hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEMOKRASİ DEMAGOGSUZ OLMAZ

Toptu, tüfekti, buharlı makineydi, elektrikli cihazdı, bilgisayardı, internetti derken Müslümanların teknolojiyle imtihanı her çeyrek asırda başka bir merhaleye varıyor. Bilhassa medyayla imtihan önceki teknolojik dönüşümlerden çok başka ve acı cilvelere sahne oluyor. X ve Z denen kuşakların teknoloji tecrübeleri esastan farklılık gösteriyor, özelde sosyal medya tecrübelerinin ise doğrudan bir kesişim kümesi hiç yok. O bağlantıyı Y dedikleri kuşak sağlıyor. Belki de Y kuşağını tanımlayan özellik kesişim kümesi olmasıdır. Özellikle analogdan dijitale geçişi yaşamış bu ara nesil kıyas yapabilme açısından avantajlı bir konumda bulunuyor. Tabii ara nesil (80’lerde doğanlar) sadece gözlemci değildi, geçişin bütün safhalarını bilfiil idrak ettikleri için kafaları ve duyguları diğer nesillere göre daha karmaşıktı. Sorunu “analog mu, dijital mi” ikilemine indirgeyerek ele alanların durumu hâlâ böyledir. Ne çağlarına tam aidiyet hissedebilmiş ne kendi kuşaklarını aşacak eleştirel yetkinliğe ulaşabilmişlerdir.

Astronomik ölçümlere göre bu gece Kadir Gecesi… Tek başına bu cümle bile son birkaç asrımızı kaplayan teknoloji tartışmalarını ve çelişkilerimizi özetliyor. Ama meseleyi tarihin derinliklerine dalmadan, gündelik hayatımızdan misallerle ele almak da mümkün. Evet, halk arasındaki tabirle bu gece kandil gecesi. Çocukluğumun kandillerinde ekran başında ayağa kalkar, salavat getirir ve dua ederdik. TRT’deki hocaefendi programın sonunda Nebi aleyhisselamdan başlayıp Cumhuriyetin bânilerine kadar uzanan bir silsile için el-fatiha derdi, biz de okurduk. Bu ritüelden rahatsızdım ama rahatsızlığımın adını koyamadığım için herkesin yaptığını yapmaya devam ediyordum. Ekran başında ayağa kalkmanın saçma olduğunu söyleme cesareti bulduğum ilk kandilde babam sesimi kesmemi söyleyen delici bir bakış fırlatmıştı ve konu oracıkta kapanmıştı. Bir daha ne ben ekran başında dua ettim ne babam beni televizyon başında duaya çağırdı. O zamanlar başka bazı ailelerde de böyle tuhaflıklar yapıldığını duymak içimi rahatlatmamıştı, ekrana dönüp dua etmek çok utanç verici bir ritüeldi. Tek tesellimiz televizyonun kıble yönünde olmasıydı!

90’larda “Müslümanlar neden yok sayılıyor?” sorusuna verilen cevaplardan biri de “Bir televizyonları olmadığı için!” idi. Bu cevabın gereği olarak açılan kanalların çok kısa sürede neye dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Sabah Kur’ân tilavetiyle başlayıp gece tilavetle kapanan bu kanallar iki tilavet arasında her türlü kıro, kiç, yoz, soysuz içeriği evlerimize boca etmeye başladı. (Ki aşağı yukarı hâlâ aynı işi yapıyorlar.) Sanatsal, kültürel ilgilerimin şekillenmeye başladığı o yıllarda bir büyüğümüz medyada tutunmaya çalışan “İslamî bir kanal”ın stüdyolarında “bilinçlenmemiz için” gezdirmişti bizi. O gezide gösterilen küçük, karanlık odayı hiç unutmuyorum. Büyüğümüz muzipçe gülümseyerek, sesini biraz da alçaltarak kanalda yayınlanan bütün film ve reklamlar önce buradan geçer, uygun olup olmadıklarına burada karar verilir, müstehcen sahneler burada kesilir demişti. Dayanamayıp “E bu işi yapanlar da seyrediyor, onlara günah yazılmıyor mu?” deyince “Onlar kendilerini bizim için feda ediyorlar.” cevabını almıştım. Kanal 7’nin ilk yıllarındaki meşhur esmaülhüsna klibi de anılmaya değer. Halkın ekranda Allah kelimesi duymaya açlığı o raddeye gelmişti ki klip çıktığında insanlar büyülenmiş gibi oturup seyrederdi. Hatta klibi new age sufi yaklaşımlar açısından yorumlayan, felsefî soslu yazılar bile okumuştum. “Ekranın bir hakikati yoksa da hakikatin bir ekranı olmalıdır.” minvalindeki argümanlar hızla yayılıyordu. 

Bu ve benzeri tartışmaların hiçbiri neticeye bağlanamadı elbette. Tarkovski’yi “dobrovski yapmak”ta üstümüze yoktur. Ne “ekranın hakikati” tartışmasını açanlarda yeterli teorik altyapı vardı ne de yayıncıların, kanal sahiplerinin böyle kafa ütüleyen tartışmalarla kaybedecek vakitleri. Devlet vaktiyle Nâmık Kemal’in tiyatrolarını halka yasaklayıp sarayda kendisine nasıl “resmî ve onaylı” tiyatrolar kuruyorduysa 90’ların sonundaki Müslüman (!) sermaye sahipleri de ekranda Allah lafzının ardı sıra yallah denilerek göbek atılmasına aynı rating değeri açısından bakıyordu. Retoriğin (dinî, siyasî, edebî…) ekonomik getirisi olanı makbuldü. Şu yaşıma kadar ekrandan dinlediği vaaz ü nasihatla hidayete eren, istikamet kazanan birini görmedim ama dizileri seyrede ede sapıtanları çok gördüm. Bu bakımdan, son çeyrek asırda çıldıranlarımızın çoğu ekran başında çıldırmıştır. Seyreden de seyredilen de önünde sonunda şirazeden çıkıyor. Çıldırdığımız için mi kameranın önüne geçiyoruz, ekrandakileri seyrede ede mi çıldırıyoruz siz karar verin. Hele son yıllarda “video çekip gününü göstermek” diye bir tehdit biçimi var ki akıllara zarar. Akademide meşhur “Publish or perish!” tehdidi (ki ben buna “yayınla ya da yaylan!” diyorum.) yerini “Video çekerim ha!” ahmaklığına bıraktı. 

Davranış örüntülerini oluşturan ön kabullerin, beynin kıvrımlarında olgunlaşmayı bekleyen düşüncelerin, yönünü ve biçimini henüz bulamamış dürtülerin yönetilmesi teknolojik hegemonyanın ana meselesidir ve bunun kılcallara kadar ulaştırılmasında medya bugün en etkili araçtır. Hümanist teoriler bireyi kutsayadursun teknolojik hegemonyayı tesis eden odaklar, toplumları birer domuz ağılına çevirdi bile. Muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyalist içerik üreticileri kendi dünya görüşlerine hizmet ettiklerini düşünseler de bu ağılda debelenmekten fazlasını yapamıyorlar. Medya ağları üzerinden süren kavga ağılın hâkimiyetinin hangi domuzun eline geçeceği üzerinedir, insanlaşmak uğruna değil. Medyadaki hiçbir hakikatli söz, kedi köpek videosu kadar görüntülenme alamaz. Alsa da algoritma onun icabına bakar. Buna rağmen herkes kendi ağılına uygun içerikler üreterek, yeni bir varoluş zemini bulduğu vehmiyle yaşayıp gidiyor. Yaşamakla kalmıyor, etki grupları oluşturarak irili ufaklı savaşlara da girişiyorlar. Dijital cemaatler gevşek örgütlenmeler olsa da “Baş Demagog”un bir işaretiyle hızlıca kemikleşebiliyor, hatta mensupları “Baş Demagog”un gönüllü tetikçiliğini yaparak kendine bir tür kimlik ve aidiyet satın alabiliyor. Demokrasiler demagoglar olmadan yayılamıyor, ama bu yayılma kaçınılmaz olarak demagogların istediği yönde gerçekleşiyor. Demokrasinin kangrene dönmüş yaralarından biri bu, yani son yıllarda olup bitenlere şaşırmıyoruz. Demokrasi (halkın iktidarı) ile demagoji (halkın güdülmesi) ne zaman birbirinden ayrıldı ki şimdi ayrılsın? 

Teori bir çerçevedir, hayat bir dalgalanma. Dalganın çerçeveye temas ettiği noktalar ahlâkın ve hukukun konusu olur. Bugün elimizde teorik çerçeveler değil, ekran çerçeveleri var. Ahlâkî ve hukukî olana karar veren bugün bu çerçevelerdir. Ekranda görünenlerin temsili, teşbihi, tenzihi üzerine kafa yormaksızın doğrudan manipülasyon ve propaganda safhasına geçen bütün toplumlarda (tepeden inme modernleşenlerde) neyin ahlâkî neyin hukukî olup olmadığına medyatik kürsülerden karar verme eğilimi görülür. Bu sözlerime bakıp teori meraklısı biri olduğum sanılmasın. Benim derdim bir işin belli bir yöntem dairesinde yapılıp yapılmadığını sorgulamaktan ibarettir. Bir tür sahicilik talebi diyebilirsiniz. Cehaletimiz ne kadar koyuysa cesaretimiz o kadar yüksek oluyor. Bu da ya zonta ya züppe tiplerin doğmasına yol açıyor. Trafik işaretleri, hatta noktalama işaretleri konusunda bile bir standart tutturamamış Türk toplumunda entelektüeller senelerce göstergebilim konuştu. Ciddi ciddi. Yahut şiirde imge bahsini yetmiş yıldır açıklığa kavuşturamadan bugün yapayzekâ tabanlı dijital işlerin şiir olup olmadığını tartışıyoruz. 

Bana gelince, ben ekran karşısında çıldıranlardan değil uyuklayanlardanım. Sabah namazının düşmanı olan bu kötü alışkanlığımı terk edebilirsem kendimi insanlaşmaya doğru bir adım atmış sayacağım. Şiire, göstergebilime, ekranın hakikatine, kamusal alan tartışmalarının medya üzerinden aldığı yeni biçimlere sonra sıra gelir elbette.

Muhammed SARI (26 Ramazan 1447 - 16 Mart 2026)

HERKES HANGİ RUHU ÇAĞIRDIĞINA DİKKAT ETSİN

Mahkeme kararlarının alnında şu ibare yazardı: “Türk milleti adına!” Bu cümle ilk bakışta ruh çağırma ritüellerindeki gizemli sözleri hatırlatıyor. Çocukluğumuzun çizgi filmlerindeki “Gölgelerin gücü adına!” haykırışının da bu çağrışımda payı var elbette. Yargı(lama) gücünü elinde bulunduran kahramanımız bu söze ancak son çare olarak başvuruyordu, olur olmaz işler için asla kullanmıyordu. “Türk milleti adına!” alınlığı hâlâ kullanılıyor mu bilmiyorum. Kullanılmıyorsa da şaşırmam. 2002’den bu yana yaşananlar “Türk” ve “millet” kelimelerini o kadar çarpıttı, öyle törpüledi ki kullanılıyorsa bile içi boş bir serlevha olsa gerek. Hâlbuki hukukî bir hükmün keyfî ve mahreçsiz olamayacağına delil olarak bu ibare yeterdi. Bu memlekette doğru ve yanlış memleketin nomosuna (İslâmlığa) göre doğru ve yanlıştır, denmiş olunurdu. Bugün bir “göre”miz kaldı mı? Türk denen hayaleti gören işiten kaldı mı? Sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda herkes başka hayaletler nâmına ahkâm kesiyor, kurbanını o hayaletlere adıyor, o hayaletler adına para bastırıp hutbeler okutuyor. Çağırma seansları bittiğinde muhtemel ki hayaletlerden biri gelecek. Herkes gaipten neyi çağırdığına dikkat etsin.

Bir hayaleti ete kemiğe büründürüp beden sahibi kılan da siyasal bir güce dönüştüren de meşruiyet kaynağıdır. Hayaletler bir anlığına “varmış gibi” görünebilir ama varlığının şüphe götürmemesi için meşruiyetini ispat etmesi gerekir. Osmanlı en güçlü çağında dahi meşruiyetini gaza ve cihaddan alıyordu. Halkın bütün sıkıntılara rağmen ona itimadı da buradan kaynaklanıyordu. İşlerin yürümesi için meşruiyetin ve itimadın kaynağı -sureta bile olsa- aynı olmak zorundadır. Türk töresine göre “nâmına” hüküm verilen ile “uğruna” boyun eğilen aynı olmalıdır. Halk bugün olduğu gibi o zaman da nazarî tartışmalarla ilgilenmiyordu. Devletin başta (padişahta) ve sonda (kadıda) İslâm olup olmadığına bakıyordu. Böyle söyleyince halkın anlamazlığına, umursamazlığına imâda bulunduğumuz sanılmasın. En aşağı rütbedeki kadı, halkın gözünde “bile” edatıyla bile kızına kusur bulunamayacak evsafta biri olmak zorundaydı. Bu bakımdan halkın bir zamanlar yargı kriterlerinin çok yüksek olduğuna pekâlâ hükmedilebilir. Bu basit, yalın, acımasız kriterler sayesinde devlet hizada tutuluyordu.

Modern zamanlara geldiğimizde devlet yeni bir meşruiyet kaynağı, halk yeni bir itaat gerekçesi bulmak zorundaydı. Siyasi literatürümüzde meşrutiyetli, cumhuriyetli, tek partili, çok partili, darbeli, muhtıralı, koalisyonlu, ittifaklı gibi isimler alan bütün hercümerçlerin esas sebebi meşruiyet krizidir. Son yıllarda sıkça tartıştırılan anayasa, hiçbir zaman Türkler için bir meşruiyet kaynağı olma katına yükselememiştir. Gaza ve cihadın sağladığı meşruiyete kıyasla “anayasal meşruiyet” siyasal cebir hakkını ele geçirmiş olanların ürettiği ikincil bir çıktıdan, seküler bir teolojiden ibarettir. Devletin meşruiyet söylemi bugün “bir zamanlar yapmıştık, yaparsak yine biz yaparız”a kadar gerilemiş durumda. Fakat asıl sorun halkın artık bu söylemi satın alması, almak zorunda bırakılması, almak zorunda olduğunu sanmasıdır. Tüccarların icadı olan modern devlet geçimini sürekli “bir şeyler satarak” sağlamaya mecburdur, halk ise ayakta kalabilmek için iktisat etmek, sadece veya evvela hayatî olanı seçmek mecburiyetindedir. Alanın şu veya bu şekildeki rızası, zamanla satanı nimetten saymaya sebep oldu, oluyor. Türkiye’de devletin meşruiyet kaynağı ile milletin itaat gerekçesinin farklılaştığının anlaşılmaması, yani illüzyonun sürdürülebilmesi için muhafazakâr retorikler fasılasız şekilde devrede tutuluyor. Yapay zekâ destekli animatörler marifetiyle muhayyel devlet ve muhayyel millet el ele gösteriliyor.

Bütün beceriksizliklere, aksaklıklara rağmen illüzyon işe yarıyor. Çünkü seyirci bileti yansın istemiyor! Aktörler espri yapmadan kahkaha patlatmaya, aktris yüzünü asmadan ağlamaya hazır herkes. Hukuksuzluk ayyuka çıksa da halkın devlete atfettiği tarihsel değer hemen her defasında ayyukun üzerinden aşıyor. Minare kılıfa sığıyor, çünkü hırsız zorluk çekmesin diye mal sahibi minareyi dikerken kılıfını da bizzat diktiriyor. Devlete olan inancın milletin kendine olan saygısıyla ters orantılı konumlandırılmasını tartışamıyoruz bile. Bu yüzden yalanlar sinsice değil, gözümüzün içine baka baka söyleniyor. “Devletin bir bildiği vardır”dan ötesini bilmeyen, bilmek de istemeyenlerin memleketin mukadderatı hakkında söz sahibi olduğunu sanması, devletin bilgiye dayanmayan ve bilgi paylaşmayan yönetim tarzını pekiştiriyor. Devletin canına minnet! Fatih’ten beri böyledir zaten: Türkiye’de devletin temeli devlettir.

Türkiye’de devletin temeli devletse ve kimse bundan şikâyetçi değilse şizofreni hepimize bulaştığı içindir. Devletin kerametinin kendinden menkul olduğu kanaati bir kez yerleşti mi, bilhassa devlet içindeki kritik birimlerde şizofrenik yapılanmaların kapısı açılır. Her kritik birim kendi meşruiyetini kendi varlığından devşirdiğini düşünmeye, hatta zımnen veya açıkça bunu iddia etmeye başlar. “Kendine mahsus kanunu olmak ile “kanunda mahsus yeri olmak” birbirine karışır. 2002 öncesindeki düzen artıklarının “derin devlet”in varlığına inanması, işi ileri götürüp kendilerini “derin devlet” sanması, nihayet uluslararası güçlerin kuklası olduklarını acı acı anlaması veya hâlâ anlayamaması bu yaygın şizofreni sebebiyledir. Halk bu hususta daha korunaklıdır, çünkü bilgiden izole bir konumdadır. Halkı cehaleti korumaktadır! İhtilâl, iflas, işgal olmadıkça halkın bu bahislere uyanma ihtimali zayıflatılmış, uyanır gibi olsa bile bu bahislerde sağlıklı bilgilenme ve açıkça konuşma hakkı elinden alınmıştır. 

Korunaklı cehaletten kurtulmak, şizofrenik yapılanmalardan kurtulmak... Ruhumuzu kurtarmanın yolu buralardan geçiyor. Biz macera meraklıları gibi ruh çağırmıyoruz. Ruhumuzun sesini tekrar duymaya, duyurmaya çalışıyoruz. “Türk milleti adına!” bizim için gizemli ritüellerden alınma bir cümle değil, epik bir hitap. Tarihten gelip gaibe giden bu hitap cevapsız bırakıldığı takdirde meşruiyet ve hâkimiyet bahsinde bizi zillet ve mahkûmiyet bekliyor.

Muhammed SARI (6 Zilhicce 1446 - 2 Haziran 2025)

DEVRİMLERİN EN TATLI YALANI

Türkiye Cumhuriyeti, İstiklâl Harbi’ni veren insanların ülkü birliğine vararak kurduğu bir devlet değildir. Harp daha sürerken harbi sevk ve idare eden taraflardan biri şu veya bu şekilde kazanımların üzerine oturmuştur. O günden beri cephelerde kazanıp celselerde kaybetmek Türkler için olağandır. Hukuksuzluk olağandır. Tarihte kendi çocuklarını yiyen çok devrim görülmüştür, fakat kendi çocuklarınca yenen tek devrim Türklerinkidir.

Olağanüstü hâlin Türkler için haber değeri yoktur. Cumhuriyet kuruluş anından itibaren olağanüstü şartlar altında ömrünü sürdürmektedir. Savaşlar veya darbeler değildir Türkiye’nin olağanüstü hâlleri. Devletin bizatihi kendisidir, kuruluşundaki tarihsel ve kültürel yarılmadır. Bu varoluşsal yarılma yüzünden Türkiye’de egemenlerin ürettikleri veya istismar ettikleri bir olağanüstü hâl hukukundan söz etmek manasız. Aksine, kuruluştaki hukuksuzluğun dönem dönem ürettiği irili ufaklı egemen tiplemelerinden söz edilebilir. Bir siyasi veya bir sivil olarak yarılmanın ne tarafında olduğunuza göre şekillenir hayatınız. Çünkü ortada göstermelik bir “toplumsal sözleşme” bile yoktur. Devlet ilk andan itibaren vatandaşı kendisine ortak veya sahip olamayacak kadar uzakta, kendisinden kopmaya veya kendisine karşı çıkmaya izin vermeyecek kadar yakında tutmak suretiyle varoluşunun bir yarık, bir çelişki, bir hukuksuzluk üzerine kurulduğunu ispatlar. Onun ideolojisi milletin gerçeğine temas etmediği için, temas etmediği kadar steril kalır. Ama sterilliği onu kırılganlaştırır. Kendini antikordan koruyarak ayakta kalmaya çalışan bir bünye neyse bizde devlet odur.

Türkiye’de kurallar kaosun ardından gelmez. Türkiye’de kuralın, düzenin, kanunun kendisi kaotiktir. “Hukukî boşluk” kınanacak bir hâl değildir; bilakis, boşluklarından istifade edilebilen bir hukuk sistemi daha makbuldür. Böylece “hukuk dairesinin dışına çıkmak”la itham edilmeden hukuku ayak bağı olmaktan çıkarmanın yolu daima bulunabilmektir. Egemen bir yanıyla kanunun içinde, bir ayağıyla daima onun dışındadır. Bu Roma’da da böyledir, Emevî’de de, Osmanlı’da da. Dünyaya liberalizm dayatan ABD’nin, sosyalizm pazarlayan SSCB’nin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda faşizanları mumla aratması gibi. Batılı egemenler liberalliği ve sosyalistliği kendilerine tâbi olanlar arasındaki ilişkinin temel prensibi olarak dayatır, fakat bu prensipler kendisini bağlamaz. Liberalizmden ve sosyalizmden çıkış arayanları faşistleşmekle suçlar. Faşizmden, sosyalizmden ve liberalizmden esintilerle şekillenen Türkiye Cumhuriyeti ise aynı anda hepsiyle malul olan ve hiçbirinden istifade edemeyen dünyadaki tek yapıdır.

Türkiye’de egemen figürler milleti yönetmez, onu yöneten mekanizmayı işletirler. Bu sebeple millet ile egemenler arasında doğrudan değil, dolaylı bir ilişki vardır. Millet onu arzularını, özlemlerini, korkularını yansıttığı bir aynada görür; neredeyse muhayyilesinde yeniden ve yeniden tasarlar. Egemen de milleti kendine medyun ve meftun büyük bir kitle olarak tasavvur ederek hep o muhayyel anonimliğe hitap eder. İki taraf da birbirinin reel varlığını değil sembolik anlamını muhatap aldığı için özünde mutlu mesud bir ilişkidir bu. İki taraf da birbirini her yeni bağlamda yeniden üretebilmekte, yepyeni bir tarzda -oyun hamuru gibi, helvadan put gibi- şekillendirebilmektedir. Kriz patlak vermediği sürece ne egemen rolündekiler millet hayatında gerçekten neler olup bittiğiyle ilgilenir ne de millet egemen dediği şahısların aslî niyetini sorgular.

Devrimlerin en tatlı yalanıdır: Soylu tahakkümünün yerini halkın hükmü alacak! Hâlbuki ne dünyada ne Türkiye’de buna fırsat verilmiştir. Bugün paranın egemenliği altında yaşıyoruz. Sermayenin yarattığı soylu (soysuz) tiplerinden ve yığınlardan söz edebiliriz ancak. Eski moda despotizmlerin altını oyan sermaye destekli rasyonalizm ve diyalektizm, sonunda çok daha soyut ve şiddetli bir diktatoryanın zeminini hazırlamıştır. Yine de önceki egemenlik türlerinden farklı olarak sermayenin egemenliği hiçbir epik karakter arz etmez. Sermaye egemenliği halk tarafından sıkıştırıldığında soylulara ve sağcılığa; soylular tarafından sıkıştırıldığında halka ve solculuğa yanaşarak ayakta kalabilir. Sağ ve sol Hegelciliğin hukuk ve tarih felsefesi bu menfaat döngüsünün meşrulaştırılmasından ibarettir. Türkler bu döngüyü kırabilir. Türk milleti ve Türk seçkinleri sermaye egemenliğine karşı ülkü birliği ederek dünyaya bir çıkış sunabilir. Sahte eşitlikleri savunmak yerine gerçek eşitsizlikleri konuşabilirsek sahici bir tartışmanın yolu açılabilir.

Muhammed SARI (19 Şevval 1446 - 17 Nisan 2025)

NE MAYMUNLAR CEHENNEMİ NE ANDROİD MELEKLERİN CENNETİ

İnsanlık tarihi bütünüyle ahlâk-hukuk ekseninde şekillenmiş bir serüven. Ömürün ve tarihin gelgitleri içinde zaman zaman kutuplardan biri ağır basmışsa da bize asla diğer kutubu yok sayma hakkı verilmemiş. Şöyle de denebilir: Bütün hukukî yaptırımların ahlâkî bir temeli olmak zorundadır ve bir anlayışın ahlâk vasfı kazanabilmesi için “hakk (tabiîlik, doğruluk, yerindelik, kıvamlılık, ölçülülük)” kavramını merkeze almış olması gereklidir. Ahlâk kâinattaki oluş-bozuluşu ferden tecrübe etmenin hasılasıysa hukuk da bu oluş-bozuluşa uygun bir cemaat hayatı tesis etmenin yoludur. Allah’ın kâinatı yarattıktan sonra kendi hâline bıraktığına veya insan soyunu doğuştan günahkâr saydığına inansaydık ahlâk ile hukuk arasındaki bağdan bahsetmek imkânsız olurdu.

Bütün kritik kavramlar gibi ahlâk ve hukuk da her dönemde gevşemelere ve daralmalara uğramıştır. Dahası ve fenası, içlerine başka anlamlar zerkedilerek veya yerlerine başka kavramlar ikame edilerek çarpıklıkların yolu açılmıştır. Bugün hukuk denince akla öncelikle üniversitede tahsil edilen bir bilim dalı yahut devletin yargılama safahatını yürüten mekanizma geliyor. Bazen de gündelik siyasetin sığ tartışmalarında sığınılan o son soyut melce olarak adaletten, hukuktan bahsedildiğini işitiyoruz. Ahlâk(lılık) kavramı da günümüzde büyük oranda edepli terbiyeli olma, normlara uyma, merhametli davranmaya eşitlenmiş halde. Hâlbuki ahlâk bunları da kuşatacak yekpâre bir hayat yolunun adıdır. Ahlâkın neleri kuşattığı bilinmediğinde merhametten maraz doğması kaçınılmaz. Tıpkı masumiyet karinesine ve bağışlama esasına dayanmayan hukukun kıyım makinesine dönüşmesi gibi. 

Buraya kadar iyi, hoş. Fakat amacımız sırf hoş söz söylemek değilse ahlâkın kimin ahlâkı, hukukun neyin hukuku olduğunu sormalıyız. Bu bakımdan insanlık tarihinde üç büyük gelenek zikredilir: İbrânî gelenek, Hristiyan gelenek ve öncekilerin ahkâmından tahrif olmamış değerleri de içerecek biçimde nihaî ölçüleri koyan İslâmî gelenek. Son söz İslâm tarafından söylenmiştir. Modernlik son sözün üstüne söz söyleme hazımsızlığının adıdır. Bu yüzden dünya tarihlerinde 1500 yıllık İslâm’ı kast-ı mahsusayla es geçtiklerini görürsünüz. Modernler gelenekten kopuş retoriğiyle yola çıktılar. Dinî olmayan bir ahlâk öğretisi, ahlâkî değerlerin dışta tutulduğu bir hukuk sistemi icat ederek ortaya evrensel bir model koyma iddiasındaydılar. Esasen tüm yapılanlar İslâm’ı yok sayabilmek için İbrânî ve Hristiyan zihin dünyasının Yunan ve Roma gelenekleriyle aşılanarak güncellenmesinden, tarihte son sözü söyleme gayretkeşliğinden ibaretti. Hususen Protestan filozoflar ve Yahudi diasporası filozofları el ele verip projenin imkânsızlığını gözlerden gizlemeyi başardı. Aydınlanma felsefesi kendi içinde son derece doktriner kabullerle hareket ettiği halde dışarıya karşı diyalektik bir görünüm sergilemeyi bildi. İçi kendini, dışı bizi yakan Batı aşağı yukarı budur. İç yangınımız arttığı nispette biz de Batılılaştık. Kendi nefislerine zulmedenlerin başkalarına ahlâkçılık taslaması garabetine Batılılaştıkça şahit olduk. Ne türden bir kültürel ortamda yaşamaya zorlandıysak ancak onun çıkmasına, elden düşme versiyonuna sahip olabildik. 

Ahlâkın varlığını derinlere daldığımızda, hukukun varlığını sınırlara dayandığımızda duyumsarız. Yine de duyumsamak yetmez, onları başkalarınca yaşanabilir kılmak zorundayız. Ahlâkı ve hukuku mücerreden tahsil edebiliriz; fakat bunlardan ancak bir hayat tarzına dönüşmüşlerse, müşahhas bir kültür halini almışlarsa istifade edebiliriz. Ahlâkın özü olan merhamet fidesinin serpilebilmesi, hukukun temel idesi olan adalet güneşinin doğabilmesi için kültür denen toprağın, havanın, suyun temizliği hayatî önem taşır. Batı medeniyeti kendi ağacının meyve vermesine en uygun iklim şartlarını bütün dünyaya hâkim kılmak için önce felsefe ve bilimle tedbirler aldı, sonra askerî ve ekonomik müdahalelerde bulundu. Yeryüzünü istediği zaman ürün kaldırabileceği bir plantasyon halinde parselledi. Yaklaşık yüz yıldır kutuplarda, ekvatorda, vahşi batıda, uzak doğuda aynı kültürel ürünler hasat ediliyor. Böyle bir hasat vasatı yakalamak çok sıkı kontrol edilen entegre yapılar kurmakla, büyük eşitleyici teorilerle mümkündü. Bütün eşitleyici sistemler zulümdür, çünkü her eşitlemenin diğer ucunda bir eşitsizlik yatar. Batı insanlık tarihini kendine eşitledikçe, Batılı olmayanlara hayvanlaşma (ahlâksızlık) ve köleleşme (hukuksuzluk) dışında bir yol bırakmıyor.

Devran dönüp duruyor ve her dönüm noktasında bir karar vermek icap ediyor. Hayatımızı kendi sarsılmayacak ama herşeyi sarıp sarmalayacak olan bir şeyin üzerine yeniden kurmak zorundayız. Öyle bir denge bozucu, öyle bir dengeleyici bulmalıyız ki hukuk da ahlâk da kurtulabilsin. O şey “intikama hazır olmak”tır. İntikam ancak ahlâk-hukuk bağını gözeterek yaşayanların hakkıdır. İntikam ancak mazluma hayat bahşetmesi şartıyla hukukun ve ahlâkın kopmaz bir cüzü olabilir. İntikam almaktan korkan ruh şikâyetler ve bahaneler altında çürüyüp gider. Şartlarını haiz olmadan intikama yeltenenler önce ahlâkı ve hukuku yok etmiş olur. İntikamın amacı kahramanın pathos'unu tatmin etmek olamaz; amaç ahlâk-hukuk bağını mümkün kılan ethos'un tecelli etmesini sağlamaktır. Evet, adaletsizlik ve merhametsizliklere karşı gösterilebilecek en ileri ahlâkî tutum zalimlerden intikam almaktır. Adaletsizlik ve merhametsizlikten bîhaber olanlar ahlâken düşüktür, onu görmezden gelenler daha düşüktür. İntikam girişimleri başarısız olabilir; ama şuursuzluğu ve sorumsuzluğu seçenlerin huzurunun kaçırılması bile az iş değildir. 

Batı insanlığa hayvanlaşma ve köleleşme dışında yol bırakmıyor. Ne aşağılanmaya ne oyalanmaya daha fazla tahammül edebiliriz. Ne maymunlar cehennemini ne android meleklerin cennetini kabul edebiliriz. Bütün fantastik kurmacalar çirkin gerçekleri gizlemek içindir. Batılı dün kıtasal sömürgecilik için antropolojik kavram setini kullanıyordu, bugün küresel kontrol için teknolojik araç setini. İki durumda da görülmemesi istenen şey ahlâk-hukuk bağıdır. Bu bağa dair bir uyanış, bir kıpırdanış, bir girişim var mı yok mu? Dünya çapındaki mesele budur. Adalet yoksa merhamet söylemi sulugöz bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Merhamet yoksa adalet iddiası zorbalıktan öte anlam taşımaz. Batı’yı “tek dişi kalmış canavar” yapan ahlâk-hukuk nizamına karşı yalan-talan düzenini seçmesidir.

Muhammed SARI (1 Şaban 1446 - 30 Ocak 2025)