Şairlerin bir hayatı yok artık. Şairâne hayatlar vardır şüphesiz ama o kendine mahsus aurasıyla dikkat çeken “şair hayatı”ndan eser kalmadı. Şairler başta edebiyat olmak üzere hayatın cari bütün alanlarından çekilmiş, meydanı “belles lettres” heveslilerine ve “dolce vita” düşkünlerine bırakmış görünüyor. Varlığı bir(ilerine) dert olan “şair hayatı”nın yokluğu ayrı bir dert. Baştan aşağı nazımla yoğrulan bizimki gibi kültürler için kıyametin habercisi dense yeridir. Fakat haber yeni değil. 20. asrın ortalarından beri küresel çapta yürürlüğe konan şahsiyetsizleştirme operasyonlarından en büyük zararı şairlerin gördüğü biliniyordu. Bugünkü toplum hayatının bırakalım şiirli ve şiirle olmayı, toptan şaibeli oluşu yarım asırlık tercihlerimizin kaçınılmaz neticesi. Şairlerin varlığından haberdar olma konusunda zaten sınıfta kalmış bir toplumuz, hiç olmazsa yokluğunun farkına varalım. Belki bu sayede tarihsel uzayda bir noktaya tutunabilir, “bu gidiş nereye” diye sormayı akledebiliriz.
Şairin hayatını sayısız bileşenli psiko-sosyal süreçlerin ve biyo-kültürel yapıların biçimlendirdiğini biliyoruz. Yok olmaya yüz tutmasının da buralardan başladığı tezine sanırım kimse itiraz etmez. Yaşayış, itibar ve zanaat bakımından şair nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bazen ideolojik ve enformatik zehirlenmeye, bazen kültürel ve politik kıtlığa maruz kalışı yüzünden. Sistem bu kategorize edilemeyen mahlûku bir an önce tabiat tarihi müzesindeki yerine postalamak için gün sayıyor. Şairin kendine mahsus bir hayatı olduğunun bilinmesi bile küresel sistemin tanımlayıp formatladığı değer yargılarının sorgulanır hâle gelmesine yetiyor çünkü. İşlerin başka türlü de olabileceğini, giderek başka türlü olması gerektiğini ancak şairin başka türlü olan yaşayışından sezebiliyoruz. Bu başkalık onu bazen tarihöncesinden kalma bir mahlûk gibi gösterse de gerçek böyle değildir. Evet, kalabalıkların ummanına dalıp nefesini tutacak kadar büyük solungaçları, çılgın kalabalıktan uzaklaşıp onun fevkine çıkacak kadar büyük kanatları var gerçekten. Şair araştırmasını böyle yapar. Dalıp çıkarak, uçup kaçarak. Ama ne balık ne kuş olarak. Gözünü su ve hava ufkundan ayırmayan bir kara canlısı o. Dolayısıyla hava, su ve bilhassa karadaki kirlenmeden ilk etkilenen de odur. Onun “hayatta oluşu” değil “kendine mahsus hayatının oluşu” toplumlar için bir tür sıhhat göstergesi sayılır.
“Önce şairin hayatı” sözü aslında bir önem sıralaması belirtmiyor, çünkü yerine başka bir şey konulamaz olanı (hayatı) kıyasa konu edemeyiz. Öyleyse “sadece hayat, hep hayat” desek, şairin hayatını şart koşmasak olmuyor mu diyebilirsiniz. Hayır, olmuyor. Hayatımız birçok bileşen sayesinde “insanî hayat” olma vasfını kazanıyor ve sanat bu bileşenlerin en önemlilerinden biri. Daha önemlisi Türk kültürü, Türk tarihi, Türk dini dahi şiir üzerinden kavranmışken “şiirsiz bir Türklük mümkündür” demek “hayatsız bir hayat mümkündür” demeye gelir. Hayatımızın hayatsızlığı doğrudan hayat savunusu yapmayı zorlaştırıyor. O, serbest uçuşlar ve dip dalışlarında bir hayat keşfedebilirse bir gün, bir yerlerde hepimiz için hayat imkânı vardır diyebiliriz. Onun aşırılıkları yeni toplumsal vasatı, yeni hayatın optimumunu keşfetme yolunda bir öncü girişim anlamı kazanır. Bu yüzden bir sıhhat şartı olarak “önce şairin hayatı” diyoruz. Bu inceliğe dikkat etmeyenler (ki dikkat, ölümcül bedellerle kazanılan bir melekedir) “önce şairin hayatı” denilmesine bakıp kerameti şairde aramaya başlar.
Gerçek şair kerameti “kendinde arayan” ama “kendinden bilmeyen” kişidir. Bir şair bu ayrımı yapabildikçe kendine mahsus bir hayata sahip olur. Bir hayatı oldukça bir şiiri de olur. Hâlbuki vaktiyle hayat yoluna bir şiiri olsun diye çıkmıştı şair. Zamanla, şiir yazdığı için şair olduğu yanılsamasından kurtulup şair olduğu için şiir yazdığı bilgisine uyanır. Sebepler ve sonuçların yer değiştirmesi gerektiğini fark ettikçe kerameti kendinden bilemeyeceğini de anlamaya başlar. İşaretlerin dış dünyada olduğunu ama doğrulamaların iç dünyada yapıldığını görür. Bu yüzden şair en çok iç sesinin tesirinde yol alır. Sözü önce kendini bağlar. Kimliği kişiliğinin, şiiri yaşayışının bir yansımasıdır. Hususi bir iç hayatı olmayan şairlerin kimliği ve kişiliği arasında yarılma kaçınılmazdır. Kişiliklerini kimliklerine, yaşamsallığı metinselliğe kurban ettiklerinde belles lettres ve dolce vita galip gelmiş olur.
Şair kend’özünden coşar, metinden değil. Kişilik sahibi şair şiirini kupkuru taşı terlete terlete damıtabilir. Ve damıtılmış olanı nerede görse tanır. Kişiliğine özen göstermeyenlerin önüne değme şiir servis edilse ne olur, kıymetini takdir edebilir mi? Tersi de doğrudur: Popüler onay mekanizmalarının meşhur edip önüne koyduğu çiğliği şaire şiir diye “yediremezsiniz.” Konu sanat ise dış dünyadaki alâmetleri bir noktaya kadar dikkate alabilirsiniz. Bütün iş, iç doğrulayıcılardadır. Şairim diyen birinin iç doğrulayıcı melekeleri (murâkabe) gelişmemişse dış dünyadaki alâmetler neye yarar? Alâmetler dilsizdir, keramet onların “dile geleceği” bir iç hayata sahip olunmasındadır. Metnin (ve alâmetlerin) arkasında yazar olarak ve karşısında okur olarak sahici bir persona yoksa anlam da (keramet de) yoktur. O yüzden, önce şair! Önce şairin hayatı!
Çoğu zaman pek de şairâne olmayan bir hayattır şairinki. Cevr ü cefadan ibarettir. O, şuuru (sanat-hayat bağdaşıklığını) seçerek zaten en büyük fedakârlığı yapmış, piyasanın ve beynelmilel olanın peşinden koşmayacağını baştan ilan etmiştir. Ondan daha fazlasını isteme hakkımız yoktur. Hele bu fedakârlığı küçümsemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. En serbestiyetçi zannedilen şairlerin bile içinden kıskanç bir ejderha çıkmasının sebebi budur. Şaire “Bana ne senin hassasiyetlerinden?” dediğinizde alacağınız en hafif cevap “Canın cehenneme!”dir. Evet, şairler canınızı cehenneme gönderebilir. Sadece buna bakarak bile onların neden peygamberler gibi olamayacağını anlayabilirsiniz. Sabırlarının sınırı vardır (ama bakarsınız mahşere kadar bekleyebilirler de), meseleleri her an şahsîleşebilir (fakat kendilerine menfaat temin etmeye asla yanaşmazlar), gönüllü olarak üzerlerine aldığı sorumlulukları kimseye hesap vermeden sırtlarından atabilirler (veya gam yükünü gıkını çıkarmadan taşıyabilirler). Çelişkili mi görünüyor? Çelişkiyi üstlenmek dışında bir yol olsaydı şairlere ihtiyaç duyulur muydu?
Muhammed SARI (4 Zilhicce 1447 - 21 Mayıs 2026)