Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GIRTLAĞIMIZA SOKULAN GORDİON DÜĞÜMÜ

Gençliğimden bu yana odamın duvarlarına kimsenin, hiçbir şeyin fotoğrafını asmadım. Arkadaşlarımın duvarlarında daima birtakım askılar olurdu. Örneğin 90’lardaki her üniversiteli gibi (!) ben de cemaatin evlerinde kaldım. Sekiz ay. Bir duvarda muhakkak Gülen’in fotoğrafı, şiir posterleri olurdu. Başka eve çıktıktan sonra beraber kaldığım arkadaşlarım da odalarının duvarlarını doldurmayı severdi. Şairler, şarkıcılar, türkücüler, futbolcular, siyasetçiler, din adamları… Bense odamın düz duvarlarına baktım yıllarca. Gölge-ışık geçişlerine, sıva çatlaklarına, çivi yaralarına. Şikâyetim yoktu. Doğrudanlık ve yalınlık bana daha salim bir hâlet-i ruhiyenin eseri gibi görünüyordu. Düşüncelerimin estetize edilmiş bir figürle, bir idolün pozu üzerinden dolayımlanması hoşuma gitmiyordu. Hâlâ gitmiyor. Zaman zaman asılıp kaldırılan ucuz nesneleri saymazsak evimin duvarları boş sayılır. Bu konuda bir zevk geliştirmeyi bilinçli biçimde reddettim. Zevk-i selim söylemine sığınıp hayallere dalmaktansa hatasıyla sevabıyla salim bir hayat yaşamaya çalışmanın kusurlu güzelliğini tercih ettim.

İnsan estetik tercihlerinin milliyetine mensuptur. Bu sözün aşırı geleceğini biliyorum. Daha aşırısını söyleyeyim: İnsan tercihlerinin dinine mensuptur. Tercihimiz neyse biz oyuz. Evimizi nasıl bina ettiğimiz, içini nasıl tefriş ettiğimiz, içinde nasıl eğleştiğimiz bilinç durumumuzu birebir yansıtır. Bana göre pencerenin doğru yerde olması aynanın doğru yere konulmasına takaddüm eder. Berbat boyanmış bir duvarın şık aydınlatma cihazlarıyla güzelleşebileceği iddiasını çocukça bulurum. Evin gündelik hayatında selam ve kanaat yoksa duvara asılacak bir hat levhasıyla gökten bereket ummak bana göre değildir. Tersi de olur, neden olmasın diyenlerdenseniz içinde bulunduğunuz hazin vaziyeti görmek istemiyor, göz boyamacılığa devam edilsin istiyorsunuzdur. Aynen şöhretli isimlerin posterlerine bakarak iç geçiren, mutezil hayatlarını unutup hayallere dalmayı isteyenler gibi. İtiraf etmek gerekirse gençken o kült isimler benim de aklımdan çıkmıyordu. O kadar ki suretlerini zihnimdeki mutena mevkilerinden kaldırıp odamın duvarına asmayı o ilişkiye ihanet gibi görüyordum. Benim olan bende kalsındı. İşin bir yanı buydu. Diğer yanı ise esaslı bir soruya dayanıyordu: Acaba farkında olmadan kendime küçük ilahlar mı ediniyordum? Bu soru yıllar içinde her zerreme sindi, karakterime tedbirlilik ve mesafelilik olarak yansıdı. Derdini, davasını kendine usta, üstat, efendi bellediği o yüce figür üzerinden anlatan herkese, dolayısıyla aslında sadece o figürü anmaya (evet, zikre) dönüşen hayranlık gösterilerine karşı ihtiyatı düstur edindim. O ustayı, üstadı, efendiyi gerektiğinde en çok ben takdir ediyordum, öyleyse en keskin tekdir hakkı da benim olmalıydı ki dengemi koruyabileyim. İpotekten, el koymacılıktan, tasalluttan nefret ediyordum.

Bugünün din, sanat, siyaset, spor gibi kitleleri sürükleyen faaliyet alanları ikonik figürler, kült isimler, karizmatik liderlerin idraklere tasallutu sayesinde ayakta duruyor. Kitlelerde “o adam” olduğunuz hissini örtülü ama etkili biçimde uyandırabiliyorsanız kapılar size açılıyor. Bu tür ilişkiler tek yönlü işler. Lider açıktan bir vaadde bulunmadığı için günün sonunda kimseye borçlu değildir. Kitleler zihin odalarının kıble duvarına o liderin suretini kendileri astığı için günün sonunda kazık yeseler de alacaklı değildir. Bu sembolik saadet zinciri bir yandan beklentilerin yönetilmesi diğer yandan korkuların diri tutulması mekaniğiyle çalışır. Öyle ki bu “hayali ihracat”ın dışında kalan fikirler sönükleştirilir, kenara itilir. Gövdesinden “şöyle duvara asmalık pozlar veren bir baş çıkaramadığı” ithamıyla çoğu görüş görmezden gelinir. Bugün sahipsizliğiyle maruf Türklük fikrinin bir önderi işaret etmemesi zaaf olarak görülüyor. İdeyi billurlaştırıp müşahhas hâle getireceği ve kitleyi harekete geçireceği düşünülen karizmatik bir figürün ortada olmayışı belki de Türklük fikrini diğer ideolojilerden ayıran en önemli, en güvenilir yanıdır. Bu bakımdan hasbî bir müminler hareketi olmaya belki hepsinden fazla layıktır. Ashabın gökteki yıldızlara teşbihi salihlerin hayatına dair mühim bir işarettir. Çünkü yerden bakınca yıldızlar sayılamayacak kadar çok ve benzerdir ama yaklaştıkça her birinin kendine mahsus kıymetleri olduğu anlaşılır. Rasulullah’ın keyfiyet ve kıyafetçe sahabeden tefrik edilememesi, Raşid Halifelerin bu yolu sürdürmesi bize imam-cemaat ilişkisinin esasına dair sağlam bir senet verir. Türkler öne çıkmanın değil safa girmenin kıymetini kavradığında düşünüş ve işleyişteki çarpıklıkların çoğu kendiliğinden hâl yoluna giriverir. Safa girenlerin bir kısmı zaruret hâlinde imamlık yapacak vasfı haizse endişeye mahal yoktur, o değirmen bir şekilde dönecektir.

Modern toplumun değirmeni dikkati bozukluğa ve çirkinliğe değil lüks ve konfora, yapısal bütünlüğe değil lokal iyileştirmelere çekmek suretiyle döner. Bu görevi “dikkat çekici” figürler üstlenir. Kimi ölü kimi henüz ölmemiş bu kült isimler temsil ettikleri söylenen toplum kesimini önce bütünden ayırmaya hizmet eder. Ardından kendi kitlelerinin bazen iç konsolidasyonunda bazen dış entegrasyonunda rol alırlar. Böylece her odasının ayrı bir âlem olduğu, çatıdan ve dış duvarlardan mahrum, garabet bir ev çıkar ortaya. Dünyanın en tuhaf arabistanı... Türkiye’de halkın bir kesimi Mustafa Kemal, bir kesimi Tayyip Erdoğan, bir kesimi Abdullah Öcalan kültünden kurtulmaya çalıştığı görüntüsü vermektedir. İşin ilginç tarafı, bu halk kesimlerinin birbirleriyle tarihsel, sosyolojik, genetik kesişmeleri karmakarışık hâldedir. (Bunlara bir de yeni dönemin Abdülhamidçilerini, Envercilerini ekleyin. Yetmedi “Arap ve Alevi kesimleri temsil edecek liderler belirleyelim.” teklifini ekleyin. Hesaplar hepten karışacaktır.) “Üç benzemez”in halk nezdinde benzer eleştirilere maruz kalması da enteresan. Halka göre Türklerin başına ne geldiyse Mustafa Kemal’in İngilizlerle uzlaşmasından, Müslümanların başına ne geldiyse Tayyip Erdoğan’ın Amerikalılarla uzlaşmasından, Kürtlerin başına ne geldiyse Abdullah Öcalan’ın İngiliz-Amerikan-İsrail ekseniyle uzlaşmasından gelmiştir. Bu isimleri bu kesimlerin başlarına kim lider seçti sorusunun cevabı yok. Türkler, Müslümanlar ve Kürtler diye neden deli saçması bir tasnif yaptığımı da sormayın çünkü izahı yok. Hem bu saçmalığın sorumlusu ben değilim. Dünya tarihinde böylesi kafa karışıklığının bir örneğini daha bulamazsınız. Kafa karışıklığını kafa yorarak çözebilir miyiz? Kimileri hayır diyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yüz yıl yaşadık ve tıkanma noktasına geldik. Gırtlağımıza sokulan bu Gordion düğümü yine kesilerek mi “halledilecek?”

Muhammed SARI (11 Rebiülevvel 1447 - 3 Eylül 2025)

CEMİYETİ CAMİ CEMAATİ Mİ CEM EDECEK CUMA CEMAATİ Mİ?

Başlık tekerleme gibi oldu ama olsun. Olası varmış demek. Tekerlemeleri hep sevmişimdir. Deli saçması gibi görünen ses tekrarları arasında bir anlamın ikrarı gizlendiği için, yani tekerlemeyi şiirin mantığına yakın bulduğum için severim. Başlıktaki tekerlemeye gelirsek pek öyle şiirsel sayılmaz. Cem‘ masdarından türeyen ama güncel anlam bakımından farklı manalar taşıyan kelimelerden oluşuyor. Kelime dediğime bakmayın, bunlar Müslümanca hayatın temel kavramları sayılır. Önce yazısını, sonra kelimelerini kaybetmiş insanlar olduğumuz hâlde kalan son terim ve kavramlar (yoksa ıstılah ve mefhumlar mı demeliydim?) üzerinden eleştirel düşünce üretmeye gayret ediyoruz. Dolayısıyla isabeti düşük, sapması yüksek, sıhhatli neticeye varılması zor bir yolda yürüyor işler. Kelimeler tutarsızlaştığında yahut ince ayar tutmadığında ise fiilî duruma bakarak yönümüzü tayin etmeye çalışıyoruz.

Fiilî duruma bakıyoruz ama içinde bulunduğumuz durumu biz seçmedik. Bakın daha ilk cümleden tanımında uzlaşamadığımız başka iki kelimeye daha başvurarak ne kadar sallantılı bir zeminde konuştuğumuzu belli ediverdim. “Biz” dedim, “seçmek” dedim. “Biz”in ne anlama geldiği konusunda bir birlik, haydi olmadı bir çoğunluk, en azından kayda değer sayıda bir topluluk olsaydı böyle bir yazı yazmaya gerek kalmazdı. Öyle olsaydı, daha iki hafta önce, adı Türkiye Cumhuriyeti olan ülkenin cumhurbaşkanı “biz”in içini “Türk-Kürt-Arap” üçlemesiyle doldurma cesareti gösteremezdi. Herkes gücü nispetinde ve niyeti doğrultusunda “biz”e bir anlam yüklüyor. Yani herkes “seçim”ini yapıyor. Ne antik ne modern dönemde kendi kimliğini Türkler gibi uluorta tartışan, tartıştıran, konjonktüre göre sürekli değiştirmeye kalkan başka bir topluluk bulabilirsiniz. Köleler bile özgürleşmenin yolunu açmak için evvela köle olduklarını kabul etmek, yani bir sabiteden başlamak zorunda olduğunu bilir. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “biz” tanımları ise evvela kendini, kendi sabitelerini reddederek başlıyor söze. Kimine göre fiilî durum bunu gerektiriyor. Gerçekten de durum değişince tanım değişir. Fakat mevcut fiilî durum Müslümanların, hususen Türklerin aleyhine iken neden kurbanlık koyun gibi boyun eğelim? Sırf fiilî durum berbat diye neden eldeki tanımdan olalım?

Türkler bilfiil Türk iken Türkçülük yoktu, Türklük yaşanan tanımdı çünkü. Bunun kimilerine “pireler berber iken” tekerlemesini hatırlattığını biliyorum. O insanların bir kısmı “United States of Turkey” ninnileri söylüyor. Müslüman dünyanın nüfuz bölgelerinin İsrail’le paylaşıldığı bir “Turkey” hayali kurduruyor ahaliye. Ninni yerine tekerlemeyi seçmeliyiz. Kerizleri uyandırmalıyız. Aslında “Türk” kelimesinin ne manaya geldiğine dair ağyarını mani, efradını cami o tanım yapıldı. Bilen biliyor. Çerçeve çizildi ve çerçevenin dışında kimlerin kaldığı belirtildi. Çerçeve uzun süredir içini dolduracak efradını bekliyor. Cemaatini bekliyor. Cemaat deyince aklımıza ilk ve tek gelen “cami cemaati” olmalıdır. Cami cemaati Türkiye’de uzun yıllar “sessiz çoğunluk”, “sokaktaki adam” tabirlerinin bir parçası olarak sunulsa da aslında hep farklı bir potansiyel taşımıştır. Bütün mahallîleştirilmiş, lümpenleştirilmiş, kitschleştirilmiş, vulgarize edilmiş görünümüne rağmen Müslümanca hayatın “nomos”una yüzyıllardır amasız fakatsız sahip çıkan yegâne kesim cami cemaatidir. İstiklâl Harbi’nden bu yana her kritik meselede cami cemaatinin rızası aranmıştır. Cami cemaati hayra da şerre de sayısız defa evet demiştir. Hayır dediği pek az şey varlığını sürdürebilmiştir. 

2000’lerde hızlanan sekülerleşme, bâtıllaşma, mürtedleşme hareketlerine bir engel teşkil ettiği için “mutaassıb” cami cemaati siyaset kurumu tarafından dönüştürülmeye çalışılmıştır. Farz namazları mümkün olduğunca cemaatle camide eda etmek hassasiyetinin ötesine geçemediği hâlde cami cemaati sahip olduğu potansiyel bakımından tehlikeli bulunmuştur. Doğrudan müdahale tepki çekeceği için cami cemaati içeriden zayıflatılmıştır. İşte Cuma cemaati tam bu noktada devreye girmektedir. Muhafazakâr siyasetin her kesimden oy alma ihtiyacının tavan yaptığı dönemde. Her sabah ve yatsıda ön safta hazır bulunan bir Müslüman ile cumadan cumaya “farzlayıp çıkan” bir Müslümanın yönetilebilirliği arasında büyük fark bulunduğunu en iyi siyasetçiler bilir. Fıkhen Cuma cemaati de en genel manasıyla cemaat mefhumuna dâhildir; fakat konjonktüre göre artıp azalan, gençleşip ihtiyarlaşan, çabuk coşup çabuk durulan karakteri onun güvenilirliğini zedeler. Cami cemaati ise az da olsa öz oluşuyla, gencinin olgun yaşlısının şevkli oluşuyla, anlık duygulanımlar yerine istikrarlı oluşuyla bir “kemik kitle” karakteri arz eder. Cuma cemaati piyasa şartlarına bağlıdır, yönelimleri dışarıdan belirlenebilir. Camii cemaati ise bütün istismar edilmişliğine rağmen bir sınıf bilinci nüvesi, siyasî bir bilinç kazanma istidadı taşır.

Siyasetteki karar alıcılar, iktidarlarının meşruiyetini cami cemaatinden almış gibi gösteriyor ama kahir ekseriyeti oluşturan Cuma cemaati sayesinde fiilî durumlar yaratarak hükmünü yürütüyor. Hutbe diye söylenen “United States of Turkey” ninnileri Cuma cemaati içindir. Fakat Cuma cemaatinin bu alengirli işlerden anlayacağı yoktur. Hutbeyi dinlerken bile çoğunlukla borcunun harcının derdinde, ekmeğinin peşinde, çalının etrafını dolanma niyetindedir. İçlerinde akşam viskisini içmiş olan da vardır sabah parasını vadeliye yatırıp namaza gelen de. Belki bu yüzden en çok bağış da en çok oy da Cuma cemaatinden gelir. Yine de mabedde misafir gibidir onlar. Ev sahibi daima bir avuç cami cemaatidir. Cami cemaati bütün bunlara rağmen Cuma cemaatini kınamaz; aksine en büyük kınamaya müstahak olan cami cemaatidir. Camide bulunmanın usûl ve erkânına riayette bu kadar titizlenirken cemiyet olarak yaşamanın töresine karşı bu kadar kayıtsız kaldıkları için. Gençken ağabeylerimiz bize “eceli gelen kapitalizm cami duvarına bevleder” derdi. Hani, nerde?

Muhammed SARI (1 Safer 1447 - 26 Temmuz 2025)

ŞİİR KONUŞUR

Hepimiz bir bahaneyle kendimizi konuşuyoruz. Hakkıyla tanımadığımız o “kendimiz”den bahsetmeye meftunuz. Böyle bir çağa denk geldik. Kendimizi konuşuyoruz ama kendimizle konuşmuyoruz. İkisi arasında bir bağ ve bir fark var: Kendimizi konuşmak, kendimizle konuşmaya başlamanın ilk adımı olabileceği gibi kendimizle söyleşmenin önündeki en büyük engele de dönüşebilir. Modern insan kendi huzurunda el pençe divan. Öte yandan hep kendi nazarları altında olmaktan, yani kendinin fazla farkında olmaktan da huzursuz. Ne tuhaf, benliğimizi ilahlaştırırcasına hayatın merkezine koyuyoruz ama inceleme nesnesi bir şeyi nasıl ilah sayabiliyoruz?

Kendini konuşmak insanın doğal eğilimi olduğu için sanatın da varoluş sebeplerinden. Sanatçının gizli veya açık kendini şerh etmediği bir eser düşünemiyoruz. Sanat eserlerinin son mertebede bir ayna oluşu onun yansıtmacı, dışavurumcu doğasından ileri gelir. Yüzümüzü görmek için edebiyatın aynasına bakarız ama gerçek yüzümüzün orada olmadığını bilmek şartıyla faydalanabiliriz aynadan. Aynanın nesneyi gösterebildiği illüzyonuna kapıldığımızda sanatı hakikat, varlığı ölümsüz sanmanın kapısı da açılır. Çevrimi kendiyle başlayıp biten bütün sözler bu tuzağa düşer. Sanatçı söze ya kendinden başlatıp onu başka bir ufka ulaştırdığında yahut başka bir diyardan başlayıp sözü kendine vardırdığında bu döngüden nispeten kurtulmuş olur. Yalnızca nitelikli sözdür ki sözü aşma imkânı sunar. Sözden ibaret kalan söze Türkçede “laf” deriz. 

Kendini konuşmayı sevenler lafı kendilerine getirmeden edemez. Kendi haklarında konuşulmasını, kamuyu kendileriyle meşgul etmeyi severler. Onlarınki logoların, markaların, forsların dünyasıdır. Dünyaya izler ve işaretler bırakmaya, kendilerini o nişanelerde seyretmeye doyamazlar. Kendiyle konuşanların ise ne nişaneler umrundadır ne kamu. Doğrusu nam nişan sahiplerinin ve kamunun da böylelerinden haberi olmaz. Ekseriyetle uygunsuz ve marjinal olarak damgalanır “kendiyle konuşanlar.” Çünkü kamunun gözünde onlar “kendiyle konuşan” değil, “kendi kendine konuşan”lardır. Kendi kendine konuşmak modern hayatın normlarına uymuyor. Fakat endişelenilmesi gereken durum kişinin kendiyle konuşmayı kesmesidir. “Kendiyle konuşanlar” nedenleri irdelemeyi bırakmayanlardır. “Neden?” diye sormayana neden insan diyelim ki? Kendiyle bilişip konuşmak o kadar az insana nasip olur ki onlara artık sanatçı demek doğru olmaz. Çünkü eşiğinde durdukları şey artık bir tür aşkınlık bilgisi, bir tür metafiziktir. Sanatçı “sanatçı kalarak” o eşiği asla geçemeyecektir.

“Kendiyle konuşmak” ifadesi ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Konuşma iki taraf arasında cereyan eder; fakat kişi kendi içinde tektir, bölünemezdir. Öyleyse “kendiyle konuşmak” olsa olsa bir iç bölünmenin neticesidir diye düşünebiliriz. İç dünyamızın bölünmesine ancak hastalık adını verebiliriz, “kendiyle konuşmak” değil. Konuşma “bir”in bölünmesiyle değil, “iki”nin bütünlenmesiyle cereyan eder. Bu bakımdan “kişinin kendiyle konuşabilmesi” eşya ve hadiselerin dilini bilmesi demektir. Yoksa kimse kendine sorduğu sorunun cevabını kendinden alabilmiş değildir. Hatta mantık gereği kişi kendine soru da soramaz. Soru -farkında olalım olmayalım- hep başkasına sorulur. Soru sarı çiçeğe sorulur.

Sorular dil içinde ve kendi içimizde boğulmamızı engelleyen, bizi yüzeye çıkaran, talih yaver giderse sahile varmayı sağlayan zihin hamleleridir. Özetle, sormak düşünmektir. Düşünceler boşlukta var olamazlar. Düşünceler dünyaya temas etmekten doğar. Bu bakımdan her düşünce (her soru) eşyadan çarpıp bize dönen bir yankının, insandan insana ulaşan bir ilişkinin hasılasıdır. Düşünceler eşya ve hadiselerden sekip boşluğa savrulmak için var olmuş değillerdir elbette. Yani “kendimizle konuşma” arzumuzun ereği ne nesneler ne öznelerdir. Konuşmanın amacı yükleme varmaktır. Sonra mümkünse yükle(n)menin mahiyetini araştırmaktır. Ve nihayet nasip edilirse “yük”ü tanımak, sevmektir. 

Yüksüz söz, yükümlülüksüz insan vasatlığa demir atar. Hâlbuki sanatta ve sanatla hiçbir şeyin vasatına talip olamazsınız. Sözü ve sahibini yükselten yüküdür. Sanatın özüne açılan kapının anahtarı bu yüzden kerameti kendinden menkul bir yücelik vehmi (kendini konuşmak şehveti) değil, kendinde mahfuz kıymeti aramakta (kendiyle konuşmak dileğinde) sebat etmektir. Yapmadır sanat, yapmacık değil. Menkul değerlerle değil, mahfuz değerlerle yol alır. Şair “kendini konuşmak”tan “kendiyle konuşma”ya geçebilirse şiir de konuşmaya başlar. Yükünü bilen Rabb’ini bilir. Yükünü bilen konuşursa şiir de konuşur. “Kendileriyle konuşulamayan Türkler”in kendi aralarında ne konuştuklarını anlamak için şiir dışında başvuracağımız bir kaynak yok.

Muhammed SARI (6 Zilka’de 1446 - 4 Mayıs 2025)

TÜRK’ÜN EĞRİ KILICI

İnsanlar ideallerin işe yaramadığı, eyleme geçilmesi gereken bir döneme girdiğimizi söylüyor. Şahsen şu “idealler devri”nin ne zaman başlayıp bittiğini merak ediyorum. Ne zaman vuku bulmuş, kim görmüş? İnsanlık hususen son birkaç asırdır küreyi harabeye çeviren yıkımlar dışında neye şahit olmuş? Miladın ikibinyirmibeşinci yılında biten bir şey varsa aksiyonun bir türlüsü, başlamak üzere olan bir şey varsa aksiyonun başka türlüsüdür. O yüzden “aksiyon vaktidir” diyen biri manasız değil, kurnazca bir laf etmiş olur. Tefekkür ne zaman yön tayin edici sayıldı ki sıra aksiyona gelmiş olsun? Kaldı ki ideallerle aksiyonu neden birbirine rakip sayalım?

Pratik üzerine, dünyaya müdahale etmek üzerine uzak ve yakın tarihte sayısız tartışma var. Siyasetin gövdesini büyük oranda bu tartışmalar oluşturuyor. İlkeler üzerine tartışma cereyan etmiyor yahut kamuya açık yapılmıyor. Her şey kapalı kapılar ardında. Karar alıcıların kürsüye düşünce erbabı yerine gazeteci, kanaat önderi, troll, akademisyen, magazinci, sermayeci taifesini çıkarması bunun en açık göstergelerinden. Bu taifeden şu soruların cevabını asla alamazsınız: Türk devleti hangi çıkış noktasını esas almaktadır, hangi yürüyüş rotasını seçmiştir? Türk devleti için her şeyin ön belirleyeni nedir? Türklerin aslî ve adlî dostları, aslî ve adlî düşmanları kimlerdir?.. Cevapları gündelik pozisyon alışların gevşekliği içerisinde sıhhatle tespit edemiyoruz. Gevşeklik gelecek projeksiyonumuzu da bulandırıyor. Bir devlet en temel motivasyonunu karartma altında tutuyorsa bu onun en büyük gücü olduğu içindir. Fakat bir devleti ayakta tutan o motivasyon milletin aleyhine olduğu için gizliyse günahların en büyüğü işleniyor demektir.

Savaşmak hakkında bir geleneği, tutumu, kararı olmayan her toplum er geç yem olacaktır. Bizim geleneğimizde küçük cihad, elde silah, başlayıp biten savaşlardır. Büyük cihad ise doğumdan ölüme, elde iman denen koru tutma mücadelesidir. Aslî düşmanımız nefsimiz ve onu ayartan şeytanlardır. Adlî düşmanlarımızla savaşımız gücümüz ve güçleri yettiğince devam eder, bir yerde galibiyet veya mağlubiyetle biter. Adaleten savaştığımız düşmanlarla kılıç iki taraftan birini indirene kadar müzakere imkânı hep vardır; çünkü düşmanı hatadan döndürmektir amaç. Asaleten savaştığımız nefsaniyet ve şeytaniyetle müzakere etmeyiz; çünkü bunların yollarından dönme, yaratılışlarının dışına çıkma imkânı yoktur. Dolayısıyla bu türden düşmanların asaletimize halel getirme, bize aslımızı unutturma tehlikesi çok yüksektir. Adaleten savaştıklarımız arasındaki bir kısım insanlar da bu mutlak/âslî düşman kategorisine girer. Geri kalanlar için can çıkmadıkta ümit vardır. 

Batı’nın “herkesin herkesle savaşı” diyerek bütün yeryüzünü ateşe verme stratejisi kabul edebileceğimiz bir prensip değil. O topyekûn deliliktir. Herkesin herkesle askerî, malî, kültürel mücadelesi yeryüzünde fitnenin fitilini ateşler. Müslüman için savaş tek yönlü, tek amaçlı, başı sonu olan bir eylemdir. İsmi “selam” olan dinde yasak olan savaş değildir, çünkü savaş yasaklandığında dünyada ne adaleti ne asaleti korumak imkânı kalır. Yasaklanan ölçüsüz savaştır. Dostunu düşmanını ayırt edemeyenlerin barışı da kirlidir. Onursuz barış insanlığı fısk u fücura batırmaktan, akla hayale gelmeyen şiddet türlerini tetiklemekten başka işe yaramaz. Adil savaş ve makul barış dünyayı temizler. Yeryüzünde birikmiş kiri dökecek kadar ateş. Durmasını, “yumuşatmasını bilen ateş.” Müslümanın savaşı dünyalığa el koymaya, barışı ise köle halklar yaratmaya matuf değildir. Batı’nın “düşman yaratmak” ve “düşmanı yok etmek” konseptleri reddedilir. En kritik savaş “savaşın ve barışın anlamına el koymaya kalkışanlar”a karşı verilir.

Müslüman için “yumuşatmayı bilen ateş” işin ancak bir yanıdır. Bize “öğüt sahibi toprak”ın yardımı da gerekiyor. “Düşmanı yenecek kadar güçlü” olmakla vazifeliyiz; ancak imanımızı kemale erdirmek istiyorsak “düşmanı kurtaracak kadar güçlü” olmayı bir ufuk olarak önümüze koymalıyız. Biz eğri kılıcımızı geri alabilirsek doğru yol açılacak. Eğri kılıcın sırtı dosta, ağzı düşmana bakacak.

Muhammed SARI (12 Şevval 1446 - 10 Nisan 2025)

BİR KÜRT YAZISI

İsmet Özel meşhur Türk tanımını yapmadan önce de Türk’tüm ben. Aslen Kürt olan ben o tanımın yaşayan hâliydim. Art niyetli, bilgisiz, umursamaz, kandırılmış veya korkularımızın esiri değilsek çoğumuz böyleyizdir, buna bilkuvve açığızdır. Türklük tanımının parlak görünme kaygısı taşımaması ve komplekssizliği bana en güven veren yanı olmuştur. “Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir.” Duyduğum günden beri “Bunda yeni hiçbir şey yok ve tamamen doğru!” demiştim içimden. Başka türlü bir Türklük bilmiyordum ki. Ben de bu fikrin bir parçası olayım demedim, bu fikir benim olsun da demedim. Bu fikir bizatihi bendim zaten.

Kendimizizdir yahut değilizdir. Kendimizin olamayız. Parçamıza ait olamayız. “Aslen Kürt olan ben” ibaresi de bu yüzden isabetli sayılmaz. Kürtlük benim ve Türkiye’nin dününü ve yarınını ifadede yetersiz kalıyor. Tarihteki adımız Türk idi ve varsa bir geleceğimiz yine Türk olarak var. Sözün doğrusu “aslen Türküm” demektir ve Kürtlük gibi sair etnisitenin bir fasıl olduğunu bilmektir. Tarih sahnesine iki isimle, iki kimlikle çıkamazsınız. Hele birbirinin muadili ve alternatifi olmayan iki baş ile hiç çıkamazsınız. Birini diğerine kestirirler. Sokağa çıkabilirsiniz ama tarih sahnesine çıkamazsınız. Sosyal hayatta birtakım kimlik terkipleriyle yol almak mümkündür hatta farklılıklar birer nimet ve âyettir; ama tarihte sadece mütecanis ve yekpâre bir varlık olarak yer alabilirsiniz. Bir yerde iki millet varsa orada cumhuriyet olamaz. Cumhuriyet türdeşliği gerektirir. Eğer bu topraklarda en az iki millet var diyorsak mevcut rejimin uzun vadede bir federasyon, bir tür krallık olarak değişmesini de zımnen destekliyoruz demektir. Heterojen yapılar ancak bu tip rejimlerle ayakta durabilir.

Türklüğü etnisite ve nasyonalite bağlamlarında anlayanlara sesimizin ulaşması zor. Müslümanlara ulaşması iki kat zor. Çünkü onlar Müslümanlık ve Türklüğü ırkçı ve ulusalcı propagandaların şekillendirdiği bir kültür ortamında tanıyageldiler. Önce farkına varıp bu psikolojik dayatmaları aşmak, sonra kendi özlerini yeniden tanımak gibi iki kat ağır bir yükün altındalar. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Yine de Türklüğün altında buzağı arayan Müslüman kardeşlerime diyeceğim şudur: Türklüğü kazıdığınızda altında İslâm mühründen başka bir şey bulunmadığını anlamak istiyorsanız evvela İslâm ve Türklük adına üzerinize kat kat atılan örtüleri tek tek kaldırmak zorundasınız. Bunun kolay bir yolu yok. Türklük bir davet olduğu kadar bir seçme de getiriyor.

Kendimden bahsetmek zorundayım. Yazdıklarımızın ucu gider yaşadıklarımıza dayanır çünkü. Erzurumlu bir aile olarak iki vasfımız vardı ki ikisi de mevcut düzenle uyuşmazlık hâlindeydi: Müslümanlık ve Kürtlük. Bu uyuşmazlık sebebiyle ikisini de bırakıp “kürtçü” olmam için 90’lı yılların Türkiye’sinde bütün şartlar hazırdı aslında. Semtinde yaşadığımız beyaz Türklerin hayat tarzına uzaktık. Uyruğu olduğumuz laik ideolojinin çizdiği vatandaş profiline uzaktık. Etnikçi ve ulusalcı düzen yanlıları senden nefret ederdi ama -burasına dikkat- seni asimile etmeye de istekli görünmezdi. Onlardan olamazdın, haddin değildi. Kendin olamazdın, hakkın değildi. Seni hep cenderede tutarak bir karikatür karakteri ve bir günah keçisi olmaya iterlerdi. Sayısız delil var; bakın medyaya, bakın politikaya, bakın gündelik hayata. Komikler ve mafyalar hep Kürt’tür. Neyse ki ailemizde Müslümanlık ve Kürtlük vasıflarımız birbirine denk değildi. Evde her zaman baskın olan Müslümanlıktı ve beni “kürtçü” olmaya zorlayan şartlara karşı tek denge unsuru buydu. Ailemden öğrendiğim kadarıyla yaşadığım Müslümanlık ırkçı zırvaları aşmamı sağlıyordu ama ötesine geçmeye yetmiyordu. Kendimi seküler-laik-ulusalcı katmanı da yarmak, bilhassa orayı yarmak zorunda hissediyordum. “Kürtçü olmamak” bir var olma biçimi olamazdı asla. Çoğu Kürt bu katmanda kalmıştır. 

“Onlardan olmak” bir aşağılık kompleksi, “kendin olmak” bir reklam sloganı. Yirmi yaşımda anladım ki "onlar"ın canına okumadan kendimle gerçek bir temas kurmam hayalcilikti. 2001 yılında yayınladığım ilk şiirimde bunun farkına vardığımı yarım yamalak da olsa göstermek istemiştim. Müslüman kimliğim ırkçı ithamlara karşı direnç sağladığı hâlde ulusalcı dayatmalar karşısında neden işe yaramıyor diye düşünmüş ve sonunda kritik cevabı bulmuştum: Hanefîlik. Anahtar buydu. Fark ettim ki ırkçılığa karşı kendi asabiyesini ve Müslümanlığını muhafaza eden bütün akrabalarım Şâfiî idi. Fakat Şâfiîlik ulusalcı ideolojinin şehir hayatında hissedilen baskısı karşısında etkisizdi. Şâfiîliğin kazandırdığı asabiye o kadar kuvvetliydi ki kır-kent, mâdun-mâfevk, esmer-beyaz gibi çatışma düzlemlerinin hepsinde size bir mevzi sağlıyor, sizi bir kişilik sahibi kılıyordu. Öyle ki PKK bile bir süre Şâfiî mezhebinden olduğunu söyleyerek sempati toplamaya çalışmış ve kısmen başarmıştı da. Politik bölücülük Şâfiî mezhebinin keskin ve tavizsiz karakterini kırsalda kendi lehlerine kullanabilmişti. Irkçı muameleden ve ekonomik geri kalmışlıktan canı yanan Şâfiî Kürtlerin çok az da olsa bir kısmı bu oyuna gelmişti. “PKK için” değil elbette ama “PKK üzerinden” kentlerde yaşayan mâfevke had bildirebileceğini düşünmüştü. 

İster köyde ister kentte olsunlar çoğu Şâfiî olan akrabalarımın bir kısmı yukarıda özetlemeye çalıştığım pozisyonlardan birine hayatlarının bir döneminde muhakkak uğradılar. Açıktan söylemese de PKK sempatizanı olan da, para ve itibar kazanamadığı için kusuru “TC ırkçılığı”nda bulan da, solcuların liberallerle ortaklığından türeyen söylemlere merak salan da vardı. Bütün bu karmaşaya rağmen Şâfiîliğin Sünnîlikle sıhhatli bağı onun çizgiyi asla aşmamasını sağlıyordu. Çizgiyi geçen Alevîler ve Alevî Kürtlerdi. Kimine göre zaten o çizginin ötesinde başlıyordu Alevîlik. Yani yirmisinde keşfettim dediğim Hanefîlik aslında Şâfiîliğe değil Alevîliğe karşı fonksiyon icra ediyordu. Yaş aldıkça gördüm ki Türkiye’nin politik haritasında fay hatları Şâfiî Kürtler’den değil Kürt olsun olmasın Alevîlerden geçiyordu. Fakat Alevîlerin sol cenaha, solculuk yoluyla Avrupa ve Amerika’ya bağlılığını bildirmesi onları kendi ülkeleriyle çarpık bir aşk-nefret ilişkisine zorlamıştı. Kırdaki ve şehirdeki Alevîler bile dostlarının ve düşmanlarının kim olduğu konusunda fikir ayrılığına düşmüştü. Kır Alevîleri devletin ırkçı olarak niteledikleri yüzüyle, şehir Alevîleri ulusalcı denen yüzüyle mücadele halindeydi.

Bu sırada biz az sayıdaki yoksul Hanefî Kürt ne yapıyorduk? Pek fazla şey değil doğrusu. Politik bilincimiz Şâfiî akrabalarımıza göre zayıftı, hatta Alevîlere göre yok gibi birşeydi. Kaba bir nazarla bakıldığında “dünyevîleşmiş” ve “sistemle muvafık” bile denebilirdi bizim için. Bu halimizle sağcılığın her türlüsü için kolay bir avdık. Büyük şehrin geçim derdinin orta yerinde, seküler düzenin orta yerinde, terör saldırılarının orta yerinde ayakta kalmaya çalışıyorduk sadece. Çok azımız ayakta kalmanın kritiğini yapmıştır. Kritiği yapanlar ırkçılığın ve ulusalcılığın hiçbir türüyle yol yürünemeyeceğini anlamakta gecikmedi. Geriye tek seçenek kalıyordu: Her şeyin orta yerinde durarak ama ortalık malı olmadan, ortayı bularak ama ortalamaya rıza göstermeden, hülasa ortanın bizzat kendisi olduğumuzun idrakine vararak Müslümanca bir yol yürümeliydik. Hanefîlik bu demekti, fıkhî bir tutuma indirgenemezdi. Batıcıların züppe kültürüne karşı Kürtlüğün asabiyesini panzehir olarak kullanabilirdik; fakat bölücü emperyalizmin oyuncağı olma tehlikesi gösterdiği an bu asabiyeyi çöpe atabilmeli ve kendi irademizle asimile olup Türkleşebilmeliydik. Resmiyetin müsaade ettiği kadar Müslüman olma zilletine karşı Şâfiî mezhebinin ilmî tavizsizliğinden güç devşirebilir, Alevîlerin sınıf bilincinden ders alabilirdik; fakat dünya sistemi tarafından yöresel ve bölgesel çerçevelere sıkıştırılma riskine karşı Hanefîliğin açtığı politik manevra alanına yönelerek Sünnîliğin cihanşümul nazarını mezhep nazariyemizin üzerinde tutmayı bilmeliydik. 

Dünyada hiçbir millet bu kadar karmaşık bir politik tutum alışa zorlanmamıştır. Türklük veya Türkleşmek zorluğu nispetinde dönüştürücü bir potansiyele, zincirleme bir reaksiyonu tetikleme gücüne sahip. Batı’dan ısmarlanan mezhepçi, ırkçı, ulusalcı açılım projeleri bu potansiyel kuvveden fiile geçmesin diye sürülüyor önümüze. Züppelik kültürü (solculuk) ve resmî Müslümanlık (sağcılık) el ele verip gözlerimizi perdelemeye devam ediyor.

Muhammed SARI (24 Rebiülahir 1446 - 27 Ekim 2024)

AKILSIZ BAŞ, BAŞSIZ GÖVDE

Tarihte eşi görülmemiş bir bilişsel yüklemenin tazyiki altındayız. Kondisyon orta düzey beceri sayılıyor artık, kognisyona yükleniyoruz. GIF’teyiz. Zihinlerimiz bu döngüde çaresiz. Dünyayı kuşatan teknolojik gelişmeler aklımızı başımızdan aldı. Aklımızı aldı, satamadı ama geri de getirmedi. “Akılsız baş”ımızla yaklaşık üç yüz yıldır vaziyeti idare etmeye çalışıyoruz. Gazze’nin yakılıp yıkılmasını normalleştiren son hadiseler “akılsız baş” hiç yoktan iyiydi dedirtiyor, çünkü şimdiki halimiz “başsız gövde”den farksız. 

Bir toplum “nomos”unu kaybetmişse doğru ve yanlış diye dünya sisteminin kendine yutturduğu şeyleri bilir. Namus insanın kıymetli olanı tanıma ve koruma kabiliyetlerinin bir bileşkesidir ve insana sağlayacağı yarar yine tanıma ve koruma kabiliyetlerinin keskinleşmesi (yani namusunu korumak) olacaktır. Namus (iman) insana okuyup yazmakla bulunamayacak türden bir akıl (logos), bitip tükenmeyecek türden bir cesaret (epos) bahşeder. Namuslular başın bir yerde, gövdenin başka yerde durduğu bir hayatı tasavvur edemez. Edemezdi. Türklerin benlik, nesne ve âlem tasavvuru kısa sürede öylesine erozyona uğradı ki 18. asırda ayakların baş olması rezaletini 20. asırda başımızla gövdemizin ayrılması felaketi takip etti. Düşünceleriyle davranışları arasındaki bağ kopan hiçbir organizma bu kötü akıbete uğramaktan kurtulamadı. Elimizin işte gözümüzün oynaşta oluşu mahvetti bizi. Elimizden pek iş gelmiyor artık. Küntleştik. Oynaşabilmiş de değiliz; hatta o rezil açlık hissi, inkılâpların tamamlayıcısı olan askerî darbelerle birlikte yerini hınca bıraktı. Aldatıldığımızı anladık ama kabullenemedik. Hıncımızı bizi aldatandan değil bize sadakat gösterenden çıkardık, çıkarıyoruz. O gün bu gündür yârânımız yok, yaranabildiğimiz yok. Kapitalizm bizi dışlayarak yutmak istiyor, tarihimiz bizi kendi dışımıza koyvermiyor. Dışımızı dışlayamıyoruz, içimizin içine giremiyoruz. 

Arada kalmışlık ölümden beter. Muradımızı satır aralarına serpiştirerek konuşabiliyoruz çoğu zaman. Çok şeyi satır arasında söylemek zorunda kaldık. Konuşmanın zorlaştığı dönemlerde satır aralarının nasıl genişlediğini, ne kadar çok mânâyı yüklenebildiğini bilseniz şaşırırdınız. Edebiyat bu genişlemeden istifade edebilir ama hakikat açısından satır aralarının bu kadar şişmesi hayra alâmet değil. İçimizin şişmesi hayra alâmet değil. Gebelik ile gebeşlik arasındaki fark durumumuzu anlamaya yardımcı olacaktır. Hayır ve bereket, olursa namuslu bir gebenin sancısından hâsıl olur. Gebeşlerde namus aramayın. Gebeler hayatta kalarak doğurabilir, doğurmuşken ölebilir, düşük yapabilir. Müslümanın hayatında hepsinin yeri var. Gebeşler asla doğuramazlar ama şişip sıkışmaktan bir gün çatlayacakları muhakkak.

Aklımız başımızda, başımız gövdemizde, gövdemiz ayaklarımızın üzerinde, ayaklarımız vatanımızın üzerinde olsaydı mânâlar satır aralarında değil insanlar arasında gezinecekti. Bir ütopyadan mı bahsediyoruz? Bir düşünceyi vaktinden evvel dile getirmek acemilik sayılır. Diğer deyişle, ütopya vaktinden önce dile getirilmiş düşüncedir. Fakat biz vaktiyle olmuş olanın peşindeyiz. Olmamış gibi davranılmasına itiraz ediyoruz. Tekrar neden olmasın, hatta daha iyisi neden olmasın deyip duamızı buna göre yapalım diyoruz. Bizim bütün işimiz imkânla, potentia ile. Lehimize verilecek yepyeni bir “kün” emr-i İlâhîsi ile. Olguyu, olayı ve oluşu bir bütün olarak kavramak istiyoruz.

Taşın yerinde ağır olması gibi baş da yerinde ağır. Ve Türklerin ağırlığı davasının ağırlığı kadar. Türk aklını başına devşirdiği an davasını da “baş üstüne!” ünlemesiyle üstlenecektir. Fakat ortada hayat idamesi ve devlet idaresiyle bocalayan hatta hafife alınan bir toplum varsa onun Türklüğü şüphelidir. Üç yüz yıldır vaziyeti idare ettiğimiz için idame-i hayat edemiyoruz. “Dvr” masdarından müştak bir kelime idare. Akışta değil döngüdeyiz. Döngüde ilk ve son birdir, ayak ve baş yoktur. Kondisyonumuz düşük olsa da yeni bir yürüyüş hattına ihtiyacımız var. Bir mekânda, birim zamanda gerçekleştirilecek bir yürüyüş kurallar kitabının yeniden yazılmasını sağlayacak.

Muhammed SARI (14 Rebiülahir 1446 - 17 Ekim 2024)

DAİMA MÜMKÜN MİLLÎLİK, ŞANTAJLA KAİM KÜRESELLİK

Türkiye’de “millî” bir eğitim yapma imkânının i) inkılâplar marifetiyle ve 1945 sonrasında küresel denetleyici örgütlerin ihdas edilmesiyle elimizden hukuken alındığını; ii) Menderes iktidarıyla başlayıp 27 Mayıs’la hız kazanan darbe yıllarında Amerikan kültür komiserlerinin raporları uyarınca fiilen ortadan kaldırıldığını; iii) ANAP’tan AKP’ye uzanan süreçte evrenselci söylemin, popüler kültürün ve pedagojik modaların boca edilmesiyle artık kimseyi zihnen meşgul etmediğini bilmeyen var mı?

Bilmeyen, bilemeyen ve bilmemekte ısrar edenler çoğunlukta olmalı ki eğitim sistemimiz acınacak halde. Amerikanlaştırıcı dayatmalar silsilesinde ilk sıralarda (belki ilk sırada!) yer tutsa da, eğitim, hakkında en az konuşulmuş meselelerdendir. Amerikanlaştırmanın şiarları olan demokrasi, insan hakları ve serbest piyasanın kana karışması nesiller boyu verilen ve verilmeyen eğitimle doğrudan ilgili olmuştur. Amerikanlaştırıcı aygıtlar pedagojik perdelemeyi kullanarak; bazı yeşillenmiş halde, bazı kıpkızıl görünümde, bazen rengârenk kesilip bazen de şeffaflık iddiasıyla işini yürütegeldi. Öyle ki bugün Amerikanlaşmayı ya her yerde görürsünüz yahut hiçbir suretle göremezsiniz. Görmek daima bir niyet meselesidir.

Ferdlerin ve toplumların her işi niyete bakar. Niyet en derin yönelimimizdir. Niyetlerimiz hususunda kendimize ilânihâye yalan söyleyemeyiz. İnkâr, görmezden gelme, hedef saptırma niyetin özünde yatan yönelimi değiştirmez. “Millî” eğitimimizin elimizden önce hukuken, sonra fiilen, nihayet zihnen alındığını görmek niyetinde miyiz, önce buna karar verelim. Yok böyle bir şey diyorsanız o sizin bileceğiniz iş. Var diyorsak niyetimizi berraklaştırmak için önce vaziyeti açık seçik biçimde tasvirle işe başlamalıyız. İçinde bulunduğumuz eğitimin ufku olsa olsa talebenin koluna bir “altın bilezik” takmak iddiasından ibarettir. Ben ise yirmi yıla yaklaşan hocalık hayatım boyunca talebenin “kulağına küpe” olacak şeyleri söylemeye çalıştım. Türkiye bilhassa 1960’lardan itibaren bu ikisinden birini öne aldığınızda diğerini feda etmenizi gerektirecek bir sosyal ve iktisadî işleyişe mahkûm. Amerikanlaştırıcı mantık sadece ve sadece altın bilezikten yanadır; el koymaya, tuttuğunu koparmaya ve ötesine kulak asmamaya övgüler dizer. Türk’ün mantığı ise talebeye önce en hayatî şeyleri bildirmeyi, kulağına hayat boyu küpe olacak bilgileri ulaştırmayı hedefler. Türklük hayrın başı diye eylemeği değil, dinleyebilmeği (dinlemeği ve bilmeği) tanır. Niyet bile önce söze uğrar, ardından eyleme dökülerek akıbete varır.

Bu yazıyı okuyanlar arasında Amerikanlaştırmanın tabii neticesi olarak eylemek ile bilmekin hangisinin hangisine takaddüm ettiği konusunda derin fikir ayrılıkları olduğuna eminim. Prensip olarak “bilmek”ten yana olduğunu söylese de, ekseriyetin, hayatın kaçınılmaz gerçekleri (!) sebebiyle “yapmak”ı tercih edeceklerine de eminim. Yerimiz sözün/bilginin yanıdır. Sözler yalan veya yanlış olabilir elbette. Bu sebeple sözün niteliği, ardından gelecek fiilin niteliğini belirlemiştir. Yalan veya yanlış sözlerle başlanmış işleri aklamaya kimsenin gücü yetmez, yalan ve yanlış önünde sonunda haklanır. Hak söz hakkımızdan gelen sözdür. Haklı sözler boyumuzu aşar ve boyun eğdirir. Türk’ün marifeti önce hak sözü işitecek kulağa sahip, sonra hakka itaat edip ettirecek bileğe talip olmasındadır.

Yerim sözün yanı; fakat burada söylediklerim bir hocanın mı yoksa bir yazarın sözleri mi? İnsanlara söz söyleme mevkiinde (cüretinde?) bulunan bu iki meslek arasında paradoksal bir ilişki var: Hocalıkta kayda değer hiçbir şey bilmeyen gençlere her şeyi anlatmaya kalkışıyorsun. Yazarlıkta her şeyi bildiğini sanan yetişkinlere hiçbir şey anlatamıyorsun. Bu denklemden okurlar karşısında öğrencileri kayırdığım fakat yazarlığı hocalığa tercih ettiğim gibi çelişik bir sonuç çıkıyor. Doğrudur. Çokbilmiş okurlara hocalık taslamaktansa az bilen fakat öğrenme şevkini kaybetmemiş kimselerin yazdıklarımı okumasını yeğlerim. Denklemden hareketle müfredatların korkunç malumat yüküyle öğrencileri ezdiğini ama aynı toplumdaki yetişkinlerin bilgi hamallığını bir marifet gibi algıladığını da zımnen söylemiş oluyorum. Bu da doğru. Öyleyse çıkarımların biri de şöyle olmalı: Okul yıllarında bilgiyle doğru ilişki kuramamış gençler yetişkinlik çağlarına geldiklerinde mazarratı sıhhat zannedecek kadar büyük bir zihnî bozulmaya uğramış oluyor. Çıkarımlarımızı tüm mantıkî sonuçlarına kadar götüreceksek şu sözler de söylenmiş sayılmalı: Öğrenciler “yapma” safhasına “bilme”nin ardından geçmiyorsa ve yetişkinler yapmak zorunda bırakıldıkları eylemleri bilinç süzgecinden geçirmiyorsa o toplumda Amerikanlaştırma operasyonu başarıya ulaşmıştır.

Yerimiz sözün yanı ise önce sözlerin söyleniş şekillerine dikkat edelim, ne eyleyeceksek ondan sonra eyleyelim: Memleketimizde Amerikanlaşanlar, yani kendi rızasıyla tâbiiyet değiştirenler çok küçük bir azınlık teşkil etmektedir. İmtiyazlı sınıflara mensup oluşları onları olduğundan büyük göstermektedir, o kadar. Zaten çok az sayıda nasipsiz insan kendi kültüründen hiç iz kalmamacasına yabancılaşıp gönüllüce başka uyruklara eklemlenebilir. Adı üzerinde, bu durumda bile o kültürün yalnızca bir “ek”i, “kuyruk”u olabilirler. Amerikanlaş(tırıl)dıklarının farkında olmayanların sayısı ise hayli kabarıktır. İnsanları yemleyerek veya gemleyerek bir yerden başka bir yere götürmek mümkündür. Amerikanlaştırılma ancak şantajlarla, markajlarla, aparatlarla, protezlerle sürdürülebilmektedir. Temelde cebrin ve cehlin bulunuşu Amerikanlaştırılma ameliyesinin eğretiliğini görmeyi kolaylaştırır. Millî olana yönelmekse çok kolaydır, hiçbir özel tedbire ihtiyaç duymaz. Sahteciliği fark edebilen sahiciliğin eşiğine varmış demektir. Zihnî uyanış yaşayan insanların önünde fiilî ve hukukî mücadele sahaları açılıverir. 

Muhammed SARI (18 Şevval 1445 - 27 Nisan 2024)

KAPIYI BÜYÜK AÇMAK

İlk yazıya dönüp baktım da epey iri laflar etmişim: el vermekler, dil vermekler, dirilmekler, kefeni yırtmaklar… Ne yapıp da kefeni yırtacağım acaba­ veya yırtacağız? “Ben” ve “biz” dediğime göre size bir şey mi teklif ediyorum, sizden bir şey mi bekliyorum? Doğrusu bezirgân değilim, metâım yok, alıp satmaya gelmedim. Emin olduğum şudur: Herkes evvela kendi kefenini yırtma çabası göstermekle mükellef olsa da kefenden çıkmakla işimizin bitmemesi işe “biz” zamirini de karıştırmamı gerektiriyor. Yani tek tek saplandığımız günah çukurları olduğu kadar, kitleler halinde infaz edilip gömüldüğümüz yalan ve safsata mezarları olduğunu da bilmeliyiz. Bireysel uyanış söyleminin cazibesine kapılmamak zor. Anlamlı bir yekûn tutacak sayıdaki insanın dayanışmasından doğan bir ayıklığa ulaşılamayacaksa -müstesna örnekler bir yana- bireysel uyanışa bel bağlanabileceğine inanmıyorum. Aristo “tek başına bir insan ya tanrıdır ya hayvan” demiş. Doğru. Siyasette ve sanatta bağlanamama hastalığıyla malulsen ya tek uyananın kendin olduğunu zannedersin yahut uyanış diye bir derdin hiç olmamıştır. İki hâlden de aslandan kaçar gibi kaçmak lazım.

Görünüşe göre “kefeni yırtmak” tabiriyle işe başlayarak üçüncü yolu tercih etmiş, yani boyumdan büyük bir işe kalkışıp “kapıyı büyük açmış” bulunuyorum. Hıristiyanlar suret-i haktan görünerek “dar kapı”dan geçmeyi öğütler. “Dar kapıdan geçmek” Batı’da kendini tanrılaştırırken diğer insanları sürüleşmeye iten bir zihniyetin yansıması olmuştur zamanla. Müstekbirlerin mustazafları kandırmasının bir parçasına, talkın-salkım hikâyesine dönüşmüştür. Batı tarafından iki büklüm hâle getirilmiş varlığımızın silkinip cesametini bulmasını engelleyen böyle kabullere ihtiyatla yaklaşalım. “Büyük kapı” deyince aklına “Bâb-ı Âlî’” yahut “Divanyolu” gelenlerle de yolumuzu ayıralım. Ben ikili mekanizmaların dışına çıkıp kapıyı büyük açmaktan yanayım, çünkü büyük kapıyı açmaktan yanayım. Her an Hakk’ın divanına yönelme imkânı verilmesi bizi dolambaçlı yollara sapmaktan kurtarmıştır. İslam’a göre Hakk her an yanı başımızdadır. Bu nedenle insan için evvela sözlü kabul ve yöneliş esastır, yani İslâm’a giriş kolaylaştırılmıştır. Sabır ise sonra, bu irtibatı korumak, korumadan doğan korunmayı hak etmek için tavsiye edilir. Ehl-i kitap başta olmak üzere antik veya modern birçok batıl itikat çileciliği ve ruhbanlığı erek haline getirmekten kurtulamamıştır. Bu açıdan “kapıyı büyük açmak” bir iddia değildir; büyük kapının her an yanı başımızda olduğunu bilmek ve kapının açılmasına muntazır olmak dışında bir anlam taşımaz. Aksi takdirde, sözlüklerdeki manasıyla kapıyı büyük açmaktan bahsedenin hesapsızca harcayacak birikimi olması ve gözünün bu masrafı yapacak kadar kara olması lazım. Ne var ki ben bir süre zarfında, bir yerlerde, bir şeyler biriktirip gelmiş, dolmuş da taşmış değilim. Aksine, son derece istikrarsız ve savunmasız bir ruh haliyle yazıyorum. Kendimi tanrılaşmamak ve hayvanlaştırmamak için bir iletişim kanalı bulmaya çalışıyorum. Benim için yazmadan da kefeni yırtmak mümkün olsaydı yazmazdım. Yazarak yırtacağımın garantisi ise hiç yok. Tam anlamıyla dar boğazdayım! Olsun. Niyetim kadırgaları karadan aşırıp açık denize varmak.

Hep kefenden bahsettiğimize göre bir gecikmeden de söz etmeliyiz. Müslümanlar olarak lehimize ve aleyhimize olan şeyleri çok geç idrak etmek gibi kronik (en az batılılaşma kronolojisi boyunca süren) bir hastalığımız var. Geç vakte kaldığımız, bizi ayakta uyutup kefenlendikleri muhakkak; ama iş işten geçti mi henüz bilmiyoruz. “Geç de olsa…” kaydına sığınılarak birçok işin başarılabileceği inancındayım. “Gecikmişlik”in büsbütün yitip gitmek olmadığını kendi hayatımdan biliyorum. Hiçbir özel geçmişi olmayan bir ailede, ortanca çocuk ve büyük oğul olarak doğan benim şiir yazmam bile başlı başına mucizedir. Şiirlerimdeki gerilim ve belirsizlikleri ortancalığıma, etik yönelimi büyük oğul oluşuma bağlı olgular olarak görüyorum. (Eğer ailenin küçük çocuğu olsaydım belki şiirimde aylaklığın dibine, ukalalığın dik âlâsına şahit olacaktınız.) Şiir yazmaya pek de elverişli olmayan bu zıt kutuplar arasında bile kendimi hep şair (büyük kapının açılmasına muntazır) bildim. Yazmayı ihmal ettiğim (geciktiğim), yazdıklarımın yayınlanmadığı (geciktirildiğim), hatta yazmanın bir anlamının olup olmadığı sorusuna cevap bulmakta zorlandığımız şu son yıllarda da duygum değişmedi. Bana kalsaydı (hiç bana kalmadı, bir kere bile) birinci sınıf bir şiir okuru olmakla yetinecek, asıl iş olarak erkenden Arapça öğrenip sadece Kur’ân ve Hadis ile meşgul olacaktım. Okuryazarlıktaki ilk ve son hedeflerim bunlardı. Görünüşte zaruretler yüzünden, özünde bilmediğim bir hikmete binaen işler farklı gelişti. Hakkıyla ilim tahsil etmek nasip olmadı. Sadece şiir okuru olarak da kalamadım.

Olaylar gelişir ve insanların çoğu olayların onları getirdiği yerdedir. Geldiğim noktada ne bilgisiz bir şairim ne de şiirsiz bir bilgiç. Fakat bu iki insan tipinin sayılarının bütün dünyada çığ gibi büyümesinden muzdaribim. Bizi, bilgisizliği yüzünden duyguları kolayca istismar edilebilen insan yığınları ile şiirsizliği yüzünden gemisini tahakkümle yürütmeye alışmış bir grup zorbanın çıkar birliği kefenleyip koydu bu hâle. Kimilerinin hadis diye naklettiği “Ölmeden evvel ölünüz.” kelam-ı kibarını yeri gelmişken anmalıyım. Hadis olsun olmasın, bu tavsiyedeki manaya ters düşmeden, aksine onu tamamlar mahiyette şöyle söyleme ihtiyacı duyuyorum: “Ölmeden evvel sakın ölüp mölmeyiniz.” Çünkü yarın mizana konacak amellerin diriliği, hayattayken kötülüğe direnmek gibi bir derdimiz olup olmadığına bağlıdır. 

Muhammed SARI (30 Ramazan 1445 - 09 Nisan 2024)

KEFENİ YIRTMAK

Tarihin ve onun ân’daki uzantısı olan aktüalitenin çepeçevre tazyiki altındayız uzun süredir. Ne öncemizdeki hadiseleri tetkik edecek geniş zamanlara ne dünyalık derdiyle koştururken soluklanacak mekânlara sahibiz. Bakışlarımız, bizi huzursuz eden şeyin kıskaca alınmışlıktan mı yoksa rabıtasızlıktan mı kaynaklandığını söyleyecek kadar bile berrak değil. Bu bulanık manzaraya sağırlığa varan bir hâl de eşlik ediyor. Muhitimizde dönüp duran seslerin sahiplerini, muhataplarını, giderek bizimle alâkasını kurmakta zorluk çekiyoruz. Körlerin sağırların birbirini -neden ağırladığını bilsek bile- nasıl ağırladığına, buna ağırlamak denip denemeyeceğine şüpheyle, hayretle yaklaşıyoruz. Keşif ehlinin bildirdiğine göre insanın sekerat anında görme ve işitme duyuları keskinleşir, vefattan kabre kadarki süre boyunca bu hâl sönümlenerek devam edermiş. Naklin sıhhatini sınama imkânımız yok, fakat aklın bize söylediği şudur: Hâlimiz kefenlenmiş meyyitten farksız.
 
Ne zaman, nerede, neler oldu da kefene girdik? Bizi kefene kimler koydu? Kefenin ince beyaz dokusunun ötesinden birtakım karaltılar seçtiğimize, bazı nidalar işittiğimize göre henüz ölmemiş olabilir miyiz? Akla en yakın açıklama bu olsa gerek. İyi de diri isek neden elimiz ve dilimiz değil de sadece gözümüz ve kulağımız çalışıyor? Algılar açık, kılgılar felç. Dış faktörlere alabildiğine maruz, fakat maruzatını arz edemeyen bir gövde yatıyor orta yerde. Edilginliğin bu derecesi insanı mutlak ölüme götürmez mi? Kişi diriyse toprağın üstünde, ölüyse altında olmalı. Tuhaftır ama kefenlenmiş kişi aynı zamanda bir çelişkiyi,  bir imkânı da temsil ediyor. İnsan ya kefeni yırtıp diri olduğunu gösterecek ya da dirilmek için mahşer gününü bekleyecek; başka yolu yok.
 
Hayat gösterdi ki ve kapitalizme maruz kalan Türk’ün tarihi bilhassa öğretti ki insan için dünyada ölümden beter şeyler var. Kefenlenmeye varan hadiseler silsilesi ayrı bir hikâye; orta yerde yatan kefenlenmiş bedeni toprağa girene kadar pek çok tehlike beklemektedir. Tehlikelerin en birincisi sahipsizlik. Başında bir bekleyeni, yerden tutup kaldıranı olmayan her beden kaçınılmaz olarak payimal edilecek, darbeler yiyecek; kazaların, dikkatsizliğin ve hürmetsizliğin kurbanı olacaktır. İnsanı ölmekten beter edecektir düşkünlük ve sahipsizlik. Buna rağmen şairin söylediğine inanmalı mı? Yere düşmekle cevherin kıymeti sâkıt olmaz diyebilir miyiz gerçekten? Kefene konan beden ayakaltından kaldırılsa bile bu kez güneşin ve yağmurun altında kalmaktan doğan tehlikeler baş gösterecektir. Sıcağa ve neme fazla maruz kalan gövdelerin solduğunu, katılaştığını, nihayet kararıp çürüdüğünü biliyoruz. Çürümenin cerahatiyle hastalık yayması bir yana, yayılan kerih koku yüzünden civardaki yırtıcıları başına toplaması nasıl engellenecek? İster insafsız avcılara hizmet etsin ister kendi midesi hesabına çalışsın, gövdeyi kurt dişlerine karşı nasıl koruyacağız? Peki çürüyen bünyenin kendi ürettiği kurtçuklar ne olacak?
 
Kefenlenmek, canlıların bir plasentayla veya atmosferle çevrelenmesinden farklıdır. Besleyici bir zardan ibaret olan kritik plasenta evresini hiçbirimiz hatırlayamayız. Atmosferde denizin içindeki balıklar misali yaşadığımız aklımıza bile gelmez. Bunlara mukabil kefenleniş uyandırdığı inkıbaz ve kesafet duygusuyla hayatımızda gayrıtabii bir aşamayı temsil eder. Bu bakımdan besâtet ve letâfetten kopan insanları ve toplumları kefenlenmiş, öte tarafa “postalanmaya” hazır sayabiliriz. Bilmek zorundayız: Bizi besleyici bir kültürel ortam mı kuşatmaktadır yoksa hayatımızda dünyaya karşı bağışıklığımızı zayıflatan bir yönsüzlük, bir amaçsızlık mı hâkimdir? Ortamı besleyici bulan memnunlara diyebileceğimiz fazla bir şey yok, onlar olan bitenlerin hem suç hem kâr ortağıdırlar. Bizim sözümüz kendini bunaltan gidişatın adını bir türlü koyamayan memnuniyetsizlere ve tarihin getirdiği noktada mezarın kenarına kadar sürüklendiğini duyumsayan endişe sahiplerine. Ancak memnuniyetsizler ve 
endişe sahipleri rüzgârda hışırdayanın yaprak değil kefen olduğunu, çatırtıların ağaçtan değil tabuttan geldiğini fark etmeye yaklaşabilir.
 
Kefen içindeyiz. Bilgisizlikten, duyarsızlıktan dokunma bu kefeni yırtmak zorundayız. Bunun için en gerekli şey bir “el” elbette. Fakat Türklerin henüz elsiz kolsuz olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. Şartlar el vermiyor. Türk’e el veremiyoruz. Öyleyse yapılacak en iyi şey ona “dil” vermektir. Elin yetmediğine dilin yetmesi mümkündür. Türk’e dil verebilirsek belki kefeni yırtacak birilerini çağırmanın yolunu da bulmuş oluruz. 

Muhammed SARI (26 Ramazan 1445 – 06 Nisan 2024)