KARİZMAYLA KARIN DOYMAZ

Birkaç ay önceki bir yazımda pragmatizmin altın kuralını hatırlatmıştım: “Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir. Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez!” Geçtiğimiz haftanın hadiseleri muvacehesinde buna küçük bir ekleme yapmam gerekiyor: “Bir hareketin lideri olduğunuzun ve kitlenize hâkim olduğunuzun göstergesi onlara açıkça ihanet ettiğiniz hâlde gücünüzden hiçbir şey kaybetmemenizdir.” Ne demek bu? Kitle, liderde bir hikmet bulduğu için mi? Hayır, hiç de değil. Liderle ile kitlesi ortak menfaat ilkesine göre hareket ettikleri, yani tencere yuvarlanıp kapağını bulduğu için birbirlerini eleştirme haklarından zaten feragat etmişlerdir demek. Bu, işin psikolojik tarafı. İşin bir de teknik yönü var. Liderlik sadece kendi kitlenizi değil muhalif kitleyi de yönetebilme kabiliyetinize bağlıdır. Türkiye özelinde söylemek gerekirse: Yüzde 51’i toplamanın yolu yüzde 49’u dağıtmaktan geçiyor. Türkiye’de siyasal liderler zaten kendi kitleleriyle açık bir al-ver ilişkisi kurarak o kısmı garanti altına almıştır. Geriye muhalif kitleden ne koparılabileceğinin stratejisini kurmak kalmıştır.

Liderlerin kendi kitleleri tarafından “aşkın” özelliklerle donatılması resmî dokunulmazlıklarından daha önemlidir. Fakat gerçek liderler, resmî yetkilerinin ötesinde “etkin” bir figür olmalarıyla bilinirler. Bu iki ucu bitiştiren herkes ikbal kapılarını ardına kadar açmış sayılır. Gerçek lider nerede resmî dokunulmazlık nerede ilâhî erişilmezlik zırhına bürüneceğini, ne zaman duhûl ne zaman urûc edeceğini en iyi bilendir. Resmî anlatıya göre dörtte dört yapabilen (aşkın ve dokunulmaz, yetkili ve etkin) tek figür Mustafa Kemal’dir. Son çeyrek asır bu anlatıya bir alternatif oluşturdu mu yahut rekorun egale edilmesi mi söz konusu, bunu konuşmak için henüz erken. Belki de hiç konuşulamayacak. Çünkü gelen her yeni lider devr-i sâbık yaratmamak şartını kabulle göreve başlayabiliyor. Duvarın üzerinde kat kat sıva var. Liderlik duvarı sıvamakla olmaz, göz boyamak da bilinmelidir. Ki son çeyrek asrın siyaseti en çok bu yönüyle anılmayı hak ediyor.

Göz boyamayı bilmeyen siyasetçi… Böyle bir mahlûk var mı bilmiyorum. Varsa dahi onu sistemden önce kitleler bizzat alaşağı eder. Kitleler, bir demet gül veremeyeceğini bilse bile liderden kendilerine gül bahçesi vadetmesini bekler. Kitleler, dişil karakterdedir anlayacağınız. “Kerim devlet” yahut “devlet baba” yakıştırması boşuna çıkmamıştır. Kemal Tahir “devlet ana” derken kitlelerin cinsiyetini dikkate almış mıydı bilmiyorum, eğer aldıysa kendi devlet tanımı gereği kitleleri de “mert” olarak kabul etmesi gerekir. Resmî ve pürüzsüz tarih anlatısına karşı şairâne ve ters yüz edici tarih anlatısı... Son çeyrek asrı ilginç ve bir o kadar karmaşık kılan, bu anlatıların birbirini tamamlar hâle getirilmiş, giderek bir tür üst anlatı kurulmuş gibi görünmesidir. Bu kadar zıt kutupların birleştirilebilmesi (en azından çatışmamak, kendilerine tanınan alandan taşmamak varlığını sürdürmesi) ancak dörtte dört yapan bir liderle ve asıl önemlisi, onun şahsında kendini kesintisiz ve eskisinden daha güçlü biçimde tazeleyen devlet idesiyle mümkündür.

Bilindiği gibi Weber üç liderlik tipi teorisinde resmî, geleneksel ve karizmatik liderliklerden bahseder. Türkiye’deki siyaset yorumcuları bu kategorizasyona sık sık atıf yaparak Tayyip Erdoğan’ı karizmatik lider olarak tanımlamayı sever. Tıpkı Mustafa Kemal’e atfedilen karizma gibi. Ne var ki ben bu iki figürün temel vasıflarının pragmatizm olduğuna inananlardanım. Bence ikisi de “karizmayla karın doymayacağı”nın farkında oldukları için diğer liderlerden ayrı bir yer edinebilmiştir kendilerine. Şartlar neyi gerektiriyorsa o görünüme bürünebilmek liderliğin en güçlü silahı olarak görülüyor. Kasım 2002’den Mayıs 2026’ya kadar Erdoğan’ın tam da bunu yaptığını görüyoruz. Erdoğan sadece kendi kitlesiyle (%51) ilgilenseydi üç kategoriden birine veya ikisine müracaat etmesi yeterli olurdu. Fakat o muhalif kitleyi de (%49) etkisi altına almaya çalışarak kendi iktidarını koruma (ve yeni üst anlatıyı kurma) adına en akılcı adımları atmaktan geri durmuyor.

Evet, Tayyip Erdoğan iç ve dış kamuoyunda resmî liderlik unvanlarını (seçilmiş cumhurbaşkanı, başkomutan, parti genel başkanı) ve bunların tanıdığı yetkileri sonuna kadar kullanıyor. Sadık seçmenlerinin ve müzmin muhaliflerinin gözünde o geleneksel bir lider (reis, milletin adamı, uzun adam). Dostlukları ve düşmanlıkları yazılı olmayan bir ilkeler sistemine dayanıyor. Taraflı tarafsız birçok yorumcuya göre ise Erdoğan karizmatik liderliğe özgü özellikler (seçim kompetanı, dünya lideri, kurt siyasetçi) gösteriyor. Dönemden döneme, yani gündem hangisini gerektirirse, rollerine münavebeli olarak bürünebiliyor. Bunlardan ilki müesses düzen gereğince, ikincisi toplumun kolektif şuuraltına hitaben, üçüncüsü ulusal veya uluslararası özel durumlarda devreye giriyor. Yürünen çeyrek asırlık yolun karakteri üç liderlik algısını da elde tutmaya icbar ediyor onu. Çünkü biliyor ki bütün değişim teranesine rağmen devlet hâlâ “o devlet”, millet hâlâ “o millet”, dünya hâlâ “o dünya”dır; boşlamaya gelmez. Bu sacayaklarından birini bile ihmal ettiğinde meşruiyet, oy ya da itibar kaybı yaşayacağını biliyor Erdoğan. 

Buna mukabil, muhaliflerin liderlik özellikleri evlere şenlik. Erdoğan İBB başkanlığı yıllarında sistemin karşısına geleneksel kodlarla çıkmış bir figürdü. Muhalifler, onun karşısına sadece resmî (seçilmiş) adaylarla çıkmanın işe yaramadığını 2002-2015 arasında defalarca gördüler. Sayısız yenilgiye rağmen muhaliflerin kodları başka türden bir aday çıkarmalarına imkân vermedi. Bu süreçte Erdoğan geleneksel unvanlarının yanına resmî sıfatları ekleme fırsatı buldu. 2016’dan sonra Erdoğan’ın karizmatik liderlik vasfı da genel kabul görünce muhalefet açısından çetin bir varlık-yokluk mücadelesi başlamış oldu. Ne resmî yetkileri vardı ne gelenekle bağları kuvvetliydi ne karizmatiktiler. İyi düşünülmemiş, inandırıcılıktan uzak, aceleci hatta tuzak olduğu çok aşikâr kampanyalarla doğrudan “karizma” konseptine odaklanmayı seçti muhalefet. İmamoğlu gibi bol defolu bir karakteri parlatan reklam kampanyalarına girişti. Bir an önce “karizmatik liderlik” safhasına atlamak istemeleri onları olmadık hatalara itti, zorlama rollere soktu, rasyonel ve tarihsel faktörleri algılayamayacak kadar halüsinatif bir atmosferde siyaset yapmalarına sebep oldu. Resmî ve geleneksel liderlik referansları zayıf olan bir adayın doğrudan karizmaya oynaması normal şartlarda müspet netice vermez. Fakat son 10 yılda seçmen sosyolojisinin iktidar aleyhine değişimi İmamoğlu’na imkânsız bir sıçrama yapma, o imkânsız atışı yapma fırsatı sunuyormuş gibi hava yarattı. Elbette bu, yeni seçmen kitlesinin de resmî ve geleneksel kodlardan kopuk olduğunun, hızlı kazanç (karizma) peşinde koştuğunun bir işaretiydi. İlk bakışta yine bir tencere-kapak uyumuna doğru gidildiği izlenimi ediniliyordu. Yeni seçmenler için karizma önemliydi, altının dolu olması (resmî ve geleneksel kodlarla uyumluluğu) değil. İBB’nin el değiştirmesi Erdoğan (devlet, dünya sistemi) için işaret fişeği oldu.

2023’ten sonraki gelişmeler İmamoğlu’nun önünü yasal olarak kapattığına göre muhalefetin elinde sadece geleneksel lider kodlarına uygun figürler bulma yolu kalıyor. Bu konuda sol muhalifleri Türk kültürüne yabancılaşmış zihniyetleri, sağ muhalifleri ise dar kitle tabanları engelliyor. Yakın tarihte resmî liderlikten geleneksel liderliğe yükselebilen figürler Ecevit, Demirel, Özal (gazeteci, mühendis, ekonomist) idi. Geleneksel liderlikten gelip resmiyete geçmeleri engellenenler arasında ise Türkeş, Yazıcıoğlu, Erbakan (başbuğ, alperen, mücahid) üçlüsünü sayabiliriz. Erdoğan bu eğilimlerin hepsini, elbette Bahçeli’nin şahsında dünya sisteminin özel yardımlarıyla, kendi havuzunda toplamayı bildi. Bahçeli’nin destek vermediği bir Erdoğan resmî veya geleneksel lider kategorisinde yıllar önce takılıp kalabilirdi. Bahçeli içerideyken dışarısı, dışarıdayken içerisi için çalışarak hem bu sıra dışı dengenin sürmesini sağlayan bir mekanizma oluşturdu hem de Erdoğan’ın kariyer hikâyesi üzerinden Türk devletinin transformasyonuna giden yolu açtı. Acaba devlet-millet-lider üçgeninde işler nasıl bir sona varacak?

Elimizde ne var bakalım: Her karizmanın arkasında bir mekanizma var, burası kesin. Olanca dişil karakteriyle kitlelerin son sürat sekülerleştiği de şüphe götürmez. Önceki formu hakkında ciddi bilgi sahibi olmadığımız devletin alacağı yeni form da sır değil. Daha doğrusu, formu önemli değil; devlet devlettir, özü değişmez! Eee, netice? Netice-i kelâm, kurban bayramınız kutlu olsun!

Muhammed SARI (10 Zilhicce 1447 - 27 Mayıs 2026)