YETECEK KADAR TÜRKÇE

Dil elimizin altında saydığımız ama el uzatınca dokunamadığımız bir “şey”. “Şey” demek zorunda kalışımız dilin hem numen hem fenomen vasıflarından kaynaklanıyor. “Buradalık ve dokunulamazlık” dilin ikili doğasını yansıtıyor. Hayatın kırılganlığına ve cazibesine denk bu yanıyla. Dil karşısında malum filozof gibi susup kenara çekilmek belki en güvenli yoldur. Dilin ucuna kadar gelen bazı şeyler vardır ki dile ait değildir. Zorladığımız takdirde ya dilin kabını yahut dile getirmeye çalıştığımızın mahfazasını çatlatırız. Ne var ki susmak ve kenara çekilmek dilin ikili doğası karşısında saygı kadar yatışmayan bir merakın da örtülü ifadesidir. 

Hayatta bulunuşumuz bizi bir yerde kaim, dil sahibi oluşumuz bizi bir yere ait hissettirir. Bütün cazibeleri ayaklarımızın altına serilmiş olmalarında, hazır ve bedava bulunmalarında, bizi zahmetsizce taşımalarındadır. Fakat bu kubbenin ve zeminin bir gün mutlaka çatlayacak olması hayat ve dille ilişkimizi çıkmaza sokar. İkileme düşeriz: Onları incelesek mi deneyimlesek mi daha doğru bir iş yapmış oluruz? Dili “anlam nedir” farkında olmadan kullanırız, hayatı “ân nedir” bilmeden yaşarız; bunun başka yolu yoktur. Durup düşünelim dediğimizde hayat kaçar, hayata katıldığımızda düşünce gerilerde kalmış olur. Dil ve hayat, parçalanamaz bir bütün kabul edilmeli fakat kavranabilmeleri için parçalı ele alınmak zorundadır. Çünkü zihnimiz eşzamanlılık (senkron) prensibine göre çalışsa bile zihnin çalışmasını ele almak istediğimizde art zamanlılık (diyakron) prensibine tâbi olmak zorunda kalırız. Bu ikilemi, elân düşünen ve yaşayan bir varlığın aşması imkânsızdır çünkü kendisi de bu düzenin bir parçasıdır. Kişi dili ve hayatı paranteze aldığında kendi varoluşunu da paranteze aldığını bilmek zorundadır.

Biyo-kültürel varlığımızın kavuştağıdır dil. Bilinç ile varlığı temas ettiren arayüzdür. Cismi ve canı olmaksızın cisimliliğin ve canlılığın arasında durur. “Arada” diyoruz ama dile bir yer tayin edemiyoruz, onu gösteremiyor veya ölçemiyoruz. Kıymetini ancak yokluğunda fark edebildiğimiz nimetlerden biri o. Biyolojik ölüme yaklaştığımızda dili ve düşünceyi adım adım kaybederiz, dili ve düşünceyi kaybettiğimizde ise kültürel mânâda ölmeye yüz tutarız. Kendi toprağımızın üzerinde, kendi dilimizle yaşarız ve öldüğümüzde sadece toprağımıza değil, dilimize de gömülürüz. Doğumun hemen ardından ve ölümden hemen önce kulağımıza kimi sözlerin fısıldanışı biyolojik varlığımız ile kültürel varoluşumuzu birbirine mühürler. Olan iki söz arasında olmuş, söylenen iki oluş arasında söylenmiştir. Salınım oluş ve dile geliş arasındadır. Muttali olunabilecek, perdesi aralanabilecek sırlar allahualem bu dalga boyları arasındadır. Oluşun ve dile gelişin dışında, öncesinde ve ötesinde bildiğimiz manada bir insan hayatı yoktur. Bu sebeple, olan bitene ilgi duymak ve bunların dile getirilmesine özen göstermek insanlığın gereğidir. İnsanların çoğu bu açıdan tek kanatlı bir ömür sürer: Ya yaşamayı ya söylemeyi seçmiş gibidirler. Anlayacağınız, kanatların yalnız biri tanrıdandır, diğerini kendimiz edinmek zorundayız. Dille hayatın geçişkenliğine dikkat kesilmeliyiz.

Dilden hayata, hayattan dile varış mümkün olmasaydı, dil ve dünya birbirini açıklamasaydı tarih denen mefhumun hiçbir önemi kalmazdı. Dilin başına gelenin sonuçlarını hayatta, hayatta gerçekleşenin izlerini dilde göremeseydik bu kopukluk en çok günübirlik yaşamak isteyen, tarihin yükünden kurtulmak isteyen cahillerin işine gelirdi. Fakat derdimiz sadece cahillerle değil, işin içinde zorbalar da var. Zorbalar dil-hayat bağlantısını tehdit etmekle kalmaz, koparmaya da kalkışır. Somut adımlar (teşvik mekanizmaları ve cezaî yaptırımlar) atarak sürekli yeni fiilî durumlar, her alanda derin fay hatları yaratır. Yine de bu aşamada dil-hayat ilişkisi tam anlamıyla koparılamaz. Dile yurtluk eden hayat, hayata ayna tutan dil bütün zorlamalara rağmen varlığını belli oranda korur. İki fiilî durumun çatıştırılması çabuk sonuçlanmaz, hele dil gibi toplumsal varlığa gömülü bir unsurun yerinden edilmesi kolay olmaz. Dil-hayat bağlantısı genellikle üçüncü aşamaya varıldığında kopar. Bu aşama zorbaların ardından gelen hainlerin hüküm sürdüğü aşamadır. Hainler hayatın dili besleyememesinden, dilin hayatı açıklayamamasından rahatsız olmaz. Bilakis, aynı gövdede ayrı ayrı hayatlar, ayrı ayrı diller türemesinden faydalanır ve bu durumun devam etmesi için elinden gelen bütün tedbirleri alır.

Bu kadar kelamı dün internette gözüme çarpan bir cümle yüzünden ettim: “Dil Encümeni ‘Yeni Türk Alfabesi’ çalışmalarına 26 Haziran 1928’de başladı...” Dil devrimini savunanlar meseleye buraya kadar dikkat çekmeye çalıştığım açılardan bakmış mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, çünkü dönemin muktedirleri nereye vurduklarını bilmeselerdi sonuç alamayacaklardı. Yani ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı. Hayır, çünkü bulundukları tarihsel momentumda “dile hükmetmek” gözlerine pekâlâ mümkün görünmüştü. Bu da onların en iddialı oldukları konuda en büyük açığı vermelerine, niyetlerini açık etmelerine sebep olmuştu. Alfabe devrimi ve öztürkçeleştirme politikası Türkçenin önce imlâ sonra anlam birliğini yıktı. Hâlbuki yıkılan Türkçe kemalini 20. asrın başlarında bulmuş bir dildi. Yani Türkçe tam da kemal bulduğu çağda yıkıldı. Bunu tarihin doğal seyriyle açıklamak imkânsızdır. Biz bugün 1930’lardan itibaren icat edilmeye başlanmış bir “şey”le konuşup yazışmaya uğraşıyoruz. Sömürge toplumlarda insanlarla millî dilleri arasına duvar örülürken Türkiye’de bu iş doğrudan dilin sömürgeleştirilmesi suretiyle yapıldı. 20. asrın başındaki Türkçe büyük idi ve o büyüklüğüyle çok büyük işler yapmak mümkündü. Bugünkü Türkçe küçüktür ve ne kadar küçültüldüğümüzü anlatmaya yetecek kadardır. “Bana kadar”dır yani. Hâlbuki Türkçe tarihinin hiçbir devrinde “yetecek kadar”la yetinen bir dil olmadı. Bugün bu dille, daha doğrusu dilin bu hâliyle esaslı bir şey anlatabilmek cesaret, anlaşabilmek hayal. 

Her dilin tipografi seti o dilin soyutlama kabiliyetinin sınırlarını ima eder. Biz İslam harflerinin kâinatına yabancılaştırıldık. Dolayısıyla Türkçe anlam bakımından da daraldıkça daraldı. Harflerin yerini yeni harflerin alıp diğerini kovması nispeten hızlı gerçekleşti. Aslî anlamın yerini yeni anlamların alması veya en azından onunla aynı gövdeye bir kuma, bir konakçı, bir işgalci gibi girmesi ise epey zaman aldı. Bu süreç hâlen devam ediyor. Kalemi, klavyeyi eline alan herkes, hepimiz bu sürecin fiilen bir parçasıyız. Sözlüklerde bir kelimenin karşısında onun eşanlamlısı iddiasıyla ve “eski Türkçe” ön ibaresiyle birçok kelime verilmesini zenginlik zannediyoruz. Çağrışım ve anlam zenginliği böyle bir şey değil. Aynı gövdede birkaç ruhun yaşayabileceğine inanmak gibi kelimelerin ikizleşerek, üçüzleşerek, dördüzleşerek yani bölünerek çoğalabildiğine inanmak da cahilce olur. Konu dil olunca iş cahillerle başlayıp cahillerde bitiyor anlaşılan. Gerekçesi basit: Hainlerle zorbalar arasında her zaman iktidar mücadelesi vardır; ama ikisinin de en iyi anlaştığı insan tipi cahillerdir.

Muhammed SARI (12 Muharrem 1448 - 27 Haziran 2026)

BORÇ GÜNÜ

Bugüne kadar benimle para konuşan, para üzerinden konuşmaya çalışan herkesi hakîr gördüm. Çok cart curt ederlerse hakaret ettiğim de vâkîdir. Bende bu tavrın kökleşmesinde iki gözlemim etkili oldu: İlki, dedemin ve babamın ceplerinde para olup olmamasına bakmadan hayatları boyunca eş dost akraba komşu torun torba herkese ikramda bulunmaktaki efendilikleri, hatta efelikleri. Kara günde de sevinç gününde de yükü ilk onlar çektiler. Bir erkek olarak elimden geldiğince aynı yolu yürümeye gayret ediyorum. Bu, atadan sadece oğula kalabilen, yalnız erkeklerin anlayabileceği bir haslet. İkincisi, kıt kanaat yaşayan genç Sezai Karakoç’un parasını sebep sormadan son kuruşuna kadar “üstat” bildiği Necip Fazıl’a verip gıkını çıkarmaması, bunun sözünü dahi etmemesi. Bu da sadece erkekler arasında görebileceğimiz türden bir ilişki. Yıllar içinde birçok şahit hikâyeyi aktarmasaydı belki bu kadarını da öğrenemeyecektik. Karakoç’un mahçup şövalyeliği genç yaşlarda derin izler bırakmıştı bende. 

İki hatırada da beni neyin etkilediğini iyi biliyorum. Hayır, zannettiğiniz gibi efendilik, efelik, şövalyelik arzusu değil. Hiç heveslenmedim desem yalan olur, genç bir adam edecekse bunlara heves etmeli zaten. Fakat yaş aldıkça sırrın efendilik, efelik veya şövalyelikte değil mahcubiyette saklı olduğunu fark ettim. Paranın bir amaç hâline getirilme ihtimalinden doğan endişe ve amaç hâline getirildiğini görmekten duyulan hicap. Kendi adıma endişe, başkaları adına hicap. Âkif’e “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi” dedirten hicap.  Aman konu para olmasın, para iki eşin iki dostun arasına girmesin de bedeli neyse öderiz inancı ve duygusu. Duygu diyorum çünkü bu işin bir ucu benim bereket anlayışıma dayanıyor. Bereket mübarek oluşla, yani “kabule mazhar olmuşluk”la akraba bir kelime. Niçin kabule mazhar olmuş? Az veren candan verdiği için elbette. Canının yongasını seve seve verdiği için. Parayı bahse değer görmediği, elinin kiri saydığı için. Gençken bu inceliği kavrayamamakta mazurdum. Kendi kabıma bile sığmaz taşarken kendime hicap üzerinden dervişâne bir yol seçmem imkânsızdı. Doğrusu bugün de kabıma sığamıyorum ama artık meselenin kabına sığıp sığmamak olmadığını anlamış biri olarak yaşıyorum. Anladığımın özünü sizinle de paylaşayım: Cirmin az olsa bile gerektiğinde başkaları için çalkanacak, kabından taşmanın bir yolunu bulacak ve taşanları kefaretine sayacaksın. Dolu değilken bilhassa taşacak taşıracaksın ki başkalarına hakiki bir faydan dokunsun. Candan ver ki canlılık olsun.

Canlılık hayatımdaki en belirleyici kelimelerden biri. Ne yaptıysam kefeni yırtmak, üzerimdeki ölü toprağını atmak için yaptım yapıyorum. Ruha ölgünlük getirecek işlerin ilk sıralarında para meselesi yer aldığı için bir gözüm hep paranın seyrinde oldu. Hakiki paragöz varsa o benim yani! Fakat bildiğiniz paragözlerden olmadığım için devletin malına deniz gözüyle bakmadım. İşsizlik ödeneğine mecbur edildiğim birkaç ayı saymazsak kamudan kuruş almadım. Ki o da maaşımızdan yıllardır kesilen deli dumrul vergilerinin yanında devede kulak bile sayılamaz. Darda kaldığımda devlete değil, millete (eşime, dostuma, aileme) küçük küçük borçlanmayı tercih ettim. Yüzümü kızartacaksam onlara kızarttım. Bütçeden değil kıtçadan yedim. Sebebi politik olmaktan önce ahlâkîdir ve yukarıdaki “vermek” bahsinin mütemmim cüzüdür. Bana kalırsa kişinin karakteri “vermek” üzerinden bir noktaya kadar tanınabilir; çünkü dışa dönük her işimize “desinler”in, riyanın bulaşma ihtimali vardır. Birinin karakterini bütünüyle anlamak için “verme” pratikleri kadar ne aldığına, kimden aldığına, niçin aldığına yahut almadığına da bakmak lazım. Kendine “kuru ekmek yiyen kadının oğlu” diyen Zât bize ne zenginliği ne züğürtlüğü öven bir din bıraktı. Vermenin de almanın da mertçe olması gerektiğini öğretti. Veren candan verecek, alan canını koruyacak kadar alacak. Veren sıkıştırmayacak, alan geciktirmeyecek. Kâğıttan önce Allah huzurunda yapılır akit. Yine de alışverişlerimizi kâğıda dökmemizi tavsiye edilmiştir; çünkü kâğıt üst ilkeyi, tarafların üstünde bir otorite bulunduğunu işaret eder.

Türk için “kâğıt işi” demek devlet demek. Ne kadar mesafeli durursak duralım devlet mefhumunu dışarıda bırakarak sürdürülebilir bir alacak ve borç rejimi tesis edemeyiz. Fakat bu, devleti aslî teminat kaynağı olarak görme hatasına sürüklememeli bizi. Devletin her türden kâğıdı tekelinde bulundurma politikası Türklerin devlet ile değeri bitişik algılamasına sebep olmuştur. Devletin değeri itibarîdir, itibarını dinden alır. Kur’ân daha ilk satırlarında Borç Günü’nden bahsederek mülkün yegâne sahibini ve vakti gelince borcun kime ödeneceğini haber verir. Bu da para ile yapılan her muameleyi iktisattan önce ahlâkın konusu yapar. Para ahlâkın değil iktisadın konusudur diyorsanız endişe edilecek, hicap duyulacak, hakarete müstahak işlere bulaşmışsınız demektir. Bu yüzden zenginlerin ve fakirlerin çoğu aynı batakta çırpınır: Parayı yiyemeden veya vuramadan ölmek korkusunda. Buna mukabil, zenginlerin ve fakirlerin çok çok küçük bir kısmını buluşturan başka bir ortak payda vardır: Parayı şahsiyetlerine bulaştırmadan yaşamak.

Muhammed SARI (4 Muharrem 1448 - 19 Haziran 2026)

TEKNOLOJİ: ARAYA GİREN

Araba kullanmaya kırkından sonra başladım. Mecburiyetten. Fakat el-ayak-göz koordinasyonum küçüklüğümden beri iyi olduğu için nispeten hızlı gelişme gösterdim. En azından trafikte tehlike arz etmeyen bir sürücü olmayı başardım diyebilirim. Bir başka “başarım” ise yaya milletini keşfetmek oldu! Evet, etrafta zikzaklar çizerek gezinip duran, birden yola fırlayıp kendini fütursuzca arabanın altına atan, trafik işaretlerini umursamayan bu serkeş kitleyi yeni yeni fark ediyorum. Benim hızlı, güçlü, doğrusal manevralarımın yanında yayalar her hâlleriyle rahatsız edici ve eğitilemez görünüyorlar artık gözüme. Benim vektörel düzenliliğimle onların düzensiz akışkanlığı sürekli çatışma hâlinde. Bir zamanlar ben de onlardan biriydim diyemeyecek kadar yabancılaştığımı hissediyorum bazen. Kontrolümdeki mekanik bir aracın beni kırk yıllık itiyatlarımdan kısa zamanda nasıl koparabileceğini ibretle görüyorum.

Gecikmiş ve acemi bir sürücü olarak yaşadığım yabancılaşma genç yaştan beri araba kullananların yabancılaşmışlığından farklı. Özel arabaları olmadan A noktasından B noktasına nasıl yolculuk edeceklerini bilmeyen çok insan tanıyorum. Bu tip insanlar arabanın yıllar içinde sebep olduğu yabancılaşmayı değil, yokluğundaki mahrumiyet hissini bilirler sadece. Hatta mahrumiyetin etkisiyle arabalarına daha bir bağlanırlar. Onlardan biri olmamakla hep övündüğüm için şu sıralar alttan alta hissettiğim yabancılaşma duygusunu hazmetmekte zorlanıyorum. Genç yaştan beri “ben ne yapıyorum” diye sorgulamaksızın araba kullananlar yaya konseptine yabancılaşmışsa bile sürücülük konseptine yaklaşmıştır, yani muhtemel boşluk başka bir şeyle doldurulmuştur. Ben ise hem yaya konseptinden kopuşun hem de sürücü konseptine alışamayışın sancısını çekiyorum bir süredir. Araçlar benim için hiçbir zaman amaç olmadı; ama tam da ismi gibi “araya giren” şeyler oldular. İnsanlar teknolojik araçları daha çok “arayı bulan, aracılık eden” vasıtalar olarak görmeye şartlanmıştır. Bu işlev o kadar vurgulanır ki araçların “şeylerle aramıza girdiği” farkındalığına erilemez.

Teknoloji bir arayüzdür. Ne ile ne arasındaki arayüz? İlk aşamada derin felsefi tartışmalara girmeye gerek yok. Yukarıdaki satırlarda olduğu gibi kendi deneyimlerinizi gözden geçirmekle işe başlayabilirsiniz. Eğer kendinizi kurcalamak hoşunuza gitmiyorsa size bir film önereyim. Hem öyle derin felsefi göndermeleri (?) olanından değil, en basitinden bir film. 2014 tarihli ucuz bir Holivud filminde bile bu sorunun cevabını bulabilirsiniz. (Madem Allah en ciddi meselelerde bile bir sineğin kanadını ve daha küçük şeyleri misal vermekten çekinmeye gerek olmadığını haber veriyor, benim de basit misaller vermekten çekinmeme gerek yok.) Söz konusu filmde biyonik protezleri, taktiksel arayüzleri, nöro-yazılımlarıyla tanınan bir teknoloji şirketinin arka planda asıl iş olarak “bilinci olan bir ürün” üretmeye çalışmasının trajik sonuçları popüler sinema diliyle anlatılır. Filmin bir sahnesi özellikle dikkat çekicidir. Ellerini kaybetmiş bir gitaristin takılan protezler sayesinde yeniden gitar çalabildiği duygusal anlarla açılır şirket sahnesi; fakat bu sahne 2 dakika içinde yerini savaşçı robotlar üretmenin tartışıldığı sahneye bırakır. Bir yanda sanatçı robotlar diğer yanda savaşçı robotlar… Bu hızlı geçiş bazı niyetlerin artık saklanma ihtiyacı duyulmamasından kaynaklanıyor olsa gerek. Film çatışmasını ve mesajını 2 dakikada ortaya koyuyor: “İnsanın vakti geçmek üzeredir. Tartışma, geleceği sanatçı robotların mı savaşçı robotların mı şekillendireceği üzerinedir.” 

Filmler fantezi gibi görünebilir. Gerçekleşme ihtimali olan her fantazya bazı erken işaretler verir. İşaretleri uzak ve felsefi tartışmalar alanında değil kendi hayatımızdan başlayarak görmeye çalışmalıyız. Örneğin kendi hayatımızdan, bilhassa son 30 senelik gelişmelere bakarak şu hükmü destekleyecek sayısız misal bulabiliriz: İster protez ister entegre ister hibrit ister gömülü formatta olsun bütün teknolojik ürünler doğal şeylerin önce “yanına gelir”, sonra doğal şeylerin “arasına girer”, nihayet doğal şeyleri eleyip “yerine geçer.” Elimizdeki cep telefonu, tablet ve bilgisayarın birer protez olduğunu, kansız bıçaksız bir operasyonla ampute edildiğimizi fark edemedikçe gidişatın değişeceği yoktur. Bugün işler protezden öteye geçmiş, nesneye ve özneye bakışımız -müslim gayrümüslim fark etmeksizin- materyalist ve pozitivist zihniyetle belirlenmiş durumdadır.

Çoğunuz “ama teknolojik gelişme insanlığı ileriye götürüyor” derken elinden akıllı telefonu alınan ergenin tepkisinden farklı bir tavır sergilediğinizi sanıyorsunuz. Hayır, bunlar bir ve aynı şeydir. Değneğin iki ucu da süslü olduğu için teknoloji durdurulamaz, yönlendirilemez, geciktirilemez olmanın ötesine geçerek vazgeçilemezlik noktasına vardı varacak. Bu noktadan sonra alınacak tedbirler bireysel kalmaya mahkûm görünüyor maalesef. Ülkemizin en büyük festivalinin “gençlere teknolojiyi sevdirmek” mottosuyla iş gördüğünü unutmayın. “Üründen ürüne” mantığıyla, yani doğrudan piyasaya yönelik bir mantıkla çalışan bu festivallere katılanlara, hatta bu işin organizatörlerine tekhne ile teknoloji, teknoloji ile bilim, bilim ile bilgi, bilgi ile bilinç arasındaki ilişkiyi sorsanız alacağınız cevapların pek acıklı olacağına şüphe yok. Türk’ün akan suya ilgisi bakmaktan ibarettir. Tanzimat “akışa bakış”ın psikolojik vaka olmaktan öte kurumsallaşmasının adıdır. Hayranlık, medyuniyet, teslimiyet, acziyet duyguları eşliğinde bakageldik bilim ve teknoloji bahislerine. 1851 Londra Büyük Sanayi Fuarı’na görevli gidip gördüğü “maşin”lere hayran olan, bu uğurda her şeyini kaybedip yurda bir daha dönemeyen ama Batı kültürüyle yaşamayı da şiddetle reddeden Said Ağa’nın ilginç hayatı için yazılmış bir şiirin şu dizeleri her şeyi özetliyor: “Cihândan vazgeçer ammâ bu matlabdan firâğ etmem / Maşin yolunda âhir mâl ü cânım ederim ifnâ.” 

Modern toplumsal tarihimizi yazanlar canın ve malın "maşin" yolunda ifna edilmesini fedakârlık olarak sunuyor. Oysa “maşin” uğruna yapılanlara sadece fenalık denebilir. Ama her paradigma belli bir ömre sahiptir ve bir gün bir noktada hesaplaşma kaçınılmazdır. Gündelik hayatı akıcı ve şık gösteren teknolojik detaylar öne çıktıkça arka planda insanî vasıfların ve ilişkilerin katılaşıp kabalaştığı gözden kaçmamalı. Ters orantıyı görmemek bizi bırakın yaşadığımız metafizik irtifa kaybını anlamayı bundan memnuniyet duyan zavallılar derekesine düşürecektir. Bütün paradigmalar bir bakıma başladığı noktada biter. Teknolojik tahakküm en uç noktaya vardığında farkında olmadan en ilkel kahramanı diriltirse kimse şaşırmasın.

Muhammed SARI (28 Zilhicce 1447 - 13 Haziran 2026)

FÂNİ FANÉ

“ kapıları kim açacak? 

“ saatleri kim kuracak? 

“ dağılan oğulları sofrada 
kim toplayacak?

un visage fané..
bakmalı arada 
cenaze yerinde mi 

her günkü gibi
yıkanacak
giyinecek
çıkacaksın evden fakat 
bu kez sokağa değil

s u s u y o r u z  e s n i y o r u z  b e k l i y o r u z  n e k a d a r  d a  u z u n m u ş 
gün

ölünün saatine göre 
yetişmeyecek iş yok

terekesi kapı önünde
haraç mezat 
mezar yatak 
yatarı çok

bir şaka olsaydı ölüm
ancak o olurdu
ama en çok da o değil
bugün

uzun erimli ikindi ışıkları düşüyor 
teneşirin yanına yöresine 
tuhaf
yerinde değilmiş gibi cenaze

dağıldı sonra avlu 
albümler sona doğru tenhalaştı 
az kişi miyiz şimdi dünyada 
yeter sayıda mı

ölenler düşülür nüfustan 
artık onlar 
başka deftere kayıt
defter ki siyakati zor 
şiraze kopuk

koptu ödüm kopuk 
kopuk 
izlenimler kaptım ölümden
seyre daldım kendimi iki gözle 
biri başucumda 
biri kabrimden

30 Ramazan 1447 - 19 Mart 2026

DEVREMÜLK KONAĞIN DEVEKUŞU KONUKLARI

Kur’ân’ın her şeyden evvel bir ahlâk teklif etmek için nâzil olduğu fikrini bugün kendine Müslüman diyen insanların çoğu özcü bir yaklaşım olarak görüyor. Hem de kamusal alanda İslâm hakkında çok daha “özcü” bir retorikle konuşmalarına rağmen. Öyleyse burada bir tutarsızlık mı var? Aslında yok. Kendine Müslüman diyenlerin çoğu “İslâm eşittir ahlâk” önermesini bir retorik olarak kullandığını, buna “gönül isterdi ki…” kabilinden inandığını saklama ihtiyacı hissetmiyor. Reel planda ise işlerin “güç istenci” üzerinden yürüdüğünü kabul ediyor, hayatlarını ve ilişkilerini buna göre kuruyor. Güç istencini esas almanın ciddi bir ahlâk sorununu beraberinde getirdiği -19. asırdan beri yaşanan askerî ve siyasî inkırazın acısıyla- görmezden geliniyor. Modernleşme tarihimiz boyunca, bilhassa cumhuriyet tecrübesi boyunca çektiklerimiz güç-ahlâk ikilemi karşısında verdiğimiz ve veremediğimiz kararların ceremesidir. Retorikte özcü, realitede faydacı olmaktan hâlâ vazgeçmiş değiliz. Bilakis bugün artık bunu bir çatışma sebebi saymıyoruz. Sadece bu bile Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun yaşayış ve değer yargısı bakımından adım adım protestanlaştırıldığına delil olarak yeter. Evanjelistlerin dinlerini kameralar karşısında yaşayıp emellerini kapalı kapılar ardında dillendirmesi gibi.

Madem protestanlaşmayı eleştiriyoruz, karşısına çözüm (öze dönüş?) olarak katolikleşmeyi koymamız gerekmez mi? Bir kilise geleneğimiz olsaydı bunu yapabilirdik, evet. Ama İslâm’ın sivil karakteri onu kendi yalınlığı içinde kavramamızı gerektiriyor. Bu yalınlık, kafası karışık modern insan için çoğu zaman yalçınlığa dönüştüğünden İslâm’ın aslî karakterini görmeyi zorlaştırıyor. Evet İslâm’ı yalın biçimde kavramak yalçın bir dağı aşmaktan zordur bazen. Bu yüzden İslâm’ı dinlerden bir din gibi görüp kıyasî birtakım akıl yürütmelere yöneliyor, kolaycılığa sapıyoruz. İslâm’ı kökenleri bakımından Avrupa’nın kurumsallaşmış itikadına, geleceği itibariyle Amerika’nın pragmatik siyasetine nispet ederek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçmedikçe sağlıklı bir anlaşma zemini bulmamız zor. Batı’da siyasallaşma dini de içine alan üst, belki en üst kavramdır. Bizde tersi geçerlidir: İslâmlık siyasal ve sosyal bütün kurumları içererek onları ahlâkîleştirir. Halk elbette meseleyi böyle havalı tabirlerle değil, daha dürüst bir lisanla, “inandığı gibi yaşamak mı yaşadığı gibi inanmak mı” formülüyle özetliyor. İnanmak aşkın (müteal) bir sabite olduğuna inanmaktır; yaşamak ise hataya, çelişkiye, mücadeleye, sorun çözmeye daima açık bir alan. Akıl, önce sabite belirlemeyi sonra değişkenleri buna göre ele almayı, karar vermeyi, ictihadı emreder. Fakat yakın tarihimiz yaşamayı sabite kabul edip inancı ona uydurmak, uyumlamak yönünde şekillendi. Sabiteler ya demode bulundu ya son derece dar bir kelamî alana sıkıştırıldı ya da “özcülük” olarak yaftalandı. Bu sakat bakış İslâm’ı yalınlıkla kavrama zeminini her gün biraz daha tahrip etti. 

Meselenin başka bir yönü de İslâm’ın her nesilde başka biçimlerde algılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi bu algının neredeyse her 15 yılda bir yıkılıp yeniden inşa edilmesiyle geçti. Her inşa, dolayısıyla her kuşak, bir öncekinden ciddi farklara sahipti. Öyle ki yapının tanınmaz hâle geldiği karanlık dönemler yaşadık. “Kiralık Konak” esprisini mumla aratacak bir mülksüzleşme ve sahipsizlik süreci yaşadık. Devekuşu tıynetli insanların konup göçtüğü devremülk bir konak oldu Türkiye. Sorun “sahiplik” kavramında düğümleniyor. Konu itikat ve siyasetse aidiyet-mensubiyet bağlamını paranteze alarak bunları konuşamayız. Biri olarak ve taraf olarak söz söylemek durumundayız. Kritik önemi yüzünden “sahiplik” kavramı hem hayra hem de kötüye kullanıma açık bir alan. Başta da söylediğimiz gibi son yıllarda giderek artan bir “İslâm’ı sahiplenme” retoriği var ama bu sadece bir laf. Söylemlere bakılırsa İslâm sahipsiz değil. Fakat geçen yıllar gösterdi ki bizim İslâm’ı sahiplenişimiz onu kullanmak içinmiş. Türkiye’de İslâm’ı sahiplenmek artık çok kârlı, çünkü size geniş halk kitleleri nezdinde büyük kredi sağlıyor. Sahiplenme hem güçlü hem ahlâklı görünebilmenin sihirli formülü. Ne var ki işler “İslâm’ın sahibi kim” sorusu sorulduğunda karmaşık bir hâl alıyor. İslâm’ı sahipsiz gördüğümüz için sahiplenmiş, tabiri caizse ona el koymuşsak zulmün en kızılından en yeşiline kadar uzanan bir yola girmişizdir. Güç istencimiz bizi aldatmıştır. İslâm’ı onun bir sahibi olduğunu bilerek, dolayısıyla İslâm’a sahibinin bir muradı olduğunu akılda tutarak sahip çıkabiliyorsak bütün taşlar yerli yerine oturmuş olur. Ana kriterimiz ahlâk olmuştur çünkü. Görüldüğü gibi “sahiplenmek” ile “sahip çıkmak” arasında esastan fark var. Aynı kökten türemelerine rağmen “istismar etmek” ile “semerelendirmek”in Türkçede zıt manalar kazanması gibi.

Ahlakî tutumu “siyasal erkin elinin kolunun bağlanması” gibi anlayan ve anlatanlar bir yandan onu kendi emellerine ulaşma yolunda bir kısıt olarak görürken diğer yandan kitlelerin gözünde kendi meşruiyetlerini sağlayan retorik kaynağı olarak tüketmeyi sürdürür. Retorik (sahiplenilmiş, el konulmuş) İslâm dindarâne bir yaşayış öngörmez, İslâm’ın sosyal hayata rengini vermesini şart koşmaz. Hatta mümkünse ortalıkta fazla görünmemesi tercih eder. Bu bakımdan toplumun en seküler, en marjinal, en ideolojikleşmiş zıt kutuplarıyla bile, fakat özellikle de apolitikleşmiş kitlelerle kolayca ilişki içine girebilir. Siyasal tarihimizde İslâm’ın giyilip çıkarılabilen, teklif eden ama tehdit etmeyen bir fikre dönüşmesi bu retorikle mümkün olmuştur. Üstelik retorik, paylaşım açısından daha kârlı bir sosyo-ekonomik düzen kurma potansiyeli taşıyorsa homojenize olma şartı aramaksızın birçok zıt politik entiteyi kendi çatısı altına çekebilir. Sağcılık, muhafazakârlık ve Turancılık referanslı çeşitli figürlerin gevşek bir doku teşkil etse de retorik İslâm’da buluşması, hatta sol-liberal tabanlı seçmelerden oy çekebilecek konuma gelmeleri ancak ortak “güç istenci”yle açıklanabilir. Siyasi mühendisliğin mantığı gereği güç istenci, paydaş sayısı arttıkça büyüyen bir pastadır. Ganimet odaklı oluşumlar hep bu mantığın ürünü olmuştur.

İnsan neyi ganimet biliyorsa hayatı da o bilinç etrafında şekillenir. İster İslâm’ı sahiplenen retorikçilerden olun ister İslâm’a sahibinin muradı doğrultusunda sahip çıkanlardan olun işin ucunda hep bir ganimet vardır. Retorikçiler dostunun dostunu dost ve düşmanının düşmanını dost bilerek, yapay koalisyonlar ve geçici konsensuslar üzerinden ganimete ulaşmayı mubah görür. Bunlar aptal insanlar değildir, yani dost-düşman dediklerini gerçekten dost-düşman sayıyor değildirler. Ama akıllı da sayılmazlar, çünkü ganimet diye bildikleri şeyler sadece dünya hayatı ölçeğinde değerli sayılabilecek cinstendir. İkinci kesimdekiler ise dost ve düşmanlarını “Mülkün Yegâne Sahibi”nin koyduğu yalın ve yalçın ölçütlere göre belirleme azmindedir. Onlar iki dünyada da gına getirilmeyecek bir ganimetin peşindedir. Onlara göre vatan toprağı devremülkleştirilemez ve millet devekuşu bir hayat formuna mahkûm edilemez.

Muhammed SARI (17 Zilhicce 1447 - 3 Haziran 2026)