şair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ÇELİŞKİYİ ÜSTLENMEK

Şairlerin bir hayatı yok artık. Şairâne hayatlar vardır şüphesiz ama o kendine mahsus aurasıyla dikkat çeken “şair hayatı”ndan eser kalmadı. Şairler başta edebiyat olmak üzere hayatın cari bütün alanlarından çekilmiş, meydanı “belles lettres” heveslilerine ve “dolce vita” düşkünlerine bırakmış görünüyor. Varlığı bir(ilerine) dert olan “şair hayatı”nın yokluğu ayrı bir dert. Baştan aşağı nazımla yoğrulan bizimki gibi kültürler için kıyametin habercisi dense yeridir. Fakat haber yeni değil. 20. asrın ortalarından beri küresel çapta yürürlüğe konan şahsiyetsizleştirme operasyonlarından en büyük zararı şairlerin gördüğü biliniyordu. Bugünkü toplum hayatının bırakalım şiirli ve şiirle olmayı, toptan şaibeli oluşu yarım asırlık tercihlerimizin kaçınılmaz neticesi. Şairlerin varlığından haberdar olma konusunda zaten sınıfta kalmış bir toplumuz, hiç olmazsa yokluğunun farkına varalım. Belki bu sayede tarihsel uzayda bir noktaya tutunabilir, “bu gidiş nereye” diye sormayı akledebiliriz.

Şairin hayatını sayısız bileşenli psiko-sosyal süreçlerin ve biyo-kültürel yapıların biçimlendirdiğini biliyoruz. Yok olmaya yüz tutmasının da buralardan başladığı tezine sanırım kimse itiraz etmez. Yaşayış, itibar ve zanaat bakımından şair nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bazen ideolojik ve enformatik zehirlenmeye, bazen kültürel ve politik kıtlığa maruz kalışı yüzünden. Sistem bu kategorize edilemeyen mahlûku bir an önce tabiat tarihi müzesindeki yerine postalamak için gün sayıyor. Şairin kendine mahsus bir hayatı olduğunun bilinmesi bile küresel sistemin tanımlayıp formatladığı değer yargılarının sorgulanır hâle gelmesine yetiyor çünkü. İşlerin başka türlü de olabileceğini, giderek başka türlü olması gerektiğini ancak şairin başka türlü olan yaşayışından sezebiliyoruz. Bu başkalık onu bazen tarihöncesinden kalma bir mahlûk gibi gösterse de gerçek böyle değildir. Evet, kalabalıkların ummanına dalıp nefesini tutacak kadar büyük solungaçları, çılgın kalabalıktan uzaklaşıp onun fevkine çıkacak kadar büyük kanatları var gerçekten. Şair araştırmasını böyle yapar. Dalıp çıkarak, uçup kaçarak. Ama ne balık ne kuş olarak. Gözünü su ve hava ufkundan ayırmayan bir kara canlısı o. Dolayısıyla hava, su ve bilhassa karadaki kirlenmeden ilk etkilenen de odur. Onun “hayatta oluşu” değil “kendine mahsus hayatının oluşu” toplumlar için bir tür sıhhat göstergesi sayılır.

“Önce şairin hayatı” sözü aslında bir önem sıralaması belirtmiyor, çünkü yerine başka bir şey konulamaz olanı (hayatı) kıyasa konu edemeyiz. Öyleyse “sadece hayat, hep hayat” desek, şairin hayatını şart koşmasak olmuyor mu diyebilirsiniz. Hayır, olmuyor. Hayatımız birçok bileşen sayesinde “insanî hayat” olma vasfını kazanıyor ve sanat bu bileşenlerin en önemlilerinden biri. Daha önemlisi Türk kültürü, Türk tarihi, Türk dini dahi şiir üzerinden kavranmışken “şiirsiz bir Türklük mümkündür” demek “hayatsız bir hayat mümkündür” demeye gelir. Hayatımızın hayatsızlığı doğrudan hayat savunusu yapmayı zorlaştırıyor. O, serbest uçuşlar ve dip dalışlarında bir hayat keşfedebilirse bir gün, bir yerlerde hepimiz için hayat imkânı vardır diyebiliriz. Onun aşırılıkları yeni toplumsal vasatı, yeni hayatın optimumunu keşfetme yolunda bir öncü girişim anlamı kazanır. Bu yüzden bir sıhhat şartı olarak “önce şairin hayatı” diyoruz. Bu inceliğe dikkat etmeyenler (ki dikkat, ölümcül bedellerle kazanılan bir melekedir) “önce şairin hayatı” denilmesine bakıp kerameti şairde aramaya başlar. 

Gerçek şair kerameti “kendinde arayan” ama “kendinden bilmeyen” kişidir. Bir şair bu ayrımı yapabildikçe kendine mahsus bir hayata sahip olur. Bir hayatı oldukça bir şiiri de olur. Hâlbuki vaktiyle hayat yoluna bir şiiri olsun diye çıkmıştı şair. Zamanla, şiir yazdığı için şair olduğu yanılsamasından kurtulup şair olduğu için şiir yazdığı bilgisine uyanır. Sebepler ve sonuçların yer değiştirmesi gerektiğini fark ettikçe kerameti kendinden bilemeyeceğini de anlamaya başlar. İşaretlerin dış dünyada olduğunu ama doğrulamaların iç dünyada yapıldığını görür. Bu yüzden şair en çok iç sesinin tesirinde yol alır. Sözü önce kendini bağlar. Kimliği kişiliğinin, şiiri yaşayışının bir yansımasıdır. Hususi bir iç hayatı olmayan şairlerin kimliği ve kişiliği arasında yarılma kaçınılmazdır. Kişiliklerini kimliklerine, yaşamsallığı metinselliğe kurban ettiklerinde belles lettres ve dolce vita galip gelmiş olur.

Şair kend’özünden coşar, metinden değil. Kişilik sahibi şair şiirini kupkuru taşı terlete terlete damıtabilir. Ve damıtılmış olanı nerede görse tanır. Kişiliğine özen göstermeyenlerin önüne değme şiir servis edilse ne olur, kıymetini takdir edebilir mi? Tersi de doğrudur: Popüler onay mekanizmalarının meşhur edip önüne koyduğu çiğliği şaire şiir diye “yediremezsiniz.” Konu sanat ise dış dünyadaki alâmetleri bir noktaya kadar dikkate alabilirsiniz. Bütün iş, iç doğrulayıcılardadır. Şairim diyen birinin iç doğrulayıcı melekeleri (murâkabe) gelişmemişse dış dünyadaki alâmetler neye yarar? Alâmetler dilsizdir, keramet onların “dile geleceği” bir iç hayata sahip olunmasındadır. Metnin (ve alâmetlerin) arkasında yazar olarak ve karşısında okur olarak sahici bir persona yoksa anlam da (keramet de) yoktur. O yüzden, önce şair! Önce şairin hayatı! 

Çoğu zaman pek de şairâne olmayan bir hayattır şairinki. Cevr ü cefadan ibarettir. O, şuuru (sanat-hayat bağdaşıklığını) seçerek zaten en büyük fedakârlığı yapmış, piyasanın ve beynelmilel olanın peşinden koşmayacağını baştan ilan etmiştir. Ondan daha fazlasını isteme hakkımız yoktur. Hele bu fedakârlığı küçümsemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. En serbestiyetçi zannedilen şairlerin bile içinden kıskanç bir ejderha çıkmasının sebebi budur. Şaire “Bana ne senin hassasiyetlerinden?” dediğinizde alacağınız en hafif cevap “Canın cehenneme!”dir. Evet, şairler canınızı cehenneme gönderebilir. Sadece buna bakarak bile onların neden peygamberler gibi olamayacağını anlayabilirsiniz. Sabırlarının sınırı vardır (ama bakarsınız mahşere kadar bekleyebilirler de), meseleleri her an şahsîleşebilir (fakat kendilerine menfaat temin etmeye asla yanaşmazlar), gönüllü olarak üzerlerine aldıkları sorumlulukları kimseye hesap vermeden sırtlarından atabilirler (veya gam yükünü gıklarını çıkarmadan taşıyabilirler). Çelişkili mi görünüyor? Çelişkiyi üstlenmek dışında bir yol olsaydı şairlere ihtiyaç duyulur muydu?

Muhammed SARI (4 Zilhicce 1447 - 21 Mayıs 2026)

REİSLERİN, KÂHİNLERİN, ŞAİRLERİN KUVVETİ

Başlık İsmet Özel’in Naat’ından. Çoğunuzun bildiği gibi. Bilinmesi normal çünkü medya çağını yakalamış son önemli şiirlerden Naat. Aynı sebeple edebiyat kamusunun sınırlarını aşan geniş bir kitle tarafından “aşırı tüketilen” bir şiir. İstifade edenlerin oranı doğal olarak düşük kalıyor. Şiir nasıl mı tüketilir? Cevabı basit. Metnin çağrısıyla ve onu doğuran dinamiklerle ilgilenmeyip kendinizi onun söyleminin deşarj edici etkisine, prestijli sözcülüğüne bırakarak. Diğer deyişle, sizi tüketmesine izin vererek. Peki şiirden nasıl istifade edilir? Çetrefilli bir soru. Doğru cevabı bilmiyorum, doğru cevap var mı onu da bilemiyorum fakat şahsi tecrübemden çıkardığım şu: Okurun birikimi, dikkati ve niyeti daima en kritik faktörlerdir. Bunlar yerli yerindeyse orta hâlli bir metinden dahi gıdalanabilir, güçlü metinlerin egemenlik sahalarında esarete düşmeden konaklayabiliriz. 

Zannedilenin aksine özdeşleşerek değil, arada bir mesafe, bir direnç alanı varsa edebî metinden faydalanabiliriz. Kanaatim bu yönde. Yine de konu şiir olduğunda mesafelenme ve özdeşleşmeyi mutlaklaştırmamak gerektiğini biliyorum. Ne kadar analitik olmaya çalışırsak çalışalım sonunda güç yetirebildiğimiz bir tür eskizden, betimlemeden ibarettir. Kelimeler bize asla umduğumuz kesinliği ve doğrudanlığı sağlamaz; özdeşleşme ve mesafelenmeye yakınsayabilir olsa olsa. Aslına bakarsanız bu ikilik bütün zihinsel faaliyetler için geçerlidir. Nesne ile özdeşleştiğimde “ben”in varlığı tartışmalı hâle gelir, “ben” diye direttiğinde nesneyi içeriden bilmem zorlaşır. Metne dalmadan, ıslanmadan tecrübe edinemem ve metinden çıkmadan üzerine konuşamam. Denizde damla olmak ile denizde balık olmak bakımdan katı ontolojik tanımlara (okurluk, şairlik) tabi isek de estetik açıdan tercih (okuyarak şairleşmek, şairâne yaşamak) bize bırakılmıştır. Sanat eserinden bize kalan genellikle özdeşleşme yahut mesafelenme ânlarının tecrübesi olur. Zihnimiz her ân şeylere temas ederek ve şeylerden ayrılarak çalışır. Dünyada mutlak kopuş da mutlak süreklilik de mümkün değildir, mümkün olan tecrübe ediş ânıdır. Bize kalan yaşantılardır. “Kırıntılar” der gibi.

Naat’ın benim okurluk yaşantımda özel bir yeri var. On küsur yıl önceki bir yazımda “Ben yalnız beni bağlayan bir teşbihle Erbain’i güneş sistemine, Bir Yusuf Masalı’nı ay sistemine, Of Not Being A Jew’u süpernovaya benzetiyorum.” demiştim. Özel bir konuma ve tesire sahip Ay ile Bir Yusuf Masalı arasında bağ kurmuştum. Bağı kurmama sebep hususen Naat’tı. Şairin en iyi şiiriydi demiyorum, fakat şairin poetikasındaki konumu ve okur üzerindeki tesirinin diğer şiirlerinden farklı olduğuna inanıyorum. Ay’ın gökteki kozmolojik konumu ve yeryüzündeki psikolojik tesiri gibi. Naat-Ay ilişkisi, yani Hz. Peygamber ve Ay ilişkisi başlı başına literatür oluşturacak kadar zengin. Ay’ın yere en yakın son gök katına bir kandil olarak kondurulması ile Hz. Peygamber’in âhir zaman ufkunda doğuşu arasında açık bir bağ var. Hüzünlü güzellikleriyle, karanlıklar içindeki dünyaya teselli ve kılavuz oluşlarıyla, hep aydınlık çehrelerini gördüğümüz hâlde herkesçe görülemeyen ledünnî/gizli veçhelerinin bulunuşuyla, Güneş’ten gelen ışığı Dünya’ya aksettirmeleriyle, güneşli çağlara nispetle ömürlerinin kısa oluşlarıyla Hz. Peygamber ve Ay mânen ikizdir. Tarihteki ilk sevinç şarkımızın Talaal Bedru olması bağı teyit eden bir işarettir. Naat geleneğin bu derin köklerinden beslenmenin olgunluğuyla çıkar karşımıza. İsmet Özel bütün partizanca eylemine rağmen hiçbir zaman sembolik ve ezoterik alana kendini kapatmış bir şair olmadı. Erbain’de yer yer hissedilen bu yönünü belirgin biçimde ilk kez Bir Yusuf Masalı’nda gösterdi.

Naat hem partizanlıktan hem ezoterik sembolizmden esintiler taşır ama esasen ne biri ne diğeridir. Naat’ın şairin o güne kadarki ve o günden sonraki “poz”unun üstünde ve ötesinde bir denge noktasını, bir optimumu temsil ettiğini; peteğinde okurun sıhhatle gıdalanmasına en müsait özü barındığını, hülasa bir eşref saatinin armağanı olduğunu düşünüyorum. Dünyada yirminci asrın sonuna gelinmesinin ve ülkemizin bir rivayete göre son çeyreğe (ikindi sonrasına) girmesinin sembolik anlamını yükleniyor Naat. Bu yanıyla metnin hem açık yürekli bir muhasebe olduğuna hem ileriye doğru işarî bazı projeksiyonlar sunduğuna inanıyorum. 19. asırdan bu yana yaşadığımız türlü kanlı macera sonunda başka “gidilecek kapı” olmadığının bir kez daha anlaşılması 20. asırda naat türüne özel bir misyon yüklemiş gibidir. Şefaat talebinden ziyade toplumsal inkıraz ve ferdi inkisarın kayda geçirilmesi işlevi kazanmıştır naat. Medine’den çıkarılışımız, Mekke’den çıkarılışımızdan daha ağır gelmiştir bize. Kolektif şuuraltımızda bu hadise naata bir özür beyanı anlamı kazandırmıştır. Diyebiliriz ki bilinen İslâm tarihi Hicret’teki sevinçli buluşmamızla başlar, 1919’daki kederli ayrılışımızla biter. 1919’dan sonraki tarih başka bir gözle okunmalıdır. Türklerin Medine’yi son âna dek terk etmemesi, Fahreddin Paşa’nın Mescid-i Nebi müdafaasının iç yakan bir destana dönüşmesi Türkler ile Resul-i Ekrem arasındaki özel bağın tezahürleridir. Bir Yusuf Masalı’na yıllar sonra ilave edilen Saniyen Naat’taki Resul-i Ekrem’i sevmek ve Medine’yi müdafaa etmek vurgusu tesadüf değildir. İslâm âlemi yıkılırken son sözümüz yine naattır ve tabii askercedir: “türk milleti yatağanlı duruyor / susuyor dupduru susup duruyor / türk milleti duruyor / özünden çok sevmeyi ezbere bilip / turnayı gözünden vuruyor / müdafaa-i medine etmek türk milletinin / cönkünde sarahaten duruyor”

Sevmek ve müdafaa etmek… Can, canan ve vatan için gözümüzü kırpmadan atıldığımız bu feda oluşlar Türk milleti nazarında Resul-i Ekrem’le müşahhas hâle gelir. Türkçede naatlar dikkat edilirse mânen sohbetten öte, doğrudan Resul-i Ekrem’in huzurunda bulunmak arzusunu saklar. Saklayamaz aslında, çünkü Türk için “dupduru susup dur”mak bir yere kadardır, bu arzuyla dolup dolup taştığını belli eder. Bir naat “huzurda bulunmak” şuuruyla yazılmamışsa yazılamamıştır. İçe dokunan bütün naatlara bakın, huzurda bulunma, O’nunla mülâki olma hatta O’na dokunma arzusundan daha kuvvetli bir yönelim bulamazsınız. Bu şedid arzu en mükemmel ifadesini Su Kasidesi’nin “Dest-bûsı ârzûsı…” mısraında bulur. Sonraki klasik naatlar hep bu motifin etrafında dönmüştür: dest, bûs, arzu… Bu üçgen, üzerine ciltlerce yazmaya değecek, içine insanlık tarihinin bütün estetik mirasını alabilecek kadar kuvvetlidir. Dest, bûs, arzu… Bu arzu bir taşkın hâlini aldığında naatı bıçak sırtı bir metne dönüştürür; çünkü mısraın devamında “…ger ölürsem” ihtimali hep vardır. Ölümcül bir arzudur bu. Fuzûlî’nin üç kelimeyle tablolaştırdığı ân Michelangelo’nun “Creazione di Adamo”sundan (Âdem’in Yaratılışı) özü itibariyle çok daha üstündür. Şiirin resim sanatına olan tabiî üstünlüğünden fazlası vardır burada. Karşılaştırmalı bir tahlil Müslüman ve gayrimüslim dünyanın güzellik ve arzu anlayışındaki farkları ortaya koyacaktır. İsmet Özel’in naat anlayışı klasik şairlerinkinden farklı bir yerde durur. Yıllar yılı şiirlerinde kabaran, taşan, atılan, çırpınan, kıvranan, iştahlanan şair Naat’ında epey durulmuş görünmektedir. Klasik naatlarda gördüğümüz yoksunluk hissinin getirdiği şiddetli kavuşma arzusu, Özel’de yerini, yokluğu duyumsananla bir gün kavuşacağını ummanın sabırlı bekleyişine bırakır. “Ömer öfkesi” ve “aşkî yürekler”in yerini “gelecekteki kardeşlerim” hadisine muhatap olmanın tesellisi alır. Giden ve yeri doldurulamayacak olanın ardından konuştuğunu bilir şair. Saniyen Naat’ın sonundaki “her tanışıklık bir veda anlamı taşıyorsa yâ Resûl / tanıştır bizi Allah’ın birliğiyle / ve biz elveda diyelim şu zındana” satırlarında bu bilinç açıkça görülür. Zındanda olmanın yükü şiirin atmosferini kaplar. Yoksa “poz”unu hep en yüksekte tutmuş şairin ikindisi neden bu denli “kırgın” olsun?

Naat’ın tamamını bir nefeste konuşmak mümkün değil, gerekli de değil. Şaire tek berceste mısraın yetmesi gibi okura da iki mısraın şerhi yetebilir. Zaten büyük şiirler her devirde başka bir anlam katmanını açarak insanlara hitap etmeyi sürdürür. Bir kerede tamamen açımlanamazlar. Anlamak hep sonra sonradır. Parça parçadır. Hatta mısra mısra. İşte benim için Naat’ı özel kılan iki mısradan ilki: “boşa çıksın reislerin, kâhinlerin, şairlerin kuvveti” Otuzumdan sonra fark ettim ki şiiri temsil kabiliyeti en yüksek mısralardan biri budur. Elbette bana göre. Kırk beş yıldır fasılasız tesirleri altında bulunduğum psikolojik, politik, biyolojik, ekonomik, sosyal, kültürel... şartlara, özetle çağın ruhu ile psikobiyografimin çatışma-örtüşme seyrine göre. Meseleye bu zaviyeden baktığımda bildiğimiz naatlara benzemeyen bir naat görüyorum karşımda. Bir yanıyla insanlık, İslâmlık ve Türklük adına bir sesleniş. Diğer yanıyla insanlık âleminin (Yemen-Meksika), İslâm ümmetinin (nerde ulak nerde biz) ve Türk milletinin (bize verilen son yüzyıl) acı bir muhasebesi. Buraya döneceğim, ama önce birkaç şey daha söylemek icap ediyor.

Türkçede naat geleneğinin çerçevesi ilk kez bu şiirle genişlemedi. Naatı yeryüzü ölçeğinde bir mesele görünümünde ele alan ilk yetkin modern örnek olarak Sezai Karakoç’un Küçük Na’t’ı sayılabilir. Karakoç kısacık naatında kadroyu alabildiğine genişletmiştir. Nuh’tan, eskimolardan, buzullardan, bandolardan, mızıkalardan, katafalklardan, zafer tâklarından bahsetmesi muhtemelen vaktiyle Müslüman okuru bile epey yadırgatmıştır. Evrenselliğin tartışmasız biçimde yüceltildiği 21. asırda bile böylesi evrenselci bir tasavvur Müslümanların muhayyilesine, naatın alışageldiğimiz çağrışım evrenine tam oturmuyor. Bunun anlaşılır bir sebebi var: Yıl 1962’dir ve geleneği en sık vurgulayanlardan biri olan Karakoç Küçük Na’t’ında henüz modernist İkinci Yeni estetiği içinden (“aklım yeni bir akıldır çiçeklerden”) konuşmaktadır. Bu bakımından “modern naat” hümanist estetik için ayrıca yadırgatıcı olsa gerek. Fakat iki durumda da Karakoç’un sıcak, canlı, ışıltılı bir lirik ortaya koyduğu gerçeği değişmiyor. Küçük Na’t’ta ne yoksunluktan kaynaklanan şiddetli kavuşma arzusu ne O’nun yokluğunun gölgelediği bir dünya vardır. Hz. Peygamber “yok” değildir onun için. Aksine Hz. Peygamber’in diri(lişçi) olduğu inancıyla kamaşan bir bilinç görürüz. Kamaşma körlük değil bir bakış berraklığı, bir tazelenme getirmiş görünür. 1974 yılındaki bir yazısında, naatta anlatılan “sevgi abidesi”ne bakmak ile heykele bakmak bir değildir der. Karakoç’a göre heykele bakanın şahsiyeti onun karşısında silinir, hatta bakanlar onu bir tapınma nesnesine dönüştürür. Sevginin taşa yansımasıyla (cadı büyüsü) kelimelere yansımasının (neşvünema) aynı olmadığını belirtir. Karakoç şiirde/naatta şuur meselesinin hayatî olduğunun, insanın mübalağa ederek kendini büyüleyebilme tehlikesinin farkındadır. Farkındalığın verdiği güvenle sevgisini “neşvünema” vadisine akıtır.

Özel’in naatı “sevgi ve neşvünema” bakımından noksan sayılır. Fakat okura geçen duygu Özel’in Naat’ının daha esaslı bir temellendirmenin, daha ince düşünülüp konumlandırılmış bir personanın, daha iyi özümsenip süzülmüş bir tarihsel tecrübenin meyvesi olduğu yönündedir. Her naatın başında ve sonunda özne Hz. Peygamber’dir, bu açıdan her şair anonimdir. Peki bu baş ve son arasında ne vardır diye sorduğumuzda şaire mahsus olanın alanına gireriz. Karakoç naatının başı ve sonu arasına, o kısacık aralığa birçok heterojen unsur doldurarak, çağlayan akarsuyun önüne her türden nesneyi katarak panayırvâri bir sahne sunar bize. Dekoruyla, figüranlarıyla, ışıklarıyla sahne öyle hoş görünür ki özne/oyun nerede diye sormayı unuturuz. Özel’in naatı ise ilk anda göz kamaştırmaz, hatta epey mütevazıdır. Karşılaşma ânının çarpıcı etkisini değil, birlikte yol yürümenin güven veren dinginliğini esas alır. Karakoç’un naatı her bakışta güzel, Özel’in naatı her daim “kaim.” Bu kıyas noktasında başka bir okuma yapmak da mümkündür: Başlığa “küçük” sıfatını ekleyip Hz. Peygamber’in huzurunda kendi anonimliğini gönül rahatlığıyla en baştan ilan ettikten sonra Karakoç ayrıca bir tevazu gösterisine ihtiyaç duymamış olabilir. Şair artık anonimdir ve neşesine pâyân yoktur. Belki de “tevazu görünümlü kibir” tuzağına düşmekten kurtulduğu için dili daha bir çözülmüş, "yepyeni bir dil konuşmanın sevinci”yle çocuklar gibi şen bir naat yazması mümkün olmuştur. Özel’in satırları ise son derece ifadeli, dramatik, adaba riayetkâr tavrının altında küllenmiş de olsa her ân patlamaya hazır bir kimya sezdirir. Merkezde elbette Hz. Peygamber vardır ama bu kez şair de “vardır!” Hz. Peygamber daimdir ama şair de kaimdir! Bir iddia olarak değil elbette, ferdiyet şuurunu elden bırakmamanın tabiî neticesi olarak. Kendi ifadesiyle “şuur delisi” oluşundaki oksimoron esprinin kaçınılmaz neticesi olarak. Bu incelik iyi anlaşılmadığında şairin kökten reddedildiğine, bir kez anlaşıldığında ise şaire hep hak verildiğine şahit olduk. Elinden kendi olmak dışında bir şey gelmez Özel’in, ki kendisi bunu bir lanet değil nimet olarak görür. Hatta zaruret. İsmet Özel klasik “naat-gû”luğun, “mesnevî-han”lığın, “masalcı”lığın gerektirdiği anonimliğe bürünmez. Hz. Peygamber’le ilişkisi çoğu şair gibi âşıkâne ve mahviyetkâr değil, kadirşinas ve asilcedir. Başka şairler sevgiden delirmiştir, bizim şairimiz şuurdan. Neden hiç aşk şiiri yazmadığı yolundaki eleştiriye bütün şiirlerini aşkla yazdığı cevabını verişi de bu sebepledir.

İsmet Özel’i böyle “şuur delisi” bir naat yazmaya götüren sebepler, hayatı boyunca kesişim çizgilerinde yürüdüğü siyaset, bilim ve sanat dairelerinin insan öğütücü döngülerinden bağımsız ele alınamaz. Şairin bütün hayatı kılgı, bilgi ve duygu alanlarının dinamiklerini keşfetmekle ve bunlar üzerinden işletilmeye çalışılan istismar mekanizmalarına karşı müdafaa hattı kurmakla geçmiştir denebilir. Sevgi müdafaa gerektirmektedir çünkü. Ve müdafaa da şuur. Özel’in Naat’ına karakterini veren yorum farkı burada ortaya çıkar: sorumluluk içermeyen sevgiyi reddedişiyle. Politika sahnesine atılmanın, enformasyon denizine gark olmanın, estetik duyarlılıklarla mest olmanın zamanla “hayatın anlamına müteallik şuur”dan, yani varoluşsal bütünlüğü arama sorumluluğundan kaçış için birer bahane hâline geleceğini, dolayısıyla birer zındana dönüşeceğini fark eden şair erken yaşta eleştirel bir tutum takınmıştır. Siyaset, bilim ve sanat hisarlarının burçlarını bekleyen üç avcı-gözcü vardır ki şairin hayatında çok kritik bir yer tutmaktadırlar: Reis, Kâhin, Şair. Bana kalırsa İsmet Özel’in “şuur delisi bir naat” yazmasına sebep olan, bu figürlerin aklı ifsat eden tesirlerine karşı teyakkuzda olma isteğidir. Tepeden bakan avcı-gözcülere karşı şair siper almak ve sınırlarını korumak istemektedir. Masal’ın Birinci Bâb’ındaki “Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır. / Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat” mısralarından anlıyoruz ki şair yeryüzünde “saçmalığın iktidarı”nın hâkim olduğunu düşünmektedir. Özel’e göre bildiklerini gizleyen, gizli bilgileri açık ettiğini iddia eden ve ne söylediğini tam olarak bilmeyen bu üç figür insanlık tarihinin bileşkesidir. Bu figürler aynı zamanda dünyevî iktidarın (saçmalığın) tesisinde rol oynayan ethos, logos ve pathos retorik aygıtlarını temsil eder. Bir Yusuf Masalı’nın jargonuyla söylersek eylem, ödev ve haz cinlerini. (Bu cinlerin Immanuel Kant'ın "kritik projesi"ndeki karşılıkları ayrıca incelenmelidir.) Yerleşik sosyal ve tarihsel kabullerin gücüne dayanarak iktidarı ele geçiren tiranlar, rasyonel ve/veya okültik alandan devşirdikleri bilgiyle karşı-iktidar alanı oluşturan ruhbanlar ve iki bilgi/iktidar türü arasındaki çizgide yol almaya çalışarak sivil iktidarın doğuşunu hayal eden ozanlar... Birinci Bâb’ın girişinde tiranların ve ruhbanların iktidarını kastederek “Bana ilah mahvedecek / bir uzuv lazım” diyen şairin salvolarından ozanların sözde iktidarı da kurtulamaz: “Ey şair! Ey dilenci! / Kanatsız, mızmız, sözün köpeği / Tiryakilik peşinde geceleri / Günün ortasında karmanyolacı. / Sana değil Davud’a yaraşıyor sapan”

Tarih bize reisler (tiranlar) ve kâhinler (ruhbanlar) arasındaki bütün çatışma ve ittifakların “evrensel değerler” adı altında çiğ bir çıkar mücadelesinden ibaret olduğunu fısıldar. Kara kitleyi önüne katıp götüremeyenden reis, elit kitleyi arkasına alamayandan kâhin olmaz. Bununla birlikte, dünyayı fethettiği hâlde gözünü bilginin topraklarına dikmeyen tek reis yoktur. Tersi de doğru: Politik iktidarı parmağında oynattığını görüp taht sevdasına düşmeyen kâhin görülmemiştir. Bütün bu kesişmeler onları doğal birer “düşman kardeş” yapmıştır. Onlar da rollerinin gereğini yaparak, al-ver ilişkisini esas alarak, birbirlerini her fırsatta tartıp sarsarak bugünlere gelmiştir. Bu terazide arıza çıkaran, terazinin ayarlarını bozan şairin dahli olmuştur. Üç kefeli bir terazi hayal edebiliyor musunuz? İşte aralarındaki ilişki tam anlamıyla buna benzer. Şairin dahli biraz haricidir, o yüzden hariçten gazel okumakla sık sık eleştirilir. Şairin sırtında yumurta küfesi yoktur denir. Nedir o yumurta küfesi derseniz, “menfaat uğruna hem güç odaklarını hem cahil kitleleri memnun edebilme zanaatıdır” derim. Evet, şairin sırtında böyle bir küfe yoktur. Bu, şairin yönetenler ve yönetilenlerle amaç birliği etmediği anlamına da gelir. Yönetenle de yönetilenle de çatışan, yani neredeyse tek başına kalan şairin iktidarına ne kadar iktidar denilebileceği öteden beri tartışılır. Zaten tarih kitapları böyle bir iktidarın varlığından hiç bahsetmemiştir. Yalnız masallarda bulunabilecek türdendir. Bireyliğin iktidarıdır şairinki. Hâkimiyet alanı ufuk çizgisidir. Bu yüzden arada kalmaktan; reislerin gazabına ve kâhinlerin lanetine uğramaktan kurtulamaz. Elbette kitlelerin linçine de.

Bireyliğin iktidarı… Ufuk çizgisinin hâkimi… Epey şairâne sözler. “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!” sloganı şairler için söylenmiş olsa gerek. Ufuk çizgisi ne kadar gerçekse onu ele geçirmek de o kadar imkânsızdır. Şairin iktidarının imkânsızlığı kendiyle mücadele etmesindendir. Şair ancak kendini azapta tuttukça şair kalabilmektedir. Çelişkiden asla tamamen kurtulamayacaktır. “Saçma”yla yaşanamayacağını ama onu etinden çıkaramayacağını da anlamıştır. Reislik makamına saldıran bir reis, kehanet mefhumunu tartışan bir kâhin görülmemiştir ama şair kendini yerden yere vurmaktan geri durmaz. Öyle ki reislere ve kâhinlere karşı müsamahasızlıkları, kendilerini kınayışlarının yanında çok hafif kalır. Bu noktada bir nüansa dikkat çekmek gerekirse, tiran ve ruhbanların sözde iktidarına “zararlı”, ozanın sözde iktidarına ise bir tür hafifletici sebep olarak “zavallı” sıfatı eklenebilir. Masal’ın satır aralarında da bu hafifletici sebebi sezmek mümkündür. Toplum nazarında hep küçük cihaddaki cengâverlikleriyle şöhret bulduklarından şairlerin büyük cihadının acıklı safahatından kimseler haberdar değildir. Şairin dışa yansıyan agresyonu genellikle iç tazyiki dengelemenin, imkânsızla yaşamaya çalışmanın bir neticesidir. Şairin imkânsızla olan kader bağı onu benzerini aramaya, taşıyanların bu yükü nasıl taşıdığını öğrenmeye sevk etmiştir. İsmet Özel’in Naat’ından anlıyoruz ki şairin “üç dünyevî iktidar”a karşı hayat boyu sürdürdüğü mücadelenin yegâne arketipi ve referansı Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesidir. Şair, kendisinin de zaman zaman bir parçası olma hatasına düştüğü dünyevî iktidarlarla mücadelenin yolunu, dolayısıyla şairliğin belâlarından kurtulmanın çaresini bulmuştur. Kur’ân dahi Peygamber’i bu üç sahte iktidara karşı defaatle takviye ve tezkiye etmiş, insanları bu tuzaklara düşmemeleri konusunda ikaz etmiştir. O’nun kabile reisi olmadığı ve reislere boyun eğmeyeceği (bilgiyi tahakküm için kullanmayacağı ve kullandırtmayacağı), kâhin olmadığı ve Cebrâil’le desteklendiği (bilgi kaynağının şüphe edilemez ve erişilemez olduğu), şair olmadığı ve şiirin ona yakışmayacağı (ne söylediğini hep bildiği ve bilmediği şeyi söylemediği) açıkça belirtilmiş; tövbe edilmediği takdirde üç sözde ilâhlık iddiasına karşı savaşacağı ilan edilmiştir. İstisna olarak Şuarâ Sûresi’nin sonunda şaire “imkânsız” yükünün altında ezilmemesi için ruhsat verilmiştir. Böylece Naat’ta konuşan persona hem nefsini müdafaa meşruiyeti kazanmış hem dünya sisteminin ilâhlık iddiasını boşa çıkarmanın yolunu -kendini feda etmek pahasına da olsa- bulmuştur. Kendini değil Peygamber’i, şiirini değil Kur’ân’ı işaret edecek söze yönel ve kurtul denir ona. Böylece bin yıllık naat geleneği ile şairin yarım asırlık partizanca duruşu kaynaştırılmış olur.

Reislerle şairlerin kanlı mücadelesine asırlardır şahidiz. Kan gövdeyi, ekseriyetle de şairlerin gövdesini götürdü. Kâhinlerle şairlerin mücadelesi de az kanlı gelişmedi. Vahyi perdelemek için kâhinler vizyonlarını, şairler inspirasyonlarını parlattıkça zorbalığın katılığı üzerine sapkınlığın karanlığı da çökmüş oldu. Hıyanet ve dalalet her zamanki gibi ittifak etti. Naat şairi böylesi katılık ve karanlıkla mücadelenin militanca vurkaçla, müdafaa-taarruz döngüsüne girmekle verilemeyeceğinin idrakindedir. Nehiy yetmez; insanlığa bir teklif, bir maruf da götürülmesi gerekir. Tiranların, ruhbanların ve ozanların kuvveti boşa çıktığında boşluk neyle dolacaktır? İşte bu nirengi noktasında şairin Naat’a sonradan eklediği o küçük ama kritik mısra, şiiri ayakta tutan ikinci mısra imdadımıza yetişir: söğüt gölgesinde gülümsemek.” “Ağlayan ağaç”ın gölgesinde gülümsemek… Şairâne bir imaj mı? Hem de nasıl! Ama bundan ibaret değil. Kökü peygamberâne hikmete dayanan bir mesaj bu. Bu mısradaki imaj-mesaj kaynaşıklığı “dest-bûsı ârzûsu”nun kuvvetine denktir. Şair, kahkaha ve vâveylânın ötesindeki, korku ile ümidin arasındaki o şerefli mevkie (kulluğa) ulaşmanın hadislerde sadaka (bağlılık, yakınlık) olduğu müjdelenen güler yüzlülükle, daha doğrusu “özümüzün gülmesi”yle mümkün olacağını hatırlatır. “Söğüt gölgesinde gülümsemek” yani “özü gülmek” mazhar olunabilecek en büyük nimettir. Kişinin başka hiçbir düşünceye yer bırakmayacak şekilde Rabb’ine karşı itminan ve rıza hisleriyle dolmasıdır. Reislerin, kâhinlerin ve şairlerin kendilerine bile soluk aldırmayan zehirli kuvvetleri söğüt gölgesinde soluklanmalarına hiç müsaade etmez. Duramazlar. Durup olan biteni anlamaya, kendilerini tanımaya vakitleri yoktur artık. Yalnız söğüt gölgesine giren ferah bulur. O söğüt ki meyvesizliğine mukabil yaprağının narinliğiyle, dallarının inceliğine karşın gölgesinin letafetiyle, orta boyuna rağmen zarif kametiyle kıymetini yalnız tevazu sahiplerinin bileceği bir hayat sembolüdür. Necip Fazıl meşhur “Mehmetçik” hitabesinde Türklüğün söğüdün altında istihâle geçirerek bugünkü hâlini aldığını söyler. “Anadolu onun dibinde düşünür, içlenir, sevişir, halleşir, vedalaşır, kavuşur, çabalaşır, hayat sürer.” der. Bağlantı yoruma gerek bırakmayacak kadar açık: Gerçekten de şu dâr-ı dünyada tasasızca gülümseyip gölgelenebildiğimiz yegâne yer darulislam hâline gelmiş Küçük Asya toprakları değil miydi? İdi diyorum çünkü Naat’ta “neydi" kaydıyla zikredilen "söğüt gölgesinde gülümsemek” ibaresinden şunu anlıyoruz: Şair gelecekte kurulacak bir yeryüzü cenneti yalanıyla ilgilenmiyor. İslâm’ı bilfiil temsil eden Türklerin çıktıkları o millî seviyeyi hatırlamalarının bile dünyanın kötü gidişini değiştirebileceğini düşünüyor.

Şair “boşa çıksın reislerin, kâhinlerin, şairlerin kuvveti” diyor. Bunu bir şair söylüyor. Demek ki espri devam ediyor. Şair sözüne inanmalı mı? Dürüstçe söylemek gerekirse bilmiyorum. Asil bir teklife hayır demekten hayır gelmeyeceğini biliyorum sadece. Bir de, herkesin iyiliği bunu gerektirdiğinde kendini boşa çıkarma cesaretini gösterenler arasında reislerin ve kâhinlerin olmayacağını. Naat vesilesiyle merak ediyorum: Kırk beş yıllık pek kısa ve pek yazıklı bir ömür süren bana, yüz yılı zar zor devirmiş ülkeme, âhir zamanın imtihanlarıyla sarsılan insanlığa “söğüt gölgesinde gülümsemek” yeniden nasip olacak mı? Şirkin çirkin muktedir figürleri bir yanda, Muhammed aleyhisselâmın bedir misali gülümser sîreti diğer yanda. Çirkinliğin iktidarını boşa çıkarmak mümkün. Hatırlamakla!

Muhammed SARI (27 Rebiülevvel 1447 - 19 Eylül 2025)

ŞİİR KONUŞUR

Hepimiz bir bahaneyle kendimizi konuşuyoruz. Hakkıyla tanımadığımız o “kendimiz”den bahsetmeye meftunuz. Böyle bir çağa denk geldik. Kendimizi konuşuyoruz ama kendimizle konuşmuyoruz. İkisi arasında bir bağ ve bir fark var: Kendimizi konuşmak, kendimizle konuşmaya başlamanın ilk adımı olabileceği gibi kendimizle söyleşmenin önündeki en büyük engele de dönüşebilir. Modern insan kendi huzurunda el pençe divan. Öte yandan hep kendi nazarları altında olmaktan, yani kendinin fazla farkında olmaktan da huzursuz. Ne tuhaf, benliğimizi ilahlaştırırcasına hayatın merkezine koyuyoruz ama inceleme nesnesi bir şeyi nasıl ilah sayabiliyoruz?

Kendini konuşmak insanın doğal eğilimi olduğu için sanatın da varoluş sebeplerinden. Sanatçının gizli veya açık kendini şerh etmediği bir eser düşünemiyoruz. Sanat eserlerinin son mertebede bir ayna oluşu onun yansıtmacı, dışavurumcu doğasından ileri gelir. Yüzümüzü görmek için edebiyatın aynasına bakarız ama gerçek yüzümüzün orada olmadığını bilmek şartıyla faydalanabiliriz aynadan. Aynanın nesneyi gösterebildiği illüzyonuna kapıldığımızda sanatı hakikat, varlığı ölümsüz sanmanın kapısı da açılır. Çevrimi kendiyle başlayıp biten bütün sözler bu tuzağa düşer. Sanatçı söze ya kendinden başlatıp onu başka bir ufka ulaştırdığında yahut başka bir diyardan başlayıp sözü kendine vardırdığında bu döngüden nispeten kurtulmuş olur. Yalnızca nitelikli sözdür ki sözü aşma imkânı sunar. Sözden ibaret kalan söze Türkçede “laf” deriz. 

Kendini konuşmayı sevenler lafı kendilerine getirmeden edemez. Kendi haklarında konuşulmasını, kamuyu kendileriyle meşgul etmeyi severler. Onlarınki logoların, markaların, forsların dünyasıdır. Dünyaya izler ve işaretler bırakmaya, kendilerini o nişanelerde seyretmeye doyamazlar. Kendiyle konuşanların ise ne nişaneler umrundadır ne kamu. Doğrusu nam nişan sahiplerinin ve kamunun da böylelerinden haberi olmaz. Ekseriyetle uygunsuz ve marjinal olarak damgalanır “kendiyle konuşanlar.” Çünkü kamunun gözünde onlar “kendiyle konuşan” değil, “kendi kendine konuşan”lardır. Kendi kendine konuşmak modern hayatın normlarına uymuyor. Fakat endişelenilmesi gereken durum kişinin kendiyle konuşmayı kesmesidir. “Kendiyle konuşanlar” nedenleri irdelemeyi bırakmayanlardır. “Neden?” diye sormayana neden insan diyelim ki? Kendiyle bilişip konuşmak o kadar az insana nasip olur ki onlara artık sanatçı demek doğru olmaz. Çünkü eşiğinde durdukları şey artık bir tür aşkınlık bilgisi, bir tür metafiziktir. Sanatçı “sanatçı kalarak” o eşiği asla geçemeyecektir.

“Kendiyle konuşmak” ifadesi ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Konuşma iki taraf arasında cereyan eder; fakat kişi kendi içinde tektir, bölünemezdir. Öyleyse “kendiyle konuşmak” olsa olsa bir iç bölünmenin neticesidir diye düşünebiliriz. İç dünyamızın bölünmesine ancak hastalık adını verebiliriz, “kendiyle konuşmak” değil. Konuşma “bir”in bölünmesiyle değil, “iki”nin bütünlenmesiyle cereyan eder. Bu bakımdan “kişinin kendiyle konuşabilmesi” eşya ve hadiselerin dilini bilmesi demektir. Yoksa kimse kendine sorduğu sorunun cevabını kendinden alabilmiş değildir. Hatta mantık gereği kişi kendine soru da soramaz. Soru -farkında olalım olmayalım- hep başkasına sorulur. Soru sarı çiçeğe sorulur.

Sorular dil içinde ve kendi içimizde boğulmamızı engelleyen, bizi yüzeye çıkaran, talih yaver giderse sahile varmayı sağlayan zihin hamleleridir. Özetle, sormak düşünmektir. Düşünceler boşlukta var olamazlar. Düşünceler dünyaya temas etmekten doğar. Bu bakımdan her düşünce (her soru) eşyadan çarpıp bize dönen bir yankının, insandan insana ulaşan bir ilişkinin hasılasıdır. Düşünceler eşya ve hadiselerden sekip boşluğa savrulmak için var olmuş değillerdir elbette. Yani “kendimizle konuşma” arzumuzun ereği ne nesneler ne öznelerdir. Konuşmanın amacı yükleme varmaktır. Sonra mümkünse yükle(n)menin mahiyetini araştırmaktır. Ve nihayet nasip edilirse “yük”ü tanımak, sevmektir. 

Yüksüz söz, yükümlülüksüz insan vasatlığa demir atar. Hâlbuki sanatta ve sanatla hiçbir şeyin vasatına talip olamazsınız. Sözü ve sahibini yükselten yüküdür. Sanatın özüne açılan kapının anahtarı bu yüzden kerameti kendinden menkul bir yücelik vehmi (kendini konuşmak şehveti) değil, kendinde mahfuz kıymeti aramakta (kendiyle konuşmak dileğinde) sebat etmektir. Yapmadır sanat, yapmacık değil. Menkul değerlerle değil, mahfuz değerlerle yol alır. Şair “kendini konuşmak”tan “kendiyle konuşma”ya geçebilirse şiir de konuşmaya başlar. Yükünü bilen Rabb’ini bilir. Yükünü bilen konuşursa şiir de konuşur. “Kendileriyle konuşulamayan Türkler”in kendi aralarında ne konuştuklarını anlamak için şiir dışında başvuracağımız bir kaynak yok.

Muhammed SARI (6 Zilka’de 1446 - 4 Mayıs 2025)

ÜVEY KARDEŞLER: ŞAİR VE SİYASETÇİ

Şairin en çok dalaştığı, en davacı olduğu figür benzemeye en yakın olduğu figürdür, yani siyasetçi. Şairin zorbaları dize getiren daha büyük bir zorba olma, küçük mükemmel krallığını kurmak için bütün coğrafyayı yakma potansiyeli hep yüksek olmuştur. Aynı şeyi siyasetçiler için söyleyemeyiz, fakat onların da tuhaf bir çelişkisi var: En sevmedikleri kimselerden olduğu halde siyasetçilerin en çok iltifat ettikleri kişiler şairler olmuştur. Onların sözlerini önlerinde, arkalarında, iki yanlarında görünmez bir silah, bir sancak, bir muska gibi taşıyarak şahsî meşruiyetlerini pekiştirme ihtiyacı duymuşlardır. Öyleyse şu soruların cevaplanması lazım: Şairlerin kaçtıkça kapıldığı, siyasetçilerin yaklaştıkça ittiği şey nedir? Şairleri ve siyasetçileri tahtta hak iddia eden üvey kardeşler olarak niteleyebilir miyiz?

Türk şairleri ve siyasetçileri arasındaki gerilimli ilişkinin tarihini modern manada Namık Kemal’le başlatırız. Aslında sanat ve devlette Türk etkisininin ilk kez hissedilmeye başlandığı 11-13.yy periyoduna tarihlenmesi gereken bu ilişki her tarihî dönemeçte daha kritik bir hâl almıştır. Yolun ta başlarında, Kutadgu Bilig’de bile hükümdarlara şairlerle iyi geçinmesi, onların diline düşmemesi, kendini onların dilinden satın alması tavsiye edilmiştir. Kitapta şairlere; âlimler, tabipler, efsuncular, rüya tâbircileri, müneccimler, çiftçiler, tüccarlar, zanâatkârlar diye uzayıp giden bir kadronun içinde yer verilmiştir. Bu dizilişten devletin gözünde şairin bir sosyal statüsü olageldiğini çıkarsak bile tarih boyunca şairliğin protokoldeki yerinin hiçbir zaman garanti olmadığı unutulmamalıdır. Şairlerin yeri in’âm defterlerinde böyle sunulsa da esasta başka türlüdür; bunu iyi bildiği için Balasagunlu Yusuf’un şairlerle ilgili tavsiyelerindeki vurgu diğer “meslek”lere göre belirgin biçimde farklıdır. Klasik çağlarda âlim ve müneccimlerin; çiftçi, tüccar ve zanaatkârın hükümdarla ilişkileri somut bir alışverişe dayanmıştır. Astronomik ve mali hesaplar tuttuğu sürece bu ilişkiler kolay kolay bozulmamıştır. Tabip, efsuncu ve tâbirciler ise hükümdarın fizik ve psikolojik dünyasına dönük, yani dar çerçevede bir işleve sahiptir. Şair ile hükümdar arasında da bir alışveriş vardır fakat bu bir semboller alışverişidir. Şair hükümdar için itibar, hükümdar şair için boş vakit satın alır. Alan ve satan razı olduğu müddetçe hükümdar kitlelerin, şair kendi kendinin efendisi olarak yaşamaya devam etmiştir.

Şairlerle nasıl münasebet kuracaklarına dair hükümdarlara akıl veren çok olmuş, fakat aynı konuda şairlere nasihat vermeye yeltenen çıkmamış. Şairler laftan sözden anlamayan insanlar olduğu için mi? Doğrusu şairlerin çoğu kendi sözlerini, kendi sözlerine yakın sözleri anlamaya eğilimlidir, başka laflardan anlayası yoktur. “Laftan anlamayan şair” ibaresi oksimoron olduğu kadar gerçek, oksimoron olduğu için gerçektir. Öte yandan şunu da sormak lazım: Hükümdarlar sözün kıymetini bildikleri için mi şairleri alttan almıştır? Böyle düşünmek safdillik olur. Her şeyden önce “hükmetmek” ve “alttan almak” birbirini götüren fiillerdir, birlikte var olmaları mümkün değildir. Ayrıca “sözün kıymetini bilen” bir kişinin ne hükmetmek ne alttan almakla işinin olması düşünülebilir. Ve hükümdarın lügatinde “sözün kıymetini bilmek” çoğunlukla “malın ederini bilmek” demektir. Toparlayalım: Görünüşte ikisinin de işi “söz” iledir. Şairlerin ve siyasetçilerin sözlerinin palavra mı yoksa bedeli ödenmiş bir tecrübenin hâsılası mı olduğu hayatî önem taşır. Bu konuda okur ve/veya vatandaş olarak vereceğimiz karar akıbetimize bir biçimde tesir eder. 

Üvey kardeşlerin ikinci ortak noktası “para”dır. Himâye ve patronaj bahislerine girmeyeceğim. Çünkü bu kavramların dar zaviyesinden bakarak şairliğe mahsus psikolojiyi ve hükümdarlığa mahsus patolojiyi derinlemesine anlamak mümkün değil. Himâye ve patronaj dün olduğu gibi bugün de bir gerçek, fakat sadece tek bir (1) gerçek. Kimi büyük eserler şairinin hayattayken taltif edilmesine vesile olmuşsa da bahşiş uğruna yazılmış hiçbir şiir şaheseri yoktur. (Âkif’in para ödülünü “kahraman ordumuz”a bağışladığını hatırlayın.) Tasannu ustalığının bahşiş için kriter sayıldığı çağlarda bile hakiki şiir o musanna kasidelerde değil hep diğer metinlerde meknuz ve mahfuz idi. Modern çağa yaklaştıkça doğal seçilim bu yönde gerçekleşmiş, musanna (süslü) olanın yerine muhayyel (canlı) ve müstakim (tutarlı) olan öne çıkmıştır. 

Para ve söz birer dolayımlayıcıdır. Şair söz söyleme istiklâlini korumak için makul bir paraya muhtaç iken, siyasetçi iktidarını tahkim etmek için parayla satın alacağı muteber bir söze muhtaçtır. Yine de söz ile paranın farklı türde dolayımlayıcılar olduğuna dikkat etmek lazım. Tabiri caizse siyasetçiye göre hava hoştur; iktidarını pekiştirmek için herhangi türden bir sözü satın alma rahatlığıyla hareket eder. Bu sözü alamazsa şu sözü almaya yönelir, pazar birçok seçenek sunmaktadır. Zaten sözün çok yüksek veya çok düşük kalitede olmasından kaçınır. Kendini sorumluluk altına sokmayacak, seçmenin beklentilerini doyuracak, orta karar ve fonksiyonel bir şeyler satın almaya bakar. İnkılâp edebiyatı, devrimci şiir, muhafazakâr sanat gibi. Şair ise hem sözün hâlisliğine hem hâlis söz söyleme istiklâline halel getirmeyecek paranın derdindedir. Şaire gereken temiz, az da olsa düzenli, minnetsiz paradır. Böyle bir zamanda böyle bir parayı kodunsa bul! Paranın bile niteliklisini aramak tuhaflığı şairin payına düşmüştür. Şairin “parasızlıktan yakınış”ını “para için yakarış” zanneden yanılır. Yakınış insanlara, yakarış Allah’adır. Gerçek şiir bu doğru bağıntıdan doğar. Allah’a yakınıp insanlara yakaranlar yolunu kaybetmiş kimselerdir. Bunların şiiri de yolları gibi bozuktur. Nitekim para paradır deyip ödüllü yarışma, reklam yazarlığı, örtülü ödenek kovalayan şairlerin sayısı az değildir. Şairlerin kaçtıkça kapıldığı şey dünyalık ve iktidar hırsı ise, yani şair uzanamadığı ciğere murdar diyorsa fena. Hasedden ölüp gidecektir. Siyasetçilerin yaklaştıkça kaçırdığı şey özgürlük ve hakikatseverlik ise, yani makama esaretleri yüzünden suretihaktan görünmeye çabalıyorlarsa daha fena. Hazımsızlıktan ölüp gideceklerdir. Miskinlik makamını âlî bilen şair, resmî makamının esiri olmamayı bilen siyasetçi hasım değil özbeöz kardeştir. Tarihte kaç kez görebildik böyle kardeşliği?

Söz ile paranın iç içe geçtiği yerde sevi ile dâvî mefhumları da hercümerc olmuş haldedir. Siyasetçi şairden (ç)aldığı sevgi sözlerinin arkasına gizlenip günbegün kendi davasını yürütür. Ve dava görüntüsü arkasında hep öz sevgisini gizler. Sevgi lafını asıl davasına, dava lafını asıl sevgisine “paravan” olarak kullanır. Şairin sevgisi günün sonunda davası içindir, davası ile aynı şeydir. Hep kend’özüyle meşgul görünse de Hak’tan özge sevdiği yoktur şairin. Şair davayı ve sevgiyi korumak için parayı bir “paratoner” olarak kullanır. Meşhur nutkuna bakıp Yûnus’u davası olmayan bir miskin zanneder ahali. Hümanistçe alıklığın ve hümanizmin alıklarca alımlanmasının yol açtığı yanlış anlamalar Yûnus’u ve onun sulbünden gelen şairleri dünya hayatının tezatlarıyla mücadeleden kaçan kimseler olarak görüp göstermiştir. Hâlbuki sevgiye varmanın yolu kavgadan geçer demektedir hazret. Yûnus’un sevi ile dâvî hikâyesinin bir avuç dünyalık darı pazarlığıyla başladığını unutmamak lazım. 

Muhammed SARI (7 Zilhicce 1445 - 13 Haziran 2024)

ŞİİRİN EREĞİ, DÜZ YAZININ GEREĞİ

Her ereğin bir gereği var. Gerekçesiz işlerin gereksiz işler olduğunu söylemekte beis yok. Gerekçesiz iş olmayacağını bilen atalar “Yolcu yolunda gerek… Latife latif gerek... Söyleyenden dinleyen arif gerek… Ağrısız baş mezarda gerek…” diye uzayıp giden bir gerekirler listesi bırakmış geride. “Gerek”leri kaldırdığımızda hükümlerin yerini bulmadığını görüyoruz. Yine görüyoruz ki gerekçe bazen fiili bazen faili bazen de münfaili işaret ediyor. “Gereklilik” en çok kim olduğumuz ve ne yaptığımız/yapacağımız bahsinde ağırlığını hissettiriyor. Sözü uzatmadan söyleyelim: Kendini bilmen gerek ve fıtraten yatkın olduğun yolda yürümen gerek. İlki olmadı mı “oldum ben” deyip her vadide geziniyor insanlar. İkincisi olmadığında dış dünyayla aralarındaki intibaksızlık, âhenksizlik yüzünden erkenden “bıktım ben” demeye başlıyorlar. Kim olduğuma dair bilincim ve ne yaptığımı bildiğim yoksa hiçbir yol hiçbir yere çıkmıyor ya da her yol her yere çıkıyor. Özneyle fiilin kopukluğu yersizliği, nesneyle fiilin kopukluğu boşunalığı doğuruyor.

Gerekçeye gerek var. Fakat daha önemlisi şu: Ereğe gerek var. Ben yola kopuğun biri olmamak ereğiyle çıktım. Kopuk olmamanın gereği ise “gerçek şairlerin yanında yöresinde, en azından yolunda olmak”tı,  ben de buna yöneldim. Kısa sürede gördüm ki insanların çoğunun şairlerle irtibattan anladığı onlarla birebir ilişkiler kurmak, merak ve magazin duygularını tatmin etmek, itibarlı bir çevre edinmek, o çevrimden menfaat temin etmektir. Ben şairlerin sosyalleşebileceğine ve şairlerle sosyalleşilebileceğine inanmıyorum. Çoğunluğun aksine estetik ve ilkelere dayalı ilişkinin, yani yazdıklarını samimiyetle takip etmenin “şairlerle ve şairler için” daha sağlıklı bir ilişki biçimi olduğunu düşündüm. Yola gerçek şairlerin yolunda olmak gibi yüksek bir erekle çıktım. Bu açıdan bakınca ortada bir başarı mı başarısızlık mı var, onu başkaları söylesin. Şu kadarını söyleyebilirim ki yenilmeden, yanılmadan kendiyle ilgili en basit gerçekleri bile anlamaktan aciz bir varlık insan. Özellikle de sanat ve düşünce gibi zihnî ve hissî teşevvüşe sonuna kadar açık alanlarda kişinin kendini bilmesi, yerini bulması, nasibini beğenmesi önünde duran meselelerin en zorlusudur. Ortada benim adıma bir başarısızlık olsa bile şiire yönelerek olabilecek en hayırlı, karakterime en uygun yolu seçtiğimi biliyorum. Kaderimle barışık olduğum nadir anlarda başarısızlıklarım -başarıya dönüşmedi belki ama- rahmete dönüşmeye yüz tuttu. Kaderimle barışık olma arzum gelecekte Hakk’ın rızasını kazanma şuuruna varırsa işler benim açımdan lütfun da hoş kahrın da hoş katına çıkmış olur. O katta şiire gerek var mı bilmiyorum.

“Ben” “kim”im? Bu iç dünyama ait bir soru. “Ben”in hem kelimelerle anlatılamayan bir veçhesi var hem de söze dökülmemesi daha hayırlı. Bazı şeyler sözden yukarıdadır ve ancak aşağı “döküldüklerinde” söz formuna bürünebilirler. Sırları ayan etmemeli. Bu nedenle “benlik”in dışa bakan yüzü olan “kimlik” üzerinden muhatabız dünyayla. Benliğini istesen de uluorta ele alamazsın ama kimliğinle meydana çıkabilirsin, gerektiğinde çıkmalısın. Kimliğini savunamayanın benlik bütünlüğünü koruması söz konusu olamaz. Bugüne kadarki kara düzen tahsilimin önemli kısmı kimliğimle alakalı görünse de o şeyleri öğrenmeye beni içten içe yönelten yine benliğimdi. Ben edebiyatı, siyaseti ve felsefeyi benliğimin tarihteki ve tabiattaki serüvenini anlamama yardımcı olduğu kadar değerli buluyorum. Temel motivasyonum fayda. Aynı zamanda bir ödev bu. Mesela Avrupa’nın 17. yy. kavşağında yaşadığı bilimsel devrimin mahiyetini öğrenmeyi görünüşte kimlik meselesinin mütemmim bir cüzü olduğu için, özünde ise benliğimi tanımama yardım edecek bazı işaretler barındırdığı için önemsiyorum. Öğrendiklerimiz bize ya donanım ya korunum sağlamalı. Donanım düz yazının gereğidir, korunum şiirin ereği. Vaktiyle “düzyazı ölünecek yer değil” demişti biri. Evet, ancak korunmaya değer şeyler uğruna yaşayıp ölmeli. Düz yazıyı şiirimi korumak üzere, şiiri de insanlığımı korumak üzere yazıyorum.

Faydaya dönük bu okuma yazma hattının omurgasını bütün eğilip bükülmelere, zikzaklara rağmen koruyabiliyorsam öğrendiğim hemen her şeyden istifade ediyorum diyebilirim. Yaş ilerledikçe üzerime kâbus gibi çöken yetişememe korkusuna karşı bana en lazım olan şeylere yönelme dikkatiyle hareket ediyor, diğer her şeyin derece derece başkalarının işi olduğunu kabul etmenin ferahlığını yaşamaya çalışıyorum. En klişe söz en değerli söz katına yükseliyor bu noktada: Hangi işi yapacaksan o işte elinden gelenin en iyisini yapacaksın. “En iyisini yapmak”ı yarışmada altın madalyayı kapmak gibi anlıyoruz. Asla böyle değil. Yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışan her kişi o işin en iyisidir. Her iyi iş; kıyasa, eklemeye, çıkarmaya ihtiyaç duymayan BİR TAM İŞtir. Malumatçı ve hesapçı kafa bunu anlayamaz. Elimizden geleni yapıyorsak hepimiz en iyiyizdir. “İyi, daha iyi, en iyi” dostluğunu sağladıkça yan yana, bundan gafil oldukça tek başınayız.

İstemek ve yapmak bahsinde anlamaya değer bir çelişki, bir “kader cilvesi” var. Bir yerde cümleye “kader” girdi mi “irade” de peşi sıra giriverir. Ben şunu hedef ittihaz ettim, buna niyet ettim dediğimde kendi çapımla ilgili bir şeyi de zımnen ilan etmiş oluyorum. Yukarıda ereğimden bahsederek enaniyetimin ne kadar kabarabildiğini ihsas ettim. Aslında şunu demek istiyordum önüme o hedefi koyarken: “Ya Rabbi, beni değersiz ve ömrümle sınırlı kalacak işlerle kısıtlama. Öyle bazı şeyler yapmam mümkün olsun ki öldükten sonra da ecrim devam etsin.” Bu yani. Yoksa mesele şunun gibi olmak, bunun gibi bilinmek değil. Değil imiş. Neye dua ettiğimizi bile ancak yıllar sonra kavrayabiliyoruz.

Bitmeyen bir defter istediysen tükenmeyen bir mürekkep yalamak zorundasın. Tükenmeyen mürekkebi modern eğitimin “her şeyden biraz” prensibini benimseyerek elde etmek imkânsız. Öte yandan “bir şeyi hakkıyla bilmek için her şeyi bilmek”i dayatan bir enformasyon despotluğu altında yaşadığımız da vakıa. Yine de bu çelişkiden kurtulmak mümkün. Dert, bilgilenme faaliyetlerimizin temelinde “faydalı ilim (gerek)” ve “salih amel (erek)” mefhumlarının bulunmayışından doğuyor. 

Muhammed SARI (5 Şevval 1445 - 14 Nisan 2024)