Kur'ân etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'ân etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BORÇ GÜNÜ

Bugüne kadar benimle para konuşan, para üzerinden konuşmaya çalışan herkesi hakîr gördüm. Çok cart curt ederlerse hakaret ettiğim de vâkîdir. Bende bu tavrın kökleşmesinde iki gözlemim etkili oldu: İlki, dedemin ve babamın ceplerinde para olup olmamasına bakmadan hayatları boyunca eş dost akraba komşu torun torba herkese ikramda bulunmaktaki efendilikleri, hatta efelikleri. Kara günde de sevinç gününde de yükü ilk onlar çektiler. Bir erkek olarak elimden geldiğince aynı yolu yürümeye gayret ediyorum. Bu, atadan sadece oğula kalabilen, yalnız erkeklerin anlayabileceği bir haslet. İkincisi, kıt kanaat yaşayan genç Sezai Karakoç’un parasını sebep sormadan son kuruşuna kadar “üstat” bildiği Necip Fazıl’a verip gıkını çıkarmaması, bunun sözünü dahi etmemesi. Bu da sadece erkekler arasında görebileceğimiz türden bir ilişki. Yıllar içinde birçok şahit hikâyeyi aktarmasaydı belki bu kadarını da öğrenemeyecektik. Karakoç’un mahçup şövalyeliği genç yaşlarda derin izler bırakmıştı bende. 

İki hatırada da beni neyin etkilediğini iyi biliyorum. Hayır, zannettiğiniz gibi efendilik, efelik, şövalyelik arzusu değil. Hiç heveslenmedim desem yalan olur, genç bir adam edecekse bunlara heves etmeli zaten. Fakat yaş aldıkça sırrın efendilik, efelik veya şövalyelikte değil mahcubiyette saklı olduğunu fark ettim. Paranın bir amaç hâline getirilme ihtimalinden doğan endişe ve amaç hâline getirildiğini görmekten duyulan hicap. Kendi adıma endişe, başkaları adına hicap. Âkif’e “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi” dedirten hicap.  Aman konu para olmasın, para iki eşin iki dostun arasına girmesin de bedeli neyse öderiz inancı ve duygusu. Duygu diyorum çünkü bu işin bir ucu benim bereket anlayışıma dayanıyor. Bereket mübarek oluşla, yani “kabule mazhar olmuşluk”la akraba bir kelime. Niçin kabule mazhar olmuş? Az veren candan verdiği için elbette. Canının yongasını seve seve verdiği için. Parayı bahse değer görmediği, elinin kiri saydığı için. Gençken bu inceliği kavrayamamakta mazurdum. Kendi kabıma bile sığmaz taşarken kendime hicap üzerinden dervişâne bir yol seçmem imkânsızdı. Doğrusu bugün de kabıma sığamıyorum ama artık meselenin kabına sığıp sığmamak olmadığını anlamış biri olarak yaşıyorum. Anladığımın özünü sizinle de paylaşayım: Cirmin az olsa bile gerektiğinde başkaları için çalkanacak, kabından taşmanın bir yolunu bulacak ve taşanları kefaretine sayacaksın. Dolu değilken bilhassa taşacak taşıracaksın ki başkalarına hakiki bir faydan dokunsun. Candan ver ki canlılık olsun.

Canlılık hayatımdaki en belirleyici kelimelerden biri. Ne yaptıysam kefeni yırtmak, üzerimdeki ölü toprağını atmak için yaptım yapıyorum. Ruha ölgünlük getirecek işlerin ilk sıralarında para meselesi yer aldığı için bir gözüm hep paranın seyrinde oldu. Hakiki paragöz varsa o benim yani! Fakat bildiğiniz paragözlerden olmadığım için devletin malına deniz gözüyle bakmadım. İşsizlik ödeneğine mecbur edildiğim birkaç ayı saymazsak kamudan kuruş almadım. Ki o da maaşımızdan yıllardır kesilen deli dumrul vergilerinin yanında devede kulak bile sayılamaz. Darda kaldığımda devlete değil, millete (eşime, dostuma, aileme) küçük küçük borçlanmayı tercih ettim. Yüzümü kızartacaksam onlara kızarttım. Bütçeden değil kıtçadan yedim. Sebebi politik olmaktan önce ahlâkîdir ve yukarıdaki “vermek” bahsinin mütemmim cüzüdür. Bana kalırsa kişinin karakteri “vermek” üzerinden bir noktaya kadar tanınabilir; çünkü dışa dönük her işimize “desinler”in, riyanın bulaşma ihtimali vardır. Birinin karakterini bütünüyle anlamak için “verme” pratikleri kadar ne aldığına, kimden aldığına, niçin aldığına yahut almadığına da bakmak lazım. Kendine “kuru ekmek yiyen kadının oğlu” diyen Zât bize ne zenginliği ne züğürtlüğü öven bir din bıraktı. Vermenin de almanın da mertçe olması gerektiğini öğretti. Veren candan verecek, alan canını koruyacak kadar alacak. Veren sıkıştırmayacak, alan geciktirmeyecek. Kâğıttan önce Allah huzurunda yapılır akit. Yine de alışverişlerimizi kâğıda dökmemizi tavsiye edilmiştir; çünkü kâğıt üst ilkeyi, tarafların üstünde bir otorite bulunduğunu işaret eder.

Türk için “kâğıt işi” demek devlet demek. Ne kadar mesafeli durursak duralım devlet mefhumunu dışarıda bırakarak sürdürülebilir bir alacak ve borç rejimi tesis edemeyiz. Fakat bu, devleti aslî teminat kaynağı olarak görme hatasına sürüklememeli bizi. Devletin her türden kâğıdı tekelinde bulundurma politikası Türklerin devlet ile değeri bitişik algılamasına sebep olmuştur. Devletin değeri itibarîdir, itibarını dinden alır. Kur’ân daha ilk satırlarında Borç Günü’nden bahsederek mülkün yegâne sahibini ve vakti gelince borcun kime ödeneceğini haber verir. Bu da para ile yapılan her muameleyi iktisattan önce ahlâkın konusu yapar. Para ahlâkın değil iktisadın konusudur diyorsanız endişe edilecek, hicap duyulacak, hakarete müstahak işlere bulaşmışsınız demektir. Bu yüzden zenginlerin ve fakirlerin çoğu aynı batakta çırpınır: Parayı yiyemeden veya vuramadan ölmek korkusunda. Buna mukabil, zenginlerin ve fakirlerin çok çok küçük bir kısmını buluşturan başka bir ortak payda vardır: Parayı şahsiyetlerine bulaştırmadan yaşamak.

Muhammed SARI (4 Muharrem 1448 - 19 Haziran 2026)

İÇİMİZDEN BİRİ

Müslüman için akaid ve ilmihâl bilgisi vazgeçilmezdir. Elementer düzeyde bile olsa her Müslümanın bu bilgileri edinmesi farzdır. Fakat bu, dinin selamlık kapısı denebilecek mevkiidir, medhaldir. Kişi bırakın kavileştirmeyi, elementer düzeydeki itikadî pozisyonunu koruyabilmek için bile bu noktada kalmamalıdır. İslam bir daire ise, söz konusu bilgiler dairenin çeperlerine tekabül eder. Sürekli dairenin merkezine, gidilebildiği kadar merkezine ilerleme mecburiyeti vardır. Ne var ki insanların çoğu bu mecburiyeti hissetmez. “Namaz hocası” kadar ilim edinen herkes o noktada kalır; dönüp ekmeğine bakar, gündelik koşturmacaya kapılır, türlü hayat gailesine dalar. İslam safhasından iman safhasına geçemez. 

İslam ne kadar geniş ise iman da o kadar özel bir bilgi alanıdır. Bana kalırsa bugün bu bilginin eşiğinde sınıf bilinci meselesi yatmaktadır. Müminler seçkin insanlar olduklarını ve seçkinliğin büyük mesuliyetler getirdiğini bilir. Müminler seçkinliğin sebep olabileceği kibir ve ucb duygularına karşı teyakkuz hâlinde olan, seçkinliğin gerektirdiği mesuliyeti yerine getirme hususunda fedakârca hareket eden insanlar topluluğudur. Müminler de müslimler gibi “namaz hocası”na tâbidir, oradaki emir ve nehiylere harfiyen uymayı şeref sayar. Bununla birlikte, “bilmek” ile “uymak”, “uymak” ile “olmak” arasında deryalar vardır ve o deryalarda gizlenen incileri çıkarma imtiyazı yalnız onlarındır. “Bilmek”in “uymak” olmadığını ve “uymak” olmaksızın “olmak”ın imkânsızlığını en iyi onlar bilir. Bu indî ve tecrübî bilgilerdir onları diğer sınıflardan ve sınıfsızlardan farklılaştıran. Bilmesinde, eylemesinde ve düşünmesinde kendi topluluğuna mahsus şartları olmayanın yahut bu şartları gözetmeyenin sınıf bilincinden söz edemeyiz. Çoğunluktan ayrı bir mevkileri ve tam da bu yüzden çoğunluğu maruf ve münker hakkında güçleri yettiğince aydınlatma vazifeleri vardır müminlerin. Mümin, İslâm’ı kavrarken başvuracağımız müşahhas ve mücerred bileşenlerin temsilidir. Bugün ne Resûl-i Ekrem’de tecelli eden hakikati bizzat görme imkânımız var ne de Müslüman kalabalıkların temsiliyetini yeterli görmek mümkün. Bugün ve kıyamete dek mebde ile meadı, ukba ile dünyayı, madde ile manayı bir arada yansıtabilecek tek odak mümindir. 

Odağımızı kaybetmiş gibiyiz. Modern çağ, Müslümanların kendi dinleriyle ilgili algılarına, onları ifrattan tefrite savurmak suretiyle ikinci bir darbe vurmuştur. Bize ilk darbeyi vuran bizdik elbette. Modernlikle karşılaşana kadarki Müslümanlık, ta Emevîlerden başlayarak devletin elinde politik bir koza, halkın dilinde ise mitolojik bir anlatılar silsilesine dönüşmüştür. İki tabaka da İslâm’ı ifrat noktasında idrak etmenin taşkın tutumunu yansıtır. Modernliğin tefritçi tesiri hem süreci tersine çevirmiş hem de iç çarpılmalara sebep olmuştur. Modern çağlarda devlet “dinlerden bir din” şeklinde yeniden kategorize ederek, “terakkiye mani menkıbeler külliyatı” damgası vurarak, tenzil-i rütbeye uğratarak İslâm’ı yolunun üzerinden kaldırmaya çalışmıştır. Halk ise hem devletin tenzil muamelesine duyduğu itiraz hem Batı dünyasının tasallutuna duyduğu kin sebebiyle İslâm’ı politik bir savunma hattı, kendi varoluş hakkının argümanlarını devşirebileceği bir tarihsel kaynak olarak görmeye başlamıştır. İlk bakışta devletin ve halkın İslâm algıları yer değiştirmiş gibidir. Halkın pozisyon alışı tarihte ilk kez hem kâfire hem kendi yöneticilerine karşı mücadeleyi gerektirmiş, yani kendi içinde ikinci bir kırılmaya sahne olmuştur. Aynı kırılma devlet içinde de gerçekleşmiş, millî menfaatleri gözeten devlet adamları ile Batılılaşma taraftarları belirgin biçimde ayrışmaya başlamıştır. Müminliğin en güzide simalarından olan Türk karakteri tarih sahnesine yeniden bu kırılgan devrede çıkmıştır. Kâfire ve onun dümen suyunda giden devletlû olsun halktan olsun birçok kimselere karşı durmuş; İslâm’ın aşkın ve tarihsel boyutlarını bir bütün olarak kabul eden resmî ve sivil bir avuç insanla tesanüd içinde olmuştur. İki yönden ve dört koldan yapılan hücuma karşı itikadî pozisyon ile politik duruşu kaynaştırarak mücadele eden bu özel karakter 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında yalnız Türk topraklarında görülmüştür.

İslâm’ı menkıbevî cihetten tanıyagelenler modernliğin fiilî istilacılığını, iktidar cihetinden tanıyagelenler modernliğin itikadî çürütücülüğünü kavramakta geciktiler. Atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini gördüklerinde birbirlerine ve İslâm’a saldırmaya başladılar. Tuhaf ama böyle. Birbirlerine saldırmalarıyla İslâm’a saldırmaları arasında fark yoktu. Şükür ki içlerinden bu kısırdöngüyü kıracak yolu işaret eden müminler çıktı. 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında Türk topraklarındaki bir avuç mümin “dost ve düşman ayrımı”nın nasıl yapılacağını göstermeye gayret etti. İslâm esastır diyen; halk da olsa devlet de olsa İslâm’dan ayrılanı cezaya müstehak gören; devletin sapkınlığına karşı halkı itidale, halkın azgınlığına karşı devleti adalete çağıran onlardı. Çağrıya kulak vermeyenler bir derdi bin ettiler, sorunlarını toplumsallaştırarak veya tarihselleştirerek çözme(!) yolunu seçtiler. Bugün hâlâ böyledir: “İnanç krizi” adı altında iç yaralarını etrafa neşredenler, başından beri kandırılıyormuşuz diyenler yolu baştan yanlış tutmuş, yanlışını kabullenemeyip yutkunamamış insanlardır. 

Denge… denge… denge… Aradığımız bilinmez bulunmaz bir nesne değil. Fakat onu ne Kitab’da bir formül ne tabiatta bir kanun hâlinde bulabiliriz. Evvela şuna dikkat edelim: Dengenin tecellisi ile temsili ancak aynı anda ve aynı yerde gerçekleşebilir. Temsilsiz tecelli olabileceği kabulü bizi muğlaklığa (hristiyanlığa), tecellisiz temsil olabileceği kabulü bizi sığlığa (yahudiliğe) götürür. Tecelli ve temsilin kaynaşma mediumu insandır, hususen mümindir. İtikadın teklif ettiği hakikat ve tarihin sürükleyip önümüze yığdığı zuhurat o referans noktasına bakılarak anlaşılabilir, o mihenk taşına vurularak ayıklanabilir. Âişe annemizin Resûl-i Ekrem ile Kur’ân’ın birbirine delâlet ettiğini belirtmesi bundandır. İslâm’ın özünü teorik ve pratik meselelerin cenderesine hapsetmeyecek insaflı yaklaşımı yalnız müminin yaşayışında sezeriz. Onu gökte aradığımız için “ne kadar bulunmaz biriymiş” diyoruz. Ona bir gün yerde rastladığımızda “ne kadar da içimizden biriymiş” diyeceğiz.

İnsaf... İnsaf etmek, aklın her şeyin ancak nısfını bilebileceğini baştan kabul etmek, tahkikatını bu nısf dairesinde yapabileceğini bilmektir. Değil mi ki insandır, bu bakımdan mümin de yarımdır. Mümindeki nısf, dinin yarısı böyleyse kim bilir tamamı ne kadar yücedir dedirtmeye yarar. Surete bakıp siretin mahiyetini anlamaya çalışırız. “Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm” olan Allah’ın bazen celaline bazen ikramına muhatap oluşumuz gibi. İki ismin aynı anda, aynı yerde tecelli edişini kavrayamaz insan, yalnız birini görebilir. Mümin ikisi de haktır der ve ikramı ümit eder. İnsaflı adamın ikramı da intikamı da hayırlıdır bu yüzden. İslâm’ı insaf nazarıyla tanımayanlar onun ne ikramına ne intikamına akıl erdirebilir. İkram yalan, intikam zulümdür diyorsan insafsızın birisin demektir.

Muhammed SARI (20 Cemaziyelâhir 1447 - 10 Aralık 2025) 

KESİNTİSİZ, UCU AÇIK BİR ÇAĞ

Biz Müslümanlar sadece peygamberlerin sözlerini ve fiillerini kritik dışında tutarız. Tarihteki diğer her şey kritiğin rasatına girer. Girer ama doğrusu onların mutlak doğruluğuna, yanlışlığına hükmetme gücüne çoğu zaman sahip değilizdir. Yani tarih denince önümüzde sınırları oldukça geniş ancak gayet belirgin çizilmiş bir tarassut alanı açılır. Peygamberlere bakışımızda iman, diğer insanlar için insaf kriteri esastır. Bu kriter farkının basit bir yöntem tercihinden evvel bir niyeti yansıttığını özellikle vurgulamak istiyorum. Niyetler yöntemi ve sonucu doğrudan belirler. Maddeye yönelirken bile bu böyledir, tarihe bakarken niyetlerimizden bağımsız bir pozisyon alamayız. İlk modernler yöntem üzerine boşuna düşünmemişti ve kendi hesaplarına gayet başarılı da olmuştu. Başarı niyeti devreden çıkarmalarından değil, perdeleyebilmelerinden ileri geliyordu. Yöntemleri “hayatı kuran her unsurdan en az bir kere şüphe etmek” şartına dayanıyordu. Uzun 19. yüzyıl boyunca yöntemin bizatihi niyet olduğunu anlayamadan didinip durduk. Sadullah Paşa’nın “Mecâz oldu hakikat, hakikat oldu mecâz / Yıklıdı belki esâsından eski ma'lumât” diyerek kuyuya attığı taşı Âkif gibi âkil bir muvahhid bile çıkarmaya çalıştı zaman zaman. Biz yine de insaflı olalım; onlar gibi sıcak ateş hattında yaşamadığımızı unutmayalım. Bizim vazifemiz, dondurucu Batılılaştırma fırtınası altında kalıplaşmış, taşlaşmış önyargı duvarlarını aşmak, hiç olmazsa aşındırmaktır.

Peygamberler tarihi, evrensel tarih denen keşmekeşin tam orta yerinde duruyor, cadde-i kebir vasfını koruyor. Gezinmek istiyorsak ara sokaklara, bir yere varmak istiyorsak ana caddeye yöneleceğiz. En geniş anlamıyla tarih idesini bu iç içe geçmiş ikilik üzerinden kavramamız gerekir. Okullarda öğretildiği gibi yaşananları geriye dönüp sebepler-sonuçlar diye kategorilere ayırarak tarihi anlayamayız. Ne peygamberler tarihi ne evrensel tarih denen keşmekeş bu tür okumaya ilanihaye imkân tanımaz. Tarih sebeplerin sonuçları doğurduğu determinist bir işlem veya o işlem boyunca yapılan doğrular-yanlışlar toplamı değildir. Determinist okuma modeller, şablonlar, şemalar aracılığıyla akademinin bilimsellik hevesini tatmin eder. Oportünist okuma da böyledir, reel politiğin retorik ihtiyacını karşılamak için en ideal yoldur. Tarihten içi boşaltılmış, kullanılmaya hazır figürler, semboller, sloganlar devşirmeye yarar. Hâlbuki bizim kelimenin en yalın manasıyla dinamik ve diyalektik bir tarih felsefesine ihtiyacımız var. Tarihyazımı temelde bir betimleme, bir sahne kurulumu, bir koreografi sorunudur. Perspektifin, derinliğin, orantıların, ışığın ve akışın ayarlanması meselesidir. Bu yüzden sebepleri ve sonuçları, insanları ve hadiseleri, nesneleri ve fikirleri bütünleşik varoluşlarıyla görmeye çalışmalıyız. Türkçesini söylersek: Günümüzde kapısına gideceğimiz bir peygamber olmadığı acı gerçeğini, bununla birlikte tarih dediğimiz şeyin ilk günden kıyamete kadar bir peygamberler tarihi olduğu kutlu gerçeğini bütün olarak kavramak durumundayız. Zaman ve mekân çıtalarını çattığımız ve merkezine özne olarak peygamberleri yerleştirdiğimizde, özetle “sahneyi kurduğumuzda” modern tarihyazımının tikelcilik-tümelcilik, pozitivizm-anakronizm gibi müzmin hastalıklarına düşmekten büyük oranda kurtulabiliriz.

Kendilerini hangi peygambere nispet ettilerse o türden bir tarihleri oldu toplumların. Peygambersiz tarih, dinozorlar çağından daha ıssız ve yabani bir dünya tasavvurudur. Tipik bir 19. yüzyıl doğa bilimleri icadıdır. Modernler İsa aleyhisselam üzerinden kendilerini “gelenek”le hesaplaşmış kabul etti, konuyu mitolojiye ve teolojiye havale ederek işi oldubittiye getirdiler. Kur’ân modernlerden bin küsur yıl önce böyle bir tasavvurun sebep olacağı kötülüğün önünü almak istercesine insanlığın bütün hikâyesini peygamberler üzerinden anlatır. Bu incelik herkesten önce bizi ilgilendiriyor. Biz âhir zaman insanlarıyız. Hem zatını görmeden kendimizi Muhammed Mustafa’ya (en uzak düne) nispet ediyoruz hem de kıyamete (en uzak yarına) kadar O’nun getirdiğinden başka sadık haberin gelmeyeceğini ikrar ediyoruz. Bu sayede, kıyamete bütün ümmetlerden daha yakın olsak da bir ıssızlık, bir sahipsizlik duygusuna kapılmıyoruz. Muhammed aleyhisselama kadar bütün ümmetler bir tür ardışıklık ve sonluluk duygusuyla, bir sonraki peygamberi (bağışlanmayı) beklemek intizarıyla ömür sürdüler. Kur’ân’la birlikte kesintisiz, ucu açık bir çağ başladı. Ucu açık, evet. Âhir zaman insanı inkâra da mucizelere de sonuna kadar açıktır. Taşınması zor bir yük bu. Ama her zorlukla beraber bir kolaylık var.

Kolaylık tarih idesine ve hayat denen armağana bakışımızı bağdaştırmaya bağlı. Bir düzenlilik içindeyiz ama bu mekanik bir düzen değil. Tarihi algoritmik bir işlem gibi, geriye doğru sağlaması yapılabilir, incelenecek bir dava dosyası gibi göremeyiz. Geriye baktığımızda başkalarının hatalarından ibret alarak o hatalarının çoğunu işlemekten kaçınabiliriz; fakat bu bizi kendi hayatımızı yaşarken kendi hatalarımızı işlemekten, hatta aynı hatalara düşmekten kurtarmayacak. Bu garip ve büyüleyici bir farkındalık ânıdır. Bilmek hayatı yaşamaya yetmiyor, hele anlamaya hiç yetmiyor ama hayat bilgisiz de olmuyor. Tarih bilgimiz ne kadar derin olursa olsun sabah gözümüzü açtığımızda kararı verecek olan biziz. Yalnız unutmayalım ki bu “biz” aynı zamanda tarihin bir parçasıdır. Şimdideki bütün özneler gün gelir tarihin nesnesi olur. Demek ki şöyle denebilir: Tarihte ve tarihle karar veririz. “Zamanda” olduğumuz kadar “zamanla”yızdır. Kendi hayatımızı ve hatalarımızı tecrübe etmedikçe geçmiş hayatlar ve hatalar üzerine konuşma hakkımız yoktur. İnsafsızlık olur bu. Yaşadıkça, yetişkinlikçe kendisine uyanabildiğimiz bir ide tarih. Herhalde bu yüzden çocukları en az ilgilendiren derstir. İnsanın ilk değil, son görevidir tarih. Bu sözüme bakarak, kişisel tarihine özen göstermemiş bir insanın sırf yetişkinlik çağına geldi diye tarih hakkında yetkince konuşabileceğini sanmayın. Hayat, hayatta olunduğunun farkına varılarak yaşanmamışsa yaş bakımından ilerlenmiş olması hiçbir kıymet ifade etmez. Zamanların en âhirinde yaşadığını idrak edene kadar bir insana yetişkin diyemeyiz. Böyle insanlar yine de ısrarla tarih adına söz alıyorlarsa dikkatli olmalıyız. Kişisel tarihlerindeki açıkları kapatmak için vitrinlerini determinist ve oportünist tarihçiliğin hazır gıdalarıyla süslüyorlar demektir. 

Hazır gıdalar ambalajlarıyla, üretim ve son kullanma tarihleriyle, hazım ve besin değerleriyle tüketiciye değil üreticiye hizmet eder. Tabiî ürün “benden sana zarar gelmez” dediği hâlde rağbet görmez. Birçok hazır gıda üzerindeki “sağlığınız için bu ürünü tüketmeyin” uyarısıyla satılır. Ve satın alınır da! Çünkü “hazırcılar” insanların çoğunun yaş alsa da çocuk kaldığını, akıllarının gözlerinde ve başka yerlerinde olduğunu iyi bilir. Raftaki hazır kavanoza da petekten henüz süzülmüşe de bal diyorsanız yazıyı buraya kadar boşuna zahmet edip okumuşsunuz. Hazırlanan ile hazır bulunan asla aynı değerde değildir. Getirdikleri kolaylık ve zorluklar da aynı olamaz. Başka başka hayat tarzlarının göstergesidirler. Burada biz âhir zaman insanlarını ilgilendiren başka bir incelik daha var: Petekte de olsa bal bir tür hazır gıdadır, doğada hazır bulunur. Çoğu zaman onu doğrudan yiyebilirsiniz. İstisnai hâller hariç şifa bulursunuz. Buradaki hazır oluş naklin akla takaddüm etmesine benzer bir hazır oluştur. İnsan türü için hayatî olan her unsur (hava, su, güneş, toprak, bitkiler, hayvanlar…) buraya vaktiyle konmuştur, doğan her insan yavrusu bunları hazır bulur. Tabiatı hazır bulduğumuz şekliyle istimal ettiğimizde nakledilenden faydalanmış, kültive ederek ürünü çeşitlendirdiğimizde aklımızı da kullanmış oluyoruz. Yan ürün çeşitliliği arttıkça aslî unsurların görünmez oluşu insanları aklı naklin önüne koyma, evrensel tarih ile peygamberler tarihini ayrı algılama, giderek peygamberler tarihini marjinal alana itme hatasına sürüklemiştir. Bugün markete girdiğinizde gördüğünüz ürünlerin onda dokuzu nasıl hayatî değil keyfî ise kurumsal aklın geçmişi suistimal ederek türettiği tarih yorumları da o denli keyfîdir, faydasızdır. Faydasız ilimin kötülüğü başka kötülüklere benzemez, örgün eğitim yoluyla doğrudan toplumsal genetiğe hücum eder.

Çocuklara kötünün ne olduğunu bildirene kadar alnımızın damarı çatlar. Asıl kötülüğün başka kötülüklerin kapısını açan küçük hatalarla başladığını anlatabilmek ise zorun zorudur. Belli bir olgunluğa erişmeden kimse tarihten ve ahlâktan nasip alamaz. Yetişkinlik kötü şeyleri yapmamakla değil, onun neden yapılmaması gerektiğini bilmekle, yani ileriyi görebilmekle başlar. Hadiselerin ne kadar ilerisine, âhirine bakarsanız bakın görebileceğiniz en son şey ilk şey olacaktır, yani Âdem aleyhisselam. İnsanın tarihi yahut tarihin insanı… İçerimleri birbirine açılan bu kümelerin fraktal yapısı bizi aynı anda hem tarihin ötesine hem tarihin ortasına fırlatıyor. Bu diyalektik akış izdüşümsel varlığımız aslına rücu edene kadar sürecek.

Muhammed SARI (14 Rebiülâhir 1447 - 6 Ekim 2025)

KAYNAK: FÂTİHA

Kur’ân Fâtiha ile açılır. Cennetin kapısı ise Fâtiha’nın ilk ayetiyle: “Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn.” Daha ilk ayetten cennete gireriz. Sonraki bütün ayetler cennette kalabilmek içindir.

Girmenin müşkül, kalmanın daha müşkül; olmanın zor, ölmemenin zordan da zor olduğunu öğrendiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Zahire bakılırsa önce doğuyor, sonra kitaplardan öğreniyoruz. Olması beklenen tam tersidir: Önce kitap, sonra hayat gelmelidir der hikmet. İnsanlar doğup öğrenir, kul olanlar öğrendiklerinden doğar. Konu kulluk ise verili sırayı takip ederek öğrenilen şeylere itimat edemeyiz, çünkü böylesi bilgide hikmet yoktur. Doğumla başlayan akışın tersine yüzemediğimiz takdirde kulluğu idrak etmemiz imkânsızdır. Hamd makamına varmak için bizi uzun, zahmetli bir mücahede beklemektedir. Ummana değil kaynağa doğru kulaç atmak zorundayız. Fâtiha ilk kaynamadır, kaynağın en duru verimidir.

* * *

“Elhamdülillâh” kelime-i mübarekesinde bir zamir olarak bile mahlûkâttan iz, eser yoktur; yalnız Allah vardır. Çünkü Allah’ı kendisinden başka hakkıyla övebilecek yoktur. Hakk kendi hakkında yapılabilecek en yüce övgüyü yine kendine hitaben beyan eder. Fâtiha’nın ilk ayetinde kul mevcut değildir, fakat tam da bu nâmevcudiyeti idrakiyle vücuda hak kazanacak olan yine kuldur. Kul Allah’ı lâyıkıyla hamdetmeye güç yetiremeyeceğini anladığında cennetin de bir hak değil bir ihsan olduğunu kavramaya yaklaşır. En sevdiği kuluna Muhammed ismini vermesi ve ona Makâm-ı Mahmûd’u vadetmesinde hep bu acziyet-ihsan sırrını işaret vardır. Kul, mahlûkâtın yaratılışında, yaşayışında, zevalinde, dirilişinde kendini gösteren hilkat kudretini ve nimetleri temaşa edip hamd ü sena duygusuyla dolup taşar. Bu hamdin kula bakan veçhesidir. Bu bakımdan kul için hamd, hilkate şahitlikten doğan samimi bir iç yankıdır. Fakat aslolan, hiçbir şey halk etmemiş olsaydı dahi hamdin yine Cenâb-ı Hakk’a mahsus olduğunu bilmektir, belki de hamdin en derin manası budur. Kur’ân’ın “hamd” ile başlaması hamdin âlemler yaratılmadan önce de var olduğunu ima eder. Yahut yaratılanlar için ilk ve en mühim ibadetin hamd olduğunu. Hususen namazın bir hamd eylemi olduğunu. İsmi hamd masdarından süzülen peygamberle âlemlerin yaratılışı arasındaki irtibatı haber veren “levlâke” rivayeti de bu bağlamda bambaşka manalar kazanır.

“Rabbi’l-âlemîn.” Âlem-insan tasavvurunu kurmaya buradan başlamalıyız. “Rabbi’l-âlemîn” denerek bir yana yegâne Hâlık, bir yana sayısız mahlûkât koyulmuş olur. “Âlemlerin Rabb’i” sıfatı hem öyle sınırlayıcı hem öyle kuşatıcıdır ki mahlûkât müthiş bir cilveyle imtihan edilir. Tevhidin kuşatıcılığına teslim olan mahlûk ayrıca varlık izharına ihtiyaç duymaz. Tevhidin dışına çıkmaya direten, yani âlemleri kendi-için-şey olarak gören mahlûk varlık iddiasına ve ispatına güç yetiremez. “Varım!” diyen kaybeder, “varsın!” diyen kazanır. “er-Rahîm” ismi bu bakımdan tevhide teslim olmuşların sığınağıdır, başladığı yere dönüşüdür, ana rahmidir. “er-Rahmân” ise tevhidi reddedenlere bile hayat hakkı tanımanın, mühlet vermenin, rızık göndermenin adıdır. “Âlemlerin Rabb’i” olmak bunu gerektirir; çünkü O, müminlerin olduğu kadar münkirlerin de Rabb’idir. İkisi arasındaki hüküm “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ismine havale edilir. Allah, dünya günlerinin olduğu gibi Din Günü’nün de sahibidir.

Allah âlemleri yaratmazdan evvelki ezel günlerini “Elhamdülillâh” ile, kıyamet koptuktan sonraki ebed günlerini “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile, ikisi arasındaki dünya günlerini ise “Rabbi’l-âlemîn” ile karşılar. İsimlerin hepsi tevhid ilkesinin farklı bağlamlardaki ifadeleridir. Evet, “Rabbi’l-âlemîn” ismi meaşa bakar. Mebde ve mead bütünlüğü meaş halkasının yerine oturmasıyla sağlanır çünkü. “Rabbi’l-âlemîn” dendiğinde sureta ikileşme başlamıştır dedik. Bir yanda Rabb varsa diğer yanda da terbiye edilenler vardır artık. Öte yandan “Rabbi’l-âlemîn” günleri, yani dünya günleri -eğer becerebilirsek- yalnız O’na kulluk etmeyi ve yalnız O’ndan istemeyi, yeniden O'na kavuşup vahdete ermeyi öğrenmenin de günleridir. İnsan âlemlerden bir âlem olmaklığıyla belki kadronun en küçük rollerinden biri olarak varlık sahnesine girmiştir. Ancak “iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” dediğindedir ki en şerefli ve en mümtaz mahlûk olarak sahnede öne çıkabilmiştir. Fâtiha’nın kula bakan kısmı da işte bu “iyyâke” vurgusuyla başlar. “Yalnızca sana, yalnızca senden” diye ikrarda bulunan kul, kendisinin O’na yönelmiş bir “ben taslağı”ndan fazla bir şey olmadığını; ben’in Sen’e ulaşmak, Sen’e ulanmak dışında arzusu olmadığını itiraf etmiştir. “Ben taslağı” benlik taslamaz; “yalnızca Sana, yalnızca Senden” der. Bu vurgulu yalınlamayla, iştiyaklı ve hararetli nefiy dili şirke kapıyı kapatır, yine tevhidi işaret eder.

“Bizi doğru yola ilet” diyerek diğer bütün yolların yanlış, yanılış, yana düşüş olduğunu kabul eder; tevhidi bir kez de yol mefhumu üzerinden ifade eder. “Yalnızca” zarfındaki kuvvetli nefiy gibi “müstakim yol” adlandırması da açık bir nefiydir, muharref yollardan kaçınıştır. Diğer yollar yol bile değildir, tek yol budur demektir. Bu yüzden, Yahudi ve Hıristiyanların başına gelene yol kazası değil, yolsuzluk belası demek iktiza eder. Yürünebilir yol daha önce üzerinde yüründüğü, bir yerden gelip bir yere gittiği belli olan yoldur; yani “kendilerine nimet verilmiş” önceki nesillerin yoludur. Bu manada yol ile tarih birbirlerini açıklar. Yürünmüşlük yolun tarihi, yürünebilirlik yolun geleceğidir. Tarihsiz kulluk olmaz. Kul kendinden öncekilerle hısım mı hasım mı olduğunu bilmelidir, çünkü akıbeti buna bağlıdır. Yahudi ve Hristiyanlar yolun tarih ile ilişkisini koparmaları, kerameti kendinden menkul bir yol vazetmeleri sebebiyle gazaba uğramış ve dalâlete sapmıştır. Aklı başında bir kulun ilk işi kendini bunlardan ayrı tutmak olur. Nefiysiz (lâ ilâhe) ispat (illallâh) olmayacağını bilir.

Şayet gazaba uğramışlar ve dalâlete sapmışlarla yolumuzu ayırmazsak bütün açıklama şeması çöker. Artık ne kendimizi bilmek ne Rabb’imizi tanımak ihtimali kalır. Doğrularak okuduğumuz Fâtiha bizi doğrulamıyorsa neye âmin dediğimizi bilmiyoruz demektir.

Allahualem.

Muhammed SARI (3 Ramazan 1446 - 3 Mart 2025)

DİLDE ŞAKIMAK

- Aristoteles mi Platon mu?
- Sokrates!
- Platon mu Sokrates mi?
- Homeros!
- Pekiy, Homeros mu…
- Boşver!

Nasıl düşünebiliyoruz? Bilmiyoruz. Nasıl konuşabiliyoruz? Orası da muamma. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en temel belirtilere dair bildiklerimiz çoğunlukla zandan, yakıştırmadan ibaret. Yine de düşünmeye, konuşmaya devam ediyoruz. Hayatî meseleler hayatın akışı içinde üzerine kafa yormadığımız meselelerdir, çünkü kendi düzenlilikleri içinde işleyip gitmektedirler; işleyişleri aksadığında ise ölümcül tuzaklara dönüşüverirler. Tuzaklara düşmemek için parantezlerin korumasına ihtiyacımız var. Düşünmek ve konuşmak üzerine konuştuğumuzda hep bir parantez içinde olduğumuzu bilmeliyiz. Düşünmek veya konuşmak üzerine düşündüğümüzde parantez biraz daha genişler ama hepsi o kadar. Burada dikkat edilmesi gereken husus dilin konumudur. Düşünceye göre belki daha dar bir çapa ama kesinlikle daha kritik bir role sahiptir dil. Dil olmadan düşünceden de bahsedemiyoruz çünkü. Dilden bahsetmek için bile dile muhtacız.

Sonradan edindiğimiz bir beceri olduğu halde dilsiz bir hayat düşünemiyoruz. Öte yandan dilin hayatın kendisi olmadığını da biliyoruz. İster benliğin tadılmasında ister bizliğin tanınmasında olsun elimizdeki ortak zemin dildir. Teoriden varsayıma, zanndan yakîne bütün bilme biçimlerimizde dilin imkânları içinde hareket ederiz. Fakat dilin sınırları varlığın sınırlarını kuşatamaz. Dile gelmediği hâlde dil-öncesi ve dil-ötesi şeylerin varlığından eminizdir. Dile uğramayan varlıkları tanı(mla)yamıyoruz fakat varlığımızın dille sınırlandırılmasına da rıza gösteremiyoruz. Dil-öncesi ve dil-ötesi yapılar kişiliğimizin bizim bile farkında olmadığımız uç noktalarına dair semboller üzerinden sinyaller gönderirken dil-içi yapılar kimliğimizin yani herkesçe bilinmesini istediğimiz tercihlerimizin tutarlı bir dışavurumu olarak okunabilir. 

Dil-öncesi ve dil-ötesi bilme biçimleri ile dil-içinde ve dil-ile tesis edilen bilgilerin kesiştiği sınır kend’özümüzü tanıma ufkudur. Bu ufukta “öte-önce, iç-dış” gibi nitelemeleri sadece acziyetin ifadesi olarak ve mecazen kullanırız. Dille ilişkimiz esasen dile bir “iç” veya “dış” atfetmemize manidir; çünkü dille ilişkimiz iliştirme bir şey değidir. Dil kemiğin iliğidir aksine. Ayrıca kend’özümüzü tanıma ufkuna inildiğinde karşılaşılacak şeye artık dil denip denemeyeceği de tartışmalıdır. O ufuklarda hakkıyla gezinen Yûnus Emre şöyle der:

Sayru olmuş iniler, Kur'ân ünini dinler
Kur’ân okıyan kendü, kendü Kur’ân içinde

Bu beyitte oyunbaz bir dille ifadesini bulan şey dilin oyun ile gerçek arasındaki ufku temsil etmesi olsa gerek. Yalçın hakikatlerin yalın ifadesi ilk anda kimine amentü dedirtebileceği gibi kimilerini daha derin şüphelere gark edebilir. Dilin bir ufuk, bir sınır oluşunun, aynalayıcı ve bakışık karakterinin tabiî sonuçlarıdır bunlar. Yine de acele karar vermeyip Yûnus’un beyitteki sıralamasına dikkat kesilmekte fayda var: Yûnus’a göre kişi önce dilsiz/hasta olduğunu bilmelidir. Buna bilgisizliğin kabulü de diyebiliriz. Kişi hastalığı sebebiyle doğal olarak ağlayıp inler, daha doğrusu söyledikleri acıdan inleyip sayıklamaktan farksız olur. İnlemesi bir isyandan çok bir yakarış olur, bilginin talep edilmesi anlamı taşırsa muradına ermeye yaklaşır. Şöyle ki hastanın samimi inlemelerine cevaben nihayet karşı bir ünleme işitilir. Hasta yükselen bu sesi can kulağıyla dinlemelidir. Böylece dilin âhenksiz (inlemeli, sayıklamalı) istîmali yerine âhenkli bir dilin istimâına yönelmiş olur. Manasız sesler çıkararak inleyen benliğini, âhenkten ibaret olan o ünlemeye göre ayarlayıp akort ederek iyileşme yoluna girebilir. Şifanın harfte/konuşmakta değil seste/dinlemekte olduğunu anlayabilir. Şairin varmak istediği yer çok açık: İnsanın bir dil sahibi olması dilin gramerine vakıf olmasıyla değil, o dilde kendi şarkısını söyleyebilmesiyle, mümkünse o dilde şakımasıyla belli olur. “Elhân duyulmadıkça belâgat giran gelür” demesi bundandır Yahya Kemal’in. Verili dili konuşmak hakiki bir konuşmak sayılmaz. Dilin seninle konuştuğu, hatta dilin seni konuştuğu frekansı duymakla başlar sayrılıktan uyanış. Birçok kendiler Kur’ân’ı yüzünden okuyabilmektedir fakat Kur’ân’da kendi yüzünü okuyabilen pek azdır. Yüzümüzü özümüze yöneltmemiz ve özümüzün gürleşmesi ancak böyle mümkündür. 

Akıl sağlığımızı korumak için dil parantezini parçalamamak fakat özümüzü gürleştirmek için dil parantezinin dışına taşmak zorundayız. Her zorlukla gelen bir kolaylık vardır diyor âyet. Kolaylık şurada: Dilin tabanına inmek ve sınırlarına ulaşmak için gösterilen bütün çabalar son tahlilde onun bir işaretler sistemi olduğunun tekrar tekrar anlaşılmasıyla sonuçlanacaktır. Diğer ifadeyle, dil kendinin hücceti değildir. İşaret eder sadece. İşaret kelimesini fiilleştirmek istediğimizde o kelimenin önüne daima gizli bir “işaret olunan” geliverir. Türkçede işaret etmek “-i işaretlemek” veya “-i işaret etmek” kalıplarıyla kullanılır. Türkçe daima Kur’ân’ı işaret eder. Bir ayağımızı Türkçeye yani parantezin içine sabitlediğimiz takdirde diğer ayağın dışarı taşıp pergel misali Kur’ân hakikatlerinde seyrüsefer etmesi kolaylaşır. İşaretleri anlamadan işaret olunanı anlamak mümkün değildir.

Muhammed SARI (5 Rebiülevvel 1446 - 8 Eylül 2024)

NEŞVE BİZİMDİR

Kur’ân okuyan mü’min turunçgiller gibidir. Kokusu hoş, tadı güzeldir. Kur’ân okumayan mü’min hurma gibidir. Kokusu yoktur, tadı güzeldir. Kur’ân okuyan münafık fesleğen gibidir. Kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık yabani kavun / yabani kabak gibidir. Kokusu yoktur ve tadı da acıdır. | Hadis-i Şerif

Neşve bizimdir. Dünya hayatının oyundan ibaret olduğunu bildiğimiz, dünyalık için ölümüne hırslar beslemediğimiz, işleri asıl sahibine havale etmek gerektiğinde ipin ucunu bırakmayı bildiğimiz için hakiki neşve bizimdir. Durgun ve çalkantısız görüntümüzün altında tevekkülün engin ferahlığını tadarız. Dünya hayatı oyundur deriz, bununla beraber oyunu öğrenmekten geri durmayız. Oyunda öğreniriz, oyundan öğreniriz, oyunla öğreniriz; hepsi birdir bize. Dünya hayatının oyun oluşu çocuğun oyunla kurduğu ilişkiye benzemez. Çocuk için oyun ve hayat diye iki ayrı şey yoktur, uyuduğu uyandığı hep oyundur onun. Bu bakımdan çocukluk bilgeliğin ya tam tersi yahut ta kendisidir. Yetişkinliğin sancısı oyun ile hayat arasındaki yarılmayı fark edişle başlar. Kemal ise oyun ile hayatın birbirini anlamlı kıldığını, hatta böyle mutlak bir ayrımın hiç olmadığını keşfe açılmakla mümkündür. Hayatın sırrına, çocuklukta oyunu tanıdığımız için, tanıdığımız kadar erebiliriz. Bir bakıma başladığımız yere döneriz. Söz konusu hayat yolculuğuysa başladığı yere dönmeyen boşuna yol almış demektir. Başladığı yere değişmeden dönen hiç yol almamış gibidir. Başa döneceksin. Fakat değişmiş olarak. Neşve böyle doğar.

Neşve bizimdir ama neşvenin kaynağı biz değilizdir. Kıymetlerin bizden kaynayıp taştığına zannına kapılırsak aramanın zahmet ve rahmetinden mahrum kalırız. Neşvenin dışımızda bir yerlerde olduğu fikrine saplanırsak neşveye yabancılaşma veya neşveyi ele geçirilebilen bir şey gibi görme uçları arasında savruluruz. Neşve en dışımızdan getirilmiş, en içimize konmuştur. Bu yüzden korunmaya muhtaç ve layıktır. İnsan soyu doğuştan sahip olduğu nimetlere karşı ya kördür veya onların kıymetini bilme konusunda nankörlük içindedir. Fakat ele geçirdiği ve elden kaçırdıklarına karşı kıskançtır. Neşve en dışımızdan getirilmemiş olsaydı onun kıymetini bilmemiz mümkün olmazdı. En içimize konmamış olsaydı onu başka yerlerde arama yanılgısıyla ömür tüketecektik. Öyleyse neşveyi bulmak için içimize dönecek, korumak için dışımıza çıkacağız. İçe doğru daima seyrüsefer hâlinde olacak, dışa doğru karar bulmuş hâlde yaşayacağız. Diğer bir ifadeyle, yaşamak ile yaşatmak arasında bir tercihte bulunmayı reddedeceğiz. Dışımızdakilere faydası ulaşmayan neşve noksandır. Kendi başına açıp solan güzelliğin ziyan oluşu gibi.

Neşveyle esrik olduğunu iddia eden kişi gerektiğinde dışarıya, kendi dışına çıkmak zorundadır; fakat bir karar bulmuş, bir form kazanmış olarak. Dışarıya ve dışımıza nasıl çıktığımız önemlidir. Kiminin dışarıya ve kendi dışına çıkışı uykunun en tatlı yerinden uyandırılışı, yatağın en sıcak yerinden sökülüşü gibidir. Soğukla temas eden sıcak nesneler nasıl tüterse bu kimseler de hâllerini öyle belli eder. Uyandırılan esrikler dışlarına karşı genellikle isteksiz ve müsamahasız görünür, bilerek veya bilmeyerek dışarıdakileri daha bir dışlar. Bir an önce içeri dönmek istemektedir çünkü. Onun neşve diye bildiği aslında bir tür konfor alanı, bir kaçış rotasıdır. Bu hâl, tatlılık ve sıcaklığı neşvenin kendisi zannetmekten kaynaklanır. Oyundan çıkmak istemeyen çocuklar gibidirler. Oyundan çıkmak istemeyen, daha doğrusu hakikat saydığı şeyleri oyunlaştırmış bir yetişkinin hâlini gülünç buluruz. İçe doğru seyir hâlinde olmayı ihmal eden bu kişiler dışarı çıktıklarında neşve zannedegeldikleri o esrikliği, o hazzı koruyamayacaklarını bildiklerinden korkuya kapılırlar, hatta korkularını gizlemek için şiddete başvurdukları bile olur. Dinlerinin ve sanatlarının itibarına halel getirenler genellikle bu türden ham ve tek yönlü insanlardır. Hep kendileri yaşamak ister, yaşatmayı beceremezler.

Esasen ne kaygılar ne korkular neşveye manidir. Bünyeyi felç eden kaygılanmak kaygısıdır, korkudan korkmaktır. Gerçek korku ve kaygılarla mücadele etmek kadar insanı kendini gerçeğine yaklaştıran bir uğraş olmasa gerek. Mücadeleden kaçmayan insan yorgun hatta mağlup olabilir fakat varlığını beyhude görmez, kendini aşağılanmış hissetmez. Neşve gerçeklerden kaçmayan, düşmanlarını bilenlerindir. Sahte düşmanlarla boğuşan muzaffer bir komutan görülmemiştir. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçan herkes aslında konfor düşkünlüğü yüzünden hayaletlerle savaşma düşkünlüğüne uğramıştır. Neşve böyle vesveselilerin semtine pek uğramaz. Gündelik hayatın keşmekeşine set çekemeyen, ilgi arsızı, dikkati zayıf, emeği süreksiz insanlar gönül evlerini hayaletlerin istilasına açmış demektir. Hayaletlerle dolu bir ev… Böyle bir ortamda insan bırakın dışarı çıkmayı, pencereleri açacak kadar dahi cesaret ve mecal bulamaz kendinde. Yatağın altı, dolabın içi, perdenin arkası hayaletlerle doludur. Yorgan hariç! Hâlbuki tek hayalet vardır, o da yorganın altında yatmaktadır! Böyle insanlar yaşamak isteseler de varlıklarına musallat olan hayaletler bedenlenirken kendileri günden güne solgunlaşırlar.

Kendine katı, başkalarına yumuşak davranan insanların dramı daha başkadır. Kendi başlarınayken bile maske takmak, rol yapmak zorundadır onlar. Çileyi anlamadan çileciliği yüceltmeye kalkışan, kendi içlerinde kuruyup kalmış insanlardır. Dışlarındaki cazibeye kapılıp yanlarına yaklaşanların kokudan burnu düşer, sertlikten dişi kırılır. Koku ve katılıkları sebebiyle kınandıklarında ise iki türlü karşılık verdikleri görülür: Ya nedamet getirip hayatlarını yeniden gözden geçirmeye yönelerek denge durumunu yakalamaya gayret ederler yahut öfkeyle kendi yüzlerindeki sırçayı kendi elleriyle döker, dışına da içine olduğu kadar katı davranmaya başlarlar. İlk yolu tercih edenlerin işleri rast giderse zahidin yarım neşvesini bile aşıp hakiki neşveye varmaları işten değildir. Nasuh tövbenin gafilce ibadete üstünlüğüdür bu. İkinci yolu seçen insanlar iç dünyalarında tansiyonun çok yüksek seyretmesi sebebiyle kendilerinin hakikat arayışında herkesten ileride oldukları duygusuna yenilmişlerdir. Yenilgi onları koyu bir kibre itmiştir ve bir tür tanrılık psikolojisi içinde dış dünyayla ilişkilerini daima savaş pozisyonunda, yani mutlak ciddiyet durumunda tutarlar. Mutlakçılıkları oyun bilmemelerinden ileri gelir. Oyun bilmeyişleri hayatı hakkıyla anlamalarını, yani yaşamayı ve yaşatmayı imkânsızlaştırır. Zayıfların ve bencillerin yarım neşvesinden bile nasipleri yoktur.

Muhammed SARI (12 Safer 1446 - 16 Ağustos 2024)

İŞARETLER VE İBRETLER YURDU

Birçok tarihî hadiseden bahsetse de Kur’ân’ı bir tarih kitabı nazarıyla okumayız. Kur’ân’da hadiseler insanın ve imtihanın özünü aksettiren birer ibret levhası olarak nakledilir. İbretsiz tarih, Batı’nın dünyayı kendi lehine ifsat için uydurduğu bir tuzaktan ibarettir. 20. Hristiyan yüzyılında kendine Müslüman dediği hâlde Kur’ân’ı antropolojik ve arkeolojik verilerle “doğrulamak” isteyen insanlar görüldü. Bunlar Batılı tarih felsefelerinin ve tarihyazımı usûllerinin gözüyle dünyaya bakan insanlardı. “Doğrulama”nın tanımı gereği “yanlışlanabilirlik”i de beraberinde getirdiği gerçeğini bilerek veya bilmeyerek ihmal ettiler. Kur’ân’ı doğrulama gayretkeşliği gösterenlerin 20. yüzyılda sebep olduğu itikadî yaraları saramadan 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirdik bile.

Batı’nın en küçük detaylarına kadar tarihi tespit ve tevsik iddiası Müslümanlar için uzak durulması gereken bir saplantıdır. Avrupa merkezli bir tarih yazmak uğruna ortaya atılan kaba saba ön kabullerin de Müslümanlara fayda sağlamadığı açıktır. Kur’ân hadiselerin geliş, oluş ve gidiş istikametleri boyunca çizdiği hattı işaret etmekle en lüzumlu bilgiyi insanların istifadesine açmıştır. Usûl olarak işaret, hâsıla olarak ibret ilmin en yalın hâlidir. İşaret ve ibret menzillerinden geçen her kul hidayete mazhar olabilir. Tarih bize nail olunmuş ve vadedilmiş mazhariyetlerin yolunu işaret etmiyorsa zuhurata tabi olmak dedikleri tutum başa bela olacak yanlış anlamaları beraberinde getirecektir. Belki her mazhariyet zuhurat cinsindendir, fakat kendini hadiselerin akışına bırakarak anlamlı bir yere varabilen görülmemiştir.

Hadiseleri akışına bırakmayacağız da ne olacak? Muradımızın aksine akan suların savağını, yatağını değiştirmeye mi çalışacağız? Uçan kuşun kanadını bize selam vermedi diye hakikaten kıracak mıyız? Sünnet-i Seniyye hiçbir sorunu kökten çözme iddiası taşımaz. Sünnet’in manası, nefsimize ağır gelse de, hududullaha riayettir. Bu yüzden Sünnet üzre kararlı yaşayan ve “yasayan” müminler yeryüzünün şirazesi olagelmiştir. Beşerin zaaflarıyla malûl hükümler (mesela Fatih Kanunnamesi, mesela Mecelle, mesela Anayasacılık) ancak herşeyi düzeltmeye kalkışmanın esasa ilişkin bir şeyleri yok etmesiyle hâkim olabilmiştir. Failiyyeti hegemonyaya dönüştürmeyen, münfail hâle düşecek kadar kendini akışa kaptırmayan bir hayat düsturuna sahip olmaya, desturlu yaşamaya Sünnet diyoruz.

Arapsaçına dönmüş tarihî ve aktüel meselelerde ortak bir kavrayışa varamayışımızın sebebi hayat düsturuna ve insan tasavvuruna dair köklü farklılıklarımızdır. Meselelerin evvela bu düzeyde ele alınması gerekir. Göstermelik kavgalar ve menfaat koalisyonlarıyla sağlıklı kararlara varılamaz, varılamıyor. Köküne ve toprağına kastedilmiş bir ağacın dalıyla budağıyla uğraşıyoruz. Tarihi işaretler ve ibretler yurdu olarak anlamayı bıraktığımızda gündelik hayat denen şey bindiğimiz dalı kesme tuhaflığı ve gözümüzü budaktan sakınma endişesiyle dolu bir keşmekeş hâlini alıyor. En uzak mesel ile en taze haber arasındaki irtibat kopuyor. Meaşa saplanan nazar mebde ve mead fikrinden kopuyor. Kopukluk tarihin işlenişini aksattığı kadar aklın işleyişini de sakatlıyor. Aksak tarih ile sakat aklın birlikteliğinden sadece çarpıklık ürüyor. 

Çarpıklık sadece kendi içinde tutarlı bir yol izleyebilir. Bu sebeple; kardeş katlini onaylayan ve keyfî biçimde uygulayanların İstiklâl Mahkemeleri’ne, askerî darbelere ve faili meçhul cinayetlere diyecek lafı yoktur. Bazen açıktan bazen el altından yapılmış olsalar da bu mantığa göre hepsi vatanseverlik eylemi olarak kabul edilmelidir. Birbirine “kanlı bir kardeşlik”le bağlı olanlar arasında devleti kimin idare edeceği kavgasından ibarettir hepsi. Bunlara mukabil, ölüm döşeğindeki Hz. Ömer’in kendinden sonra oğlunun halife olması yolundaki teklifleri “Bir evden bir kurban yeter!” diyerek şiddetle reddetmesi anlaşılmaya değer. Halife olayları akışına bırakmamış, olayların akışına kapılmamış, kan akıtmamış, kanından olanları kayırmamış, işleri seçkin bir zümrenin istişaresine havale ederek kenara çekilmiştir. “Kişinin acizlik (kınanma) ile günah işleme arasında muhayyer bırakılacağı bir zaman gelecektir. Sizden kim o zamanda yaşarsa acizliği (kınanmayı) günah işlemeye tercih etsin.” hadisinin gereği neyse onu yapmıştır. Bu gibi nakillerin siyaset ve tarih disiplinleri içinde değil de ilahiyat eğitimi bağlamına sıkıştırılarak ele alınması din ile tarih “anlatı?”larını birbirine rakip hâle getiriyor. Faili meçhul bir tarih olamayacağı gibi cehli bir yol olarak benimseyen Müslümanların tarihinden ve failliğinden de hayır gelmez. Modern tarihyazıcılığını tesviye etmeli, hadiselere Kur’ân ve hadislerin aydınlığında bakmayı öğrenmeliyiz.

Tarih, tarihin hiçbir döneminde modern çağdaki gibi bir tartışma konusu olmamıştır. Modernliğin tarihle alıp veremediği vardır. Modernliğin tarihten alıp vermedikleri vardır. Bütün çağlara fâikiyet iddiasında olsa da modernlik insanın ve devletin günahlarına sahip çıkma konusunda diğer çağların fersah fersah ilerisindedir. Modernlik tarihin bütün renk, şekil, koku, doku, ses ve tatlarını toplayıp kataloglayarak, onları ait oldukları zaman ve zeminden soyutlayarak, hülasa soysuzlaştırarak garabet bir tablo arz ediyor. Jakobenlerle anarşistler, köylülerle libertenler, translarla mütesettirler aynı sokakta yürürken, aynı binalarda yaşarken, aynı çarşıdan alışveriş yaparken, aynı okullarda okurken, aynı diziyi seyrederken, aynı partiye oy verirken görülebiliyor. “Tarihin sonu” biraz da bu demektir. Bütün çağları kendinde toplayıp her şey olmak iddiasındaki bir çağın hiçbir şey olamayışını gözlerden saklanma çabasıdır. 

Muhammed SARI (6 Zilka’de 1445 - 14 Mayıs 2024)


KAPIYI BÜYÜK AÇMAK

İlk yazıya dönüp baktım da epey iri laflar etmişim: el vermekler, dil vermekler, dirilmekler, kefeni yırtmaklar… Ne yapıp da kefeni yırtacağım acaba­ veya yırtacağız? “Ben” ve “biz” dediğime göre size bir şey mi teklif ediyorum, sizden bir şey mi bekliyorum? Doğrusu bezirgân değilim, metâım yok, alıp satmaya gelmedim. Emin olduğum şudur: Herkes evvela kendi kefenini yırtma çabası göstermekle mükellef olsa da kefenden çıkmakla işimizin bitmemesi işe “biz” zamirini de karıştırmamı gerektiriyor. Yani tek tek saplandığımız günah çukurları olduğu kadar, kitleler halinde infaz edilip gömüldüğümüz yalan ve safsata mezarları olduğunu da bilmeliyiz. Bireysel uyanış söyleminin cazibesine kapılmamak zor. Anlamlı bir yekûn tutacak sayıdaki insanın dayanışmasından doğan bir ayıklığa ulaşılamayacaksa -müstesna örnekler bir yana- bireysel uyanışa bel bağlanabileceğine inanmıyorum. Aristo “tek başına bir insan ya tanrıdır ya hayvan” demiş. Doğru. Siyasette ve sanatta bağlanamama hastalığıyla malulsen ya tek uyananın kendin olduğunu zannedersin yahut uyanış diye bir derdin hiç olmamıştır. İki hâlden de aslandan kaçar gibi kaçmak lazım.

Görünüşe göre “kefeni yırtmak” tabiriyle işe başlayarak üçüncü yolu tercih etmiş, yani boyumdan büyük bir işe kalkışıp “kapıyı büyük açmış” bulunuyorum. Hıristiyanlar suret-i haktan görünerek “dar kapı”dan geçmeyi öğütler. “Dar kapıdan geçmek” Batı’da kendini tanrılaştırırken diğer insanları sürüleşmeye iten bir zihniyetin yansıması olmuştur zamanla. Müstekbirlerin mustazafları kandırmasının bir parçasına, talkın-salkım hikâyesine dönüşmüştür. Batı tarafından iki büklüm hâle getirilmiş varlığımızın silkinip cesametini bulmasını engelleyen böyle kabullere ihtiyatla yaklaşalım. “Büyük kapı” deyince aklına “Bâb-ı Âlî’” yahut “Divanyolu” gelenlerle de yolumuzu ayıralım. Ben ikili mekanizmaların dışına çıkıp kapıyı büyük açmaktan yanayım, çünkü büyük kapıyı açmaktan yanayım. Her an Hakk’ın divanına yönelme imkânı verilmesi bizi dolambaçlı yollara sapmaktan kurtarmıştır. İslam’a göre Hakk her an yanı başımızdadır. Bu nedenle insan için evvela sözlü kabul ve yöneliş esastır, yani İslâm’a giriş kolaylaştırılmıştır. Sabır ise sonra, bu irtibatı korumak, korumadan doğan korunmayı hak etmek için tavsiye edilir. Ehl-i kitap başta olmak üzere antik veya modern birçok batıl itikat çileciliği ve ruhbanlığı erek haline getirmekten kurtulamamıştır. Bu açıdan “kapıyı büyük açmak” bir iddia değildir; büyük kapının her an yanı başımızda olduğunu bilmek ve kapının açılmasına muntazır olmak dışında bir anlam taşımaz. Aksi takdirde, sözlüklerdeki manasıyla kapıyı büyük açmaktan bahsedenin hesapsızca harcayacak birikimi olması ve gözünün bu masrafı yapacak kadar kara olması lazım. Ne var ki ben bir süre zarfında, bir yerlerde, bir şeyler biriktirip gelmiş, dolmuş da taşmış değilim. Aksine, son derece istikrarsız ve savunmasız bir ruh haliyle yazıyorum. Kendimi tanrılaşmamak ve hayvanlaştırmamak için bir iletişim kanalı bulmaya çalışıyorum. Benim için yazmadan da kefeni yırtmak mümkün olsaydı yazmazdım. Yazarak yırtacağımın garantisi ise hiç yok. Tam anlamıyla dar boğazdayım! Olsun. Niyetim kadırgaları karadan aşırıp açık denize varmak.

Hep kefenden bahsettiğimize göre bir gecikmeden de söz etmeliyiz. Müslümanlar olarak lehimize ve aleyhimize olan şeyleri çok geç idrak etmek gibi kronik (en az batılılaşma kronolojisi boyunca süren) bir hastalığımız var. Geç vakte kaldığımız, bizi ayakta uyutup kefenlendikleri muhakkak; ama iş işten geçti mi henüz bilmiyoruz. “Geç de olsa…” kaydına sığınılarak birçok işin başarılabileceği inancındayım. “Gecikmişlik”in büsbütün yitip gitmek olmadığını kendi hayatımdan biliyorum. Hiçbir özel geçmişi olmayan bir ailede, ortanca çocuk ve büyük oğul olarak doğan benim şiir yazmam bile başlı başına mucizedir. Şiirlerimdeki gerilim ve belirsizlikleri ortancalığıma, etik yönelimi büyük oğul oluşuma bağlı olgular olarak görüyorum. (Eğer ailenin küçük çocuğu olsaydım belki şiirimde aylaklığın dibine, ukalalığın dik âlâsına şahit olacaktınız.) Şiir yazmaya pek de elverişli olmayan bu zıt kutuplar arasında bile kendimi hep şair (büyük kapının açılmasına muntazır) bildim. Yazmayı ihmal ettiğim (geciktiğim), yazdıklarımın yayınlanmadığı (geciktirildiğim), hatta yazmanın bir anlamının olup olmadığı sorusuna cevap bulmakta zorlandığımız şu son yıllarda da duygum değişmedi. Bana kalsaydı (hiç bana kalmadı, bir kere bile) birinci sınıf bir şiir okuru olmakla yetinecek, asıl iş olarak erkenden Arapça öğrenip sadece Kur’ân ve Hadis ile meşgul olacaktım. Okuryazarlıktaki ilk ve son hedeflerim bunlardı. Görünüşte zaruretler yüzünden, özünde bilmediğim bir hikmete binaen işler farklı gelişti. Hakkıyla ilim tahsil etmek nasip olmadı. Sadece şiir okuru olarak da kalamadım.

Olaylar gelişir ve insanların çoğu olayların onları getirdiği yerdedir. Geldiğim noktada ne bilgisiz bir şairim ne de şiirsiz bir bilgiç. Fakat bu iki insan tipinin sayılarının bütün dünyada çığ gibi büyümesinden muzdaribim. Bizi, bilgisizliği yüzünden duyguları kolayca istismar edilebilen insan yığınları ile şiirsizliği yüzünden gemisini tahakkümle yürütmeye alışmış bir grup zorbanın çıkar birliği kefenleyip koydu bu hâle. Kimilerinin hadis diye naklettiği “Ölmeden evvel ölünüz.” kelam-ı kibarını yeri gelmişken anmalıyım. Hadis olsun olmasın, bu tavsiyedeki manaya ters düşmeden, aksine onu tamamlar mahiyette şöyle söyleme ihtiyacı duyuyorum: “Ölmeden evvel sakın ölüp mölmeyiniz.” Çünkü yarın mizana konacak amellerin diriliği, hayattayken kötülüğe direnmek gibi bir derdimiz olup olmadığına bağlıdır. 

Muhammed SARI (30 Ramazan 1445 - 09 Nisan 2024)