Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEVREMÜLK KONAĞIN DEVEKUŞU KONUKLARI

Kur’ân’ın her şeyden evvel bir ahlâk teklif etmek için nâzil olduğu fikrini bugün kendine Müslüman diyen insanların çoğu özcü bir yaklaşım olarak görüyor. Hem de kamusal alanda İslâm hakkında çok daha “özcü” bir retorikle konuşmalarına rağmen. Öyleyse burada bir tutarsızlık mı var? Aslında yok. Kendine Müslüman diyenlerin çoğu “İslâm eşittir ahlâk” önermesini bir retorik olarak kullandığını, buna “gönül isterdi ki…” kabilinden inandığını saklama ihtiyacı hissetmiyor. Reel planda ise işlerin “güç istenci” üzerinden yürüdüğünü kabul ediyor, hayatlarını ve ilişkilerini buna göre kuruyor. Güç istencini esas almanın ciddi bir ahlâk sorununu beraberinde getirdiği -19. asırdan beri yaşanan askerî ve siyasî inkırazın acısıyla- görmezden geliniyor. Modernleşme tarihimiz boyunca, bilhassa cumhuriyet tecrübesi boyunca çektiklerimiz güç-ahlâk ikilemi karşısında verdiğimiz ve veremediğimiz kararların ceremesidir. Retorikte özcü, realitede faydacı olmaktan hâlâ vazgeçmiş değiliz. Bilakis bugün artık bunu bir çatışma sebebi saymıyoruz. Sadece bu bile Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun yaşayış ve değer yargısı bakımından adım adım protestanlaştırıldığına delil olarak yeter. Evanjelistlerin dinlerini kameralar karşısında yaşayıp emellerini kapalı kapılar ardında dillendirmesi gibi.

Madem protestanlaşmayı eleştiriyoruz, karşısına çözüm (öze dönüş?) olarak katolikleşmeyi koymamız gerekmez mi? Bir kilise geleneğimiz olsaydı bunu yapabilirdik, evet. Ama İslâm’ın sivil karakteri onu kendi yalınlığı içinde kavramamızı gerektiriyor. Bu yalınlık, kafası karışık modern insan için çoğu zaman yalçınlığa dönüştüğünden İslâm’ın aslî karakterini görmeyi zorlaştırıyor. Evet İslâm’ı yalın biçimde kavramak yalçın bir dağı aşmaktan zordur bazen. Bu yüzden İslâm’ı dinlerden bir din gibi görüp kıyasî birtakım akıl yürütmelere yöneliyor, kolaycılığa sapıyoruz. İslâm’ı kökenleri bakımından Avrupa’nın kurumsallaşmış itikadına, geleceği itibariyle Amerika’nın pragmatik siyasetine nispet ederek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçmedikçe sağlıklı bir anlaşma zemini bulmamız zor. Batı’da siyasallaşma dini de içine alan üst, belki en üst kavramdır. Bizde tersi geçerlidir: İslâmlık siyasal ve sosyal bütün kurumları içererek onları ahlâkîleştirir. Halk elbette meseleyi böyle havalı tabirlerle değil, daha dürüst bir lisanla, “inandığı gibi yaşamak mı yaşadığı gibi inanmak mı” formülüyle özetliyor. İnanmak aşkın (müteal) bir sabite olduğuna inanmaktır; yaşamak ise hataya, çelişkiye, mücadeleye, sorun çözmeye daima açık bir alan. Akıl, önce sabite belirlemeyi sonra değişkenleri buna göre ele almayı, karar vermeyi, ictihadı emreder. Fakat yakın tarihimiz yaşamayı sabite kabul edip inancı ona uydurmak, uyumlamak yönünde şekillendi. Sabiteler ya demode bulundu ya son derece dar bir kelamî alana sıkıştırıldı ya da “özcülük” olarak yaftalandı. Bu sakat bakış İslâm’ı yalınlıkla kavrama zeminini her gün biraz daha tahrip etti. 

Meselenin başka bir yönü de İslâm’ın her nesilde başka biçimlerde algılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi bu algının neredeyse her 15 yılda bir yıkılıp yeniden inşa edilmesiyle geçti. Her inşa, dolayısıyla her kuşak, bir öncekinden ciddi farklara sahipti. Öyle ki yapının tanınmaz hâle geldiği karanlık dönemler yaşadık. “Kiralık Konak” esprisini mumla aratacak bir mülksüzleşme ve sahipsizlik süreci yaşadık. Devekuşu tıynetli insanların konup göçtüğü devremülk bir konak oldu Türkiye. Sorun “sahiplik” kavramında düğümleniyor. Konu itikat ve siyasetse aidiyet-mensubiyet bağlamını paranteze alarak bunları konuşamayız. Biri olarak ve taraf olarak söz söylemek durumundayız. Kritik önemi yüzünden “sahiplik” kavramı hem hayra hem de kötüye kullanıma açık bir alan. Başta da söylediğimiz gibi son yıllarda giderek artan bir “İslâm’ı sahiplenme” retoriği var ama bu sadece bir laf. Söylemlere bakılırsa İslâm sahipsiz değil. Fakat geçen yıllar gösterdi ki bizim İslâm’ı sahiplenişimiz onu kullanmak içinmiş. Türkiye’de İslâm’ı sahiplenmek artık çok kârlı, çünkü size geniş halk kitleleri nezdinde büyük kredi sağlıyor. Sahiplenme hem güçlü hem ahlâklı görünebilmenin sihirli formülü. Ne var ki işler “İslâm’ın sahibi kim” sorusu sorulduğunda karmaşık bir hâl alıyor. İslâm’ı sahipsiz gördüğümüz için sahiplenmiş, tabiri caizse ona el koymuşsak zulmün en kızılından en yeşiline kadar uzanan bir yola girmişizdir. Güç istencimiz bizi aldatmıştır. İslâm’ı onun bir sahibi olduğunu bilerek, dolayısıyla İslâm’a sahibinin bir muradı olduğunu akılda tutarak sahip çıkabiliyorsak bütün taşlar yerli yerine oturmuş olur. Ana kriterimiz ahlâk olmuştur çünkü. Görüldüğü gibi “sahiplenmek” ile “sahip çıkmak” arasında esastan fark var. Aynı kökten türemelerine rağmen “istismar etmek” ile “semerelendirmek”in Türkçede zıt manalar kazanması gibi.

Ahlakî tutumu “siyasal erkin elinin kolunun bağlanması” gibi anlayan ve anlatanlar bir yandan onu kendi emellerine ulaşma yolunda bir kısıt olarak görürken diğer yandan kitlelerin gözünde kendi meşruiyetlerini sağlayan retorik kaynağı olarak tüketmeyi sürdürür. Retorik (sahiplenilmiş, el konulmuş) İslâm dindarâne bir yaşayış öngörmez, İslâm’ın sosyal hayata rengini vermesini şart koşmaz. Hatta mümkünse ortalıkta fazla görünmemesi tercih eder. Bu bakımdan toplumun en seküler, en marjinal, en ideolojikleşmiş zıt kutuplarıyla bile, fakat özellikle de apolitikleşmiş kitlelerle kolayca ilişki içine girebilir. Siyasal tarihimizde İslâm’ın giyilip çıkarılabilen, teklif eden ama tehdit etmeyen bir fikre dönüşmesi bu retorikle mümkün olmuştur. Üstelik retorik, paylaşım açısından daha kârlı bir sosyo-ekonomik düzen kurma potansiyeli taşıyorsa homojenize olma şartı aramaksızın birçok zıt politik entiteyi kendi çatısı altına çekebilir. Sağcılık, muhafazakârlık ve Turancılık referanslı çeşitli figürlerin gevşek bir doku teşkil etse de retorik İslâm’da buluşması, hatta sol-liberal tabanlı seçmelerden oy çekebilecek konuma gelmeleri ancak ortak “güç istenci”yle açıklanabilir. Siyasi mühendisliğin mantığı gereği güç istenci, paydaş sayısı arttıkça büyüyen bir pastadır. Ganimet odaklı oluşumlar hep bu mantığın ürünü olmuştur.

İnsan neyi ganimet biliyorsa hayatı da o bilinç etrafında şekillenir. İster İslâm’ı sahiplenen retorikçilerden olun ister İslâm’a sahibinin muradı doğrultusunda sahip çıkanlardan olun işin ucunda hep bir ganimet vardır. Retorikçiler dostunun dostunu dost ve düşmanının düşmanını dost bilerek, yapay koalisyonlar ve geçici konsensuslar üzerinden ganimete ulaşmayı mubah görür. Bunlar aptal insanlar değildir, yani dost-düşman dediklerini gerçekten dost-düşman sayıyor değildirler. Ama akıllı da sayılmazlar, çünkü ganimet diye bildikleri şeyler sadece dünya hayatı ölçeğinde değerli sayılabilecek cinstendir. İkinci kesimdekiler ise dost ve düşmanlarını “Mülkün Yegâne Sahibi”nin koyduğu yalın ve yalçın ölçütlere göre belirleme azmindedir. Onlar iki dünyada da gına getirilmeyecek bir ganimetin peşindedir. Onlara göre vatan toprağı devremülkleştirilemez ve millet devekuşu bir hayat formuna mahkûm edilemez.

Muhammed SARI (17 Zilhicce 1447 - 3 Haziran 2026)

İÇE DOĞRU DİYALEKTİK, DIŞA DOĞRU DOKTRİNER

Muhammed Allah’ın resûlüdür. O’nun maiyyetindekiler ise küffara karşı çok çetin, kendi aralarında gayet merhametlidirler. (Fetih, 29)

Şahlık devri İran’ında halkın dindarâne hayatına mukabil devletin seküler bir nizamı vardı. 1979’daki Humeyni devrimiyle birlikte halkın fikriyatının devleti müslümanlaştırdığı kanaati uyanmıştı hemen herkeste. Türkiye’de MSP geleneğinden gelenlerin çoğu bu kanaat yüzünden devrimcilerin Şii karakterini göz ardı etmeyi seçmişti. Hâlbuki 1979’dan sonra olan şuydu: İran devletinin içi kıpkızıl olduğu halde dışı koyu yeşile çalıyordu. Karpuz gibi. Başlangıçta yemyeşil görünen halk kitleleri ise sıcağı gördükçe domates misali kızarıp bozarmaya başladı. Şahlık öncesindeki devlet-millet çatışması devrim sonrasında katmerlenerek, daha önemlisi bütün Müslümanları zan altında bırakarak bugünlere kadar geldi. 

Türkiye’de işler göründüğünden her zaman daha karmaşıktı. İnkılâpların başladığı yıllarda Türkiye’de ne devletin ne milletin rengini belli etmesine müsaade edilmişti. Bununla birlikte tek parti yıllarında devletin seküler, milletin dindar olduğu kabulü yaygındı. Ama şunu unutmamak lazım: Devlet adım adım “sekülerleştirilmişti”, yani bir istihâle geçirmişti. Millet ise dindar kalmıştı, büyük şehirlerdeki elit çevreler hariç sevâd-ı azamın hayata bakışında köklü bir değişiklik olmamıştı. Ne var ki Demokrat Parti’den itibaren neredeyse aralıksız başta kalan sağ/muhafazakâr iktidarlar boyunca “devleti İslâmlaştırmak” fikri o derece büyük bir hedef ittihaz edildi ki “milletin sekülerleşmesi” yolundaki ikazlar asla önemsenmedi. Kızıl elmanın içini küf yeşili kapladı.

Müslümanlar, bilhassa da Türkler olarak renklerden önce ayrımları netleştirmek zorundayız. “İç” dediğimiz hem devletimizi hem milletimizi kapsamıyorsa, “dış” dediğimizde müslüman olmayanları kastedemiyorsak ya inkılâpçıların ya devrimcilerin değirmenine su taşıyoruz demektir. Kime hizmet ettiğimiz anlaşılmasın diye bir zaman renksizliğe vurgu yapıyor, başka bir zaman ise rengârenk bir görünüm arz ediyoruzdur. Her varlık, kendini ve diğer varlıkları sınırlar üzerinden idrak eder. Ve her varlığın kendine mahsus bir aydınlığı ve rengi vardır. Maalesef bebekler gibi nesne sürekliliği ve nesne ayrılığı idrakinden yoksun hâlde, doğuştan veya travma kaynaklı renk körlüğüyle malûl hâlde yaşayıp gidiyoruz. Dünya sistemine hizmet eden odaklar bu hastalıklarımızdan azami kâr sağlıyor. İç dünyamızdaki zıtlaşmalardan doğan enerjiyi hayra kanalize etmek için “içe doğru diyalektik” bir yol izlemeli; dış dünyadaki tektipleştirme politikalarından doğan kimliksizleşmeye direnmek için “dışa doğru doktriner” bazı kararlar almalıyız.

Meramımı anlatabilmek için “öz ve biçim”, “tefrid ve tecrid”, “tahkik ve taklid” gibi kavramlar da tercih edebilirdim. Bütün risklerine rağmen diyalektik ve doktrineri kullandım. Elbette bu kavramları alışılagelen tanımlarını, tarihsel yüklerini bir kenara bırakmak şartıyla kullanıyorum. Kolayca anlaşılabileceği gibi diyalektiği iman ile, doktrinerliği İslâm ile ilişkilendiriyorum. Fakat bazılarınıza ilişki ters kurulmuş görünebilir. Yani iman bir emin olma hâlidir, dolayısıyla orada diyalektik (cedel) olmaz diyebilirsiniz. Diyalektik kavramıyla imanın kendisini değil derecesini korumanın yolunu işaret etmek istiyorum, hepsi bu. İmanı stabil ve kaybedilmeyecek bir hâl diye anlamadığım, her daim tazelenmesi gereken bir bağ olarak gördüğüm için onu diyalektikle birlikte anıyorum. İslâm’ı ise dış dünyanın destabilizasyonu karşısında bir mahfaza, kendini böyle bir dünyadan ayrı tutmanın tek yolu olduğu için doktriner kelimesiyle ilişkilendiriyorum. Yoksa İslâm adı altında başka öğretilerin yayılmasına kılıf uydurmak için değil.

Şii İran devleti iman bahsinde ehl-i sünnet akidesinin dışına düştüğü için salt doktrine dayalı bir dünya tasavvuruna bel bağlamak zorundaydı. Kimliklerine olan ifrat derecesinde tutkuları diyalektik bir süreç olan kişilik gelişimilerini de baştan akamete uğrattı. Çünkü Fars devletini doğrultması umulan milletin kendisi de itikaden kabul edilemez noktadaydı. Modern Türk devleti ise kimliği söz konusu olduğunda son derece tefritçi bir tavır gösterdi. Devletin terk ettiği, gevşeklik gösterdiği, unuttuğu, üzerini örttüğü ne varsa millet onu gündelik yaşayışının içerisinde insiyaken bir tür korumaya aldı, adeta kuluçkaya yattı. Sağ-muhafazakâr iktidarlar, kişiliğimizde mahfuz tutulan kimliğimizi izhar edebileceğimiz günlerin geleceği vaadiyle yıllarca ayakta kalmayı bildi. Fakat sağ-muhafazakâr iktidarların sürekliliği devletin İslamîleşmesi anlamına gelmedi. Üstelik kitlelere terk edilen kişilik ve iman bahsi de liberal kültür sebebiyle tavsadı. Son yıllarda İslamcılaşmış ve milliyetçileşmiş Türk devleti görüntüsü kitlelerin sekülerleşmesini ve hümanistleşmesini örtmekten başka anlam taşımamaktadır. Mevcut iktidarın eğitim ve kültür alanındaki yakınmaları bu sorunun bir yansımasıdır. Sanki millet kimlik ibrazı ve kişilik izharı talebinde bulunsa ilk yan çizecek kendileri değilmiş gibi. Özetle; İran devleti ve milleti ifratçı/kuralcı karakteri sebebiyle diyalektiği/ahlâkı hayattan dışlamış, arkaik ve marjinal kalmıştır. Türk devleti ve milleti ise bir türlü doktriner/hukukî bir karaktere bürünmediği için tefritçi/yetersiz bir konuma gerilemiş, çocuksu ve lümpen kalmıştır. 

“İçe doğru diyalektik, dışa doğru doktriner” ibaresi ana ilkenin iki veçhesini ifade etmeye yarar. O ilke tutarlılıktır. Müslüman için diyalektik de doktrinerlik de tutarlılığın teminine hizmet eder. Müslüman dışa doğru İslâm’ın emir ve nehiylerine titizlik gösterdiği gibi, imanın gereği olan içe doğru sorgulama ve tazelenmeyi de asla ihmal edemez. Dışa doğru kokumuzun güzelliği kadar içe doğru tadımızın güzelliği de vazgeçilmez önemdedir. Aksi takdirde diyalektiği veya doktrinerliği asıl gaye bilerek yoldan sapmak işten bile değildir.

Muhammed SARI (3 Receb 1446 - 2 Ocak 2025)

AHİRET TARLASINDA AFYON ÜRETMEK

Yaşım çok az şeyi anlamama müsaade eder. Yeteneğim ise anladıklarımın çok azını anlatmaya. Fakat okumak, yazmak, düşünmek, hayatı rikkatli yaşamaya çalışmak sayesinde zaman ve mekân biraz olsun genişleyebiliyor, ileriye ve geriye doğru nispeten rahat hareket edebiliyorsunuz. “Ömür” ve “hayat” mefhumlarının aynı şey olmadığını sanat ve düşünceyle temas ettikçe anlıyorsunuz. Dahası, insan varlığınızın nerelerden başladığını ve tahmin edilemeyecek kadar uzak bölgelere sarktığını hayretle, haşyetle fark ediyorsunuz. Kendinden taşabilmenin verdiği güçle olsa gerek geçmiş ve gelecek, tarih ve tabiat, hayat öncesi ve ölüm sonrası hakkında birtakım görülere ulaşabiliyorsunuz. Buna gaibe muttali olmak denemez elbette. Kantçı bilgiye yabancı olduğumu söylemeye çalışıyorum sadece. “Ben aklın sınırlarını inanca yer açılsın diye belirlemeye çalıştım.” demişti Kant. Hayır, biz Müslümanız. Bizim bilmemiz ile inanmamız birbirinden ayrılamaz.

Terim, kavram ve tanımlar yerine dünyaya tavırlar ve tutumlar üzerinden bakmayı yeğliyorum. Gerekmedikçe yüklü isimlendirmeleri doğrudan kullanmamaya dikkat ediyorum. Terimlerin içinde ben yoksam, kavramlarda benden bir şeyler yoksa, birtakım hazır tanımların yardımını hissetmiyorsam onlara ihtiyatla yaklaşıyorum. Kişiliksiz terimlerin, kavramların, tanımların tıka basa dolduğu zihinlerimizle bugün daha özgür olduğumuzu iddia ediyoruz. Hep böyle olur zaten: Kalın kafalılık ve köle ruhluluk birbirini besler. Büyük şair yıllar önce “Din yardım eder, teori acımasızlığı öğretir.” demişti. Hayat kurtaran bir sözdü. Hâlâ kurtarıyor. Yine de ufak bir ilave yapmama izin verin: Yardım ediyormuş gibi görünen teorinin foyasını meydana çıkarmak ve din namına gerçekleştirilen acımasızlıkları boşa çıkarmak şartıyla. Dine dönüşmüş teorileri ve teorilerden ibaret hâle gelmiş dini red şartıyla.

İnandığımızı söylediğimiz şeyleri bir gün bizzat görüp bileceğimizi hakikaten kabul etmiş olsaydık gördüklerimizi inanç diye bellemek tehlikesinden korunabilirdik. Gelecek zaman sigasıyla anılan ahiret bildiğimiz mânâda gelecekte değil şimdidedir. Ahireti bir tür uzak gelecek olarak tasavvur edenler inandıklarını görmekten mahrum kalıyor, gördüklerine inanmaya başlıyor. Böyle kişiler ahiret tarlasında afyon üretiyordur artık. İmal ettikleri afyon sebebiyle halüsinasyon ve hezeyanlara maruz kalmışlardır. İlerleme afyonuna maruz kalıp geriden gelen bir millet olduğumuzu kabul ettiğimiz günden beri iki katlı tuhaflık yakamızı bırakmıyor: Sanayileşme ve kalkınmanın ferde, tabiata ve topluma verdiği hasarı biliyoruz fakat tarihte eşi görülmemiş bir determinist boyun eğiş yüzünden o yoldan bizim de geçmemiz gerek diyoruz. Teknolojinin insan ruhunu nasıl örselediğini biliyoruz ama önce çağa ayak uyduralım, gerisini sonra düşünürüz diyoruz. Bu mantığa göre teknolojik güç onu ele geçirmek isteyeni belki hep vezir etmiyor ama ondan mahrum kalanı kesinlikle rezil ediyor… Öyleyse kopsun kıyamet!

Gücü ilah belledi birileri. Yol hâlâ bu yoldur. Kötülüğe bulaşmamaktan ve kötülüğü tanımlama dirayeti göstermektense ona göz yummaya mahkûm bir zihin sefaleti hayat tarzı diye benimsetildi. Zor ama haysiyetli bir hayat yaşamaktansa zorbaların yancılarından biri olmak marifet sayıldı. Teoriyi kopyalamak makbul, teorinin eleştirisini uygulamak yersiz bulundu. Hesabını sormadığımız her kötülük dönüp bizi hesaba çeker oldu. Yolun yarıdan çoğu geçildi Türkiye adına. Herkes kendi muhayyel perisûretine kavuşacağı varsayımıyla sürüklenmeye devam ediyor. Gerçekler caddelerde anadan üryan gezse de görmezden gelmeye çalışıyoruz. Belki “dünya sistemi” tezini artık komplo teorisi deyip inkâr etmiyoruz ama milletlerin kendi kararlarını verdiklerine de inanmak istiyoruz. Politik manipülasyonun medyatik algoritmalar aracılığıyla olağanlaştırıldığını dakika dakika tecrübe ediyoruz ama seçmen denen insan türünün kararının kendi vicdanına ait olduğunu da iddia ediyoruz. Orijinal görünme endişesine boşverin ve kendi iyiliğiniz için şu soruları cevaplamaya bakın: Düşüncelerimiz bizim düşüncelerimiz mi? Bu sözler gerçek düşüncelerimizin ifadesi mi? Yaptıklarımızı hür irademizle mi yaptık? Ne yaptığımızı biliyor muyuz peki?

Muhammed SARI (3 Cemaziyelevvel 1446 - 5 Kasım 2024)

MESELELERİ KİM KONUŞACAK?

Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki “Elâlemin ağzı torba değil ki büzesin!” sözünü işittiğimde ilkokuldaydım. Hoca, oğlu, eşeği ve çokbilmiş köylüler arasında yaşananlar değil de fıkranın sonunda insanların ağzının torbaya benzetilmesi ilgimi çekmişti. Torba ağızlı insanlar imajı garip, komik çağrışımlar yapmıştı çocuk muhayyilemde. Torba ağızlı insanlar çiziktirdiğimi bile hatırlıyorum. Lise çağlarımdan hatırladığım ise bir reklam filminin herkesin diline doladığı replikti. İşinin ehli olduğu halde sözünün dinlenmemesine köpüren bir kamyoncu ikide bir “Ağzı olan konuşuyor!” diyordu. O reklamdan sonra Türkiye’de ağzı olan herkes birbirine “ağzı olan konuşuyor!” diye çıkışmaya başlamıştı şakayla. Reklam altın çağına giriyordu. Viral karakterli süper iletken, süper yapışkan mem’ler kolektif bünyede ilk kez medya içerikleri aracılığıyla test ediliyordu. 2000’lerden sonra anladık ki 19-20. asırlarda kanser hücresi mantığıyla büyüyen kapitalizm, 21. asırdaki yayılışını virüs mantığıyla sürdürecek, düşmanlarına karşı mücadelenin boyutlarını ve cephelerini alabildiğine genişletecekti. Gerçekten de 2000’lerden sonra sosyal medyanın dünya çapında genel kullanıcıya ulaşmasıyla yukarıdaki fıkra ve reklam sözleri esprisini kaybetti. Torba ağızlılık norm haline geldi, normların anormalliğini izaha fırsat bulunamadı. Sadece bu iki cümle değil, genel olarak “söz” mefhumu küresel bir saldırıya uğradı. Havadan, sudan önce söz önce kirletildi, hayvan ve bitkilerden önce sözün nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Demokrasinin en tipik, en şehvetli dışavurumu olan ifade özgürlüğünün kitlelere teşmili hayır getirmedi. Katolikçe sansürün hayır getirmediği gibi. “Zor zamanda konuşmak” cesaretini gösteren az sayıda insan yasakçılar karşısında mazlum kitlelerin sesini duyurmak adına gerçekten büyük bir imkândı, bir fedakârlık eylemiydi. Konuşmanın eylemeğe neredeyse denk olduğu zamanlardı onlarınki. Bugünse konuşmayana bir zekâ geriliği ve fonksiyon eksikliği şüphesiyle bakılıyor. Öyleyse tersini mi yapmalı? “Herkesin konuştuğu zaman”da susmalı mıyız? Susma hakkımızı kullanarak bir imkânı yeniden ele geçirebilir, yeni bir feda eylemi gerçekleştirebilir miyiz? Maalesef hayat böyle basit denklemlerle yürümüyor. Zor zamanlarda en doğru iş “konuşmak” idi, ne var ki konuşmanın kolay olduğu zamanda yapılacak en iyi şey “susmak” değil. Teorik nazar simetriye bayılır, fakat hayat kendini asimetrik karşılık vermeyi bilenlere açar.

Söz saldırıya uğradı. Daha incelikli üslûp kullanarak, daha az konuşarak veya sessizliği seçerek söze itibarını yeniden kazandıramayız. Bunlar faydasız değil yetersiz tedbirlerdir. Bu yolu takip edenlerin medium’lardaki ve media’lardaki etkisizliğine bakılırsa ne kastettiğimiz anlaşılacaktır. Liberal demokrasinin ürünü olan sosyal medya her şeyi söz ve gözden ibaret kılarak kelimenin ve görüntünün içini boşaltmıştır. Başıboşluk içiboşluğa varmış görünmektedir. Bu boşlukta istediğini söyleyen istemediğini işitiyor, bunun üzerine kendi de istenmeyen şeyler söylemeye başlıyor ve istendik sözlerin oranı kendiliğinden düşüyor. İstediğime bakarım diyen istemediklerini de görmeye maruz bırakılıyor, hatta istemediği halde bir şeyler göstermek zorunda kalıyor fakat yine de bundan vazgeçmiyor. Fasit daire böylece tamamlanıyor. Çevrim içi dünya bu kasnağın büyük bir hızla dönmesine bağlı. Hızla dönen kasnak muazzam bir güç üretiyor. Bu yüzden bunun bir avara kasnak olduğunu zannetmek hata olur. Bir güç varsa talipleri de sahipleri de vardır.

Yüz yüze konuşmak insanların bir cemaat ve cemiyet hayatı sürebilmelerinin temel şartlarından. Taraflar yüz yüze baktıklarını bakacaklarını bilerek konuşur ne konuşursa. Art zamanlı olmakla birlikte yazılı iletişim de tarih boyunca sözlü geleneği tamamlayıcı bir işlev üstlenegelmiştir. Yazılı söz belli bir mantık ve belagat süzgecinden geçtiği için muhatabına mümkün olduğunca optimize edilmiş halde ulaşır. Okuyucu ise yazılı sözü anlama ve cevaplama konusunda makul bir zamana sahiptir. Matbaa devriminin şokuna ve posta teşkilatının gelişmişliğine rağmen 20. asır başlarına kadar genel görünüm budur. Televizyon ve internetle birlikte hem konuşma ve yazmanın doğası hasar almış hem de bu fiillerin sırası karmakarışık hâle getirilmiştir. Bugünkü uzaktan erişimli ve eşzamanlı iletişim teknolojisi hem eş-mekânlılığı ve yüz-eşleşmesini (yüzleşmeyi) gereksiz gösterdiği için hem de dinleme-anlama-cevaplama sürelerini minimuma indirdiği için sayısız hastalık üretmektedir. Söz ne kadar beliğ ve iktisatlı, görüntü ne kadar sade ve doğal olursa olsun dijital mecranın mantığına hizmet etmekten öteye pek geçememektedir. İnsanın insana deva olmasının şartı birbirlerine söyledikleri ve gösterdikleri anlık şeyler değil, süreç içinde hangi hâli aktardıkları, yani görünür ve görünmez gerçek fiilleridir. Âyinemiz daima iştir. Konuşmak kendi başına hiç mesabesindedir.

Konuşmanın arkasında fiil olmak zorundaysa her fiilin de bir faili olmak zorundadır. Konuşalım eyleyelim ama kim olarak? Bir mesele hakkında konuşma hakkı o meseleyle “olmazsa olmaz” ilişkisi kurmuş insanlara aittir. Bitmedi; konuşma hakkı olan insanlar arasında da öncelik sıralaması vardır. Öncelik, meseleyi en iyi bilen ve bildirebilenlerindir. Hak umumundur evet, ama öncelik seçkinin olmalıdır. Bilginin mertebelendirilmiş doğası gereği bu böyledir. Bu iki kesim dışında bir meseleyi hayat-memat meselesi olarak görmeyenlerin konuşmalarına ihtiyatla yaklaşmak, sözlerine itibar etmemek gerekir. Türkiye’de “Allah bir” demeleri ile aksini söylemeleri arasında hiçbir fark olmayan milyonla insan türedi. Bu insanları doğrudan muhatap almama hakkımız mahfuzdur. Îrapta mahalli olmayan insanlardır bunlar. Gerçek böyle olduğu halde vara vara geldiğimiz yer, cedel meraklısı kimselerinin müptezel kimselerle münazaraya tutuşması olmamalı. Pavyonda, meyhanede tebliğ yaptığını sananların durumu neyse sosyal medyadaki münazaracıların durumu da odur. Kimse “dijital çağın gerekleri”nden, yeni mücadele mecralarından bahsetmesin. Münazara “ötekinin iknası” üzerinden kendi imanını onaylatma ihtiyacının ve örtülü bir “özür beyanı” psikolojisinin yansıması olmuştur çoğu kez. Başkalarına açıklama yapmaya vaktimiz yok, varsa bir kabiliyetimiz bunu kendimiz için bir değer üretmeye hasretmeliyiz.

İnsanlara önce üslûbumuz, sonra mevzumuz, en sonunda kim oluşumuz ulaşır. Hakikat tam aksidir: Kim olarak söylediğimiz ne söylediğimizin önünde, nasıl söylediğimiz ne söylediğimizin gerisindedir. Bu sıralamayı muhafaza ettiğimiz sürece meselelerin karmaşıklığı gözümüzü eskisi kadar korkutmayacaktır. Meselelerimiz karmaşıktır ama kördüğüm değildir. Özellikle başımızı ağrıtan kültürel alanlar söz konusu olduğunda bağların düz değil çapraz bağlandığını bilmek faydalı olacaktır. Yani Türkiye’de edebiyatta kökleşmek için tarih bilmek, tarihe hakkını vermek için felsefe okumak, felsefeden faydalanabilmek için siyaset ve iktisat bilmek zarureti vardır. Bilhassa Türkiye’de böyledir. Bağlantıları çeşitlendirebiliriz; fakat sözün özü şu: Hayatî meselelerimizi, bilgiyle tahkim edilmiş sözler eşliğinde, kefaretini ödemiş yahut ödemeye hazır kimselerin konuşmasına muhtacız. Sonrası sonra gelir. 

Muhammed SARI (14 Zilhicce 1445 - 21 Haziran 2024)

YAŞAYABİLİR TÜRKİYE, YAŞANABİLİR TÜRKİYE

Mistikler, hayatı öz ve kabuk olmak üzere iki unsurdan mürekkep sayar ve aslolanın özde, soyutlamada bulunduğuna inanır. Materyalistler ise hayatı varlığın dışlaşmış tezahürlerinde, maddenin ve hadiselerin somutluğunda arar. Hayatın ne ile kaim olduğu, kavranabilecek bir cevherinin olup olmadığı; iç-dış, öz-kabuk, mana-madde ayrımlarının gerçeği ne kadar isabetle yansıtabildiği tartışmaları iki taraf nazarında da sürüp gitmektedir. Müslümanlığın meseleye yaklaşımı kuşatıcıdır, öz ile formu birbirinden ayırmamaya, hayatı bio-kültürel bir bütün olarak görmeye eğilimlidir. Müslümanlar mistik veya maddecilerden hangisine bel bağlarsa diğer yanlarının eksik kalacağını ve o eksikliğin felaket getireceğini bilmiştir. Nitekim bu bağlamdaki mesellerinden biri şöyledir: “Köyünden genç yaşta uzaklaşıp dağ başlarında hayat süren, kar ve pınar suları içip tabiatta bulduğu et ve otları yiyerek karnını doyuran, köydekiler gibi para pul kaygusu çekmeyen bir adam varmış. Yaşadığı tabii hayat sayesinde yetmişinde bile cildinin pürüzsüz görünmesi, kaslarının sağlamlığı, dişlerinin tastamam olması ahalinin dilindeymiş. Ne var ki tabiata hâkim olduğunu sanan adamcağız günün birinde aç bir kurda kafa tutmaya kalkmış ve kurt da bu dolgun lokmayı kolayca avlayıvermiş. Haberi duyan köylüler üzülmüş ama şaşırmamışlar. Böyle olacağı belliydi, demişler. Aynı köyde yaşayan, zengin fakir herkesin sevip saydığı bir başka adam daha varmış. Gecelerinin tamamını ibadetle geçiren, gündüzleri dişini tırnağına takarak başkalarına hizmet yolunda çalışan bu iyiliksever ve cömert adamcağız sonunda bedenini öyle yıpratmış ki otuz beşine varmadan basit bir soğuk algınlığıyla yatağa düşüp ateşler içinde öbür tarafa göçüvermiş. Haberi duyan köylüler çok üzülmüş ama yine hiç şaşırmamışlar. Böyle olacağı belliydi, demişler.” Hikâyecikten anlaşılan o ki adamları öldüren onların en karakteristik yönleridir. Aynı şey bizim için de geçerli: Ölümümüzü hayat tarzımıza borçluyuz. Dengeden uzak ve tek yönlü hayat tarzımıza. 

İslâm’ın getirdiği hayat ölçüsü, mistik veya materyalist her türden perhizciliğe ve iddiacılığa mesafeli durmayı gerektirir. İslâm’da hayatın anlamı ve değeri hakkındaki nihaî hüküm insanların muhakemesine (fantezilerine) bırakılmamıştır. Fakat kendinde bu hakkı vehmedenlerin kurdukları zulüm düzenini bugün tarih diye okutuyoruz. Din başka, tarih başka bir şey anlatıyor bu yüzden. Mütegallibe, yaşamanın mânâsı tartışmasını kenara bırakmış, yaşama hakkı üzerinde tek söz sahibi olma stratejisine yönelmiştir. Resmî tarih anlatılarına bakıldığında kimin yaşayıp yaşamayacağına zorbaların karar verdiğini görürüz. Âdemoğlu Kur’ân dışında güçlülerin tarihine karşı haklıların tarihini yazan bir kitap okumadı. İslâm insanın yaşayabilme hakkını önemsemiş ve bunu korumak için yaşanabilir bir çevre kurma gücüne sahip olmayı teşvik etmiştir. İkisi arasındaki ilişkiyi münavebeli olduğunu vaz etmiş fakat aralarında hiyerarşi kurmamıştır. İslam’a göre i) ideal durum haklıların güçlü olmasıdır, ii) güçlü olsa da olmasa da insanlar haklılıklarını muhafaza etmekle mükelleftir, iii) güçlülüğü haklılığın ön şartı sayanlar veya haklılığı güçlülüğe feda edenler ziyandadır. Şeyh Edebali’ye atfen zikredilen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözü ilk bakışta devleti insanın önüne koyarak bir hiyerarşiyi haklılaştırma çabası gibi anlaşılmaya müsaittir. Bu kasıtla söylenmişse ve bu şekilde anlaşılıyorsa bu sözün yeri çöp tenekesidir. Kriz anlarında öncelikler değişir, fakat sair zamanlarda olağanüstü hâli kalıcılaştırmak hayat hakkının gaspı anlamına gelir. 

Hak ve gasp… Türkiye’nin yakın tarihini anlatırken bu iki kelime etrafında dönüp durmak zorundayız. Uzun lafın kısası şu: 1950’ye kadar “yaşayabilir bir Türkiye” planladıklarını söyleyenler onun yaşanabilirliğini hesaba katmadılar. 1950’den sonra “yaşanabilir bir Türkiye” istediklerini söyleyenler onun yaşayabilirliğine katkıda bulunmadılar. Türkiye’de siyasiler ve zenginler ülkenin yaşayabilirliğinin yükünü halka yükledi, yaşanabilirliğinin kaymağını kendine sakladı. Dünyada yaşayabilirliği ile yaşanabilirliği birbiri aleyhine konumlandırılmış başka bir ülke yok. Hâl böyleyken Türkiye neyine güveniyor diye sorabiliriz. Türkiye’nin altında yatır mı var bomba mı? Türkiye’ye dokunulup dokunulmayacağının garantisi var mı? Kendimizle övünürken aç bir kurda mı yem olacağız, ahalinin övgüsüyle sarhoşken içimizdeki bir kurda mı teslim olacağız? Günü geldiğinde bizim arkamızdan da mı “Böyle olacağı belliydi!” diyecekler. 

Flora ve faunasıyla fizikî coğrafya, âmirleri ve memurlarıyla resmî kurumlar birer kabuktur. Türkeli’nden maksat daima onun insan kalitesi, hayata yüklediği anlam ve tarihe getirdiği dinamizmdir, öz budur. Ne var ki 1923’ten sonra yaşatılmaya değer bulunan, yaşamasına müsaade edilen kabuk olmuştur. Coğrafya ve kurumlar Türkiye’nin yaşayabilirliğine tanınan azamî alanın somutlaşmış hâliydi, Türklük o kabukta dondurulmuştu. Yaşayabilirliğinin sınırları Türkiye’nin yaşanabilirliğinin önüne engel gibi kondu. Böylece, yaşanabilir bulunmayan ülkenin yaşayabilirliği de tartışılır hâle getirildi. Var olmak var kalmaya yetmedi, var kalmakta zorlananın gerçekten var olup olmadığı sorgulanır oldu. Bu meyanda “önce vatan” deyişimizin sınırları, coğrafyayı ve kurumları kapsadığı hatırlanmalıdır. “Önce vatan” yaşayabilirliğin aciliyetini, kabuğun vazgeçilmezliğini vurgular. Sorun “önce vatan”dan sonra ne geleceğidir. Çünkü sonra gelen, önce gelene ne anlam yüklediğimizi açık edecektir. Bu sebeple “sonra can, sonra canan” diyen nefsperestleri hızlıca eleyebiliriz. “Önce vatan”ın ardından “yine vatan” ve “hep vatan” safhaları gelir. “Önce vatan” fizikî varlığımızın, “yine vatan” hukukî varlığımızın, “hep vatan” tarihî varlığımızın ikrarıdır.

“Can, cihan hepsi de boş, ‘gâye’dedir varsa hayât.” Süleymaniye Kürsüsü’nde böyle diyor Âkif. Dünyada bulunuş gâyesini (özünü) bilememiş Türkleri ne coğrafî konumları ne hukukî tezleri ne tarihî anlatıları kurtarmaya yetecektir. Yaşamaktan ve şiirden ben bunu anlıyorum. 

Muhammed SARI (24 Şevval 1445 - 3 Mayıs 2024)