- Saatlerdir arıyorum, neredesin, yine hangi cehennemdesin?
- Merak etme anne yaa, yaşıyoruz işte, dünyadayız!
Metroda kulağıma çalınan bu telefon konuşması ana-oğul ilişkisinden çok, son kelimesinin çağrıştırdıklarıyla ilgimi çekti. “Dünyadayız!” Gündelik dilin mantığı ve rutinleri içinde böyle bir cümle kurma ihtiyacı hissetmeyiz. Şaka (joke, gioco) kastıyla söylemiyorsak tabii. Öte yandan “neredesin-dünyadayım” diyalogu ancak şaka olduğunda bir gerçeğin dolaysız ifadesine dönüşebilir. Normal şartlar altında “dünyada” değilizdir; evde, işte, sınıfta, tezgâhta, çarşıda, yoldayızdır ama “dünyada” değilizdir. Kast-ı mahsusayla “dünyadayım” dediğinizde artık salt bir mekânı değil, mekânda bulunuşu, hatta mekânda bulunan özneyi işaret ediyorsunuzdur. Odak, mekânın isminden ikâmete ve mukim olana kayar.
Mekân-bulunuş-özne… Farkı fark ettiğimiz ân bilincimiz bir durumdan başka duruma geçer. Sahici sözler bizi durduğumuz yerden öteye, olduğumuz mevkiden yükseğe taşır. Beklemediğimiz ânda yapar bunu. Çünkü hazırlıklı oluş yer değiştirmeye direnç göstermemize sebep olabilir. Açık hedef olduğumuz vakit hikmet içimize daha derinden işler. Sahici sözler bizi taşır, evet. Varlığımız, ayağımızın altındaki yerküre ve küre üzerindeki hayatımız bir ânda metafora dönüşüverir. Hayatımızı değiştiren sözler “değişik söylenmiş” sözler değil, bizi “yer değiştirmeye sevk eden” sözlerdir. Bu iki söyleme tarzı edebiyat ortak paydasında buluşsa da ikincisi bilhassa şiirin meselesidir. Şiirde metafor (düz değişmece) bulunup bulunmamasına aldırmayız, bir şey şiirse o zaten bir metafordur. Sizi bilincin uzayında bir noktadan başka noktaya taşır (meta-phorá). Ve taşırken başkalaştırır. İnsanın kendini bilmek ve bulmak için başkalaşmaktan başka çaresi yoktur zaten. Diğer deyişle: Şiirden her yere gidilir ve her yerden şiire gidilir. Bunlar büsbütün körlemesine, yönsemesiz gidiş gelişler değildir elbette. Derdimiz nazardan kalkıp manzaraya ulaşabilmektir. Nazarda kalmak, hele Yunus Emre’nin ifadesiyle “bir nazarda kalmak” şiirin edebiyat yapma heveslilerine terk ettiği işlerdendir.
İnsanların çoğu gibi şairlerin de ekseri “nazarda kalmış” kimselerdir. Dünyada takılıp kaldıkları hâlde gitmenin edebiyatını yapmaktan kendilerini alamazlar. “Neredeyim” sorusunu soranlar “bir nazarda kalmayıp” sürekli seyrüsefer eyleyen, urûc eden şairlerden çıkar hep. Fakat şairâne ikâmet (“ben neredeyim?”) şairlere has kılınamaz. Hepimiz neredeysek orada bulunuşumuza açıklama getirebilmek zorundayız. Kalmak veya gitmek kişinin kendi bileceği iş, ancak herkes nerede bulunduğunu açık seçik bilmek zorunda. Özellikle de kendilerinden söz-eylem bütünlüğü beklenenler. Vaiz kürsüde, hoca sınıfta bulunuşunun anlamı üzerine kafa yoruyorsa “şairâne mukim oluş”un eşiğine varmıştır. Eşik diyorum çünkü alana adım atabilmek, mabedleri ve sınıfları dolduranların beklentileriyle bağlantılıdır. Sen ne vermek üzere geldin, onlar ne almak istiyorlar? Bu sorulara ortak cevap verilebildiği kadar şiire açık ortam doğar. Arz edilenle arzulanan birbirini karşılamıyorsa orada bırakalım şiiri, insanî ilişkiler bile olgunlaşamaz.
Modern şiir zaten çiğlikten, hamlıktan, sığlıktan şikâyetin şiiridir diyebilirsiniz, doğrudur. Asıl korkulması gereken, şikâyetin dillendirilmesinin bile anlamsızlaştığı ortamdır. İsteklerin çatıştığı değil, isteksizliğin baş gösterdiği ortamdır. Böyle bir ortamda bırakın ham ilişkilerden şikâyeti, en temel insani ilişkileri tesis etmek bile mümkün değildir. Bugün sanatın, dinin ve eğitimin ortaklaştığı husus hevessiz ve hayretsiz kitlelere söz söyleme zilletine katlanıştır. Ne var ki “şairâne ikâmet”in, yani “dünyada bulunuşu derinden duyumsama”nın kıymeti de böyle zamanlarda belli olur.
Muhammed SARI (25 Zilka’de 1447 - 11 Mayıs 2026)