Erzurum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erzurum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİYARBAKIR SOLA KAYDI!

Haberlerde ne zaman güneydoğuyla, özellikle terörle ilgili bir haber çıksa babam Erzurum’un meczuplarından Deli Hayro’yu anar. Dediğine göre Hayro sopasını yere vura vura gezer, çarşı pazarda “Diyarbakır sola kaydı! Diyarbakır sola kaydı!” diye bağırırmış. Esnafın meczup nazarıyla baktığı bu adamcağızın 60’ların Erzurum’unda ünlediği sözde bir hikmet arayıp aramamakta hepimiz özgürüz. Belki bir gazeteden, bir radyodan öğrenip diline dolamıştır diyebilirsiniz. Neyi niçin söylediğinden bile haberi olmayabilir zavallının. Ben yine de meczupların perdesiz sözlerini aklımın bir köşesine yazmaktan yanayım. Kaldı ki o dönemin şartlarına ve sonrasındaki elli yıllık kolektif tecrübeye baktığımızda toplumun inceden inceye bir şeylere hazırlandığı, toplumu taşıyan zeminin adım adım kaydırıldığı şüphesinden kurtulmak kolay değil.

Bize ilkokulda öğrettiklerine göre dünya sürekli hareket etmektedir. Hemen hemen hep aynı hızda, aynı yönde ve aynı yörüngede. Çocukluğum bu değişmezlik bilgisinin verdiği güven hissiyle geçti. İyi de oldu. Fakat temel hayat bilgilerinin çoğu gibi bu da ilk gençlik yıllarıyla birlikte sarsılıp yıkılmaktan kurtulamadı. Şaşkınlıkla başlayan, şüpheyle devam eden, nihayet yüzleşmeyle sonuçlanan sürecin sonunda dünyayı uzay boşluğundaki “gezeğen bir cisim” olarak tasavvur etmenin çocukça olduğunu fark ettim. Dünya gezegeninin hız, yön ve yörünge değerleri gözlem alanımızın içindeydi evet, ama müdahale alanımızın dışındaydı. Bilakis biz bu faktörlerin etkisindeydik ve bu konuda yapabileceğimiz çok az şey vardı. Baştan belirlenmiş ve insanın temas etmesine kapalı bir sistem fikrini, daha doğrusu bu türden bir bilgi uğruna yaşamayı soğuk buldum. Bu karar “bilim” denen konsepte mesafeli durmamın da esası oldu. Kozmik bir yasayı keşfetmek ile o yasanın nasıl ve daha önemlisi neden mevcut olduğunu bilmek arasındaki devasa uçurum kapanmış olmuyordu. Bilim ilksel anlamdaki “felsefî neden”le değil, ilişkiselliği açıklayan “mekanik neden”le ilgileniyordu. Bilim tetiği arıyordu, ben tetikçiyi. Neticede, yaratılışın eşsizliği karşısında hayret ve hayranlık duygularıyla dolmak için onu mekanik bir tarzda “nedenlemek” zorunda olmadığımı gördüm. Bu da sanata yönelmemin esasını oluşturdu. 

Hayret ve hayranlığın nadiren yaşadığımız duygular olduğunu düşünürsek, dünya denen koca mekânı ve ömür denen uzun zamanı anlamlandırmak için geride hâlâ doldurulması gereken büyük boşluklar kalır. Hayatımdaki o boşluğa, boşluğa hiç tahammülü olmayan siyaset yerleşiverdi. Bilim mi sanat mı çatışmasından kaçarken daha beterine tutuldum. Bire indirmek isterken kefeler üçe çıktı. Ziya Paşa’nın “bu terâzû o kadar sıkleti çekmez” dediği sınıra dayandım. Dünya, bilim ve sanatın nazarında soyut ve değişmez özleri, özellikleri bakımından değerliydi. Siyasetin gözünde ise değişkenlikleri ve somutlukları kadar değerli sayılıyordu. Bilim ve sanata göre kozmosta nadiren ekstrem hadiseler olur ama bu bir sorun değildir; çünkü varlığın kendisi bile kavranmasına binyıllar yetmeyecek bir vadidir. Siyasete göre ise dünyanın her yerinde her an bir şeyler olmaktaydı. Olmasa da oldurulmalıydı! Hayat doldurulmalıydı, çünkü dünyaya bir kez geliyorduk. Gazetecilerin, siyaset yorumcularının hayatı yirmi dört saat esasına göre anlamaları ve yirmi dördünü de haberle doldurmalarının altında bu dürtü vardır. Dünyanın hep aynı hızda, yönde, yörüngede döndüğü bilgisi siyaset için fazla bir şey ifade etmiyordu; bilim ve sanatın dünyayı durdurup düşünmeye davet eden teklifi sıkıcıydı. Siyaset, dünyayı dışlaşmış dinamikler ve bu dinamikler arası etkileşimler üzerinden okumaya çalışıyordu... Galiba hepsi haklıydı!

İlgi duyduğum alanların birbirleriyle çatışmaları, mesafeli durduğum alanların ilgi duyduğum alanlarla kopmaz bağları beni gerilime sürüklüyordu. Neyi, neyle, nasıl ve niçin bilecektim? İstikamet temin edecek o bilgi neredeydi? Bilim ve sanat birbirlerini ironik biçimde “özcü” olmakla suçluyordu, ama ikisi birlik olup siyaseti “özden yoksun” olmakla da suçlayabiliyordu. Tipik 19. yüzyıl icadı olan sosyolojik bakış bu iki(rcik)li okuma biçimlerinin arasına bir kuma gibi girdi. “Bakış” diyorum çünkü sosyoloji ne bilimdi ne sanattı ne de siyaset yapma yoluydu. Sosyoloji daha çok bir araştırma ve betimleme zanaatı oluşuyla ve klasik bilgi kategorilerine mesafeli duruşuyla dikkati çekiyordu. Bununla birlikte bilimsel yöntemden, siyaset pratiğinden, sanat felsefesinden aldıklarıyla kendine bir alet çantası oluşturmuştu. Diğer bilgi/bilim alanlarını araçsallaştırmıştı. Dünyayı ve hayatı açıklamak için “toplum” denen yeni bir mahlûku esas alıyordu. Öyleyse içinde bulunduğumuz girift “toplumsal” durumları bu türden eklektik disiplinlerle açıklamaya çalışmak daha akıllıca olmaz mıydı? Örneğin baştaki anekdota dönersek, “Diyarbakır sola kaydı!” ünlemi (haberi? tespiti? iddiası?) hangi bilgi/bilim alanının konusu olmalıydı? Bugün “Diyarbakır”ın ülkenin tam olarak ne yanına denk düştüğünü söyleyebilecek insanlar meydanda değilse, “sol”un dün de bugün de üzerinde uzlaşılan bir tanımı olmamışsa, “kayma” ile ne kastedildiği sarahatle açıklanamıyorsa bize hiçbir bir bilgi/bilim alanının tek başına yardımcı olabileceğini zannetmiyorum. “Bütünlüklü bakan ve içeriden konuşan” bir bilme disiplini kuramadık.

Bugün zeminin kayacağı bir sağ veya sol yok. Fakat zemin kaymaya devam ediyor, burası muhakkak. Öyleyse bunu nasıl izah etmek gerekir? Benim kanaatim, kaymanın yönü değil sürekliliği üzerine düşünmenin daha önemli olduğudur. Sürekli kayan bir zemin standart yokluğuna, merkezin veya sabitenin yokluğuna işaret eder. Zamanımızı nasıl ölçüp mekânımızı nasıl adlandırdığımız hususunda açık bir konsensüs yoksa ikisi de sonsuza kadar kaymaya devam edecektir. Zemin kaymasını Tanzimat adıyla karşılıyoruz bugün. Bu kadarcık idrake varılması bile bir şeydir. Ne var ki hem Tanzimatçılar hem de onların sulbünden gelenler zemin kaymasını “dünyanın gidişatına ayak uydurmak” olarak, görünüşte “kaçınılmazlık” vurgusuyla ama aslında örtülü bir “izmihlâl” tehdidine bulayarak propaganda ettiler. 19. yüzyıla kadar ne siyasi ne ekonomik ne kültürel açıdan türdeş bir yerküreden söz edemezken Batı’nın küresel standardizasyon programını uygulamaya geçmesiyle bütün milletlerin ve devletlerin zemini kaymaya başladı. Acemilikleri ve acelecilikleri her hâllerinden belli olan Tanzimat aydınları, mesela Şinasi, zemin kaymasına karşı “Asyâ’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikri”ni İstanbul’da izdivaç ettirmeyi öneriyordu. Zeminin çoktan Londra’ya kaydığı anlaşılamamış görünüyordu. Nitekim bu tekliften yirmi yıl sonra zaman da Londra’ya, Greenwich kasabasına kaydırıldı. Batılılaşmacılar sadece ayağımızın kaydığını düşünüyordu. Kayan hayatımızdı!

Muhammed SARI (15 Cemaziyelâhir 1447 - 5 Aralık 2025)

TIFIL MÜTEŞÂİRLER yahut YAZ AKŞAMLARI PENCEREYİ AÇMAK NE MÜMKÜN!

Hicrî takvime göre 46 yaşımı doldurmak üzereyim. Ne birilerine laf atmaya hevesli çağımdayım ne kıçına şortunu çekmiş albay emeklisi havalarında âleme nizam verme niyetim var. Zamanımın ve mekânımın ayırdındayım. Biliyorum. Zaman hodbinliğin zamanıdır, mekân nobranların mekânı olmuştur. Farkındayım. Kadının körüklenip azdırılması suretiyle iğfali, erkeğin baskılanıp ehlileştirilmesi yoluyla iğdişi son sürat devam etmektedir. Fakat bütün bunlar benim için mazeret yerine geçmedi. Örneğin senelerce yanı başımızdaki parkta gece yarılarına kadar süren hırgüre tahammül etmemi kolaylaştırmadı. Evet, on yıl semt parkının bitişiğinde oturdum. Sık sık bıçaklı kavgalar olurdu, kamışına yeni su yürümüş oğlanlarla kızışmış el kadar kızlar en az elli dairenin görebildiği çimenliklerde yapacaklarını yapardı, grup hâlinde gelenler ana bacı söverek birbirlerine abuk sabuk, çoğu da kolpa hikâyeler anlatırlardı ve daha neler neler. Mahallelinin şikâyetiyle polis bazen şöyle bir kolaçana gelir, “genşler biraz sessiz olalım” yollu göstermelik ikazdan sonra çekip giderdi. Polis gidince şamata kaldığı yerden devam… Ta ki civardan biri artık delirip parktaki veletlerin arasına dalana kadar!

Fakat dikkatimi çeken başka bir şey daha vardı: “Genşlerin” playlistleri. Listemiz, nasıl diyelim, epey “çoğulcu ve eklektik” bir zevkin ürünüydü! Sibel can çakmak çakmak (cumartesi koğuş kalk şarkısıydı, nefret ederim), gazapizm, ezhel, şemame, mabel matiz, cengiz kurtoğlu, cem adrian, tarkan kuzu kuzu (gece nöbetine kalkış şarkısıydı, buna nefretim bambaşkadır), onuncu yıl marşı, cimilli ibo, diğer ibo, mariah carey, halimem yandan, neşet ertaş, tekno dımtıslar, dengbejler, manuş baba, elektro bağlamalı yılışık işler, trakya karşılamaları, kanye west, göğebakan veya kekilli, kuzeyin oğlu, doksanlar poptan birileri, yeni türkü, ahmet kaya, duman, “madafaka”lı anonim tas kafa hırıltıları… Hangi kafayla hazırlandığını çok merak ettiğim bu listenin sebep olduğu kulak fesadından uzun süre muzdarip oldum. Abarttığımı düşünenler için gösterebileceğim tek kanıt kendi semt parkları, okumuş taife için ise yirmili yaşlarının başlarındaki tıfıl müteşairlerin kitaplarıyla doldurduğu edebiyat alanı olacak. Yine de bu isimlerin günahı yok, samimiyetle söylüyorum. Parktaki serserilere ve tıfıl müteşairlere kızsam da aslında içten içe üzülüyorum. Serseri ve müteşairlerin yayınları, yani etrafa yaydıkları şeyler vaktiyle etraftan onlara yayılmış şeylerden ibaret. Anksiyete ve bipolar nöbetlerinin, duygusal doyumsuzluğun, düşünsel yönsüzlüğün kaçınılmaz sonuçları. Yani sorun polisiye değil kültüreldi. Bilhassa şehir kültürüydü.

Kültürün en rafine ürünü şiirse en somut görünümü de şehirdir. İlk ciddi şiirlerimi Erzurum'da yazmış olmak İstanbul'da doğup büyüyen biri olarak bana önceleri garip gelirdi ama şimdi iyi ki öyle olmuş diyorum. 90’ların sonundaki İstanbul bir şiiri sürdürmek için uygun bir şehir olabilirdi ama şiire başlamak isteyen genç biri için hiç elverişli değildi. Her şeyden evvel şehrin ve ülkenin tek gündemi siyasetin, ekonominin ve depremin geride bıraktığı sahipsizlik ve yıkımdı. Hayata şehrin hangi kapısından geçerek, hangi penceresinden bakarak varacaktım? Hepsi yıkılmıştı. İçimizde pop, caz, alaturka bütün müziklerin sesi kesilmişti; sadece deprem uğultusu ve protesto gürültüsü duyuluyordu. Aile evinde kendimle başbaşa kalabileceğim bir odacık bile yoktu. Evin dışı yıkıntı ve korkuyla, içi sıkıntı ve kaygıyla doluydu. Şiire başlamak isteyen genç biri için şartlar müsait değildi. Hangi şiire başlamak için?

Kul olarak karşısında olduğumuz imtihanlar ne kadar apaçıksa insan olarak içinde bulunduğunuz durumlar o kadar karmaşık. Benim için şiir bu ince çizgideki gelgitte var oluyor. Geliş ve gidiş arasındaki o boşlukta. Erzurum bana aradığım boşluğu verdi. Kara kara evden ayrılma planları kurarken birden üniversite kazanma piyangosuyla şehirden ayrılmanın bütün yaralara merhem olacağını nereden bilebilirdim? Boşluğu ilk kez Erzurum’da tattım, hatta boşverebilmeyi orada öğrendim. İstanbul’daki hayatım şiirin içeri girmesine izin vermeyecek kadar sıkış tıkıştı. Kendimi boşluğa attım, nefese almaya başladım. İlk özgür nefeslerin verdiği ciğer sızısını ve baş dönmesini hâlâ hatırlarım. Filozofun özgürlük ile baş dönmesi arasında kurduğu bağ isabetliydi. Ne var ki ailenin, şehrin, kültürün baskısından kurtulmak şiir yolunun ilk basamağıymış. Sadece teşâur ediyormuşum. Kendime alan açmayı bilmek kadar o alanı neyle dolduracağını bilmek de gerekiyormuş. İçini bir amaç ve eylemle doldurmadığınız her boşluk ya başıboş düşüncelerle ya da boşunalık duygusuyla dolar. İstemediğim, bilmediğim yeni duygularla, düşüncelerle doluyordum. Bir yandan İstanbul’dan kalan yükleri atarken diğer yandan İstanbul’da olmamanın yüklerini sırtlanmak tehlikesi belirmişti. Kalabalığın ezalarından kaçıp yalnızlığın belalarına tutulmuştum. Şiire başlamama vesile olan ortam birden şiire engel olmaya başlamıştı. Anadolu mayasının nadiren pırıldayan safveti dışında gördüğüm hep soğuk, kar, yalnızlık ve yoksulluktu. Yıllarca masallarını dinlediğim insanlar, mekânlar hızla anlamsızlaşıyordu. Birkaç ay içinde ya şiir ya Erzurum diyecek raddeye gelmiştim. Bana kilometrelerce boş alan açan bu yayla şehri ben farkında olmadan içimi boşaltmış gibiydi. Sonra birden anladım ki şehir beslenmiyordu! Ne tarihten ne edebiyattan ne paradan ne tabiattan faydalanabiliyordu. Beslenmediği için kendi insanını beslemiyordu, besleyemiyordu. Erzurumlu gençlerin neden memurluk veya hovardalık dışında bir hayat tarzı geliştiremediklerini, neden mahallî folklor veya muhafazakâr kitsch ötesinde bir sanat zevki edinemediklerini o zaman daha iyi anladım. Boşluk anlamla dolmuştu nihayet. En azından benim için.

Üzerinden 25 sene geçen bu küçürek hikâyenin ana fikrini bugün bütün Türk edebiyatına ve Türkiye’deki hayat tarzına teşmil edebiliriz. Akıl ve ruh felcinin yansıması olmayan, muhataplarını kulak ve göz fesadına uğratmayan bir sanat ve hayat yolu bulmak zorundayız. Omuzlarında böyle bir yükün ağırlığını hissedenimiz var mı? Genç müteşâirleri geçtim, adı şaire çıkmış, yaşını başını almış kimseler kendileriyle başlayıp biten tarihsiz ve fiktif bir evrende şiir yazıp çizmeye devam mı edecekler? Şehirlerimiz gavatça seslendirme ve ışıklandırmalardan kurtulup şehrâyin vasfını tekrar kazanacak mı?
 
Muhammed SARI (10 Safer 1447 - 4 Ağustos 2025)

ÇAY EVİNDEKİ TARİH FİLOZOFU

Sanırım üniversitenin son yılındaydı. Erzurum’da talebelerin müdavimi olduğu ve korsan film oynatılan bir çay evinde Yeşilçam’ın ucuz tarihî avantür filmlerinden birini seyrederken bir uyanış ânı yaşamıştım. Filmin ilk dakikalarında Cüneyt Arkın’ın oynadığı Battal Gazi karakteri Bizans askerleri tarafından şehid ediliyor, yıllar sonra onun intikamını alan oğlu rolünü yine Cüneyt Arkın üstleniyordu. Bu tıpatıp benzerliğin Bizans hükümdarının dikkatini çekmemesi, üstelik onu kendi oğlu sanması gülünçtü elbette. Muhtemelen masraftan kaçmak için bulunmuş bu çare beni “yüz” hakkında, “yüzümüz” hakkında düşünmeye sevk etmişti: Huyum suyum babama benziyor mu? Çocuklarımın çehresi beni andıracak mı? Bir millette nesilden nesile değişen şeyler neler? Bir ailede batından batına devam edenler neler? gibi birçok soru eşliğinde seyretmiştim filmi.

Genetik çalışmaları etkisini göstermezden evvel insanların sûretleri yaratıcıdan bir âyet gibi görülürdü. Sûret ve sîret arasındaki ilişki ise her toplumun kendi geleneği çerçevesinde yorumlanırdı. Bazı geleneklerde sûretin sîreti doğrudan yansıttığı kabul edilmiştir. Bazı kimseler ise insanın yüzü ile özü arasında zorunlu bir ilişki olduğu fikrine mesafeli durmuştur. Ana-babanın sûret ve sîretinin evladını kaçınılmaz olarak belirlediğini kabul eden, çevre ve terbiye faktörlerinin etkisini sınırlı gören, yani meseleyi determinist denebilecek bakışla ele alanların sayısı “tabula rasa”cılardan az değildir. Sûretle sîretin geçişme, çakışma noktaları olduğu muhakkak. Belli durumlarda birbirinin gösterenine dönüştüklerine de şahit oluyoruz. Belki meseleyi ele alırken büyük hatalara düşmemek için öncelikle sûretin nispeten durağan olduğunu, sîretinse “seyr” kökünden geldiğini yani dinamik bir yapıya sahip olduğunu hatırda tutmalıyız. Bizi yanıltan, sîret ile sûretin çakışma ve kopuş anlarındaki görünümlerini mutlaklaştırmaktır. İnsanla ilgili gerçekleri mutlaklaştırmak bizi tarih, toplum ve tabiat hakkında keskin hükümler verme hatasına itiyor. Hatta tarihi topluma, toplumu tabiata, tabiatı tarihe karşı konumlandıracak kadar ileri gidiyoruz. Batılı zihnin tarih, toplum ve tabiatı bencilce tanımlama ve birbirine göre konumlandırma cinnetinin bedelini bütün insanlık ödedi. Biz bugün o hatalara insan hakları, özgürlük, ilerleme vs. adını vermişiz. 

Filmde aklıma düşen fikirlerden biri şuydu: Yüz, gösterendir ve göstermenin iki katmanı vardır: 1) bizim gerçekte kim / ne olduğumuz yani gerçek görüntümüz 2) dışarıya neyi gösterip göstermediğimiz. Ama işin içinde bir de bakan var, aklıma düşen diğer mesele de buydu. Yüz biraz da bakana göredir. Öyleyse iki katmandan daha söz etmeliyiz: 3) bakanın bize kim olarak / ne gözle baktığı 4) bakanın bizi / bizde olanı görüp göremediği. İlk katman büyük oranda bir tabiat ve biyoloji sorunudur, varlıkların çeşitli istihalelerden geçerek dışlaşması sürecidir. İkinci katman ağırlıkla toplumsal ve kültürel alana dâhildir, görünen varlıkların bakanlar tarafından nasıl anlamlandırıldığına ilişkin bir süreçtir. Tarih bu iki katmanı kuşatma, bütünlüklü bir anlatıya kavuşturma yolu olsa gerek. Geçmiş çağlardan hoşumuza giden sûret ve sîretler derleyip bir tür portreler galerisi oluşturarak tarih ilminin gereğini değil, olsa olsa aktüel politikanın ve popüler kültürün beklentilerini yerine getirmiş oluruz. Biyolojik nazarı esas aldığımızda ağaçlar yüzünden ormanı, sosyolojik nazarı esas aldığımızda orman yüzünden ağaçları göremez hâle geliriz. Anadan doğma âmâlar dahi hayatını sürdürmeyi mükemmelen öğrenebilir, fakat ideolojik ve teorik körlük en kötüsüdür. Hadiseleri hiçbir zaman doğru perspektifte, nesneleri hiçbir zaman gerçek formlarıyla algılayamamaktır. Elifi görse mertek sanacak olanlar bunlardır.

Kara kıştan kaçmak için girdiğim çay evinden tarih filozofu olarak çıktım. Meğer “yüz” üzerine düşünmek isim ve cisimler üzerine düşünmenin en kestirme yollarından biriymiş… Her yüz sahibini temsil eder ve bu bakımdan eşsiz kabul edilir. Kendimizi başkalarının halefi ve selefi gibi algılamaktan evvel, yüzümüzün tarihini kendimizle başlatmaya eğilimliyizdir. Psikolojik varlığımızın biricikliğini doğrulayacak tek fiziksel kanıt yüzümüzdür. Çocukluktan ihtiyarlığa kadarki değişimler sebebiyle özbenliğimizin ebedî görünümü hakkında yakınsak bir bilgiye sahipiz. Yine de aynaya baktığımızda zihnimizdeki imajla uyum halinde bir sûret göremezsek kriz patlak verir. Diğer açıdan, her yüz izlenimsel ve uzlaşımsaldır. Fiziksel varlığının biricikliğine karşın yüzümüzün başka zihinlerdeki yansımaları çok çeşitlidir. Zihinsel bütünlüğümüzü korumayı sağlayan bireysel yüz algımız, konu toplumsal bütünlük ve tarihsel devamlılık olduğunda kolektif bir anlam kazanır. Bazı sûretler vardır ki kendinin değil artık bir toplumun tarihinin göstereni olmuştur. Türk bayrağındaki nazlı hilal böyledir. Şairin hilâle hitabı bundandır. Personalar tarihte ve tarihle sayısız dönüşüm geçirerek biçimlenir. Gaza beylikleri devrinde halk irfanı bu yüze Battal Gazi adını vermiştir. Yani yüz hem sahibi hem muhatapları için aynı şeyi, Türk’ü temsil etmiştir. Bu açıdan bakınca filmde gazi babayla gazi oğul rolünü aynı kişinin oynaması küfrün Türklere bakışının değişmediğini anlatmanın veciz bir yolu olarak okunabilir. Kâfirler şehid ettikleri Türk’ün yüzünü tekrar tekrar karşılarında görmenin kâbusunu yaşarlar. Modern çağa geldiğinde bu yüzün yeni adı Mehmetçik olur. Mehmetçik personasının katmanlarını kaldırdığınızda ulaşacağınız son katman Muhammed Mustafa’nın mübarek sîmâsı olacaktır. Görenlerin “Bu yüz yalan söylemez!” dediği Muhammed Mustafa.

Yüz tanımaya, tanınmaya, tanışmaya yarar evvela. Türkçeye bakarsanız yüz konuşmaya da yarar. Konuşmaya yüzü ol(ma)mak... Bu deyim, bildiği tek iş konuşmak ve yazmak olanlar için büyük manaya sahip. Konuşup yazmanın ön şartı neden yüz olsun? Hem de yüzsüzlüğün alıp yürüdüğü bir çağda. İnsan içine çıkacak yüzü olmadığı halde edebiyat sahasını dolduranlar dinin istismarına, sanatın süflîleşmesine, kültürün endüstrileşmesine hizmet ediyor. Biz sözün arkasında bir yüz/insan, yüzün/insanın arkasında bir tarih olduğunu görmek isteyen insanlarız. Klasik epikler önden gidenlerin nesline, gazi oğlu gazilere ait epiklerdi. Bu metinlerde görünen yüz ile gören yüz birbirini doğruluyordu, biri mümin idiyse diğeri kâfir idi. Filmdeki gibi. Modern epik ise geride kalanların, geriye kalanların anlatısıdır. Yani şehidin banka memuru olan oğlunun epiğidir. Bu oğullar yüzlerini ne aynalarda ne elektronik kimlik kartlarıyla doğrulayabilmişlerdir henüz. Söz-insan-tarih ilişkisini sıhhatle aksettiren yalnızca İstiklâl Marşı’dır. 

Muhammed SARI (29 Zilka’de 1445 - 5 Haziran 2024)