik bir anlamı var: Ne gündelik hayat ne de insanlık tarihi ölçeğinde mutlak bir kaostan veya kozmostan söz edebiliriz. Yalnız özel anlarda yaşanan uyanışlardır varlığı amaçlılık içinde “gösteren”, daha doğrusu varoluşun amacını “görmemizi sağlayan.”

“Varlığı amaçlılık içinde göstermek” başka, “varlıktaki amaçlılığı görmek” başka. Geçmişle başa çıkmanın yolu yeni bir optik yanılgı yaratmaktan yahut kendimizi nostaljik duyarlılığa bırakmaktan geçmiyor. “Göstermek istemek” ne kadar iyi niyetli bir girişim olursa olsun güvenilir bir yol değildir. Görüş mesafemizin büsbütün kısaldığı dönemlerde bu türden yaklaşımlara eğilim göstermek olsa olsa mazur görülebilir. İman (amaçlılık) –mış gibi zemininde kökleşemez. Gaz ve toz bulutuna dönmüş mazi manzarasından kurtulmak için nesnelerin düzenliliğini ve ilişkiselliği görmemizi sağlayacak bir konum ve mesafe ayarına ihtiyacımız var. Ve elbette “amacı göremediğimiz” kaotik zamanlarda sorunun nesnelerde değil, bizim konum-mesafe ayarlarımızda olduğunu kabul edecek dürüstlüğe. Doğru perspektifi bulduğumuzda nesneler bir düzene kavuşacak ve karşımızda -sevsek de sevmesek de- bir yüz belirecektir. Evrensel yüzümüz odur.

Muhammed SARI (9 Şevval 1447 - 28 Mart 2026)

DİL DÖKÜSÜ*

ahaliye 
dil döktüm bunca yıl

çocuklara dilim döndü

törende cenazedeydim ısırdım 
                       ısırdım 

dilbilim 
dilence 
dilmaç derken iş
dil çıkarmaya kadar vardı bazen

yuttuğum oldu bayram sabahları 
tüy bitirdiğim üzerinde

türkçem iyidir yine de!

* 2019 Ramazan Bayramı'ndan

DEMOKRASİ DEMAGOGSUZ OLMAZ

Toptu, tüfekti, buharlı makineydi, elektrikli cihazdı, bilgisayardı, internetti derken Müslümanların teknolojiyle imtihanı her çeyrek asırda başka bir merhaleye varıyor. Bilhassa medyayla imtihan önceki teknolojik dönüşümlerden çok başka ve acı cilvelere sahne oluyor. X ve Z denen kuşakların teknoloji tecrübeleri esastan farklılık gösteriyor, özelde sosyal medya tecrübelerinin ise doğrudan bir kesişim kümesi hiç yok. O bağlantıyı Y dedikleri kuşak sağlıyor. Belki de Y kuşağını tanımlayan özellik kesişim kümesi olmasıdır. Özellikle analogdan dijitale geçişi yaşamış bu ara nesil kıyas yapabilme açısından avantajlı bir konumda bulunuyor. Tabii ara nesil (80’lerde doğanlar) sadece gözlemci değildi, geçişin bütün safhalarını bilfiil idrak ettikleri için kafaları ve duyguları diğer nesillere göre daha karmaşıktı. Sorunu “analog mu, dijital mi” ikilemine indirgeyerek ele alanların durumu hâlâ böyledir. Ne çağlarına tam aidiyet hissedebilmiş ne kendi kuşaklarını aşacak eleştirel yetkinliğe ulaşabilmişlerdir.

Astronomik ölçümlere göre bu gece Kadir Gecesi… Tek başına bu cümle bile son birkaç asrımızı kaplayan teknoloji tartışmalarını ve çelişkilerimizi özetliyor. Ama meseleyi tarihin derinliklerine dalmadan, gündelik hayatımızdan misallerle ele almak da mümkün. Evet, halk arasındaki tabirle bu gece kandil gecesi. Çocukluğumun kandillerinde ekran başında ayağa kalkar, salavat getirir ve dua ederdik. TRT’deki hocaefendi programın sonunda Nebi aleyhisselamdan başlayıp Cumhuriyetin bânilerine kadar uzanan bir silsile için el-fatiha derdi, biz de okurduk. Bu ritüelden rahatsızdım ama rahatsızlığımın adını koyamadığım için herkesin yaptığını yapmaya devam ediyordum. Ekran başında ayağa kalkmanın saçma olduğunu söyleme cesareti bulduğum ilk kandilde babam sesimi kesmemi söyleyen delici bir bakış fırlatmıştı ve konu oracıkta kapanmıştı. Bir daha ne ben ekran başında dua ettim ne babam beni televizyon başında duaya çağırdı. O zamanlar başka bazı ailelerde de böyle tuhaflıklar yapıldığını duymak içimi rahatlatmamıştı, ekrana dönüp dua etmek çok utanç verici bir ritüeldi. Tek tesellimiz televizyonun kıble yönünde olmasıydı!

90’larda “Müslümanlar neden yok sayılıyor?” sorusuna verilen cevaplardan biri de “Bir televizyonları olmadığı için!” idi. Bu cevabın gereği olarak açılan kanalların çok kısa sürede neye dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Sabah Kur’ân tilavetiyle başlayıp gece tilavetle kapanan bu kanallar iki tilavet arasında her türlü kıro, kiç, yoz, soysuz içeriği evlerimize boca etmeye başladı. (Ki aşağı yukarı hâlâ aynı işi yapıyorlar.) Sanatsal, kültürel ilgilerimin şekillenmeye başladığı o yıllarda bir büyüğümüz medyada tutunmaya çalışan “İslamî bir kanal”ın stüdyolarında “bilinçlenmemiz için” gezdirmişti bizi. O gezide gösterilen küçük, karanlık odayı hiç unutmuyorum. Büyüğümüz muzipçe gülümseyerek, sesini biraz da alçaltarak kanalda yayınlanan bütün film ve reklamlar önce buradan geçer, uygun olup olmadıklarına burada karar verilir, müstehcen sahneler burada kesilir demişti. Dayanamayıp “E bu işi yapanlar da seyrediyor, onlara günah yazılmıyor mu?” deyince “Onlar kendilerini bizim için feda ediyorlar.” cevabını almıştım. Kanal 7’nin ilk yıllarındaki meşhur esmaülhüsna klibi de anılmaya değer. Halkın ekranda Allah kelimesi duymaya açlığı o raddeye gelmişti ki klip çıktığında insanlar büyülenmiş gibi oturup seyrederdi. Hatta klibi new age sufi yaklaşımlar açısından yorumlayan, felsefî soslu yazılar bile okumuştum. “Ekranın bir hakikati yoksa da hakikatin bir ekranı olmalıdır.” minvalindeki argümanlar hızla yayılıyordu. 

Bu ve benzeri tartışmaların hiçbiri neticeye bağlanamadı elbette. Tarkovski’yi “dobrovski yapmak”ta üstümüze yoktur. Ne “ekranın hakikati” tartışmasını açanlarda yeterli teorik altyapı vardı ne de yayıncıların, kanal sahiplerinin böyle kafa ütüleyen tartışmalarla kaybedecek vakitleri. Devlet vaktiyle Nâmık Kemal’in tiyatrolarını halka yasaklayıp sarayda kendisine nasıl “resmî ve onaylı” tiyatrolar kuruyorduysa 90’ların sonundaki Müslüman (!) sermaye sahipleri de ekranda Allah lafzının ardı sıra yallah denilerek göbek atılmasına aynı rating değeri açısından bakıyordu. Retoriğin (dinî, siyasî, edebî…) ekonomik getirisi olanı makbuldü. Şu yaşıma kadar ekrandan dinlediği vaaz ü nasihatla hidayete eren, istikamet kazanan birini görmedim ama dizileri seyrede ede sapıtanları çok gördüm. Bu bakımdan, son çeyrek asırda çıldıranlarımızın çoğu ekran başında çıldırmıştır. Seyreden de seyredilen de önünde sonunda şirazeden çıkıyor. Çıldırdığımız için mi kameranın önüne geçiyoruz, ekrandakileri seyrede ede mi çıldırıyoruz siz karar verin. Hele son yıllarda “video çekip gününü göstermek” diye bir tehdit biçimi var ki akıllara zarar. Akademide meşhur “Publish or perish!” tehdidi (ki ben buna “yayınla ya da yaylan!” diyorum.) yerini “Video çekerim ha!” ahmaklığına bıraktı. 

Davranış örüntülerini oluşturan ön kabullerin, beynin kıvrımlarında olgunlaşmayı bekleyen düşüncelerin, yönünü ve biçimini henüz bulamamış dürtülerin yönetilmesi teknolojik hegemonyanın ana meselesidir ve bunun kılcallara kadar ulaştırılmasında medya bugün en etkili araçtır. Hümanist teoriler bireyi kutsayadursun teknolojik hegemonyayı tesis eden odaklar, toplumları birer domuz ağılına çevirdi bile. Muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyalist içerik üreticileri kendi dünya görüşlerine hizmet ettiklerini düşünseler de bu ağılda debelenmekten fazlasını yapamıyorlar. Medya ağları üzerinden süren kavga ağılın hâkimiyetinin hangi domuzun eline geçeceği üzerinedir, insanlaşmak uğruna değil. Medyadaki hiçbir hakikatli söz, kedi köpek videosu kadar görüntülenme alamaz. Alsa da algoritma onun icabına bakar. Buna rağmen herkes kendi ağılına uygun içerikler üreterek, yeni bir varoluş zemini bulduğu vehmiyle yaşayıp gidiyor. Yaşamakla kalmıyor, etki grupları oluşturarak irili ufaklı savaşlara da girişiyorlar. Dijital cemaatler gevşek örgütlenmeler olsa da “Baş Demagog”un bir işaretiyle hızlıca kemikleşebiliyor, hatta mensupları “Baş Demagog”un gönüllü tetikçiliğini yaparak kendine bir tür kimlik ve aidiyet satın alabiliyor. Demokrasiler demagoglar olmadan yayılamıyor, ama bu yayılma kaçınılmaz olarak demagogların istediği yönde gerçekleşiyor. Demokrasinin kangrene dönmüş yaralarından biri bu, yani son yıllarda olup bitenlere şaşırmıyoruz. Demokrasi (halkın iktidarı) ile demagoji (halkın güdülmesi) ne zaman birbirinden ayrıldı ki şimdi ayrılsın? 

Teori bir çerçevedir, hayat bir dalgalanma. Dalganın çerçeveye temas ettiği noktalar ahlâkın ve hukukun konusu olur. Bugün elimizde teorik çerçeveler değil, ekran çerçeveleri var. Ahlâkî ve hukukî olana karar veren bugün bu çerçevelerdir. Ekranda görünenlerin temsili, teşbihi, tenzihi üzerine kafa yormaksızın doğrudan manipülasyon ve propaganda safhasına geçen bütün toplumlarda (tepeden inme modernleşenlerde) neyin ahlâkî neyin hukukî olup olmadığına medyatik kürsülerden karar verme eğilimi görülür. Bu sözlerime bakıp teori meraklısı biri olduğum sanılmasın. Benim derdim bir işin belli bir yöntem dairesinde yapılıp yapılmadığını sorgulamaktan ibarettir. Bir tür sahicilik talebi diyebilirsiniz. Cehaletimiz ne kadar koyuysa cesaretimiz o kadar yüksek oluyor. Bu da ya zonta ya züppe tiplerin doğmasına yol açıyor. Trafik işaretleri, hatta noktalama işaretleri konusunda bile bir standart tutturamamış Türk toplumunda entelektüeller senelerce göstergebilim konuştu. Ciddi ciddi. Yahut şiirde imge bahsini yetmiş yıldır açıklığa kavuşturamadan bugün yapayzekâ tabanlı dijital işlerin şiir olup olmadığını tartışıyoruz. 

Bana gelince, ben ekran karşısında çıldıranlardan değil uyuklayanlardanım. Sabah namazının düşmanı olan bu kötü alışkanlığımı terk edebilirsem kendimi insanlaşmaya doğru bir adım atmış sayacağım. Şiire, göstergebilime, ekranın hakikatine, kamusal alan tartışmalarının medya üzerinden aldığı yeni biçimlere sonra sıra gelir elbette.

Muhammed SARI (26 Ramazan 1447 - 16 Mart 2026)

SÖZLERDEN ÖRÜLÜ KOZA

Thomas More’un hayatını konu edinen 1966 tarihli “A Man for All Seasons” filmi sinematik değeriyle değilse de günümüzde hâlâ geçerli bazı etik tartışmalara değinmesi sebebiyle ilgimi çekmiştir. Başka yerde vurgulandığını pek görmedim ancak filmin benim için en kritik sahnelerinden biri baba ve kızın zindandaki konuşmalarıdır. Zindandaki Thomas More’a hitaben kızı şöyle der: “Bizi de düşün. Kralı bize düşman edeceksin, her şeyimizi kaybedeceğiz. En başta da seni. Neden bu kadar büyütüyorsun? Yemin etsen ne olur? Alt tarafı bir söz. Kahramanlık taslamak olmuyor mu bu kadarı?” More’un cevabı ibretliktir: “İnsan bir yemin ettiği zaman ruhunu bir su gibi iki avucunun arasına alır. Ve yeminine sadakat göstermezse o su parmaklarının arasından kayıp gider.” More’un sözlerinden yaptığı şeyi bir kahramanlık gösterisi değil, başka türlüsü düşünülemeyecek kadar doğal bir ahlâkî tavır olarak gördüğünü anlıyoruz. Gerçi yeminine sadakatte misal verilecekler listesinin üst sıralarında yer almaz Batılılar. Ruhunu şeytana satma motifine dayalı bir medeniyetten söz ediyoruz ne de olsa. Yine de sözlerle insanlar arasındaki bağlantıyı göstermesi açısından bu kurmaca diyalogu önemsiyorum. 

İnsanlar bir sözle İslâm’a girebilir, bir sözle İslâm’dan çıkabilirler. İki söz arasında esas alınacak yegâne kriter eylemler ile sözlerin ne kadar uyum hâlinde olduğudur. Eğer meseleyi fazla daralttığımı düşünmeyecekseniz İslâm’ın bir yeminden ibaret olduğunu söyleyeceğim. İslâm’ın nazarında söze sadakat göstermek başlı başına kahramanlıktır, ayrıca şecaat arz etmeleri beklenmez insanlardan. İslâm’a kahramanlık göstermek için girmeyiz elbette, ancak insanın yeminine sadakatini kahramanlıktan başka şekilde tavsif etmek de mümkün değildir. Evet, kahramanlık İslâm’ın sonuçlarından biri belki ama şartlarından değil. Bunun en güzel örneği sahabelerdir. Sahabeler kendi çağlarında bugün onları hatırlamamızı gerektiren özel bir hayat sürmüyordu. Ne fikirleriyle ne coğrafyalarıyla ne kurumlarıyla. Onları insanlık için istisnaî yahut öncü kılan toplumsal standartlardan da bahsedemiyoruz. Muhtemelen dünyadan bir ansiklopedi maddesi olarak gelip geçeceklerdi. Hicaz’ın eşrafı bile hususi bir önemi haiz değildi. Bir Avrupa derebeyi, bir Kızılderili şefi, bir Asya atamanı tarihte ne kadar yer tutuyorsa o kadar yere sahiptiler. Ta ki tevhid sözüyle tanışana kadar. Tevhidin onlara teklif ettiği yolun eşsizliğini idrak ettiklerinde bu insanlar durdular ve duruldular. Durup düşündüler. Düşündükçe durulanıp arındılar. Nihayet billurlaşarak “gökteki yıldızlar”a dönüştüler. Yeminleri onları tarihe dâhil etti, yeminlerine sadakat ise tarihte fâil olmalarını sağladı.

Kıyamete kadar her insan teki için aynı arınma durulanma yolunun açık oluşu İslâm’ın cihanşümul geçerliliği için tek başına yeterli delildir. Her insanın “arı duru bir gönülle” Rabb’ine yönelebileceği haberi tarihin en büyük haberidir. İslâm bu arı duru yönelişi (yemini) ve yönelişten hâsıl olacak kulluk bağını (yemine sadakati) önceler. Emir ve nehiyler yönelişi sürekli kılmak ve bağı muhafaza etmek için ferdin etrafında bir koza örer. Müslüman, emir ve nehiylerin biçimlendirdiği bu kozanın içinde Rabb’iyle baş başadır. Toplumsallaşma eğilimi gereği bir koloniye mensup olsa da, her insan, ferdiyet prensibi bakımından esasen kendi kozasının dünyasına aittir. Dışarıdan bakıldığında Müslümanların kolonilerinde bütün kozalar aynı görünür, fakat her koza farklı bir desen çıkarmaya namzettir. Kozaların dışı durgun ve soluk, içi sıcak ve canlıdır. İslâm, ferdi (yemini) ve cemaati (yemine sadakati) birbirini besleyecek bir terkiple bir araya getirmiştir. 

Cemaat-ferd ilişkisinin gelgitleri çoktur ama bu ilişki prensipler katılaştırılıp buharlaştırılmadan, bir tür denge üzere yürütülmeye çalışılır. Böyle bir zeminde insanın iç dünyası da inişli çıkışlı seyredecektir. Hiçbirimiz hiçbir duygumuzu aynı yoğunlukta yaşayamaz, hiçbir düşüncemizi aynı kararlılıkta sürdüremeyiz. Öte yandan akışın sürekli kesintiye uğraması veya hayata hep sıfırdan başlamak da bizi hızla tüketecektir. Duygularımızın ve düşüncelerimizin, dış faktörlerin aşındırıcı etkileri sebebiyle sıfırlanacak kadar eksilmelerini veya tamamen bozulmalarını engelleyecek bir kozaya ihtiyacımız vardır. “Koza”ya karşılık gelebilecek “ev, kabuk, korunaklı yer” anlamındaki akraba kelimelerden de anlıyoruz ki bir varlık, değeri nispetinde bir kozaya, bir mahfazaya ihtiyaç duyuyor. Koruyucu bir ortam yoksa yönelişler savruluşlara dönüşüyor, emniyet kemerleri esaret zincirleri gibi görünmeye başlıyor. 

Biz Müslümanlar kozamızı örmeye bir sözle başlıyoruz fakat işimiz bununla bitmiyor. Kelime-i şehadetin laftan ibaret kalmaması için günü gelince bizden (en azından bazılarımızdan) bu sözü yeminli ifadeye dönüştürmemiz istenecek. Yeminli ifade verdiğimiz an kendimizi davanın bir tarafı olarak, tarihte bir taraf olarak buluruz. Sözlerden örülü kozanın kıymetini ve bedelini şairlerden iyi kim takdir edebilir? Mehmed Âkif, Millî Yemin’den aldığı ilhamla ördüğü kırk bir mısrayı “kahraman ordumuza” ithaf ederken sözlerin tek başına yetmeyeceğini, sözün gereğini yapacak iradenin de şart olduğunu herkesten iyi biliyordu. Ortada uygun adım yürüyecek bir ordu yoksa verilecek “marş!” komutu işe yaramayacaktı. Bugün şiirimizde ve siyasetimizde eksik olan sadece yeminli ifade verme gözüpekliği değildir. Görgü şahidi olarak kayda geçecek kadar bile hadiselerin müdâhili ve fâili olamayışımızdır.

Muhammed SARI (22 Ramazan 1447 - 12 Mart 2026)

KÖPEKTİR!

Öyledir!.. 

Yazının başlığı belki Ramazan iklimine uygun kaçmadı ama elden bir şey gelmiyor. Hem kendimizi korumak hem söylenmesi gerekenden geri durmamak için işi fabla dökmek bazen kaçınılmaz oluyor. Yine de benim fabllarım hayvanatı kendine maske edinen türden edebî alegoriler değil, ağzımı ve maneviyatımı bozmamak için yöneldiğim mecburi istikametin bir uğrağı. 

Ağzımızı nâhak yere bozduğumuzda meleklerin meclisimizden çekildiğini bize küçükken öğrettiler. Bununla birlikte meleklerle iç içe oluşumuzun bizi melekleştirmeyeceğini de bildirdiler. Fakat meselenin hayvanlaşmayla ilgili kısmının terbiye esaslarımız bağlamında yeterince işlenmediğini düşünüyorum. Melekleşmeyi itikadı gereği imkânsız bilen ama insanlaşmayı da gereksiz bir hatırlatma gibi gören bir toplumda yaşıyoruz. Zaten insanız, insanlaşmak ne demeye geliyor diye düşünüyor çoğumuz. İnsanlıktan fire vermeye başladığımız nokta tam da burasıdır. İnsanlaşma vurgusuna şiddetle ihtiyaç var. Çünkü insanlaşma her gün yeniden ele geçirmeye çalıştığımız fakat elimizde tutmakta hep zorlandığımız bir kor. Yorulsak da peşinden koşmaktan başka yol yok. İnsan oluşun cazibesi bu çelişkide. Birkaç asırdır tuttuğumuz ne menem bir oruçtur bilmiyorum ama bu orucun, vaktin insanlaşmaya ermesiyle açılması gerekiyor. Aksi takdirde meleklik vehmi ile köpeklik ithamı arasında savrulup duracağız.

Hürriyet Kasidesi’ni işittiğim günden beri şu mısra aklıma kazınmıştır: “Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.” “Köpektir, yapar.” demek sorunları çözmüyor. Biz Süleyman Demirel değiliz, meseleleri mesele ediyoruz. Hem de köpekleşmeyi ayrı köpekleştirmeyi ayrı dert ediniyoruz. Mısra dediğin dertten doğar zaten. Nâmık Kemal’in bu bıçaklayan mısraı toplumu dörtayaklılaştırma ameliyesinin hiyerarşisini de içinde saklıyor: Buna göre, statüler hiyerarşisinde en altta köpek yer alıyor. Onun üzerinde zevk katmanı var. Çünkü köpeklik başında ve sonunda zevke köpekliktir. Zevkin üstünde hizmet vardır ama bu bildiğimiz müspet manadaki hizmet değildir. Köpeğin sayyâdla meşru göstermek istediği onur kırıcı ilişkisine verdiği addır. Hâlbuki vaziyet tevile gerek bırakmayacak denli açıktır: Efendiler hizmet bekleyecek ve köpek bundan zevk alacak, ilişki böyle yürüyecek. Bu hiyerarşide pek dikkati çekmeyen ama en kritik olan husus efendilerin de bir efendisinin olmasıdır. Efendilerin efendisi, daha doğrusu birilerini “efendiler sınıfı”na katan onların insafsız oluşlarıdır. Hem insaflı hem efendi! Dünya tarihi bu ikisinin saadetli birlikteliğine sadece peygamberlerin şahsında şahit olabildi. Onlardan sonra efendiliğin birinci şartı insafsızlık olagelmiştir. İnsafsızlığın esas olduğu yerde köpekleştirme kaçınılmaz olarak, tavandan tabana doğru yayılmaya başlar. 

İnsanın köpekleşmekten kurtulması için evvela zevkperestlikten kurtulması lazım. Gördükleri işkencevari rezil muameleden zevk alanlar için yapılabilecek ne var bilmiyorum; ancak zevkperestlik benim nazarımda düşmanın hücum edilmesi gereken ilk hattıdır. Zevki acılaştıracak olan çilecilik değildir. Bilakis zevkin ikili doğasını hedef almak gerekir. Evvela zevkin zevkten ibaret olmadığını bilmek gerekir, yani daima örtülü bir motifin yedeğinde gelişir zevk. Zevkin gizli motifi, gizli bileşeni korkudur. Zevkten mahrum olma korkusu köpekler için korkuların en büyüğüdür. Mama bulamama korkusu ne kadar büyürse mamayı bulduklarında köpeklerin aldıkları zevk o kadar büyür. Fakat zevk arttıkça korku azalmaz. Korku daima gerçektir ve oradadır, köpeklerin zevk diye bildikleri korkularını bir süreliğine unutmalarıdır aslında. Bu ikili mekanizma sayesindedir ki “hizmet sektörü” iki kat kazanç sağlar. Bazı dönemlerde korkanların bazen de zevk alanların enerjisiyle çarkının kesintisiz dönmesini temin eder. Şairlerin tarih boyunca en büyük huzursuzlukları yaşadıkları alanın en genel anlamıyla “hizmet sektörü” olması korku-zevk mekanizmasının en sinsi hâlini görmüş olmalarındandır. Şair köpekliğe rıza gösteremez, koyunluğu gururuna yediremez ama kurt da olmaz, olamaz. Öyleyse ne yapacak?

Hürriyet Kasidesi’nin asıl adı bildiğiniz gibi “Besâlet-i Osmâniyye ve Hamiyyet-i İnsâniyye”dir. Lisede bize “Cihângirâne bir devlet çıkardık bir aşîretden” kısmını uzun uzun anlatırlardı. O yıllarda en seküler kafalar bile “bir zamanlar neymişiz” demekten kendini alamıyordu. Yaşım kemale erdikçe şiirin başka mısraları dikkatimi daha çok çeker oldu. Şiirin kıymetinin Osmanlı nizamının övüldüğü beyitlerden, yani “Osmâniyye” tarafından değil, “İnsâniyye” kısmından ileri geldiğini fark ettim. Hatta Osmanlı bile insan haysiyetine yakışır davranışları kadarıyla makbul ve muteberdi(r). Siyasal tarih hâlâ kasideye sirayet eden Osmanlıcı/devletçi retorik üzerinden iş görmektedir. Buna mukabil bütün dertlerimizin kaynağının insansızlık olduğu her geçen gün daha aşikâr hâle geliyor. Şairler kendi sezgilerine kolay kolay ihanet etmez ancak bu fark Nâmık Kemal’e o gün sorulsaydı ihtimal ki o da tercihini besâletten yana kullanacaktı. Gündelik endişelerimizin köklü hassasiyetleri ikinci sıraya ittiğine sık sık şahit oluruz. Bu yer değiştirmeden, bu baş aşağı oluştan en büyük kârı “hizmet sektörü” sağlıyor. Gündelik endişeler tabii bir parçamız olsa da insanlığımızı yitirmeye sebep olan zayıflıklarımızın başında geliyor. Açıklarımızı kullanmada usta olan insafsız efendiler bizi çoğu kez buradan kıskıvrak yakalayarak dörtayaklılaştırma operasyonunu başlatıyor. Bazen mamayla bazen sopayla, bizi azîmet yolundan çevirip önce ruhsat sonra fetva yoluna itmeye çalışıyor. Bu noktada Nâmık Kemal’e hakkını teslim etmek zorundayız. Başına getirilecekleri sezmişçesine dörtayaklılaştırma ameliyesine karşı tavrını baştan koymuş ve “Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin / Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten” diyerek insanlaşma ve insanlığını muhafaza etme yolunun azîmetten geçtiğini ilan etmiştir. Kemal çağının insanı olmakla birlikte insan kalmak adına çağının bütün esbabını karşısına almayı bilmiştir.

Sözü kelbden açtık ama köpekleşmenin yanı sıra şimdilerde peyda olan, ama kökleri insanlığın en eski geçmişinde de bulunabilen bir başka eğilim dikkati çekiyor: Köpekleşmekten kurtlaşmaya geçiş. Bunlar köpeklikten usanıp yeniden kurt olmaya karar vermiş kimseler midir yoksa köpekleşmeye uğramadan mı kurtlaşmışlardır bilemiyorum. Fakat memleketimizde bu türden geçişi bir ilerleme, bir yükselme gibi gören milyonlarca insan bulunduğunu iyi biliyorum. Kurtlaşmak insanlaşamamanın mazereti olamaz. Köpekleşmeyi kınama bahsinde kurtlarla iş birliği yapmamız da söz konusu olamaz. Çünkü kurt, kuzu postuna bürünüp herkesi aldatabilir. Yani kurt bizim kokumuzu çok uzaktan alıp vakitlice oyun kurabilir ama biz onu tanımak için görmek zorunda olduğumuzdan işi beklenmedik bir karşılaşmanın talihine bırakamayız. İnsan kalmak istiyorsak kurt saldırısına hazırlıklı bir hayat kurmak ve sürmek durumundayız. Köpeğin aklı kuzu postuna bürünmeye yetmez, köpek için başka yöntemler geliştirmeli. Köpeği insanların gözünde görece mazur gösteren, koyunlara ehvenişer gösteren budur. Koyunlar başlarında insan olmasını ister ama insanı her zaman bulamaz. Sahipsizlikten kurda yem olmaktansa başlarında köpek bulunmasını yeğler. Köpeğin ara sıra kurtluk taslamasına, onları hırpalamasına, hatta içlerinden birkaçını boğmasına bile göz yumar. Görüyorsunuz, koyunların bile bir “stratejik” aklı var! Belki de biri çıkıp fabl yerine şu “koyunların gizli tarihi” yazmalı artık.

Köpekler, kurtlar, koyunlar ve sadece postu kalmış kuzulardan oluşan fablımızın tam orta yerinde esas kahramanlarımız duruyor: İnsan kalmakta sebat edenler ve insafsız efendiler. Fabllara insan sokmak kurala aykırı mı bilmem ama insan kokusunun duyulmadığı fabllar hızlıca ütopyaya veya distopyaya dönüşebilir. Böyle olsun istemem. Eksiğiyle gediğiyle insan hep olsun isterim. İnsan soyunun kurtlaştırılma, köpekleştirilme, koyunlaştırılma, kuzulaştırılma yoluyla tüketilmesi tehlikesine karşı kim ne ses çıkarmışsa hançeresinde hakikatten bir iz taşır. Batı kültürü gergedanlaşmayla uğraşadursun, Türk edebiyatı meselenin adını köpekleşme olarak koyalı asırlar olmuştur. Bilhassa Nef’î şiir âlemimizin kubbesini çınlattığından beri çatışmanın tarafları az çok bellidir. Yine de insan denen çelişkilerle dolu mahlûku hakkaniyetli biçimde resmedebilmemiz için şu sorular gereklidir: Nef’î, sadrazamlğa tayini dolayısıyla “melek-sîret” diyerek övdüğü Gürcü Mehmed Paşa’ya “a köpek!” diyecek noktaya nasıl gelmişti? Gerçekte kim kimi mamalıyor, kim kimi sopalıyordu? İnsanlaşma yolunda şair mi daha samimiydi devlet mi?..

Nef’î-Gürcü çatışmasından sarfınazar, meselenin özü bugün de değişmiş değildir. Birine meleklik atfetmek haddimiz değildir ama köpeklik ithamında bulunmak için insanlığımıza sahip çıkmış olma ön şartı vardır. Bu azîmet şartı yerine getirildiği takdirde söze ruhsat gerekmez. Altında “a köpek!” redifi çınlayabildiği kadar Türklerin ve Türk edebiyatının kendine ait bir gökkubbesi olduğundan söz edebiliriz. İnsana havlayan, kurtluğa özenen, koyunları kuzuları tedhiş eden köpek dönüp bir gün insafsız efendilerini ısıramaz mı? Isırabilir elbet. Fakat bu onu insan yapmaya yeter mi?

Muhammed SARI (10 Ramazan 1447 - 28 Şubat 2026)