kilise etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kilise etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ŞİMDİKİ AKLIMIZ

Yirmi yıllık öğretmenim. Öğrencilerden öğrendiklerim hayatımda başlı başına bir yer kaplıyor diyebilirim. Tahmin edilebileceği gibi iyi yanlarından çok kötü davranışlarının bana öğrettiklerinin yeri büyüktür. Şimdiye dek öğrencilerime aslî kötülük yakıştırmadım, fakat taşıdıkları arızî arızalar fazlasıyla can sıkıcı olmuştur. Vazifem gereği onları arızalardan arındırmaya (!) gayret ediyorum. Bazen de böyle bir sistemde çocukların daha arızalı hâle gelmelerine sebep olmasak vicdanen daha doğru bir iş yapmış olacağımızı düşünüyorum. Bugüne dek vazifemle vicdanım arasına sıkışmamak için yaptığım her şey işsiz kalmamla sonuçlandı.

Bu sıkışma anlarında bana en ibretlik gelen husus, notunu kırmak üzere olduğum öğrencilerin tavırları olmuştur. Bir çocuğun kumaşı kendini o noktada belli eder. Mazeret bildirip çalışmadığını kabullenenler bir yanlışlarını bir doğruyla temizlemiş olurlar benim nazarımda. Böyle çocuklar beni hep dürüst ve cesur olmaya teşvik etmiştir. Onların o yaşta gösterdiği açıkyürekliliği acaba ben ne kadar gösterebiliyorum diyerek kendimi sigaya çektiğim çoktur. Fakat bir kısım çocuk vardır ki ne çalışmayışına mazeret sunar ne kendisine takdir edilen nota rıza gösterir. Evvela kendinden başka herkesi, her şeyi suçlamaya kalkışır, yaygara koparır; ardından öfkesi yatışır, yalvarırcasına, ısrarla hatta nefret dolu bir ses tonuyla son bir şans daha istemeye başlar. Ki bunlar zaten ikinci, üçüncü şanslarını kullanmış çocuklar olur genellikle. Akıbetin böyle olacağını akıllarına bile getirmediklerini anlarsınız. Böyle anlarda eğer sakin kalabilmişsem dikkatim çocuğa değil, içine düştüğümüz duruma, sonra giderek kendi içime yönelir. Çünkü o an gözümden perde kalkmış, ibretlik manzara meydana çıkmıştır: Hisab Günü geldiğinde ben de mi böyle olacağım korkusu yıldırım gibi delip geçmiştir içimi. Korku aklı başa getiren en yaman muallim şüphesiz. Ama bize tedbir gibi aklı başında bir muallim gerek.

Onlarca âyet ve hadisten âhiret gününde mücrimlerin dünyaya dönüp hatalarını telafi etmek için son bir fırsat isteyecekleri haber verilir. Fakat dünyaya döndürülseler dahi aynı kötülükleri işleyecekleri gerekçesiyle bu istekleri reddedilir ve geri dönüş yolu ebediyen mühürlenir. Bu haber bize bazı akılların dünyadayken asla başa gelmeyeceğini, son-ucu pişmanlık ile çizildiğinde akıl dediğimiz şeyin insanı hüsrana götüreceğini gösteriyor. Hadisenin yakıcılığını tasavvur etmek zor değil. Çünkü aynı can yakan duruma dünyadayken çok kez düşmüşüzdür. “Şimdiki aklım olsaydı…” demişizdir hayıflanarak. Yine de aklımızın henüz hayattayken başımıza gelmesini nimet bilmekten yanayım. Hiç gelmeyebilirdi de! 

Dünyada olmak kevn ü fesad döngüsünün devam ettiği, bitişleri pekâlâ yeni başlangıçların takip edebileceği anlamına gelir. Reenkarnasyon inancı aklın bu teklif ve imtihan hakkını esastan yok saydığı için bâtıldır. Hâlbuki İslâm’dan bazı akılların Hisab Günü’nde bile başa gelebileceğini öğreniyoruz. Demek ki insan aklı dirilişten sonra da değişip dönüşmeye devam ediyor. Başına ne geldiğini şeksiz şüphesiz anlasın, muhasebesini yapsın, son sözünü söylesin diye. Cemil Meriç’in bu meyanda sıkça anılan “Şuur uçurumların önünde uyanır.” sözü aslında insanın yaratılışından gelen kader-irade meselesine değil, dünyadaki trajik kahramanın kaderine ilişkindir. Her uyanış trajik bir nüve taşısa da trajediye dönüşmeden yaşanacak uyanışların insanın ruh bütünlüğünü korumasına daha çok yardım ettiğini düşünüyorum. Aramızda “keşke” demeden yaşayan kâmil akıl sahipleri varsa onlara ne mutlu! Ben aklın evsafı veya mahiyetinden çok uyanışın şartlarıyla ilgileniyorum.

Akla yakıştırılan “evrensellik” vasfı, insanın soyutlama becerisinin abartılmasından, göreceli üstünlüklerin mutlaklaştırılmasından ibarettir. Aklın zamana, zemine bağlılığı (bağımlılığı?) “şimdiki aklımız” tabirinden daha veciz ifade edilemezdi sanırım. Aklı bir kiple sıfatlandırmak başka kiplere de kapı açıyor elbette. Örneğin “yarının aklı”na (ferdâ!) medhiyeler dizip “geçmiş akıllar”a (tarih-i kadim!) lanetler okuyanlar çıkıyor ortaya. “Yarının aklı” spekülasyona sonuna dek açık, nokta atışı tahmine kapalı bir alan. Fütüroloji ve kurmacayla sürekli bu alana ışık düşürmeye çabalıyorsanız geleceğin daha iyi olacağı, olması gerektiği gizli inancını taşıyorsunuz demektir. “Şimdiki aklımız” vurgusu sizin için “geçmiş akıllar”dan köklü bir kopuşu imliyorsa orada modernizm kendine sağlam bir zemin bulmuştur. Ayrıca “geçmiş akıllar”ı geçmişe tamamen gömmek için “şimdi”yi “yarın”ın bir cüzü gibi kabul ediyor, yani ehvenişer olarak görüyorsunuzdur. Geçmişi peşinen şimdinin ve geleceğin fevkinde görenler de az değildir. Bu insanlara göre “geçmiş akıllar” türlü sanat, bilim, felsefe ekolleri görünümünde insanlığın ortak mirasına dönüşmüştür. Aradığımız bütün soruların cevabı bu panteonda saklıdır derler. Bütün bu mülahazalar uyanışın şimdi değil, bir gün gerçekleşeceği yahut çoktan gerçekleştiği kabullerini dayatır bize. İnsanlık tarihi bu gibi genellemeleri doğrulayacak işaretler taşısa da bu genellemeler şimdiki zamanda, şimdiki aklıyla yaşayan ferdlere uyanış yolunda yardımcı olmuyor.

“Şimdiki aklım olsa…” görünüşte geçmişe dönük pişmanlığı ifade etse de “şimdi”ye örtülü bir övgü, hatta bir övünme anlamı taşıyor. Hâlbuki bu akıl “şimdi”ye aittir ve olsa olsa görece bir üstünlüğe, geçici bir geçerliliğe sahiptir. Aklı erişilen bir mertebenin adı olarak anlıyorsanız “şimdiki aklı” yüceltmeniz normaldir. Fakat akıl durağan bir cevher değil; iniş çıkışlarıyla, ileriye sıçrama ve geriye düşmeleriyle meşhurdur. Cevheri sabit olsaydı onu zamana veya zemine nispet etmemiz gerekmez, dünya hayatı denen imtihana gerek duyulmazdı. Akıl cevheri sabit olsaydı uykuya dalmaktan veya uyanmaktan bahsedemeyecektik. Buna rağmen geçmişte takılıp kalmayacak, yarınlarda eskimeyecek, tümzamanlı bir akla nasıl sahip olunacağı sorusuna cevap aramaktan vazgeçmiyor insanoğlu. Felsefenin yüce ama talihsiz ereği budur. 

Tanzimatçıların “akl”ı ve “fenn”i eşitlediği günden beri trajedi ile komedi arasında savruluyoruz. Bütünüyle aklın belirlediği bir “şimdi” (Avrupalılık) mümkün ve gerekli midir diye sormamız abes karşılandı. Bütünüyle “şimdi”nin belirlediği bir akıl (Amerikanlık), akıl olma vasfını haiz midir diye soramadık. Bugün “gününü gün etme” kipine sıkışıp kalmamızın sebebi kendi sorularımızı soramayışımızdır. Hâlbuki cümle varlık soru ile cana gelir, harekete geçer. “Elestü bi rabbikum” diye sual edilmeseydi var olamazdık. Bilim Kilisesi zannedildiği gibi uzak galaksileri fethetmeyi değil, başından beri “şimdi” ve “akıl” kavramlarına tahakkümü en büyük mesele olarak ufkuna koymuştur. Bilim ve Kilise modalitede, kiplikte yapacağı en küçük değişikliğin insanlığın gerçeklik algılarını kökünden sarsacağını ve uyanışı imkânsızlaştıracağını biliyor.

Muhammed SARI (27 Şevval 1447 - 15 Nisan 2026)

CREDO’DAN KREDİ’YE

Hiçbir şey sebepsiz ve birdenbire olmuyor. Bugün yaşadığımız bütün felaketler geçmiş hataların bedeli. Tantanalı törenlerle, toplu rıza gösterileriyle, oy birliği veya çokluğuyla, sağduyulu davranmanın gereği bilerek, ehven-i şer sayarak, korkularımıza yenilerek işlediğimiz hatalar bunlar. 150 yılda bazılarının anaparasını yarıladık bazılarının olsa olsa faizini ödeyebiliyoruz. Bugünlerde hangi hataları işlemekte olduğumuzu önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Yeni faturalar geldiğinde kimimiz burada olacaksa da bir kısmımız dünyadan göçmüş olacak. Dolayısıyla kimin borcunu kimin ödediğini tespit etmek de ayrı bir mesele. Toplumların karar vermek ile bedel ödemek arasındaki salınımlarına tarih, tarihin andaki görünümüne kültür dersek yanlış olmaz. Dündeki ve andaki görünümlerin üst üste konmasıyla elde edeceğimiz süperpoze bir görüntü bize hesap hatası yapıp yapmadığımızı gösterebilirdi. Fakat “büyük resim”i kimler görecek de gösterecek? 

Hegel, Napoleon’la karşılaştığında “Çağımızın Geist’ını at üstünde gördüm!” demiş. Feci bir indirgeme örneği ama belli ki bunun tarihteki kutlu karşılaşmalardan biri olduğuna inanmıştı. Devlet teorisinin ete kemiğe bürünmüş hâlini dünya gözüyle gören filozof hızını alamadı; Batılı efendilerin yüksek ideallerinin faturasını dünyanın geri kalanındaki kölelerce ödenmesinin felsefesini de yaptı. “Yasal mevzuat”ı filozoflarca vaz edilen yeni dünyada işler bir kez bu yola girdiğinde geri dönmek mümkün olmadı: Efendiler daima alacaklıydı, ödemek zorunda olan kölelerdi. Efendilerin bile kendi aralarında birikim ve alacak bakımından ast-üst ilişkisi söz konusuydu. Efendiler aydınlanmışlıklarının gereğini yerine getirmediğinde düşkünleşebilirdi ve köleler borçlarını ancak aydınlandıklarını ispat ederek ödemiş sayılabilirdi. Efendiler ölmeyi göze aldığı için öldürme hakkına sahipti ve köleler öldürmeyi bilmedikleri için ölmeye müstehaktı. “Ölerek ödemek” köleler arasında ödeme yollarının en yaygını ve en ucuzuydu. “Ödediği hâlde ölmek” ölümlerin en talihsiziydi. “Ödeyemeyecek kadar ölgünleşmek” sistemin kârlılık mantığına tersti ve istenen bir durum değildi. Dolayısıyla işler 1945’ten sonra “ölmeyecek kadar ödemek” esasına oturtuldu. Böylece Batı’nın credodan krediye varan yolu ardına kadar açılmış oldu.

Bir şeyi gökten yere indirdiğinizde onu menfaatin konusu yapmış olursunuz. Hegel’in yaptığı gibi. Aklı gözlerine inmiş itikadınca Hegel “at üstündeki Geist” tasviriyle Napoleon’un şahsında Fransız İhtilâli sonrasının modern efendilerine itimadını ilan etmişti. İtikadıyla itimadının denk düştüğü anda beliren “büyük resim”in kendi menfaatine olacağını anlamıştı. Credodan krediye geçişi haklı, en azından kaçınılmaz buluyordu. Onların kaçınılmaz saydıklarından kaçmak sadece Türklerin elindeydi. Çünkü ne credomuzu tekelinde tutan bir kilise ne birbirimize itimadımızı sarsan tefeci yapılanmalar vardı. İtikadımız dolayısıyla peşinen gösterdiğimiz itimat, itimadın kötüye kullanılmamasıyla pekişen itikad bize fazlasıyla yetiyordu. Gün gelip başımızdaki köle ruhlular yüzünden kaçınılmazlık bizi de yakaladığında “ölmeyecek kadar ödemek” yolunu tercih ettik. Bu tercih bizi ölmekten beter etti. Ne hâlde olduğumuzu anlamak için Türkiye’de yatay ve dikey ilişkilerin tesisinde neyin ölçüt alındığına bakın. İtimadın yerine menfaat konuldu. İtimat esasına dayalı toplum kulağımıza artık masal gibi geliyor. Borçlanamayan ve alacağını tahsil edemeyen insanlar arasında doğan bütün güven ve otorite boşluklarının resmî kurumlarla, ticarî kuruluşlarla doldurulduğunu gördük. Nitekim müessese dediğin boş arazide tesis edilirdi. Birilerinin meydanı boş bulduğu kesin.

Meydanı doldurmanın yolu silahı kapıp ortalığa atılmak olmadı hiçbir zaman. Boş insanlar olmadığımızı gösterebildiğimizde meydanın kendiliğinden dolup taşacağını göreceğiz. Müslümanların sayısının kaç milyara vardığının, nüfusun ne kadarını oluşturduğunun bu sistemde bir önemi olmadığı anlaşılalı çok oldu. Birbirine kucak değil kredi açan insanların özgül değeri “sıfır”dır. TDK sözlüğüne “kredisi düşmek, kredisi tükenmek” bir deyim olarak girmiş bile. “Güvenilirliğini ve saygınlığını yitirmek” manasında kullanılır diyor sözlük. Kredi ile saygınlığın müteradif kullanılması hayra alâmet değil. İşler bankadan kredi alamayanın saygın ve güvenilir kabul edilmemesine kadar varır demeyeceğim çünkü neredeyse bu noktadayız.

Saygınlık kredilendirilebildiği için değil veya başkaları tarafından gösterildiği için değil, insanların kendi ahlâkî seçmeleriyle kazanıldığı için bir değerdir. Kimse sırf başarılı, güçlü, ünlü olduğu için peşinen saygınlık hak etmiş olmaz. Saygınlık başkalarının övgüsü ve desteğiyle ayakta duramaz; kişiliğimize dışarıdan iliştirilebilen, eklenebilen bir vasıf değildir. Saygınlık kişinin kendine saygısıyla başlamıyorsa başkalarının küçük bir fiskesiyle bitecek demektir. Atanmışların ve seçilmişlerin peşinen kazandığı zannedilen şey saygınlık değil kredidir. Atanmışları ve seçilmişleri credo ve kredileriyle baş başa bırakıp saygınlığı kendimizde bulmak ve itimadı birbirimize göstermekle efendi-köle tuzağına düşmekten kurtulabiliriz. Çünkü ne efendilerin gözü ödemekle doyar ne de borç ödeyerek kölelikten kurtulan duyulmuştur.

Muhammed SARI (7 Safer 1446 - 11 Ağustos 2024)