Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OYUNUN DÖNÜM NOKTASI

İnsanlar yaş alıp olgunlaştıkça zaman ve mekân üzerine daha çok kafa yorar. Hayat denilen sahnenin dekoru ve zemini üzerine düşünürken bulur kendini. Kurulum üzerine. Kuruluş üzerine… Gençlerse zaman-mekân kesitinde gerçekleşen hareketle ilgilenir daha çok. Aksiyondur onlar için sahneyi ve diğer her şeyi “görünür” kılan. Hareket yoksa varlık yok hükmündedir onlar için. Gerçi hareketi algılamak ve takip edebilmek az marifet sayılmaz. Çünkü çoğu insanın dikkat ve algı kapasitesi hareketi bile takip etmeye yeterli değildir. Hareket eden figüre, hatta figürün jestlerine, mimiklerine, kostümüne takılıp kalır insanlar. Oyun takılıp kalmamayı bilenlerin nazarına görünür. Diğer deyişle: Bir oyunu, oyunun içindekilere bakarak göremeyiz. Oyunu gerçek manada görmek için “oyun içinde oynanan oyun”u görmek gerekir. Oyunun ritmiyle kendi ritmimiz arasında bir asenkron yaratmadan, yani akışın dışına çıkmadan oyunu göremeyiz.

Oyunun dışına çıktığımızda akla gelen ilk soru, içinde yaşadığımız (daha doğrusu hapis tutulduğumuz) kapitalist oyun tarzının ne zaman ve nerede başladığı olacaktır. Teorik ihtilafları bir yana bırakırsak bilgilerimiz bizi 19. yüzyıl Avrupa’sına götürecektir. 1815’te başlayıp 1848 ve 1871’deki kritik kırılmalara rağmen 1914’e kadar uzanan hat boyunca kurulmuş bir dünya sistemi sahnesi var karşımızda. Oyunun küreselleşmesi de kılcallaşması da bu hattın işlerliğinden doğan maddi ve sembolik bolluk sayesindedir. Kurulumunda rol alan ülkeler hâlâ sahnededir ve rolleri aşağı yukarı aynıdır: Amerikanların silahı bol. İngilizlerin toprağı bol. Almanların parası bol. İsrail ise bizzat bunlar eliyle silahlandırılmış, topraklandırılmış, paralandırılmış bir unsur olarak başyardımcı rolündedir. Kurulumda yer almadığı hâlde şu sıralar oyunda görünen iki unsur daha var: Kürtçüler kendilerine vadedilen şeylerin zenginidir henüz. Hesaplarına göre kiminden silah, kiminden toprak, kiminden para alacakları vardır. Yani onlar da bolluğa kavuşmak hayaliyle girmiştir oyuna. Başından beri sadece Türkiye’dir bolluk yüzü görmeyen. Silaha değilse de paraya sıkışıktır. Toprağı değilse de vakti dardır. 

Bunca sıkışıklık ve darlık üzerine bir de kast-ı mahsusa ile dünyadaki ve bölgedeki hadiseler Türkiye aleyhine hızlandırılmıştır. Hızlandırmanın gerekçesi dâhiyâne: Vaktimiz olmadığı için gaza basıyoruz! “Haklının acelesi yoktur.” diye bir söz var. Türkiye bu sözün muhatabı olabilecek bir konumu 1923’te benimseseydi bugün telaşa kapılmasına gerek kalmazdı. Birkaç yıl önce “Türkiye hızlandırılıyor!” demiş; ince ince ölçüp biçmemiz, en çok teenniyle hareket etmemiz gereken safhada hiç düşünme aralığı bırakılmamasından yakınmıştım. Türkiye’yi hızlandıranlar şunu biliyor: Gözler ellerden hızlı olamaz. Eller ve ışıklar hızlı, müzikler ve alkışlar güçlü ise bu senkronize şov kendini izletir. Ekim 2024’ten beri ortada bizim de parçası olduğumuz bir şov var ama aktör müyüz, seyirci miyiz, rejisör müyüz bilinmiyor. Şimdilik şöyle denebilir: Aktör veya yönetmen değiliz ama gecenin özel davetlisi biziz ve bize eşlik eden arkadaşımızdır. Gözler sahnede değil, bizim üzerimizde:

Biz dünya sistemi sahnesini özel davetli olarak, sahneye çok yakın bir mevkiden, yarı pasif bir konumda seyrediyoruz. Fakat bu yakınlık sahnedeki şovmenin ellerinin hızına karşı bir avantaj sağlamıyor. Yüksek ses ve parlak ışıklar dikkatimizi toplamaya mani oluyor. Sahnedekiler ve sahneyi gerilerden seyredenler bu bakımdan birbiriyle uzlaşır pozisyondalar. Şov onlar için sergilenmiyor ve arkadakiler de zaten o mesafeden el çabukluğunun sırrını çözemeyeceklerini biliyor. Satanlar razı, alanlar mecbur. Bütün büyük şovlar gibi bu şov da bilete en yüksek fiyat ödeyen ön sıralar için sergileniyor gibi görünüyor. Hâlbuki şovu mümkün kılan salt para değil, localarda oturan salon sahiplerinin himayeleridir. Loca sahipleri herkese tepeden, mütekebbirâne bakıyor. Arkadakiler sahneye bakmayı çoktan bırakmış, meraklı gözlerle salonu ve locayı seyrediyor. Şovu en önden izleyenlerin durumu ise hiç iyi değil. Arkalarından ne işler çevrildiğini görme bakımından en dezavantajlı durumda olanlar onlar. Arkasındakiler katil mi, casus mu, hırsız mı göremiyorlar.

Biletleri satan ve sattıranların, alan ve aldıranların ilişkisi bir tür denge hâlindedir. Biz ön sırada oturup da olan bitenden bir şey anlamayanlar ne alıyor ne satıyoruz. Bu da şovun uzamasına, tatsızlığa sebep oluyor. Almıyoruz çünkü önce malı görmek istiyoruz. Satmıyoruz çünkü sahnede değiliz. Hem satacak nemiz var, orası da tartışmalı. Evet, bilete para ödemedik ama cemiyete katılmak için kiraladığımız kılık kıyafetin kesede açtığı büyük delik canımızı yakıyor. Parasını verip girseydik daha ucuza gelebilirdi. Keyifsiziz. Buna rağmen bize eşlik eden arkadaşımız ikide bir kolumuzu dürtüp şov bir harika değil mi diyor, alkışlayalım!... Alkışlayalım tabii ama inanasımız gelmiyor. Bunun alt tarafı bir illüzyon gösterisi olduğunu biliyoruz, kendimizi kaptırmıyoruz. Bir illüzyon gösterisi için neden bu kadar pahalı bir prodüksiyona ihtiyaç duyulduğunu da anlayamıyoruz. Bir müddet sonra arkadaşımız bizi ikna edemediğini görünce el yükseltmeye karar veriyor. Eğer alkışlamazsak bizi bir daha özel davetli olarak çağırmayacaklarını, hatta parasını ödeyerek bile bir daha şova mova giremeyeceğimizi fısıldıyor. Akla yatan bir ikaz. Ama bir daha böyle bir şov seyretmek isteyip istemediğimizden emin olmadığımız için diretiyoruz, gönülsüzlüğümüz daha da belli oluyor. Evde kalsaydık canımız sıkılacaktı. Buraya geldik, canımız daha da sıkkın. Asıl hata bizde diye düşünüyoruz, hiç gelmeyecektik, ama olan oldu bir kere... 

Biz türlü tasayla içten içe kıvranırken eşlikçimiz bir gözüyle bizi süzmeyi sürdürüyor. Gerçekten saf biri mi olduğumuzu yoksa istemem yan cebime koy demeye mi getirdiğimizi kestiremiyor. Saatine bakıyor. Vakit epeyce geç olmuş. Ya şimdi ya hiç deyip kararını veriyor. Ve sahnedeki şovmenle göz göze gelerek işmar ediyor. Şovmen kaçın kurası! Hemen çakıyor krizi ve sürpriz hamlesini yapıyor: Gecenin son gösterisi için, son büyük numara için sahneye bizi ve eşlikçimizi davet ediyor. Şok!!!

Oyunun gerisini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Fakat buraya kadar nakledilen kısmına bakarak ileriye ve geriye doğru birçok çıkarımda bulunmak mümkün. Mümkün çıkarımların kanaatimce ilki ve en önemlisi, Türkiye’nin bu küresel prodüksiyonun neresinde durduğuyla ilgili karar verme hakkının hâlâ mahfuz olduğudur. Bunun dışındaki diğer bütün okumalar Türkiye’nin çekimserliği veya edilgenliğine giden yolun mazeretlerini temin etmekten başka bir şeye yaramayacak. “Özne” mefhumunun hiç olmadığı kadar küçümsendiği bir çağda “çekimserlik ve edilgenlik” kulağa çok da kötü gelmiyor olabilir. Fakat şuna cevap vermeli insanlar: Ne dekorunda ne senaryosunda ne rejisinde yer aldığımız bir oyunun son sahnesinde kurşunu yiyen neden biz olalım? Şayet kurşun yemek kaçınılmazsa bunu neden onursuz şekilde bekleyelim ki? Oyun bitmeden ayağa kalkmazsak bunun bir oyun olduğunu ve oyunu bitirmek istediğimizi nasıl gösterebiliriz?

Küresel oyun boyunca giriş-gelişme-sonuç şemasını doğrularcasına Batı’dan dünyaya yayılan üç dalgaya şahit olduk. 19. yüzyılın kıtaları yavaş yavaş yutan sosyolojik ve kültürel dalgalanmaları, 20. yüzyılın tsunami benzeri yıkıcı ideolojik ve ekonomik dalgalanmaları, yerlerini 21. yüzyılda kısa erimli teknolojik ve psikolojik şok dalgalarına bıraktı. Yeni tahakküm biçimi en kısa sürede en büyük etkiyi almayı amaçlıyor. Bu da onu bir “şov ve şok rejimi” görünümüne büründürüyor. Böylesi maliyeti yüksek, etkisi kısa süreli bir rejimin sürdürülebilirliği yok. Sistem değer üretemeyişini başka değerleri yok ederek gizlemeye çalışıyor. Meşhur bir müzik grubunun bateristi grubun sıra dışı kariyerini özetlerken şöyle demişti: “Eskiden büyük farklar yaratan küçük bir makineydik. Şimdi özel ayrıcalıklar sunan büyük bir makineyiz.” Yolun sonuna geldik demenin şık bir yolu. Kapitalizm “sınırsız üretim-sınırsız tüketim-sınırsız kâr” prensibi sebebiyle zaten yolun başındayken sonuna varmıştı. Kürede başkasına yer bırakmayacak, küreye kendi bile sığamayacak kadar büyümüş kapitalist sistemin peşine takılıp varılacak bir yer yok. “Büyük farklar yaratan küçük makine” olmanın yolunu yeniden hatırlamalıyız. Anlattıklarım kimilerine masal gibi geliyor olabilir. Bir masal anlatmış olsam bile siz hiç masallarda masal anlatıldığını gördünüz mü?

Muhammed SARI (27 Cemaziyelevvel 1447 - 18 Kasım 2025)

SORUDAKİ HAKİKAT PAYI

23 yıldır iktidarda bulunan partinin isminin kısaltması 2000’lerin başında çeşitli biçimlerde açılıyordu. Herkes meşrebine, zekâsına, terbiyesine, niyetine, eşref saatine göre bir isim uyduruyordu. Bugün “reis! reis!” diye hâhişle, sitâyişle konuşan şuarâ, üdebâ, ulemâ, ukalâ, vükelâ tayfasının o zamanki alternatif bel altı isim önerilerini duysanız ağzınız açık kalır. (Kalır mı gerçekten?) Hepsi birbirinden ağır itham ve imalar içeren bu gayrıresmi adlandırmalar bana pek komik gelmiyordu. Kelime oyunu sevmediğimden değil; taşı gediğine koyarken hakikati de ifade edebileceğimiz bir yakıştırma arıyordum ama bulamıyordum. Kısa zaman sonra aradığım şeyin gözümün önünde durduğunu fark ettim. Hep böyle olmaz mı zaten? Bizi kör eden hırslarımız, beklentilerimiz, varsayımlarımızdır. Partinin resmi ismi başlı başına espri idi. Devlet sağlam bir espri patlatmıştı ama hiçbirimiz uyanamamıştık. Söz konusu kadro her ne yapacaksa bunu yargı organları ve finans ağları aracılığıyla yapacağını açık seçik söylemişti. Taş gediğimize konmuştu bir kere. 

Taş hâlâ oradadır. Gediğimize oturtulmuş taşla mı yaşasak yoksa taştan kurtulup gediği başka bir şeyle mi kapatsak bilemiyoruz. Orta yolcular “Kendi gediğimizi doldurmaya gücümüz yetmez ama gedikle de yaşanmaz. Hem o giderse daha beteri gelir. O yüzden hiç karışmayın.” deyip işin içinden sıyrılıyor. Fakat mesele yukarıda bahsi geçen partiden ibaret olsa tahammül edilebilirdi. Orta yolcuların görmediği yahut üzerini örttüğü gerçek şu: Türkiye’deki neredeyse bütün kritik kurum ve kuruluşların isimleri bir oksimorondur. Adında “halk” geçen partinin sicili vesayetçilikle, darbecilikle kapkaradır. “Hareket” partisi dedikleri yarım asırdır aynı yerde kaskatı, çakılı duruyor. İsmine “yeni” bilmemne diyenler mezardan çıkmış taze ölülerdir. Parti tabelasında “büyük” sıfatına bayılanların seçimdeki karşılığı ondalık küsuratlardan ibarettir vs. “Kayyım” tartışmasına da bu açıdan bakmanızı tavsiye ederim. Her siyasi partinin başındaki zat o seçmenin başına seçimle gelmiş gösterilen kayyımlardır. Bu seçilmişlerin vakti gelince kendi kurdukları partilerin kuruluş ilkelerine zıt görüşleri fütursuzca savunmaları başka nasıl açıklanabilir? Açıklaması basittir ve pragmatizmin dillendirilmeyen altın kuralıdır: Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir! Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez! 

Kökeni sofistlere dayandırılsa da pragmatizm esasen İngiliz-Amerikan hayat ve hâkimiyet tarzının felsefedeki yansımasıdır. Felsefe tarihinde yer verilse de pragmatistler kavramlarla veya kavramsallıkla uzun uzadıya ilgilenmezler, kavramları ancak “bir olgudan başka bir olguya geçebilmek” için kullanırlar. Olgusuz kavram yok hükmündedir onlar için. “Mevcut fiilî durum” neyi gerektiriyorsa onu yapmaya yönelen ve isteklerini gerçekleştirmek için sürekli “yeni fiilî durumlar” yaratmayı esas alan; pratik, müdahaleci, deneme-yanılmacı bir zihniyete sahiptir. Pragmatistler istekleriyle fiilî durumlar arasındaki uyumsuzluğu gidermekte ne kadar hevesliyse, eski fiilî durum ile yeni fiilî durum arasındaki zıtlığı, eski istekleriyle yeni istekleri arasındaki çelişkiyi tartışmakta o kadar isteksizdir. Bu bakımdan pragmatizm Erdoğan’ın (ve temsil ettiği kabul edilen kitlenin) en büyük silahı ve handikapıdır. Kapitalizm açısından işler tıkırında giderken el üstünde tutulduğu, kendini dünyanın zirvesinde hissettiği belli oluyordu Erdoğan’ın. Fakat kapitalizmin ağababası Amerika bile yeri geldiğinde ideolojik (görünümlü) kararlar almaktan çekinmez. Zaten pragmatizm Amerika için hem din hem dünya demektir, böyle avantajlı (!) bir itikadları var. Avamın nazarında kovboyların dürüst, harbi ve iş bitirici görünmeleri bu yüzdendir. Bu durumda kıvırmak, tevil etmek, riyâkârlık dezavantajlı kitlelerin (Müslümanların) payına düşer. Avam kendini kötülemeye, suçu kendinde aramaya mahkûmdur bir kere. Fıkradaki adamın dinindendir avam. Ramazan kavurucu yaza denk gelmiştir. Susuzluk iman gevretmektedir. O sırada oruçlunun biri, soğuk suyu kafasına diken gâvura yaklaşıp “dininin kıymetini bil!” demiştir. 

Adamın dini olur, avamın dini olmaz. İslâm adamlığımızı esas alır. Ve üstün vasıflarının bir gereği olarak “adam”ları avamı koruyup kollamakla mesul tutar. Pragmatizm ise bu asalet-mesuliyet bağdaşıklığının tam zıddına hizmet ediyor. Pragmatizmin sağladığı “genişliğe” rağmen Türk siyasetçisinin eksen değiştirmesi her zaman kolay olmuyor. Türk siyasetçisi tarihsel dezavantajlarından(!) hemen kurtulamıyor. Egemen güçler tarihsel kimliklerini bir baskı aracı olarak kullanabilirken tâbi pozisyonundakiler için kendi ideolojileri, kimlikleri, tarihsel rolleri gibi düşünceye dayalı meseleler ayak bağına dönüşüyor. Pragmatizmi, düşünceye dayalı karar anlarında Erdoğan’ın zaafını ortaya çıkarıyor. Aklı başında herkes Erdoğan’ın hemen hiçbir ideolojik ön kabulü ve uzun vadeli ereği olmadığını düşünsel kriz anlarında ayan beyan görebilir. Daha iyi görebilmek için Davutoğlu dönemiyle kıyas yapabilirsiniz. Davutoğlu pür ideoloji soslu söylemlerinin arkasında hiçbir reel ve fonksiyonel dayanak bulunmaması bakımından Erdoğan’ın zıddını temsil ediyordu. Kendini bütün Ortadoğu’nun dizaynına muktedir bir aktör olarak görürken basit bir blog yazısıyla alaşağı ediliverdi. Yerine pragmatizmden bile anlamayacak kadar pratik işlerin adamı olan biri geçti. Altmış gün sonra da darbe oldu. 15 Temmuz’un bu kontrastın tam ayrımında gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bahçeli ve Öcalan 23 yıl boyunca bütün acil sorunlarda (seçimse seçim, ittifaksa ittifak, ateşkesse ateşkes, savaşsa savaş…) Erdoğan’ın imdadına yetişti, fakat Erdoğan onların ideolojik taleplerine hiçbir zaman aynı açıklıkta cevap vermedi. Yargı ve finans eliyle yürüttüğü kimi operasyonlar bazen Türkçülerin ve Kürtçülerin canını yaksa da onlardan ciddi bir muhalefet görmedi. “Kepçeyle alıp kaşığın sapıyla bile geri vermeme” siyaseti muhafazakâr seçmenin gözünde Erdoğan’ın kudretine ve zekâsına hamlediliyor. Son on yıl bunun hiç de böyle olmadığının misalleriyle dolu. Yeni bir misaline önümüzdeki günlerde şahit olabiliriz. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili ideolojik eşik aşılıp halkın tepkisi bastırılabilirse, yani iş pragmatik kararlar almaya kalırsa Erdoğan’ın yeniden öne çıktığını görebiliriz.

Bir faydası olacaksa o günler gelmeden soralım: “Terörsüz Türkiye” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” bağlamında Araplar ve Kürtler neden “Akdeniz’den Hazar’a kadar iş birliği” sloganıyla sürekli birlikte zikrediliyor? Türkiye; yaklaşık yüz yıldır biri İsrail’in esiri, öbürü uşağı hâline getirilmeye çalışılan iki unsurun arasına alınarak yeni düzende tamamen etkisizleştirilmeye mi çalışılacak? AK Parti’nin kısaltmasındaki A ve K harfleri yeni dönemde artık Araplara ve Kürtlere mi delalet edecek? Abartılı görünen sorulardaki hakikat payını fark edene kadar bekleyelim, peşin hüküm vermeyelim. Birilerinin çok acelesi var. Biz acele etmeyelim.

Muhammed SARI (17 Cemaziyelevvel 1447 - 8 Kasım 2025)

GIRTLAĞIMIZA SOKULAN GORDİON DÜĞÜMÜ

Gençliğimden bu yana odamın duvarlarına kimsenin, hiçbir şeyin fotoğrafını asmadım. Arkadaşlarımın duvarlarında daima birtakım askılar olurdu. Örneğin 90’lardaki her üniversiteli gibi (!) ben de cemaatin evlerinde kaldım. Sekiz ay. Bir duvarda muhakkak Gülen’in fotoğrafı, şiir posterleri olurdu. Başka eve çıktıktan sonra beraber kaldığım arkadaşlarım da odalarının duvarlarını doldurmayı severdi. Şairler, şarkıcılar, türkücüler, futbolcular, siyasetçiler, din adamları… Bense odamın düz duvarlarına baktım yıllarca. Gölge-ışık geçişlerine, sıva çatlaklarına, çivi yaralarına. Şikâyetim yoktu. Doğrudanlık ve yalınlık bana daha salim bir hâlet-i ruhiyenin eseri gibi görünüyordu. Düşüncelerimin estetize edilmiş bir figürle, bir idolün pozu üzerinden dolayımlanması hoşuma gitmiyordu. Hâlâ gitmiyor. Zaman zaman asılıp kaldırılan ucuz nesneleri saymazsak evimin duvarları boş sayılır. Bu konuda bir zevk geliştirmeyi bilinçli biçimde reddettim. Zevk-i selim söylemine sığınıp hayallere dalmaktansa hatasıyla sevabıyla salim bir hayat yaşamaya çalışmanın kusurlu güzelliğini tercih ettim.

İnsan estetik tercihlerinin milliyetine mensuptur. Bu sözün aşırı geleceğini biliyorum. Daha aşırısını söyleyeyim: İnsan tercihlerinin dinine mensuptur. Tercihimiz neyse biz oyuz. Evimizi nasıl bina ettiğimiz, içini nasıl tefriş ettiğimiz, içinde nasıl eğleştiğimiz bilinç durumumuzu birebir yansıtır. Bana göre pencerenin doğru yerde olması aynanın doğru yere konulmasına takaddüm eder. Berbat boyanmış bir duvarın şık aydınlatma cihazlarıyla güzelleşebileceği iddiasını çocukça bulurum. Evin gündelik hayatında selam ve kanaat yoksa duvara asılacak bir hat levhasıyla gökten bereket ummak bana göre değildir. Tersi de olur, neden olmasın diyenlerdenseniz içinde bulunduğunuz hazin vaziyeti görmek istemiyor, göz boyamacılığa devam edilsin istiyorsunuzdur. Aynen şöhretli isimlerin posterlerine bakarak iç geçiren, mutezil hayatlarını unutup hayallere dalmayı isteyenler gibi. İtiraf etmek gerekirse gençken o kült isimler benim de aklımdan çıkmıyordu. O kadar ki suretlerini zihnimdeki mutena mevkilerinden kaldırıp odamın duvarına asmayı o ilişkiye ihanet gibi görüyordum. Benim olan bende kalsındı. İşin bir yanı buydu. Diğer yanı ise esaslı bir soruya dayanıyordu: Acaba farkında olmadan kendime küçük ilahlar mı ediniyordum? Bu soru yıllar içinde her zerreme sindi, karakterime tedbirlilik ve mesafelilik olarak yansıdı. Derdini, davasını kendine usta, üstat, efendi bellediği o yüce figür üzerinden anlatan herkese, dolayısıyla aslında sadece o figürü anmaya (evet, zikre) dönüşen hayranlık gösterilerine karşı ihtiyatı düstur edindim. O ustayı, üstadı, efendiyi gerektiğinde en çok ben takdir ediyordum, öyleyse en keskin tekdir hakkı da benim olmalıydı ki dengemi koruyabileyim. İpotekten, el koymacılıktan, tasalluttan nefret ediyordum.

Bugünün din, sanat, siyaset, spor gibi kitleleri sürükleyen faaliyet alanları ikonik figürler, kült isimler, karizmatik liderlerin idraklere tasallutu sayesinde ayakta duruyor. Kitlelerde “o adam” olduğunuz hissini örtülü ama etkili biçimde uyandırabiliyorsanız kapılar size açılıyor. Bu tür ilişkiler tek yönlü işler. Lider açıktan bir vaadde bulunmadığı için günün sonunda kimseye borçlu değildir. Kitleler zihin odalarının kıble duvarına o liderin suretini kendileri astığı için günün sonunda kazık yeseler de alacaklı değildir. Bu sembolik saadet zinciri bir yandan beklentilerin yönetilmesi diğer yandan korkuların diri tutulması mekaniğiyle çalışır. Öyle ki bu “hayali ihracat”ın dışında kalan fikirler sönükleştirilir, kenara itilir. Gövdesinden “şöyle duvara asmalık pozlar veren bir baş çıkaramadığı” ithamıyla çoğu görüş görmezden gelinir. Bugün sahipsizliğiyle maruf Türklük fikrinin bir önderi işaret etmemesi zaaf olarak görülüyor. İdeyi billurlaştırıp müşahhas hâle getireceği ve kitleyi harekete geçireceği düşünülen karizmatik bir figürün ortada olmayışı belki de Türklük fikrini diğer ideolojilerden ayıran en önemli, en güvenilir yanıdır. Bu bakımdan hasbî bir müminler hareketi olmaya belki hepsinden fazla layıktır. Ashabın gökteki yıldızlara teşbihi salihlerin hayatına dair mühim bir işarettir. Çünkü yerden bakınca yıldızlar sayılamayacak kadar çok ve benzerdir ama yaklaştıkça her birinin kendine mahsus kıymetleri olduğu anlaşılır. Rasulullah’ın keyfiyet ve kıyafetçe sahabeden tefrik edilememesi, Raşid Halifelerin bu yolu sürdürmesi bize imam-cemaat ilişkisinin esasına dair sağlam bir senet verir. Türkler öne çıkmanın değil safa girmenin kıymetini kavradığında düşünüş ve işleyişteki çarpıklıkların çoğu kendiliğinden hâl yoluna giriverir. Safa girenlerin bir kısmı zaruret hâlinde imamlık yapacak vasfı haizse endişeye mahal yoktur, o değirmen bir şekilde dönecektir.

Modern toplumun değirmeni dikkati bozukluğa ve çirkinliğe değil lüks ve konfora, yapısal bütünlüğe değil lokal iyileştirmelere çekmek suretiyle döner. Bu görevi “dikkat çekici” figürler üstlenir. Kimi ölü kimi henüz ölmemiş bu kült isimler temsil ettikleri söylenen toplum kesimini önce bütünden ayırmaya hizmet eder. Ardından kendi kitlelerinin bazen iç konsolidasyonunda bazen dış entegrasyonunda rol alırlar. Böylece her odasının ayrı bir âlem olduğu, çatıdan ve dış duvarlardan mahrum, garabet bir ev çıkar ortaya. Dünyanın en tuhaf arabistanı... Türkiye’de halkın bir kesimi Mustafa Kemal, bir kesimi Tayyip Erdoğan, bir kesimi Abdullah Öcalan kültünden kurtulmaya çalıştığı görüntüsü vermektedir. İşin ilginç tarafı, bu halk kesimlerinin birbirleriyle tarihsel, sosyolojik, genetik kesişmeleri karmakarışık hâldedir. (Bunlara bir de yeni dönemin Abdülhamidçilerini, Envercilerini ekleyin. Yetmedi “Arap ve Alevi kesimleri temsil edecek liderler belirleyelim.” teklifini ekleyin. Hesaplar hepten karışacaktır.) “Üç benzemez”in halk nezdinde benzer eleştirilere maruz kalması da enteresan. Halka göre Türklerin başına ne geldiyse Mustafa Kemal’in İngilizlerle uzlaşmasından, Müslümanların başına ne geldiyse Tayyip Erdoğan’ın Amerikalılarla uzlaşmasından, Kürtlerin başına ne geldiyse Abdullah Öcalan’ın İngiliz-Amerikan-İsrail ekseniyle uzlaşmasından gelmiştir. Bu isimleri bu kesimlerin başlarına kim lider seçti sorusunun cevabı yok. Türkler, Müslümanlar ve Kürtler diye neden deli saçması bir tasnif yaptığımı da sormayın çünkü izahı yok. Hem bu saçmalığın sorumlusu ben değilim. Dünya tarihinde böylesi kafa karışıklığının bir örneğini daha bulamazsınız. Kafa karışıklığını kafa yorarak çözebilir miyiz? Kimileri hayır diyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yüz yıl yaşadık ve tıkanma noktasına geldik. Gırtlağımıza sokulan bu Gordion düğümü yine kesilerek mi “halledilecek?”

Muhammed SARI (11 Rebiülevvel 1447 - 3 Eylül 2025)

SAKARYA’YI SARAKAYA ALANLAR

Türkçede “Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete!” diye bir söz var. Hakiki bir söz. Yaşanmış bir söz. Yaşadığım bir söz. Çünkü hem Kürt’üm hem adım Memet. İrili ufaklı birçok dalavereyle karşılaştım evet. Fakat ben başıma gelenleri diğer Memetlerden farklı okudum. Maceram görünüşte diğerlerinin tıpatıp aynıydı. Ortada gerçekten de fasılasız alavere dalavere dönüyordu ve ben sürekli nöbetteydim. Eğlence ve kahkaha sesleri benden hep uzaktaydı. Karanlık nöbet kulübesinden uzaktaki aydınlık ve şen şakrak pencereleri geceler boyu seyrettim. Buraya kadarki aynılığa bakıp hem beni nöbete gönderenler hem de zırt pırt nöbete gönderildiğimi görenler diyordu ki: “Bak gördün mü, Kürt olmasaydın başına bunlar gelmeyecekti, sıcak yatağından çıkmak zorunda kalmayacaktın.” Hayatı birilerinin başka birilerini itip çekiştirmesinden ibaret bir mekanizma gibi görenler hayatın akışına tesir meyanında insanın öz yönelimlerini, iç dinamiklerini hesaba katmazlar. Allah’ın hikmetini ise hiç! Zahire bakar onlar: “Saat gecenin üçü mü? Üçü!.. Nöbette misin? Nöbettesin!.. Demek ki Kürtsün! Kürt değilsen bile Kürtsün! Her gece bu saatte buraya dikildiğine göre…”

Elini ve zihnini meşgul etmeyi seven biri olarak evdeki, işteki, sokaktaki, camideki, okuldaki atalet, yönsüzlük, boşvermişlik hâli beni hep endişelendirmiştir. Aynı hâli yirmili yaşlarımda kışlada da görünce şafak attı. Birkaç asalet ve derinlik sahibi çocuğu istisna tutarsak koğuştaki laubalilik, lakaytlık, laçkalık bana müthiş rahatsızlık veriyordu. Şayet insanların en küçük fırsatta bile vazifeden kaytardıklarını bilmeseydim, menfaat kaygısıyla dost-düşman olduklarını görmeseydim ve nöbetlerin nasıl savsaklandığını işitmeseydim belki koğuşun keyfini ben de biraz çıkarabilirdim. En azından başımı yastığa tasasız koyabilirdim. Ama nerde…! Baktım içeride bana huzur yok, kendimi usulünce dışarı attırmanın yolunu aradım. Aradım ve buldum: Gündüzleri arazi, geceleri nöbet… Ertesi gün uykusuzluktan harap olsam da bilhassa birçok gece nöbetini kendime yazdıran bendim. Başlarda “Hoca sana ayıp oluyor, komutana söyle adil davransın.” diyenlerin bakışları durumu fark ettiklerinde değişmeye başlamıştı. Adam bizden kaçmak için kendine nöbet yazdırıyor diye fısıldaştıklarını duydum. Bu benim erat gözünde Kürt olmadığımın (sayılmadığımın) açık ispatıydı. Numara çevrilerek gönderilenlerden olsaydım nöbeti muhakkak ben de savsaklardım. Aksine, nöbetlerde uyumuyor, mahalli (şiddetli manevî ikaz aldığım tek gece hariç!) terk etmiyor, ayakta duruyordum. Övünmüyorum, çünkü bunu borç biliyordum, size de tahdis-i nimet olur ümidiyle naklediyorum zaten. Durumu sezen bir rütbeli “Hoca bizi beğenmiyorsa gitsin kurtla kuşla arkadaşlık etsin!” deyip angarya işleri arttırmıştı. Son ay tuttuğum nöbetlere artık Kürtlüğümden değil Memetliğimden dolayı gönderildiğim iyiden iyiye belli edildi. Çünkü komutanın “hoca!” hitabının başlardaki anlamı öğretmenlikle alakalıyken askerliğin sonuna doğru “sofu!” tınısı kazanmıştı. Öyle ki benle gece üç nöbeti tutacak PKK sempatizanı Kürt çocuk da huzursuz olmuş, “badi” olarak yerine başkasını yazdırmıştı. Tuhaflıklar hep böyle yaşanageldi, görünen o ki yakın gelecekte de böyle olacak. Aleyhime çevrilen dolap Kürt olduğum için değil Memet olduğum içindi. Bunu fark ettiğinde bilincimin üzerindeki zarlardan ilki yırtılmıştı. “Memet” sistemin içinde yönetilemez olanların ortak adıydı.

Bütün bunlar yaşanırken bir yandan da nöbet kulübemden ilişkileri gözlemlemeye devam ediyordum. Dikkatimi çeken ikinci husus şu idi: Dalavereci zorbalarla bizim Kürt Memetler gayet sıkı fıkıydılar. Ricalar emir telakki ediliyor, emirler rica tonunda telkin ediliyordu. Handiyse aralarından su sızmıyor, yedik içtikleri ayrı gitmiyordu. İlginçti ama şaşırtıcı değildi, hiç değildi. İnsan doğası böyledir, insanlık tarihi yaltaklanmanın sayısız örnekleriyle doludur. Elbette aralarındaki şeye “ilişki” demeye bin şahit lazım. “İliştiri” demek daha isabetli olur. Özünde köle-efendi ikiliğinin sürdüğü fakat gelişen yeni şartlar gereği “eşitler olarak takılmaları”nın ikisinin de faydasına olduğu bir geçiş sürecinden bahsediyoruz çünkü. Gerçek ilişkinin mümkün olmadığı menfaat iliştirisi sürecinden. Nasıl olsa “benim gibiler” gidici, onlar kalıcıydı. Geçinmenin bir yolunu bulmaları gerekiyordu. Türkiye’de Kürt Memet’in dalavereyle nöbete gönderildiği hakikat olsa bile bu gönderenlerden evvel Kürt Memet’in menfaat dilenen düşük tutumu yüzündendir, suç evvela Kürt Memet’indir. Dalavereciler ise hem dün ezdikleri insanlara bugün ağam paşam muamelesi çektikleri için ve haklı ikazlarıma “Vatan-millet-Sakarya edebiyatı yapma!” diye karşılık verdikleri için iki kat cezaya müstahaktır. Menfaat kaygısı onuru öyle acıklı biçimde çiğner, omurgayı öyle feci surette çarpıtır ki bir anda efendiyi kölesinin kölesi, köleyi efendisinin efendisi konumuna getirebilir. Bazen tarihte gerçekten böyle yer değişimleri yaşanır ama genellikle ayı-dayı fıkrasındaki gibi mecburiyetlerle değişen roller köprüyü geçtikten sonra eski hâline, belki eskisinden daha şiddetli biçimde döner. Ne zaman ki hoşafın yağı kesilmeye başlar ahbap çavuşlar arasındaki “iliştiri” de çözülmeye başlar. Sıkı fıkı görünen ilişkinin kurusıkı olduğu anlaşılır.

Uzak ve karanlık nöbet kulübesinden gözlemleme fırsatı bulduğum üçüncü gerçek ise şuydu: Olan hep bağımsız karaktere olur. Dengeler icabı! Memetlik rütbesinin bedelidir bu. Eski köle-efendi ilişkisini onaylamayan yeni “sıkı fıkı” ilişkisinden de dışlanır. İstemeyen adam bütün zaaflarına, kusurlarına, hatalarına rağmen kriz anında öz kararlılığını dışavurmuş olandır, haysiyetini kaybetmediğini izhar edendir. Kamuslar haysiyet kelimesinin “yerlilik ve yönlülük” zarflarıyla irtibatlı olduğunu haber veriyor. Haysiyetimiz yerimizin yönümüzün belliliğindedir. Yerim nöbet mahalli, yönüm müminlerin kıblesi. Bu benim seçimim diyen öyle veya böyle kazanmıştır. Şerefim ve itibarım bundadır diyen kazanmıştır. Alaya vereye bulaşmayana karşı çevrilen dalavere sürekli de olsa tesirsizdir, korkmayın. Hayatta her işin bir haysiyet bir de menfaat tarafı var. Haysiyetle menfaat ayırıldığında bir toplumun başına gelebilecek en büyük bela gelmiş sayılır. Böyle bir durumda kişi tercihini menfaatten yana yaparsa iki kat kötülük işlemiş olur. En büyük iyilik haysiyetle menfaatin bitişikliğindedir elbet; fakat bu ikisi bir şekilde ayırılmışsa kişi haysiyeti seçmeye çalışmalıdır. Haysiyeti seçebilmek bizatihi menfaattir; başka beklenti içerisine girilmez, kullardan aferin beklenmez. Evde, işte, okulda, kışlada hep bu duyguyla hareket etmeye çalıştım. Nefsim yarım parmak daha ağır bassa belki kaçardım ama askere Sakarya Meydan Muharebesi’nin hatırına gittim. Haysiyetli adam meydanda yaşar, muharebede ölür. Menfaatçiyse ömrünü Sakarya’yı gizlice sarakaya alarak çürütür ve necis bedeni sonunda Sekar’a yuvarlanır.

Muhammed SARI (25 Safer 1447 - 19 Ağustos 2025)

CEMİYETİ CAMİ CEMAATİ Mİ CEM EDECEK CUMA CEMAATİ Mİ?

Başlık tekerleme gibi oldu ama olsun. Olası varmış demek. Tekerlemeleri hep sevmişimdir. Deli saçması gibi görünen ses tekrarları arasında bir anlamın ikrarı gizlendiği için, yani tekerlemeyi şiirin mantığına yakın bulduğum için severim. Başlıktaki tekerlemeye gelirsek pek öyle şiirsel sayılmaz. Cem‘ masdarından türeyen ama güncel anlam bakımından farklı manalar taşıyan kelimelerden oluşuyor. Kelime dediğime bakmayın, bunlar Müslümanca hayatın temel kavramları sayılır. Önce yazısını, sonra kelimelerini kaybetmiş insanlar olduğumuz hâlde kalan son terim ve kavramlar (yoksa ıstılah ve mefhumlar mı demeliydim?) üzerinden eleştirel düşünce üretmeye gayret ediyoruz. Dolayısıyla isabeti düşük, sapması yüksek, sıhhatli neticeye varılması zor bir yolda yürüyor işler. Kelimeler tutarsızlaştığında yahut ince ayar tutmadığında ise fiilî duruma bakarak yönümüzü tayin etmeye çalışıyoruz.

Fiilî duruma bakıyoruz ama içinde bulunduğumuz durumu biz seçmedik. Bakın daha ilk cümleden tanımında uzlaşamadığımız başka iki kelimeye daha başvurarak ne kadar sallantılı bir zeminde konuştuğumuzu belli ediverdim. “Biz” dedim, “seçmek” dedim. “Biz”in ne anlama geldiği konusunda bir birlik, haydi olmadı bir çoğunluk, en azından kayda değer sayıda bir topluluk olsaydı böyle bir yazı yazmaya gerek kalmazdı. Öyle olsaydı, daha iki hafta önce, adı Türkiye Cumhuriyeti olan ülkenin cumhurbaşkanı “biz”in içini “Türk-Kürt-Arap” üçlemesiyle doldurma cesareti gösteremezdi. Herkes gücü nispetinde ve niyeti doğrultusunda “biz”e bir anlam yüklüyor. Yani herkes “seçim”ini yapıyor. Ne antik ne modern dönemde kendi kimliğini Türkler gibi uluorta tartışan, tartıştıran, konjonktüre göre sürekli değiştirmeye kalkan başka bir topluluk bulabilirsiniz. Köleler bile özgürleşmenin yolunu açmak için evvela köle olduklarını kabul etmek, yani bir sabiteden başlamak zorunda olduğunu bilir. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “biz” tanımları ise evvela kendini, kendi sabitelerini reddederek başlıyor söze. Kimine göre fiilî durum bunu gerektiriyor. Gerçekten de durum değişince tanım değişir. Fakat mevcut fiilî durum Müslümanların, hususen Türklerin aleyhine iken neden kurbanlık koyun gibi boyun eğelim? Sırf fiilî durum berbat diye neden eldeki tanımdan olalım?

Türkler bilfiil Türk iken Türkçülük yoktu, Türklük yaşanan tanımdı çünkü. Bunun kimilerine “pireler berber iken” tekerlemesini hatırlattığını biliyorum. O insanların bir kısmı “United States of Turkey” ninnileri söylüyor. Müslüman dünyanın nüfuz bölgelerinin İsrail’le paylaşıldığı bir “Turkey” hayali kurduruyor ahaliye. Ninni yerine tekerlemeyi seçmeliyiz. Kerizleri uyandırmalıyız. Aslında “Türk” kelimesinin ne manaya geldiğine dair ağyarını mani, efradını cami o tanım yapıldı. Bilen biliyor. Çerçeve çizildi ve çerçevenin dışında kimlerin kaldığı belirtildi. Çerçeve uzun süredir içini dolduracak efradını bekliyor. Cemaatini bekliyor. Cemaat deyince aklımıza ilk ve tek gelen “cami cemaati” olmalıdır. Cami cemaati Türkiye’de uzun yıllar “sessiz çoğunluk”, “sokaktaki adam” tabirlerinin bir parçası olarak sunulsa da aslında hep farklı bir potansiyel taşımıştır. Bütün mahallîleştirilmiş, lümpenleştirilmiş, kitschleştirilmiş, vulgarize edilmiş görünümüne rağmen Müslümanca hayatın “nomos”una yüzyıllardır amasız fakatsız sahip çıkan yegâne kesim cami cemaatidir. İstiklâl Harbi’nden bu yana her kritik meselede cami cemaatinin rızası aranmıştır. Cami cemaati hayra da şerre de sayısız defa evet demiştir. Hayır dediği pek az şey varlığını sürdürebilmiştir. 

2000’lerde hızlanan sekülerleşme, bâtıllaşma, mürtedleşme hareketlerine bir engel teşkil ettiği için “mutaassıb” cami cemaati siyaset kurumu tarafından dönüştürülmeye çalışılmıştır. Farz namazları mümkün olduğunca cemaatle camide eda etmek hassasiyetinin ötesine geçemediği hâlde cami cemaati sahip olduğu potansiyel bakımından tehlikeli bulunmuştur. Doğrudan müdahale tepki çekeceği için cami cemaati içeriden zayıflatılmıştır. İşte Cuma cemaati tam bu noktada devreye girmektedir. Muhafazakâr siyasetin her kesimden oy alma ihtiyacının tavan yaptığı dönemde. Her sabah ve yatsıda ön safta hazır bulunan bir Müslüman ile cumadan cumaya “farzlayıp çıkan” bir Müslümanın yönetilebilirliği arasında büyük fark bulunduğunu en iyi siyasetçiler bilir. Fıkhen Cuma cemaati de en genel manasıyla cemaat mefhumuna dâhildir; fakat konjonktüre göre artıp azalan, gençleşip ihtiyarlaşan, çabuk coşup çabuk durulan karakteri onun güvenilirliğini zedeler. Cami cemaati ise az da olsa öz oluşuyla, gencinin olgun yaşlısının şevkli oluşuyla, anlık duygulanımlar yerine istikrarlı oluşuyla bir “kemik kitle” karakteri arz eder. Cuma cemaati piyasa şartlarına bağlıdır, yönelimleri dışarıdan belirlenebilir. Camii cemaati ise bütün istismar edilmişliğine rağmen bir sınıf bilinci nüvesi, siyasî bir bilinç kazanma istidadı taşır.

Siyasetteki karar alıcılar, iktidarlarının meşruiyetini cami cemaatinden almış gibi gösteriyor ama kahir ekseriyeti oluşturan Cuma cemaati sayesinde fiilî durumlar yaratarak hükmünü yürütüyor. Hutbe diye söylenen “United States of Turkey” ninnileri Cuma cemaati içindir. Fakat Cuma cemaatinin bu alengirli işlerden anlayacağı yoktur. Hutbeyi dinlerken bile çoğunlukla borcunun harcının derdinde, ekmeğinin peşinde, çalının etrafını dolanma niyetindedir. İçlerinde akşam viskisini içmiş olan da vardır sabah parasını vadeliye yatırıp namaza gelen de. Belki bu yüzden en çok bağış da en çok oy da Cuma cemaatinden gelir. Yine de mabedde misafir gibidir onlar. Ev sahibi daima bir avuç cami cemaatidir. Cami cemaati bütün bunlara rağmen Cuma cemaatini kınamaz; aksine en büyük kınamaya müstahak olan cami cemaatidir. Camide bulunmanın usûl ve erkânına riayette bu kadar titizlenirken cemiyet olarak yaşamanın töresine karşı bu kadar kayıtsız kaldıkları için. Gençken ağabeylerimiz bize “eceli gelen kapitalizm cami duvarına bevleder” derdi. Hani, nerde?

Muhammed SARI (1 Safer 1447 - 26 Temmuz 2025)

BEYAZ TOROSLAR VE KIRMIZI ÇİZGİLER

İşgal kuvvetleri propaganda yarışında birbirlerini geçmeye çalışırlarken, onca yokluk arasında tuhaf derecede zengin bir kültür hayatı yavaş yavaş yeşertilmeye başlanmıştı. Daha 1945 yılında, “yıkıntıların altından hala ceset kokuları sızmaya devam ederken” Ruslar Devlet Operası’nı görkemli bir törenle açmışlardı. Şıkır şıkır aydınlatılmış, kırmızı pelüşlü Admiralspalast’ta Gluck’un Orfeus’u sahnelendi. Amerikalı askeri personel Uegene Onegin’i ya da Rigoletto’nun elbette ki antifaşist yorumunu izlerlerken briyantinli, tıknaz Sovyet albayları onlara sırıtıyordu, müziğin sesine madalyaların şıngırtısı karışıyordu.
Frances Stonor Saunders

Bu serinin ilk yazısına “Kefeni Yırtmak” adını vermiştim. Oradaki tasvire göre kefenlenip orta yerde bırakılmış, akıbetini bekleyen bir canlı cenaze vardı. Ve orta yerde bırakılması sebebiyle cenazenin kurtlar, kurtçuklar tarafından parçalanma tehlikesinden söz etmiştim. Yazının üzerinden bir seneden biraz fazla geçmişken sahneyi gözden geçirmek durumundayım: Görülüyor ki cenaze kefenlenmiş hâliyle bile, yani “unutmayı seçtiğimiz şeylerin hatırlatıcısı” olmak bakımından tehlike arz ettiği için defin işlemlerine başlanmış. Kefenlenmiş canlı cenazemiz artık tabuta konmuştur ve tabutun kapağının sıkıca çivilenmesine geçilmek üzeredir!

Türkiye Cumhuriyeti ne demokratik ne otokratik ne oligarşik ne bilmem ne esasına dayalı olarak yürümektedir. Mahkeme salonundan çarşı pazara, medyadan sınıflara, sahnelerden tarlalara kadar her yerde ne olduğumuzu, kim olduğumuzu bilmemenin emareleri ayan beyandır. Daha kötüsü ne ve kim olmak istediğimizi de bilmiyoruz, ağzımıza konan düdükleri öttürüyoruz, o kadar. Boş konuşuyoruz. Söylediklerimizin altı boş, elementer seviyede dahi dünyanın ahvaline dair bilgi sahibi değiliz. Söylediklerimizin üstü de boş, çünkü bir davayı yüklenmiş götüren yüksek vasıflı bilirkişilerin korumasından mahrumuz. İki mahrumiyet arasında bilgisizlikten ve yönsüzlükten kırılıyoruz. Hem de bilgi ve hız çağı(!)nda. Neden böyle? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir şey olsun diye değil hiçbir şey olamasın diye, belli bir pozisyondan milim kıpırdamamak şartıyla devamına göz yumulmuş bir ülke. Bulunduğumuz pozisyonda ne yeterli güneş ne hava ne su ne de toprak var. Göremiyoruz. Çakılmak üzere olan tabutun tahtası, kefenin örtüsü ve en önemlisi kendi göz kapaklarımız bilincimizi perdeliyor.

Türkiye her turda tur süresini biraz daha düşüren bir yarış arabası gibi. “Yüzyılın felaketi” dedik ama senesine varmadan deprem gündemden düştü. Gazze birkaç ayda yok oldu ve durum normalleşti bile. Geçen ay nükleer savaşın kaçınılmazlığından hepimiz emindik, şimdi füzeleşme nasıl başlamıştı hatırlayan yok. Son bir haftadır ise “terörsüz Türkiye” sloganının rüzgârıyla hızlandırılmış bazı gelişmeler yaşanıyor. Böyle bir dünyada hiçbir şeyin özgül ağırlığından bahsedilemez. Zaten 15 Temmuz’dan bu yana olan biten şeylerin kendi başlarına bir anlamı yoktur, asıl olacakların zemini hazırlanmaktadır. Algılar olguların önüne geçmiştir bir kere. Gerçekte ne olup bittiğine dair sağlıklı bilgi alabileceğimiz kanallar yok denecek kadar az. Devlet istihbarî hassasiyet gerekçesiyle “terörsüz Türkiye”nin aslı astarına dair bilgi paylaşmıyor. Buna rağmen bütün tartışmayı medya üzerinden halka yaptırıyor. Zekice bir taktik. Bazı operasyonlarda sütliman kamuoyu yerine kontrollü kaos daha iyidir. Devlet geniş halk katmanları arasında birikmiş ve öngörülemeyen enerjiyi azar azar harcarken siz de kendi yankı odanızda kendi rızanızı kendiniz üretir, rahatlarsınız! 

Biliyoruz ki bu tarzı, yani modern propaganda ve psikolojik harbi İngilizler icat etti. Hem de Türkler, Araplar ve Kürtler üzerinde test ederek! Propaganda ve manipülasyon şüpheli veya marjinal bulunan unsura dair algıyı ve pozisyonu adım adım değiştirmeye yarar. Önce zemin yani kamuoyu bazı “teaser”larla ısındırılıp hazırlanır. Sonra takip edilemeyecek yoğunluk ve takat getirilemeyecek şiddetteki hadiseler boca edilerek kitle şoka uğratılır. Ardından doz düşümüyle kitelelere nefes aldırılır, daha doğrusu kanaatlerini “güzellikle” değiştirmeleri için mühlet tanınır. Son aşamada çatlatılmış kanaat/duygu bloklarının yarıklarından içeri sızılarak süreç haklılaştırılır, yeni norm yerleştirilir. Her safha kendi içinde birçok alt başlık ve sayısız kombinasyon barındırsa da ana işleyiş pek değişmez. Şuna dikkat etmek lazım: Propaganda ve manipülasyon tarihi hakkındaki bilgilerimiz propaganda ve manipülasyon eylemleri karşısında fazla bir anlam taşımaz. İnternetteki arşiv, hafıza, kayıt maksatlı hesapların kendi başına anlam taşımaması gibi. Bilgi onu kullanan kişiye, onun kullanıldığı bağlama göre işlev kazanır. Arşiv bilgisi pasif, onu kullananın iradesi aktiftir. Öyle olmasaydı çeyrek asırdır kitlelerin önüne saçılan “gizli dosyalar”a rağmen devletlerin küresel ve bölgesel ölçekteki merkezîleşme, otoriterleşme eğilimini açıklayamazdık. 

Propaganda ve manipülasyon bir yandan unutulmuş bilgiyi harekete geçirerek diğer yandan açık bilgiyi çarpıtıp karartarak yol alır. Bilgiyi, yani aslında insanı. İnsan harekete geçip geçmemek, önüne konanı seçip seçmemek konusunda bir irade gösterirse işlerin rengi bir anda değişebilir. Sıradan insanlar istihbarî algoritmayı görüp gücü yettiğince şahsî tedbir alsa bile yola epey taş koyabilir. Elbette istenen bu gibi insanların kendi aralarında da tesanüd göstermeleridir ama bunun giderek zorlaştığı bir zaman dilimindeyiz. Ama evvela kendimizi gözden geçirmeliyiz. Herkes (diyelim ki 40 yaş üstü herkes) son yirmi yılda majör olaylar karşısında yaşadığı duygu ve düşünce değişimlerine baksın: Nereden nereye gelinmiş? Hangi evetler hayır'a dönüşmüş, hangi hayır'lar evete? Yatışan hatta aksine dönüşen öfkeleriniz hangileri? Nefrete ve düşmanlığa dönüşen hayranlıklarınız neler? Hayat çizginiz dünyanın gidişatıyla muvafık olmaya doğru mu seyrediyor başka bir yöne doğru mu? Hâlâ kırmızı çizgileriniz var mı? Kırmızı çizgilerin rengi değişti mi? Hayatınızda değişmeyen şeyler var mı? Değişmemenin gerekçesi haklılık mı yoksa alışkanlık, korku, yetersizlik gibi saiklere mi dayanıyor? 

Algı operasyonunu etkisiz kılacak hamlelerden biri kırmızı çizgileri savunan birinin beyaz torosları savunuyormuş gibi gösterilmesine karşı ses çıkarmaktır. Mîsâk-ı Millî deyince Yeni Osmanlıcılık, Sünnîlik deyince küresel cihad, Türklük deyince Turancılık karikatürlerinin piyasaya sürülmesine itiraz edilmesi gerektiği gibi. Yorucu ama açıklamak, hep açıklamak, belki açıklamalarımızı da açıklamak zorundayız. Çünkü üzerimize örtülen perde kat kattır. Ne olduğumuzun yanına ne olmadığımızı da muhakkak ekleyelim. Her tanım, ne olduğu kadar ne olmadığıyla da anlam kazanır. “Ne olmadığını” söylemeyen tanım “tanınmaz hâlde”dir.

Muhammed SARI (17 Muharrem 1447 - 12 Temmuz 2025)

BİRİLERİNİN ANASINI AĞLATAMADIĞIMIZ İÇİN

Barış, savaşın ardından yapılır. Ve savaş iki taraf arasında yapılır. Savaştan ve barıştan bahsettiniz mi orada ikilik olduğunu kabul etmişsiniz demektir. Kürtler “biz”in ötekisi mi? Türkler “biz”in berikisi mi? Soruları böyle sorarak ben de saçmalıyor, ikilik fikrini pekiştiriyor olabilirim. Bunları bir kez ayrı ayrı zikrettiyseniz işiniz bitmiş demektir, geçmiş olsun! Konuşulacak diğer bütün şeyler tâlî meselelerdir. “Tâlî” deyip küçümsediğimi zannetmeyin. Aslî kavgaların görünmemesi için bütün dünyada siyaset tâlî meseleler üzerinden yürütülür. Demokrasi tiyatrosu bu tâlî meselelerin medya sahnesinde temsiliyle cereyan eder. Her akşam kapalı gişe oynanmasına hacet yoktur. Aslolan sahnenin boş kalmamasıdır. Bir gün pax oyunu oynarsın, öbür gün terreur.

“Terörsüz Türkiye” sloganı “Yeni Türkiye” sloganının devamı. Yani “henüz ve hâlâ başarılamamış bir görev”in peşine düşmüştür birileri. Ben ise “terörsüz Türkiye” yerine Türkiye'siz bir terör ihtimalinin konuşulmasından yanayım. Çünkü terör tanımı gereği Türkiye'siz de devam eder. Fakat Türkiye var olduğu müddetçe terör (!) kaçınılmazdır. Şayet hainlerin ve zalimlerin hasmı ise Türkiye’nin kıyamete kadar düşmanları olacaktır. Korkum, Türkiye’nin var olmadığı bir dünyada terör neymiş cümle Müslümanların acı acı öğrenmesidir. “Düşmansızlık” algısı pompalayanlar bile bile Türk ve dünya tarihine aykırı bir söz ediyor. “Analar ağlamasın.” sözü de bu bilinçli çarpıtmanın paravanı. Türkiye gibi bir ülkenin düşmanları hiç bitmeyeceği için cihad bahsi de daimidir. Bir erkek Allah yolunda cihad ettiğine inanıyorsa, bir ana oğlunun mücahidliğine şahitse ağlamaktan korkulmaması beklenir. Şehadetten daha üstün bir makam bilmiyorsak “analar ağlamasın”ı nasıl zikredebiliyoruz? Türkiye’nin tarihsel rolü “analar ağlamasın” gibi renksiz, kokusuz bir reklam spotuna indirgenemez. Rengimizi, kokumuzu kaybediyorsak bu birilerinin anasını ağlatamadığımız içindir. Daha korkuncu, verilen mücadeleye “cihad” denilip denilemeyeceğine dair derin bir bilinç kaybı yaşandığı içindir. İnsanlar en az 20 yıldır, gerçekte ise 65 yıldır adım adım bu bilinç kaybına sürükleniyor.

Sorular açık: “Türkiye savaşıyor muydu?” Cevap vermek zor. “Türkiye PKK’ya karşı cihad mı ediyordu?” Buna cevap vermek daha zor. Olan bitenlere dönem dönem, hadiseden hadiseye başka isimler bulmak gerekir belki. Türkiye’nin savaştığını, hatta cihad ettiğini kabul ettik diyelim. O zaman şu soruya cevap vermek gerekir: “Türkiye kırk yıldır PKK ile mi savaşıyordu?” Öyle olsaydı “terörsüz Türkiye” lafının asgarî bir anlamı olurdu. Ama biliyoruz ki PKK, Türkiye’nin en zayıf düşmanıydı, çünkü en açıktaki hedefti. Ateşli silahların ötesinde PKK eliyle yapılanlar bilançonun asıl karanlık tarafıdır: Kürt medreseleri çökertildi, hayvancılık bitirildi, Kürtler uyuşturucu ve kaçakçılıkla bilinir oldu, kimlik ve sınır kavramları tartışmalı hâle getirildi, anne dili farklılığı ayrılıkçı bir koz olarak kullanıldı, Kürt çocukları sekülerleştirildi vs vs. Bu alanlarda hiçbir hakiki mücadele verilmedi. Yani harcanan trilyon doların hayırlı sonuç vermesini beklemek ham hayaldir. İnsanlar ekranlara farklı renklere boyanmış parçalı haritalar çıkarıyor ve bakın işte kazandık diyor! Düşman (!) sınırda bağımsız bir bölge kazanıyor ama birileri işte düşmanı sınır dışına attık diyor. Bir taraf ahlaksız diğer taraf ahmak olduğu sürece anadan üryan gezen krala kimse yuh çekmeyecek. Yeni Anayasa süreci inkıtaa uğrar uğramaz sahneye çıkıp Gezi Parkı eylemlerini ateşleyen Sırrı Süreyya Önder kralın kim olduğunu biliyordu ve çıplaklığından haberdardı. Bugün onun ardından hüsnüşahadet edenler kendilerinin bile kim olduğunu bilemez haldedir.

Lozan’da Kürtlerin gayrimüslim olarak zikredilmemesi şer’î ölçüler açısından da güven ortamını tesis ve teyid etmişti. Kimin millet-i hâkime kimin baldırı çıplak olduğu açıklığa kavuşmuştu. Fakat Lozan’ın hemen ardından Kürtler önce bir güven sorunu yaratılarak, sonra güvenlik sorununa dönüştürülerek Türkiye’nin varlık şartlarına ölümcül bir darbe indirildi. Lozan’dan 100 yıl sonra bile aynı sorunları, özellikle de Yeni Anayasa’yı konuşuyoruz. Sürecin hitama ermesi için önce PKK meselesinin halledilmiş görünmesi gerekiyordu ki Yeni Anayasa’yı PKK unsurlarıyla birlikte ve Pax Americana (yani “çatışmasızlık”tan doğacak yeni kâr kaynakları, yeni pazarlar) uyarınca yazmanın zemini oluşabilsin. Trump’ın “Gazze’yi turizme kazandırma” planı da aynı “çatışmasızlık” söyleminin eseriydi. İşler şimdilik planlandığı gibi gidiyor. Türkiye üzerinde emelleri olan odaklar arasında bir niza doğmazsa veya içimizden “Analar ne yiğitler doğurmuş!” dedirtecek seçkin kimseler çıkmazsa işimiz zor. Yiğit dediğin bir günde yetişmez. Önce ömrünü buna vakfedecek anaların çıkması lazım.

Pax Americana analara tek şey teklif ediyor: “Daha fazla ağlamak istemiyorsan ağladıklarının üzerine bir sünger çekeceksin!” Bugün bu şantajı müjde gibi sunan ve karşılayan sayısız insan var. Bu güruhun mürekkep yalamışları ise bizi “soğuk savaş konseptine takılıp kalmak” ithamıyla ilzama çalışıyor. Anaların ağlamamasının yolu gerçekte onları sahte düşmanlıkların mağduru yapmamaktan geçiyor. Aksine bir de sahte barışın şantaj malzemesi haline getirilerek anaların değil torunların ağlamasının da yolu açılmış oluyor. Meseleler bir yönüyle bu kadar basit, fakat anlaşılmaması için her şey akıl almaz derecede zorlaştırılıyor. Bir türlü Türkler lehine, dünya sistemi aleyhine bilinçli bir kamuoyu oluşamıyor. Bunun en büyük sebebi 65 yıldır aralıksız istihbarat manipülasyonu altında karakteri aşındırılan Türk toplumunun kendisidir. Acı ama böyle.

Muhammed SARI (13 Zilka’de 1446 - 11 Mayıs 2025)

BİR KÜRT YAZISI

İsmet Özel meşhur Türk tanımını yapmadan önce de Türk’tüm ben. Aslen Kürt olan ben o tanımın yaşayan hâliydim. Art niyetli, bilgisiz, umursamaz, kandırılmış veya korkularımızın esiri değilsek çoğumuz böyleyizdir, buna bilkuvve açığızdır. Türklük tanımının parlak görünme kaygısı taşımaması ve komplekssizliği bana en güven veren yanı olmuştur. “Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir.” Duyduğum günden beri “Bunda yeni hiçbir şey yok ve tamamen doğru!” demiştim içimden. Başka türlü bir Türklük bilmiyordum ki. Ben de bu fikrin bir parçası olayım demedim, bu fikir benim olsun da demedim. Bu fikir bizatihi bendim zaten.

Kendimizizdir yahut değilizdir. Kendimizin olamayız. Parçamıza ait olamayız. “Aslen Kürt olan ben” ibaresi de bu yüzden isabetli sayılmaz. Kürtlük benim ve Türkiye’nin dününü ve yarınını ifadede yetersiz kalıyor. Tarihteki adımız Türk idi ve varsa bir geleceğimiz yine Türk olarak var. Sözün doğrusu “aslen Türküm” demektir ve Kürtlük gibi sair etnisitenin bir fasıl olduğunu bilmektir. Tarih sahnesine iki isimle, iki kimlikle çıkamazsınız. Hele birbirinin muadili ve alternatifi olmayan iki baş ile hiç çıkamazsınız. Birini diğerine kestirirler. Sokağa çıkabilirsiniz ama tarih sahnesine çıkamazsınız. Sosyal hayatta birtakım kimlik terkipleriyle yol almak mümkündür hatta farklılıklar birer nimet ve âyettir; ama tarihte sadece mütecanis ve yekpâre bir varlık olarak yer alabilirsiniz. Bir yerde iki millet varsa orada cumhuriyet olamaz. Cumhuriyet türdeşliği gerektirir. Eğer bu topraklarda en az iki millet var diyorsak mevcut rejimin uzun vadede bir federasyon, bir tür krallık olarak değişmesini de zımnen destekliyoruz demektir. Heterojen yapılar ancak bu tip rejimlerle ayakta durabilir.

Türklüğü etnisite ve nasyonalite bağlamlarında anlayanlara sesimizin ulaşması zor. Müslümanlara ulaşması iki kat zor. Çünkü onlar Müslümanlık ve Türklüğü ırkçı ve ulusalcı propagandaların şekillendirdiği bir kültür ortamında tanıyageldiler. Önce farkına varıp bu psikolojik dayatmaları aşmak, sonra kendi özlerini yeniden tanımak gibi iki kat ağır bir yükün altındalar. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Yine de Türklüğün altında buzağı arayan Müslüman kardeşlerime diyeceğim şudur: Türklüğü kazıdığınızda altında İslâm mühründen başka bir şey bulunmadığını anlamak istiyorsanız evvela İslâm ve Türklük adına üzerinize kat kat atılan örtüleri tek tek kaldırmak zorundasınız. Bunun kolay bir yolu yok. Türklük bir davet olduğu kadar bir seçme de getiriyor.

Kendimden bahsetmek zorundayım. Yazdıklarımızın ucu gider yaşadıklarımıza dayanır çünkü. Erzurumlu bir aile olarak iki vasfımız vardı ki ikisi de mevcut düzenle uyuşmazlık hâlindeydi: Müslümanlık ve Kürtlük. Bu uyuşmazlık sebebiyle ikisini de bırakıp “kürtçü” olmam için 90’lı yılların Türkiye’sinde bütün şartlar hazırdı aslında. Semtinde yaşadığımız beyaz Türklerin hayat tarzına uzaktık. Uyruğu olduğumuz laik ideolojinin çizdiği vatandaş profiline uzaktık. Etnikçi ve ulusalcı düzen yanlıları senden nefret ederdi ama -burasına dikkat- seni asimile etmeye de istekli görünmezdi. Onlardan olamazdın, haddin değildi. Kendin olamazdın, hakkın değildi. Seni hep cenderede tutarak bir karikatür karakteri ve bir günah keçisi olmaya iterlerdi. Sayısız delil var; bakın medyaya, bakın politikaya, bakın gündelik hayata. Komikler ve mafyalar hep Kürt’tür. Neyse ki ailemizde Müslümanlık ve Kürtlük vasıflarımız birbirine denk değildi. Evde her zaman baskın olan Müslümanlıktı ve beni “kürtçü” olmaya zorlayan şartlara karşı tek denge unsuru buydu. Ailemden öğrendiğim kadarıyla yaşadığım Müslümanlık ırkçı zırvaları aşmamı sağlıyordu ama ötesine geçmeye yetmiyordu. Kendimi seküler-laik-ulusalcı katmanı da yarmak, bilhassa orayı yarmak zorunda hissediyordum. “Kürtçü olmamak” bir var olma biçimi olamazdı asla. Çoğu Kürt bu katmanda kalmıştır. 

“Onlardan olmak” bir aşağılık kompleksi, “kendin olmak” bir reklam sloganı. Yirmi yaşımda anladım ki "onlar"ın canına okumadan kendimle gerçek bir temas kurmam hayalcilikti. 2001 yılında yayınladığım ilk şiirimde bunun farkına vardığımı yarım yamalak da olsa göstermek istemiştim. Müslüman kimliğim ırkçı ithamlara karşı direnç sağladığı hâlde ulusalcı dayatmalar karşısında neden işe yaramıyor diye düşünmüş ve sonunda kritik cevabı bulmuştum: Hanefîlik. Anahtar buydu. Fark ettim ki ırkçılığa karşı kendi asabiyesini ve Müslümanlığını muhafaza eden bütün akrabalarım Şâfiî idi. Fakat Şâfiîlik ulusalcı ideolojinin şehir hayatında hissedilen baskısı karşısında etkisizdi. Şâfiîliğin kazandırdığı asabiye o kadar kuvvetliydi ki kır-kent, mâdun-mâfevk, esmer-beyaz gibi çatışma düzlemlerinin hepsinde size bir mevzi sağlıyor, sizi bir kişilik sahibi kılıyordu. Öyle ki PKK bile bir süre Şâfiî mezhebinden olduğunu söyleyerek sempati toplamaya çalışmış ve kısmen başarmıştı da. Politik bölücülük Şâfiî mezhebinin keskin ve tavizsiz karakterini kırsalda kendi lehlerine kullanabilmişti. Irkçı muameleden ve ekonomik geri kalmışlıktan canı yanan Şâfiî Kürtlerin çok az da olsa bir kısmı bu oyuna gelmişti. “PKK için” değil elbette ama “PKK üzerinden” kentlerde yaşayan mâfevke had bildirebileceğini düşünmüştü. 

İster köyde ister kentte olsunlar çoğu Şâfiî olan akrabalarımın bir kısmı yukarıda özetlemeye çalıştığım pozisyonlardan birine hayatlarının bir döneminde muhakkak uğradılar. Açıktan söylemese de PKK sempatizanı olan da, para ve itibar kazanamadığı için kusuru “TC ırkçılığı”nda bulan da, solcuların liberallerle ortaklığından türeyen söylemlere merak salan da vardı. Bütün bu karmaşaya rağmen Şâfiîliğin Sünnîlikle sıhhatli bağı onun çizgiyi asla aşmamasını sağlıyordu. Çizgiyi geçen Alevîler ve Alevî Kürtlerdi. Kimine göre zaten o çizginin ötesinde başlıyordu Alevîlik. Yani yirmisinde keşfettim dediğim Hanefîlik aslında Şâfiîliğe değil Alevîliğe karşı fonksiyon icra ediyordu. Yaş aldıkça gördüm ki Türkiye’nin politik haritasında fay hatları Şâfiî Kürtler’den değil Kürt olsun olmasın Alevîlerden geçiyordu. Fakat Alevîlerin sol cenaha, solculuk yoluyla Avrupa ve Amerika’ya bağlılığını bildirmesi onları kendi ülkeleriyle çarpık bir aşk-nefret ilişkisine zorlamıştı. Kırdaki ve şehirdeki Alevîler bile dostlarının ve düşmanlarının kim olduğu konusunda fikir ayrılığına düşmüştü. Kır Alevîleri devletin ırkçı olarak niteledikleri yüzüyle, şehir Alevîleri ulusalcı denen yüzüyle mücadele halindeydi.

Bu sırada biz az sayıdaki yoksul Hanefî Kürt ne yapıyorduk? Pek fazla şey değil doğrusu. Politik bilincimiz Şâfiî akrabalarımıza göre zayıftı, hatta Alevîlere göre yok gibi birşeydi. Kaba bir nazarla bakıldığında “dünyevîleşmiş” ve “sistemle muvafık” bile denebilirdi bizim için. Bu halimizle sağcılığın her türlüsü için kolay bir avdık. Büyük şehrin geçim derdinin orta yerinde, seküler düzenin orta yerinde, terör saldırılarının orta yerinde ayakta kalmaya çalışıyorduk sadece. Çok azımız ayakta kalmanın kritiğini yapmıştır. Kritiği yapanlar ırkçılığın ve ulusalcılığın hiçbir türüyle yol yürünemeyeceğini anlamakta gecikmedi. Geriye tek seçenek kalıyordu: Her şeyin orta yerinde durarak ama ortalık malı olmadan, ortayı bularak ama ortalamaya rıza göstermeden, hülasa ortanın bizzat kendisi olduğumuzun idrakine vararak Müslümanca bir yol yürümeliydik. Hanefîlik bu demekti, fıkhî bir tutuma indirgenemezdi. Batıcıların züppe kültürüne karşı Kürtlüğün asabiyesini panzehir olarak kullanabilirdik; fakat bölücü emperyalizmin oyuncağı olma tehlikesi gösterdiği an bu asabiyeyi çöpe atabilmeli ve kendi irademizle asimile olup Türkleşebilmeliydik. Resmiyetin müsaade ettiği kadar Müslüman olma zilletine karşı Şâfiî mezhebinin ilmî tavizsizliğinden güç devşirebilir, Alevîlerin sınıf bilincinden ders alabilirdik; fakat dünya sistemi tarafından yöresel ve bölgesel çerçevelere sıkıştırılma riskine karşı Hanefîliğin açtığı politik manevra alanına yönelerek Sünnîliğin cihanşümul nazarını mezhep nazariyemizin üzerinde tutmayı bilmeliydik. 

Dünyada hiçbir millet bu kadar karmaşık bir politik tutum alışa zorlanmamıştır. Türklük veya Türkleşmek zorluğu nispetinde dönüştürücü bir potansiyele, zincirleme bir reaksiyonu tetikleme gücüne sahip. Batı’dan ısmarlanan mezhepçi, ırkçı, ulusalcı açılım projeleri bu potansiyel kuvveden fiile geçmesin diye sürülüyor önümüze. Züppelik kültürü (solculuk) ve resmî Müslümanlık (sağcılık) el ele verip gözlerimizi perdelemeye devam ediyor.

Muhammed SARI (24 Rebiülahir 1446 - 27 Ekim 2024)