TEORİLERİ VE KURUMLARI DOĞRULAMAK

Dünyanın gerçekte ne olduğu, insanların dünyaya bakarken ne gördüklerinden bağımsız düşünülemez. Varlığa anlam katan ve anlama bir form giydiren bu iki yönlü bakıştır. Dünyaya bakmayan, dolayısıyla görmekle işi olmayan insanlar çoğunlukta olsa bile iki yönlü bakış öneminden bir şey yitirmez. Bir kişi bile bakma zahmetine katlanıyorsa dünya “vardır.” Dünyaya gerçekten alıcı gözle bakıp da onu göremeyen yahut ondan bir şeyler göremeyen var mı? Görülecek şeydir dünya. Evvela bakma zahmetine katlanılmalı. 

Çekik, kısık, şişmiş, kanlı, uykusuz, dinç veya yorgun gözlerle bakarız dünyaya. Kimileri çizgileri, kimileri renkleri, kimileri hareketleri, kimileri nesneleri, kimileri ıssızlığı, kimileri kalabalığı görür. Benim altları morarmış, fersiz gözlerimle dünyaya baktığımda gördüğüm birtakım kategorilerdir. Bilme ve eyleme kategorileri. Hatasız genelleme olmadığını bilsem de dünyaya baktığımızda dört ana kategori görebileceğimizi düşünüyorum: din, sanat, bilim ve siyaset. Bilinen insanlık tarihinin bu dört kategori etrafında şekillendiğine inanıyorum. Şayet Kur’ân inmeden önceki çağlarda önce yaşasaydım bu kadar iddialı konuşamazdım. Benim gözümde, Kur’ân’la birlikte hadiselerin seyrinde hangi bilme ve eyleme kategorilerinin belirleyici olacağı sarahat kazanmıştır.

Bir yerde kategoriler belirginleşmişse aralarında çeşitli ittifak ve çatışmaların yaşanacağını beklemek akla uygun. Hümanist bakış açısı etkisini hissettirene kadar dört kategorinin görece uyum ve uzlaşma içinde oldukları söylenebilirdi. Hümanizmin itikadî, bediî, fennî ve siyasî değer yargılarına vurduğu darbe klasik değer hiyerarşisini de altüst etti. Alttaki bilim ve siyaset, üstteki din ve sanata galip geldi. Bu, bilim ve siyasetin kendi aralarında iktidar mücadelesi yaşamadığı veya din ile sanatın her hususta iyi anlaştığı anlamına gelmiyor elbette. Hümanizm; din ve sanata karşı etkin rol üstlenmeleri şartıyla bilim ve siyasetin kendi aralarındaki sürtüşmelerine müsaade etti. Aynı hümanizm, din ve sanat alanlarını ne bilim-siyaset bloğu karşısında ne kendi aralarındaki ilişkilerde ne de iç meselelerinde rahat bıraktı. Daha ileri adımlar da atıldı: Bilim ve siyaset kurumları işledikleri cinayetlerin bazen meşruiyetini bazen de mazeretini din ve sanattan devşirme kurnazlığı gösterdi. Zalim sultanlar dinin otoritesini dünyevî emellerine perde edindi, cani bilim adamları bilimin yöntem saplantısına sanatın başıboşluğunu gerekçe gösterdi. Tüm bu taktik ve stratejik müdahaleler bugünkü parçalı ve çatışmalı görüntüyü ortaya çıkardı. Aynı kampta uyuyanlar birbirinin huyundan da suyunda da etkilenip benzeşir oldu. Karşı kamptakilerle zıtlaşan yönlerini hiç olmadığı kadar sivriltip tehditkâr hâle getirdi.

17. yüzyıldan bu yana bilim ve siyaset benzeşmeye devam etmektedir. Bugün artık bilim ve siyasetin kendilerine özgü katı yapıları, sivri köşeleri, kırmızı çizgileri var. Örneğin belli bir bilgi aristokrasisine tâbi olmadan modern bilimin mabedine kabul edilmeniz mümkün değil. Aynı şekilde siyaset yapabilmek, özellikle de kurumsal siyaset yapabilmek için kimi güç odaklarının çıkar tanımını benimsemeli, hatta bu konuda son derece kıyıcı davranarak kendinizi ispat etmek zorundasınız. Bilim ve siyaset elitlerinin suç birliği bu keskin ön şartlar sayesinde tesis ediliyor. Modernliğin sebep olduğu çatlak sebebiyle bilim ve siyasetin karşı safında din ve sanatın yer aldığı kabul ediliyor dedik. Din ve sanatın da birtakım şartları, çizgileri var. Fakat bunlar aslî vasıflarını anlamak için yeterli değil. Belirgin “kabul ritüelleri” ve “çıkış yaptırımları” yok çünkü. Kişi kendini nereye ait hissediyorsa orada kabul ediliyor. Din ve sanat için esas olan mutezil (yolsuz) ve inestetik (yersiz) olmamaktır. Ezcümle dini ve sanatı dışarıdan bir gözle bir yere kadar tanıyabilirsiniz. Doğrudan bireyin tecrübesine dayanmaları onlara ancak “içeriden bir nazar”la bakmayı zorunlu kılar. 

Bilim ve siyaset tam da “göründükleri gibi”dir, katıdır. Katılıkları sebebiyle dokularına nüfuz edemezsiniz, ancak kapılar içeriden açılırsa girebilirsiniz. Bilim ve siyasetin suç birliğinin temelinde mutlak egemenlik iddiaları vardır. Ve bir uzlaşma, anlaşma, işbirliği söz konusu olacaksa bu ancak hegemonyalarını tanıyanlarla tesis edilebilir. Egemenliği tanımayıp müesses iç nizamı (raconu) bozabilen ve yeni bir dizge vaz edebilenler yeni hegemondur, anlaşmayı bozmaya güç yetiremeyenler ise kurban olur. Galip-mağlup döngüsü her şeyi belirler. Siyasette birilerine kavuk sallamadan başkalarına parmak sallayabileni görmedim. Bu yiğitliği gösterdiği söylenenlerin hepsi erkenden rahmetli oldu. Bilim mabedinde de işler aşağı yukarı bu şekilde işler. Bilimsel paradigmalar uzun ve son derece kanlı mücadeleler neticesinde kuruldukları için ancak daha kararlı ve kanlı bir başka müdahaleyle değiştirilebilir. Aksi takdirde her bilim insanı mevcut paradigmanın kabulleri içinde iş görmek durumundadır. Uyumlanamayanlar, lisansları veya saygınlıkları ellerinden alınarak mabedden atılır. Çabuk unutuyoruz, COVID’i hatırlayın.

Din ve sanat “göründükleri gibi olmayan” alanlardır. Sınırları, kapıları, geçitleri tutan resmî bekçileri yoktur. Daima açık kapı politikası uygulanır. Tabiri caizse meydan boş bırakılır, kapılar kilitlenmez, kimlik sorulmaz. Din ve sanat alanına girmenin zorluğu kişinin aynı zamanda kendi iç dünyasına doğru bir adım atması gerekliliğinden kaynaklanır. Girdim denilerek girilebilen alanlar değildirler. Bilim ve siyaset gibi somut alan hâkimiyeti güdüsüyle hareket etmezler. Güçleri görünmezliklerindedir ve bu sayede zor zamanlarda güç birliği yapabilmektedirler. Din ve sanatın şart koştuğu iç görüden mahrum olduğu hâlde sözcülüklerini üstlenme cüreti gösteren çok insan vardır. Onlara sorarsanız içeri girmekle kalmamışlar, dışarıdakilere karşı bir temsil görevi de üstlenmişlerdir. Hâlbuki dini ve sanatı hiçbir kişi ve grup doğuştan veya ilanihaye temsil edemez. Din ve sanatın iktidarı bu mânâda hep görünmezdir. Kaderin cilvesine bakın ki bilim ve siyaset katı bünyesinden sürekli zorbalar ve nobranlar çıkarırken; din ve sanat da iktidarlarının görünmezliğinden istifade eden münafıklar ve sahte peygamberlerle uğraşmak zorundadır.

Felsefenin bu çatışmada üçüncü taraf olduğunu sanmıyorum. Felsefe, yukarıdaki nizalı tarafların dışında durmayı tercih etmiş ama çoğu kez tarafların kendini haklılaştırma misyonunun aracı hâline gelmekten kurtulamamıştır. Sicili asilleri bırakıp gâsıplarla iş tutmakla sık sık lekelenmiştir. Felsefenin kadim geçmişte din ve sanat ile bütünleşik başlayan serüveni 17. yüzyıldan itibaren tamamen siyaset ve bilimin boyunduruğuna girmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tablonun değiştiğine dair bir emare yok henüz. Bugün alt dallarına ayırmaksızın felsefe diye yekpâre ve katışıksız bir nosyondan bahsetmek imkânsız. Tarihte de saf manada bir felsefe (felsefe için felsefe) yapma geleneği olduğu tartışılır. O yüzden felsefeyi temel düşünme becerileri (tefekkür, teemmül, tedebbür, tezekkür…) kategorisi olarak konumlandırıyorum. Felsefenin, insanlığın iç görü ve dirayetini yeniden kazanacağı aslî alanlardan biri olma vasfı taşıdığını düşünmüyorum. Felsefe zaman zaman mükemmel bir eşlikçi olabilir ama asla bir öncü değil. Felsefe metbû rolü oynadığında saptırıcı, tâbi olduğunda destekleyici bir tesir yaratıyor.

Tâbi-metbû ilişkisi dört majör alanın her birini farklı etkiliyor. Bilim ve sanatın başat rol olma iddiaları daha çok kendi aralarındaki rol çalma ithamı yüzündendir. Ne eskiden sanatın ne bugün bilimin mutlak ve müstakil hâkimiyetinden bahsedebiliriz. İkisi de kendilerini himaye edecek dinî ve/veya siyasî bir otoriteye ihtiyaç duymuştur daima. Asıl mücadele dinin mi siyasete, siyasetin mi dine tâbi olacağı sorusunda düğümleniyor. Felsefenin bakışımında tarih diye bir disiplin yer alıyorsa biraz da bu mücadelenin anlatısına ihtiyaç duyulduğu için vardır. Tarih ve felsefe en temelde din ile siyaset arasındaki mücadelenin nakilcileri ve yorumcularıdır. Biri “olan”, diğeri “olması gereken” zaviyesinden bakarak din-siyaset çekişmesini enine boyuna irdelerler. İslâm siyaset felsefesinde “din asıldır, devlet onun fer’îdir” düsturu zikredilse de İslâm tarihi anlatısı devlet adamlarının etrafında şekillenmiştir. Görüldüğü üzere hatlar hep çapraz bağlanagelmektedir, asimetrik bir mücadele prensibi hep yürürlüktedir. Mesele, felsefenin yansıttığı gibi ilkelerin münazarası yahut tarihin yansıttığı gibi şahısların mücadelesi düzleminde gerçekleşseydi egemenlik tartışması bir biçimde çözüme kavuşurdu. Fakat gerçekçi bir nazarla bakarsak gerçek iktidar mücadelesinin ilkeler ile şahıslar arasında cereyan ettiğini görürüz. En büyük zorluk da bu asimetriden doğmaktadır. Şayet değer yargılarınız ilke ile şahıs arasında bölünmeye uğramışsa düşünme-eyleme birliğine ulaşmanız imkânsızlaşacaktır.

İlkeler ve şahıslar arasındaki asimetrik iktidar mücadelesi beraberinde yine asimetrik ittifaklar getiriyor. Modern zamanlarda bilim adamı ve devlet adamlarının yakınlaşması, dindar ile sanatkârın birbirine yeniden bağışlayıcı nazarlarla bakması din-siyaset (ilke-şahıs) mücadelesinin şiddetinin artışıyla doğru orantılıdır. Mikro düzeye indiğimizde siyasetçilerden korkan dindarlar ve bilim adamlığı titrine özenen sanatçılar kadar dinî hükümleri esas kabul eden siyasetçilere, sanatın sağaltıcı yaklaşımına hayranlık duyan bilim erbabına da rastlayabiliriz. Daha altlara da inilebilir: Din ile bilimin aslında uyumlu olduğunu, eğer başarabilirlerse kitleleri tarihte hiç olmadığı kadar efektif biçimde yönetebileceklerini ima eden iktidar teorilerini işitmişizdir. Sanat ile siyaset arasındaki ego yarışının çocukça olduğunu, eğer olgun davranırlarsa din ve bilimin kuralcı çerçevesinde kurtulup daha haz ve güç odaklı, daha şenlikli bir toplum düzeni kurabileceklerini fısıldayan iktidar teorilerinden de haberdarızdır. Yine de bu dip dalgalar majör kategorilerin yerini değiştirecek ağırlıkta faktörler sayılmaz. Her büyük dönüm noktasında mesele gelip din ile siyaset arasındaki koz paylaşımına dayanmış, sair bilgi/iktidar alanları bu bilek güreşinin sonucuna göre pozisyon almıştır.

Buraya kadar dini kategorilerden bir kategori olarak ele aldım ki genel tarihsel çerçeveyi betimleyebileyim. Demokratik ve objektif tavrımı sonsuza kadar koruyabilirim. Ama bu durumda dün ve bugün olup bitenler karşısında hiçbir ahlâkî bir sabitemin bulunmadığını da itiraf etmiş olurum. Hâlbuki ahlâk sahibi olmak dışında bir amacım yok. Bu dünyaya teorileri ve kurumları doğrulamaya gelmedim. Onlar kendi kendilerini yanlışlamaya devam ediyor zaten. Ben beni doğrulayacak bir ayna arıyorum. Bana boyumun ölçüsünü verecek aynayı bilimin ve siyasetin alanında bulamayacağım kesin.

Muhammed SARI (16 Rebiülevvel 1448 - 29 Ağustos 2026)

BİR DÖNGÜDEN DİĞERİNE

Benim şiir yolculuğum önce şu sonra bu anlayışa yakınlık duymakla başladı. Her genç şair gibi. Yetişme tarzımla, mizacımla, dünya görüşümle hemen hiç irtibatı olmayan şiir anlayışlarından bile istifade etmiş biriyim. Şartlanmalarım vardı elbette ama bunların şartlanma olduklarının da farkındaydım. Yani “kendi yolum” dediğim çizgide kalmak için direnç gösterdiğim kadar “kendimi bulmak” için çizginin dışına çıkıyor, sık sık kaçamaklar yapıyordum. Demek ki insanın kendisi ve yolu her zaman bir ve aynı olmayabiliyor. Özellikle de gençlikte. Bu çizgiden çıkış ve çizgiye dönüşler hakkında kendime tek kural koymuştum: Özgürlüğümü istismar etmeyeceğim! Bazen tek kural yeter. Hayat kurtarır. İstismar etmemek kaydıyla hakkını vermeye çalıştığım özgürlük şiirime hem bir çerçeve hem bir derinlik getirdi sanırım. Örneğin dönemsel veya konjonktürel etkiler taşıyan şiirler kadar psikolojik arka planı baskın şiirler de yazdım. İç ve dış dünyam bazen de birbirine kaynaşık hâlde doğdu şiirde. Daha ilginci, çok kısa süre arayla, bazen art arda gelen günlerde yazıldıkları oldu. Bazen yolun bazen yolcunun şiirini yazdım. Bunu çelişki yahut kararsızlık olarak göreceklerin sayısı hiç de az değildir. Ama ne yapalım ki böyle. Bunun böyle oluşundaki hikmeti anlamaya çalışmayı daha yerinde bir tutum olarak görüyorum. “Bu” dediğimiz şeyin sadece benim başıma gelmediğini, “ben”in başına geldiğini biliyorum çünkü. 

Asgari ölçüde mantık ve insaf sahibi olan herkes yol ve yolcunun birbirini var ettiğini kabul eder. Yolcu, bir yolun varlığı sayesinde o ismi almıştır. Yol dediğin, üzerinde yolcu yürüdüğü zaman o ismi alabilir. Adlandırma daima doğa durumunun üstünde bir alanı işaret eder. Bu açıdan baktığınızda doğada yol ve yolcu diye bir şey olmadığını fark edersiniz. Yol ve yolcu, ilk elde tarihsel ve kültürel kategorilerin bir görüntüsüdür. Tarih ve kültür içinde yoğrularak, anlamca genişlik kazanarak metafizik alanın bir parçası olurlar. Bununla birlikte kategorilerin şiirini, kategorileri doğrulamanın şiirini yazmak istemedim hiçbir zaman. Uçlara savrulduğum oldu: Şiir bazen granit katılığında bazen akışkan kıvamdaydı ama son kertede varmayı umut ettiğim şey ikisi de değildi. Yol ve yolcuyu birbirinden ayıramazsınız, şiire büyük kötülük olur bu. Ama şiir de yol-yolcu bitişikliğinden doğan metafizik alana açılamayınca kuruyup kalır. İlk andan, yani tabiat durumundan da aşağıya düşer. Kötürüm düşer ve temas ettiği her şeyi sakatlar. 

Yolun ve yolcunun metafiziği üzerine sayısız söz üretilmiş. Sözlerin çoğu da şairâne bakışla sarf edilmiş. Şairânelik bizi aldatmasın, çünkü şairin durumu gerçekte çok farklıdır. Onun hikâyesinin kökleri yol ve yolcu kavramlarından da önceki bir noktaya, görünüşte daha basit ama neticeleri itibariyle metafizik alanın tam merkezinde yer alan bir fiil ismine dayanır: Yürümeye. Dikkat edin, bebek kundaktayken ve emeklerken bir tür doğa durumundadır. Fakat insan yavrusu ayağa kalktığı ân zamanın nehirleri akmaya, feleğin çemberleri dönmeye başlar. Bununla birlikte henüz yol ve yolcu kategorileri ortaya çıkmamıştır. Sadece “yürümek” vardır, önemli olan tek şey yürüyebilmektir. Anne-baba bebeğinin şu veya bu yöne yürümesiyle ilgilenmez, yeter ki yürüsün der. Aynı şekilde, bebek de nereye ve nasıl yürüdüğünü bilmez. Yapmakta olduğu şeyin adının yürümek olduğunu da bilemez. Fakat yaptığı şeyin bir şeyleri kökünden değiştirdiğini sezmişçesine saf neşeyle dolup taşar yürürken. Şairin bütün arzusu yürümeyi yeniden öğrenebilmektir. Her gün ve her gün. Nereye yürüyecek diye sormak manasız. Bebeğin minnacık varlık kabını yaratılışın saf neşesiyle doldurup taşıran neyse onu tekrar tekrar tatmak istemektedir şair. Hepsi bu. Onun ızdırabı, bebekken ayağa kalkarak tetiklenmesine sebep olduğu tarih ve kültür kategorilerini aşıp saf metafizik alana, yürümeye başladığı o ilk âna dönebilmek arzusundan kaynaklanır. Sıla kokusu almadığımız şiirler, bağrı yanıklardan olmayan şairler bu ızdırabın asaletinden mahrumdur. Onlar tarihin, kültürün döngülerine mahpus olduğu hâlde yol-yolcu edebiyatı yaparak kirletici, bozucu tesirlerin odağı hâline gelirler. 

Bana kalırsa has şairliğin kapısı, “yürümek”in yol ve yolcudan üstün olduğunu bilmekle açılır. Yani isimlerle değil fiillerle. Şair önce yapmak zorundadır, isim sonra koyulur yahut isim koyacak birileri bulunur. Fiiller şairi has odanın kapısına kadar getirir evet. Fakat ona kapıyı açacak anahtarı veremez. Çelişkiye bakın ki anahtar, fiilden isime geçebilmektir. Yürüyenin “yolcu”, yürünenin “yol” adını hak etmesi gerekir. Yürüyen “yolcu”, yürünen “yol” adını hak etmişse yürümek de “yürüyüş”e dönüşüverir. Tarihsel ve kültürel kategorileri aşmak için bu kategorileri mükemmelen idrak etmek gerekir. Bu kategorilere uğramadan uçan kaçan şairlere sahte peygamberden başka sıfat verilemez. Evet, sahte de olsa peygamberlik peşindedir bazı şairler. “Fiilden isme” uzanan hattın dışına çıkıp sıfatların parlaklığına kapılmıştır çünkü ve “en has odada en sahte işe tevessül etme”nin vebaliyle yüz yüze kalmıştır. Bu ölümcül tehlikeden salim kalmanın, has odada misafir değil meskûn olmanın yolu hattı tekrar tersi yönde işletmeyi öğrenmekten geçer. Yani şair kalıcı olmak istiyorsa bu kez de “isimden fiile” yürümeyi, durağan isimlerin içinde her ân devinen cevheri görmeyi öğrenmelidir. Cennetin yolunun dünyaya uğramaktan geçtiğini iliklerine kadar tecrübe etmek zorundadır. Bu yolda cennetin de cehennemin de dünyanın kendisi olduğu kanısına kapılanlar dünya sancısını, doğmuş olmak acısını dindirememiş kimselerdir. Yürüdükleri için yol ve yolcu isimlerini hasbelkader bilirler; ama yol ve yolcu isimlerinin bitişikliğinden doğan “yürüyüş” idesine açılamazlar. 

“Yürümek”in, “ilk adım”ın saf neşesini arzulayan, ondan tekrar tekrar tatmaktan başka şey düşünemeyen şair farkında olmadan iptilaların en belalısına tutulmuştur. “Fiilden isme” geçemeden yahut geçemeyeceğini düşündüğünden tekrar fiile, o “ilk ân”a dönmeye kalkışır. Hâlbuki ayağa kalkarak geri dönülmez akışı kendisi başlatmıştır. Artık buradan geri dönüş yoktur. Buna rağmen kendi başlattığı akıntının tersine yüzmekte ısrar edebilir şair. “İlk adım”ın türküsünü günler geceler boyu söyleye söyleye nihayet tam da övgüsünü yaptığı şeyi, yürümeyi büsbütün unutur. Şair bu, tersliklerinin sonu gelir mi? Kötürüm düştükten sonra türküleri daha acıklı bir havaya bürünebilir, türküsüyle eskisinden daha çok insanı yolundan çevirip başına toplayabilir. Bu hem onun hem de türküsüne kulak verenler için işlerin kötüden betere gittiğinin nişanesidir. Şair kendini kasten kötürüm hâle getirip tarih ve kültürün dışına çıkarmaya çalışırsa hayalini kurduğu metafizik alana değil, ancak ve ancak doğa durumundan aşağı bir zemine varabilir. Elbette beraberindekiler de. Şair kendini tarihsel ve kültürel şartlanmaların zırhıyla korumaya alarak kral ilan edilebilir ama koşullar değiştiğinde has odaya ancak soytarı kontenjanından girecek hâle gelir. Ve elbette beraberindekiler de. Şaire uyanların yollarını kaybetmeleri bu yüzdendir. Ayaklar sadece yürümek bilir. Yolu akıl bilir. 

Görüldüğü gibi, şairin hayatı bir döngüden diğerine seyretmekle şekillenir. Yürümekten yola ve yolcuya, yol ve yolcudan yürüyüşe... Salınım bu doğrultudadır. Şair “yürüyüş”e geçtiğinde hükmünü de yürütür. Adlarını insanlık tarihinin en yukarılarına yazdığımız şairler “bir yürüyüş gerçekleştirmiş” olanlardır. Onların yürüyüşlerinin kıymeti, “ilk hareket”le birlikte yürürlüğe konan ilahî hükümlerle âhenk içinde oluşlarından gelir.

Muhammed SARI (12 Rebiülevvel 1448 - 24 Ağustos 2026)

SANSÜALİTEDE KALMAK

Karımın bana yıllar önce hediye ettiği bir parfüm çok hoşuma gitmişti. Kolonya ve esansı daha çok sevmeme rağmen birkaç yıl sadece o parfümü kullanmıştım. Sonra nedense ürüne ulaşamaz oldum. Çok uğraşarak ancak merdiven altı imalatını bulabildim. Ama kısa zamanda fark ettim ki aynı rayihayı vermiyor, aslının yerini tutmuyordu. Onu andıran başka parfümler denedimse de nafile. Kokular gittikçe daha yabancı geliyordu. Zamanla eski şişeyi attığım, adını unuttuğum için kokuyu parfümcülerde tarif ederek bulmaya çalışıyordum. Kokunun karakteri hafızamda tazeliğini korurken tarif kolaydı, son izler uçup gidince ben de yönümü tamamen kaybettim. Umudum kalmasa da hâlâ göz ucuyla raflara bakmadan edemiyorum.

Aradığım kokuyu bulup bugün farklı isimle, farklı şişede getirseler tanır mıyım? Muhtemelen hayır. Çünkü ne aradığımı artık ben de bilmiyorum. Başlarda “onu arıyor”dum. Sonraları sadece “arar ol”dum. Orta kalitede, sıradan bir katalog ürünüydü ama doğru koku oydu. Arayış boyunca denediğim birçok kaliteli parfümün sorunu “ben”de kalmaları, fazlasıyla “ben” kokmalarıydı. Fakat “o parfüm” sıktığım ilk saniyelerde tam olarak beni yansıtıyor, üzerime sindikten birkaç dakika sonra “benden öte” bir şeyi sezdirmeye başlıyordu. Ki beni asıl çeken “öte”yi hatırlatmasıydı. Dışarıdan “ben”i temsil eden o rayiha benim zihnimde bambaşka şeylerin yerini tutuyordu, başka boyutlara geçiş kapısı gibiydi. Yanmıyor, ince ince tütüyordu. Çarpmıyordu, derinlik hissi veriyordu. 

Sanırım sadece kokuda değil, lezzette ve seste de aradığım şey tecrübenin beni nereye taşıdığıdır. Hayret ederim: İnsan gerçekten bir kokunun, bir tadın, bir sesin kendisiyle ilgileniyor, bunlarla yetiniyor olabilir mi? İnsan duyduğu koku, tat ve ses yardımıyla “öte”ye, “başka”ya, “daha”ya açılamıyorsa sadece nefsini köreltmiş sayılır. “Ben”de kalan sansüalitede kalmıştır. Sansüalitenin varacağı son nokta da sansasyondur. Sansüalite ve sansasyon gözün ve tenin tabiatına daha uygun. Güzel ile çirkini ayırt etme hususunda koklama, tatma ve işitme letaifi görme ve dokunmaya nazaran daha incelmiştir. Bugün görmenin ve dokunmanın kaba hazzı iktidarda. Göz bir nesneyi “görebilmek” için onun tadına, kokusuna, sesine ihtiyaç duymaz. Fakat gördüğünü üç boyutlu algılayabilmek için “dokunma”nın bilgisine muhtaçtır. O yüzden kaba duyumun en alt katında “dokunmak” vardır. Göz, teni takip eder. Bunların üstünde tat, koku ve ses üçlüsü yer alır ki tinsel alanı beslemeye daha müsaittirler. 

Göze ve tene haksızlık etmeyelim. Özellikle de tene. Dokunamasaydık yaşayamazdık. Temas yoksa varoluş da yok. Mesele temelde bu kadar yalındır. Sorun, bütün varoluşun bu iki hassaya indirgenerek tanımlanmaya çalışılmasıdır. Tat ve koku dokunmanın, ses de görmenin emrine verilerek yozlaştırıcı bir duyu-duygu çevrimi kurulmuştur. Şüphesiz, bu durumda asıl hasar idrakte meydana gelmektedir. İdrakimiz duyularda sıkışıp kalmakta, elinin erdiği ve gözünün gördüğü kadarına anlam atfetmektedir. İdrak ile duyuları ayırarak konuşmamız tamamen mecburiyet. Yoksa ben her duyunun idraki doğrudan etkilediğini, her duyunun içinde idrakten bir parça olduğunu, hatta özel bazı anlarda duyuların kendisinin idrak katına çıktığını düşünüyorum. İdrak ve duyuların bütünleşik çalıştığını savunuyorum özetle. Bütünleşik çalışma prensibi sayesinde insan en somut olanı soyutlayıp din ve sanatta derinleşebiliyor, en soyut tasavvurları mühendislik ve zanaat yoluyla tutarlı biçimde somutlayabiliyor.

Pozitivizm bütünleşik idraki parçaladı, başka türden bir duyu-idrak hiyerarşisi dayattı insanlığa. Dokunma ve görme duyularını değer skalasının tepesine yerleştirdi, diğer duyulara ait verileri tartışmalı gösterdi. 19. yüzyıl bu çerçevede şekillendi. 20. yüzyıl bu çerçevenin siyasi ve ekonomik çıktılarıyla şekillendi. 21. yüzyıl bu çerçeveye uygun teknolojik denetim mekanizmalarıyla şekillenmeye devam ediyor. İnsanın kendinden öte/başka/daha vasıflara sahip boyutlarla irtibatını sağlayacak bütün geçitler pozitivizmle tıkanmaya çalışıldı. “Benliğin tanrılaştırılması”yla başlayan hümanizm “benin şeyleşmesi”ne varan yolda hızla ilerliyor. Sansüaliteye dayanmayan, hatta sansasyonel olmayan hiçbir deneyim bizde uzun süreli tesir bırakmıyor. Yiyince kaz gibi tıkınırcasına yiyoruz. Müziğin sesi camları zangırdatmıyorsa kesmiyor. Hem kötü kokan şehirlerde yaşıyor hem gösterişçi kokuları başımızdan aşağı boca ederek sokağa çıkıyoruz. Nasıl göründüğümüz kaygısı kim olduğumuz gerçeğinin önüne geçecek şekilde giyiniyoruz. Elimiz alırken ne kadar hoyratsa verirken o kadar hasis seğirmeler geçiriyor. Başta teknolojik iktidar olmak üzere bütün güç odakları idrakimizin parçalanmışlığı ve azalarımızın azdırılmışlığı üzerinden bizi duyular dünyasında mahpus tutuyor.

Muhammed SARI (4 Rebiülevvel 1448 - 18 Ağustos 2026)

ELİNDEKİNİ YAVAŞÇA YERE BIRAK

Normalleşme, entegrasyon, barış süreci, kardeşlik projesi, eve geri dönüş, topluma kazandırma, toplumsal bütünleşme… Farklı siyasi gruplar yaşananlara ne ad verirse versin hepsinin gizli bir ortak ilkesi var. İster dağdaki militan ister şehir gerillası olun, ister radikal islamcı damgası yemiş marjinallerin elinden ister geleneksel tarikat yapılanmalarından yetişme biri olun, ister antiemperyalist kemalist ulusalcı kanattan ister atatürkçü elitist beyaztürk kanadından gelin, ister ırkçı kafatasçı atsızcı cenaha ister mukaddesatçı yerlici muhafazakârlara mensup olun sistem size yaşamak için tek seçenek sunuyor: Sekülerleşme. Herkes elindekini yavaşça yere bırakacak ve bir adım geri çekilecek. Unsurların kendileri değil, onları temsil etmelerine izin verilmiş kurumsal yapılar yapacak elbette bunu. Sistem hiçbir zaman insan tekini muhatap almış değildir, işler distribütörler üzerinden yürütülür.

Türkiye’de siyaset alanını işgal eden hiçbir fraksiyon hiçbir zaman “sistem dışı” olmadı. Dolayısıyla bugün “eve çağrılmalarında” şaşılacak bir şey yok. Türkiye’deki öze dönüşçü hareketlerle gelenekten kopuş hareketleri dönüp dolaşıp aynı otlakta toplanırlar. Kış bastırdığında veya dünyada belli yapısal çevrimler tamamlandığında. “Türkiye’de devlet dışında bir şey yok” derken bunu kastediyoruz. Dünya sisteminin en kritik parçası olan Türkiye’de bulunup da “sistem dışı” olduğunu söylemek her zaman ispata muhtaç bir iddia olarak kalmıştır. Türkiye’de siyasal alan bütün altüst oluşlara rağmen hâlâ yekpâredir, merkezîdir. Elbette bu, Türk devletinin iç direncinden ziyade ona direktif verme mevkiindekilerin iradelerinin bu yönde olmasından kaynaklanmaktadır. Yine de asıl sorunumuz bu değil; sorun, kurumsal siyasetin karşısında sivil karakterli bir siyasal anlayışın uç vermeyişindedir. “Devlet baba”dan bağımsız siyaset eyleme düşüncesi kimsenin zihnine sığmıyor. “Bağımsızlık” sihirli olduğu kadar yanıltıcı bir kelime. Radikalizme sapmadan, ütopizme savrulmadan düşünmeyi ve eylemeyi öğrenebilirsek bu kelime anlamını bize açacaktır.

Siyaset ile itikadı birbirinden ayırmış, hatta birbirine zıt konumlandırmış zihinlerin siyaseti ibadetin ve kimliğin kaçınılmaz bir tezahürü olarak görmesi imkânsız. Dini siyasetin üzerinde ve aslî değer olarak kavramada yetersiz kalınıyor. Yüzyıllarca üst üste binen baskılayış ve unutuşların neticesi bu. Osmanlının “dini siyasete âlet etme” alışkanlığı cumhuriyette “dini siyasal alandan tard etme” şeklinde devam etti. Dini, biri içeride diğeri dışarıda tutarak ama muhakkak kontrol altında tutarak bugünlere geldiler. Bu yüzden insanlar kendilerini pragmatizmle laisizm arasında bir tercih yapmak zorunda hissediyor. Hâlbuki bunlar tu kaka ettikleri radikalizm ve ütopizmin izdüşümleridir. Laisizme diş bileyenler radikalizme varıyorsa, ütopik fikirleri küçümseyenler pragmatizmin günü kurtarmacı mantığından medet umuyorsa günün sonunda hiçbir şey esasından değişmeyecek demektir. 

Türk devleti bir gayret gösteriyorsa, bu, çökmekte olan eski düzenin altında kalıp gözden çıkarılacak unsurlardan biri olmamak içindir. Yarım varlığa fit oluştur. Son iki asırdır yaptığımız gibi, acil belayı başımızdan savıp sonrasına sonra bakarız demekten ibarettir. Yakın tarihinde feci aşağılanmalara maruz kalan bir toplumun son çeyrek asırdaki kimi kıpırdanışları gelişme olarak görmesine şaşırılmamalı. Cihan Harbi’nde kendimizi mağlupların kampında, Alman Harbi’nde galiplerin kapısında bulmamız bizi “sürüklenen toplum” psikolojisine hapsetti. Bugün kürede yeni bir düzen kuruluyorsa i) bunun hâlâ bir küfür düzeni olduğunu ii) böyle bir düzende sekülerleşmenin sürmesi şartıyla var olabileceğimizi iii) ömrümüzü uzatmak için daha riskli denge politikalarına mahkûm kalacağımızı bilelim. Uzun lafın kısası: Dünya düzeni sureta ne denli hercümerç olursa olsun, ülke gündemi ne kadar altüst edilirse edilsin işlerin son tahlilde vardığı yer bir önceki düzenin laciverdi oluyor. Niçin? Çünkü ferdlerin ve toplumların önünde her zaman iki yol vardır: haysiyet ve menfaat. Doğruluğu mu seçeceğiz eğriliği mi?

Eski düzen daha mı iyiydi tereddüdüne düşmüşseniz veya yeni düzen daha iyi olacak beklentisine girmişseniz propagandayı satın almış, kuvvetle muhtemel menfaat yoluna sapmışsınız demektir. Eldeki kuşu ve daldaki kuşu sürekli kıyas edip duranlar menfaatçi açıklama modelleri arasında sıkışıp kalmıştır, hepsi bu. Yakın siyasal tarihimizde “sistemi içinden değiştirmek, takıyye yapmak, gömlek değiştirmek, tekniğini alıp kültürünü bırakmak, düşmanımın düşmanı dostumdur demek, seçim ittifakı yapmak, ehvenişeri seçmek…” gibi argümanlar üzerinden kendini gösteren bu yaklaşım Türkiye’nin ne geri ne ileri adım atmasına izin vermiştir. Her on yılda bir siyasa ve piyasalarda göze çarpan hareketliliğin esnaf tabiriyle “kuru kalabalık”tan ibaret oluşu herkesin açık veya gizli bir tür anlaşmayla tercihini menfaatten yana kullanacak olmasından kaynaklanır.

Haysiyetin öncelenmesi eldeki kuş-daldaki kuş kıyasını önemsiz kılar. Haysiyet sahipleri için kuşun elde veya dalda olması kendi başına kıymet ifade etmez. Kuşun bazen elde bazen dalda kalmasından, yani “takdir”den hayır umar onlar. Hayrın ilki ve belki en büyüğü dünya hayatına değer atfedici mantığa hapsolmamaktır. Maddi manevi diğer tüm hayırlar bunun ardılıdır. Dünya hayatının fani olduğu hakikatini bir kez içselleştirdikten sonra ellerimiz, dallarımız kuşlarla dolsa bile bu bize kolay kolay zarar vermez… Eğer son satırlar sizde pasifist ve mistik duygular uyandırıyorsa ya sizin niyetiniz bozuk ya ben meramımı anlatmayı beceremiyorum demektir. Ahlâk bir iddia sahibi olmaktır. Davalık olmak, davacı olmaktır. Bedel ödemeyi, bedel ödetmeyi göze almak demektir. Ben “Türk devletinin ahlâkî pozisyonu nedir?” dediğimde bunca altüst oluş hangi davanın uğrunadır, gerçekten erişilmek istenen bir hedef var mıdır demiş oluyorum. Su her yatak değiştirdiğinde ona ayak uydurmak zorunda kalıyorsak “sürüklenen toplum” psikolojisinden çıkamamışız demektir.

Muhammed SARI (28 Safer 1448 - 11 Ağustos 2026)

HAYAKSİ

Kaderin tarafını 
tutamazsın tutturmaz
fakat tutup senden yanayım der 
bi gün birdenbire. 

İki şey aynı anda olur ve hayır 
diyemezsin. Evet de 
denilemez. 
Evetmez!

İki şey aynı anda olur ve sen
şiir yazarsın: Evetle
hayır ikizmişler 
anlarsın. Anlaşılsın ister.

Ramazan 1439 / Haziran 2018

SENİN TAŞIDIĞIN, SENİ TAŞIYAN

I.
Bütün kadim inançlarda sayıların özel bir yeri var. Sayılar tarihsel ve doğal olmamaları sebebiyle daima aşkın ilkeyi işaret eden semboller olarak görülmüş. Sayıların kendi başlarına anlamı ve işlevi olduğuna inanmak uzun süre batıl inanç kabul edilmiş. Matematiksel bir gösterene dönüşmeleri ise hem tarihin geç dönemlerine ait hem de ikincil önemde. Kadim öğretilere göre sayılar adet ve miktar yoluyla, yani tane ve oran kombinasyonlarıyla ilahi düzeni/döngüyü anlamaya yarayan şifrelerdir. Kimi inançlarda ilahi düzeni bölünemeyen (tek) sayılar temsil ederken kimilerinde ilahi sırlar eşit bölünebilen ve karesi alınabilen sayılarda aranmış. Bunları ilginç de olsa vakti geçmiş ansiklopedik bilgiler sayıyordum lise yıllarında. Bir yandan da ilgimi çekiyordu; bu türden inançları içten içe doğruladığımı, en azından toptan reddedemediğimi seziyordum. “Satanist” denen Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’nin efsanevi ilk baskısında “altın oran” olarak kabul ettiği için 100 adet şiire yer verdiğini de o yıllarda öğrenmem beni şaşırtmıştı. Acaba sezgilerim doğrulanmış mı oluyordu?

Benim hayatım 100 değil ama başka sayı ve rakamların etrafında dönmüştür ve dönmektedir diyebilirim. Tabii sayı ve rakamlara uzun boylu anlam yüklemenin insanı nerelere sürükleyeceğinin farkındayım. Kilit altında tuttuğum meselelerdendir bu yüzden. Yine de dini reddetmesiyle, Hıristiyanlığa duyduğu nefretle bilinen Baudelaire’in böylesi inançlarla ne işi olduğunu o yaşlarda merak ediyordum. Yaş aldıkça insanın dikkati çevresinden kopup kendine doğru yöneliyor. Bende de öyle oldu. Sayıların, oranların, döngülerin bağlantısını görebildiğim kadar hayatımın anlamıyla alakalı bazı bilgilere ulaşabildim. Tersi de söylenebilir: Kendimle ilgili keşfettiğim her yeni bilginin yanı başında bazı semboller buldum. Orta yaşlardan itibaren rakam ve sayılar (adetler ve noktalar) değil oranlar (biçimler ve yüzeyler) ağırlık kazanmaya başladı. Buna paralel olarak varsayımsal olandan ziyade olgusal olan öne çıktı. Yalnızlığın yerini politika, felsefenin yerini şiir almaya başladı. 100 sayısının gerçekten özel bir anlamı var mı bilemiyorum fakat benim için 51’e 49 oranının her zaman özel anlamı olageldi. Bende tek olsun çift olsun hiçbir şeyi iki eşit parçaya bölmek mümkün değildi. Ve varsa bir altın oran diye bir şey, bu, parçaların toplam değeriyle değil pay edilişten doğan dinamik dengelerle alakalıydı. Benim anlayışıma göre fifti fifti çocukça kendini kandırıştan ibaretti. Mahkemelerden çarşı pazarlara kadar hayatın fifti fifti yalanıyla yürütüldüğünü biliyorum. Taraflara itibarî ve mevhum yüzde 50 tanımlanmadan toplum hayatı dediğimiz tekerlek dönmüyor. Her sabah yarışmayı fifti fiftiden başlatmazsanız kepenkleri açacak, celseleri bağlayacak tek adam bulamazsınız. Daima ya hikmetten ya cesaretten 1 birim eksiltip teraziyi eşitlemek durumundasınız. Aksi takdirde öyle kavgalar çıkar ki Hoca Nasreddin gibi ancak “sen de haklısın”la kurtarabilirsiniz paçayı. 

Toplum hayatı kâğıt üzerinde fifti fiftiyle dönüyor, fakat ferdlerin ilişkileri söz konusu olduğunda daha hassas teraziler kullanmanız gerek. Terazinin hassaslığı insanların hisli oluşundan değil çiğlik, çığırtkanlık, ucuz hesapçılığından kaynaklanıyor. Bireysel ilişkiler 51’e 49’la yürüyebiliyor ancak. Ben de birebir münasebetlerimde bu teraziyi kullanageldim. Can sıkıcı detaylar su yüzüne çıkmasın diye hemen her olay ve insana karşı yükün ve sorumluluğun 51’ini kendime yazdım. Bütün iş o 1 birimde bitiyordu çünkü. Şikâyetçi değilim. O benimdir ve o benim. Beni taşıyan, benim taşıdığım. Zor da olsa her hayırlı şeyin menbaı orada. İhmal edildiğinde en güzeli soytarıya, en dürüstü palavracıya çeviren o 1 birimlik yüktür. Kahramanın yüküdür. 20. asrın sonlarında doğmuş, kendini şiir ile tanıyabilmiş bir genç kahramanlığı nereden öğrenecek? Ya hayatları şiire ilham vermiş kadim kahramanlardan ya da hayatta olup kendi çağının destanını yazan kahramanlardan. Ben ikincisine meylettim. Hem kahraman hem hayatta olmaları büyüleyiciydi çünkü. O kahramanlarla aynı göğün altında durmak, aynı kültüre ve toprağa ait olmak, hülâsâ onlarla çağdaş olduğunu bilmek paha biçilemezdi. Bu sayede, kitaplarda ve mezarlarda kalmış kadim kahramanları ete kemiğe bürünmüş hâlleriyle, beşeri zaaf ve faziletleriyle tasavvur ederek, bir bakıma gerçekleyerek kavrama imkânı bulabiliyordum. Tarih bir soyutlama, bir anlatı olmaktan çıkıyor; temas edilebilir, hatta tesir edilebilir hâle geliyordu. Bir yerlerde kahramanların var olduğunu bilmek dayanma gücü veriyordu ama onları bir kere olsun dünya gözüyle görmemek de olmazdı diyordum. O vakit kulağıma bir ihtar fısıldanıyordu: Kurb-u sultân, âteş-i sûzân!

Kahramanlarla yolunuz iki türlü kesişebilir: Kahramanın sana bir acı kahve ısmarlar, sohbet eder, vakit dolunca da allahaısmarladık deyip gider. Kahve içmenin hiçbir bedeli yoktur, iki medeni insan gibi yolunuza gidebilirsiniz. Yollarınız bir sebepten, bir süreliğine kesişmiş ve ayrılmıştır. Paralel bile görünse ayrı hayatlar sürer, ayrı gayeler uğruna mücadele verirsiniz. Fakat kahvenin hatırı olsa gerek deyip onun peşinden gitmeye karar verdiğinizde işin rengi değişir. Yol kesişmekle kalmamış, bitişmeye başlamıştır. Musa’nın Hızır’ı takip etmesi misali. Bedeli vardır. Omuzlarınıza birden yük biner. Haftalar aylar geçtikçe “âteş-i sûzân” ihtarının iç yüzünü kavramaya başlarsınız. Kahramanın sözlerinin güzelliği ve yüksekliğinin keyfini ahali çıkarmaktadır, ama size o güzel sözü taşıyan ve doğuran derdin darası kalmıştır. İşte 19. asırdan beri irapta mahalli olan Türk şairlerinin yükünü bazılarımız bu minval üzere sırtında buldu. Törensiz, belgesiz, şahitsiz bir devir teslim... Yükümüzü bazen keder bazen öfke olarak dışavurduk. Çoğu insanın fikrine göre, Türkiye’nin Batılılaşmacı düzenine itiraz bizim gibileri çoktan muhaliflerin safına katmış olmalıydı. Öyle olmadı elbette. Ama olması gereken de olmadı. Kahramanlığa (“olması gereken” fikrinden hareket edene) psikiyatrik vaka gözüyle bakanlar dünyanın günden güne benimsediği reelpolitik nokta-i nazar sebebiyle mazurdu. Büyük anlatıların çağı kapanalı iki asrı geçmişti. Ve reelpolitiğin hâkim olduğu vasatta kahramanlar vesair görünmüyordu. Kahraman ancak bir sahne varsa ortaya çıkar. Sahnemiz yıkık ve kahramanlık en gülünç sıfatlardan biri kabul ediliyor bugün. Hayatta da sanatta da. Kimse sorumluluğun yüzde 51’ini kendine yazma enayiliğini göstermiyor. Peki, hayatımızda ve sanatımızda kahramanlık öldüyse yerine ne geldi?

Kendi adıma, içtiğim kahvenin hatırı olduğuna inandığımı, hatırın hakkını ödemeye çalıştığımı, bedensel ve duygusal birçok kalıcı hasarla yaşadığımı tahdis-i nimet kabilinden söyleyebilirim. Bu sebeple kahramanlığın ölmediğini ve ölmeyeceğini, sadece kaçınılmaz bir yol ayrımına varıldığını düşünüyorum. Kendimden bahsetmek zorunda kalmam hoş değil. Yine de “kendinden başlamak” edebiyatın yazılı olmayan ilk şartıdır bana göre. Kendinden başlamayandan da kendine varmayandan da hep şüphe duymuşumdur. Kendini meselesinin bir parçası olarak görmeyenden. Yazdıklarımın içinde özne olarak, nesne olarak, yüklem olarak ben hep varım. Bununla birlikte edebiyatın ben’den genişleyip dünyayı kuşatması gerektiğine inanıyorum. Kahraman dünyayı fethetmek üzere kuşatır. Fethedebilmek için gerekirse yakar yıkar. Yeter ki savaşının haklı bir savaş olduğuna inansın. Fakat insanın dünyayı bir de koruma ve kollama güdüsüyle kuşatışı vardır. İşte kahraman bu türden bir kuşatma misyonunu yerine getiremez. Ya yerini başkasına bırakmak yahut kendi içinden yeni bir karakter doğurmak zorundadır. Hayatta da sanatta da kanun budur. 

Hayatta ve sanatta ölen (isterseniz “öldürülen” deyin) kahramanın mirasına hakkıyla yalnızca bilge talip olabilmiştir. Bilgelik 51’e 49 düzenin faziletten ziyade zaruretle alakalı olduğu bilmekle başlar. Eksiltmenin ve arttırmanın ötesinde bir matematiği işaret eder bilge. 51+49 işleminin artık neden istenen sonucu vermediğini açıklamak gerektiğinde devreye girer. Kahraman fark yaratan, dengeleri değiştiren o 1 birimlik yüke odaklıdır; bilge ise 99 birimi taşıyan ilkenin yeniden bulgulanmasına emek verir. Çalkantılı ve karanlık zamanların insanıdır. Kahramanın yerini bilgenin alması bir kazanç. Ama asıl kazanç kahramanın adım adım bir bilgeye dönüşebilmesidir. İçsel dönüşüm en zorudur, nadiren gerçekleşir. Ama yeterince sabredilirse tarihsel dönüm noktalarında nöbet değişimleri gerçekleşebilir. Kahramanlık-bilgelik döngüsü ve dönüşümü hem insanlık tarihinin en geniş periyotlarında hem insan tekinin kısacık hayat yolculuğunda kendini açıkça gösterir. Çoğumuz kahramanlığın yerini ne zaman bilgeliğe bırakması gerektiğini, hikmetin ne zaman cesaretin yardımına koşması gerektiğini göremeyiz. Şairlerin de çoğu böyledir: Bilgeliklerinin zamanla uzlaşmacılık ve uyuşukluğa, kahramanlıklarının yıkım ve deliliğe vardığını kavrayamadan, kavrasalar bile dönüşümü gerçekleştiremeden göçüp giderler. Madem bu bir döngü, bugün şiirimiz bu döngünün neresinde? 

II.
Şiirimizde kahramanlığın muvakkaten öldüğü kabul edilebilir fakat yerine bilgeliğin geldiği söylenemez. Kahraman gitti, bilge gelmedi. Ara bir evredeyiz. Buna “ironik evre” demek isterdim ama 2000’lerin başlarından itibaren ironinin de düşüşe geçtiği, yerini parodinin ve türevlerinin aldığı açık. Parodi onu kullanmasını bilenin elinde güçlü bir silah sayılır; fakat benim parodiyle kastım gülünçleştirmeye saplanıp kalan, burlesk ve travestiyi amaç bellemeye kadar varan düşük sanat formlarının marifet sayıldığı beğeni düzeyidir. Şairler neyin parodisi hâline geldiklerinin, nasıl karikatürize olduklarının bile farkına varamamaları yüzünden bizi utanca boğuyor. Fazla uzaması hâlinde hepimizi çürütebilecek bir evre bu. Taşınacak yükün, taşıyıcı zeminin yok olması riski baş göstermiştir. Hayatın ve sanatın bütün şubelerinde gözlenen tarihin ve toplumun yüklerinden karşılıklı olarak boşalma hâlidir. Yük çekilmediği hâlde kahramanlık, yük nedir bilinmediği hâlde bilgelik taslanmaktadır. Ne şehvet ne akıl. Ne mitos ne logos. Parodi bu bıçak sırtı zeminde iş görür. Parodinin dışadönük bir dinamizmi, yaparken yıkan, yıkarken kuran bir tarafı vardır elbet. Fakat sirkenin az öz kullanıldığında fayda vermesi gibi parodi de bir toplumun ethosunu bir yere kadar temsil edebilir. Aksiyoner veya aksiyomcu olamaz. Sırtlanamaz, sırtlayamaz. Diğer deyişle: Parodinin kendisi bir “şey” değildir; “asıl”ın yokluğuna delalet edişiyle anlamlıdır. “Metin” olma haysiyetine sahip metinlerin yazılamadığı yerde metinlerarası teknikler abdurrahman çelebi muamelesi görmektedir, o kadar.

Şiirimiz 19. asrın ortasından bu yana kahramanlık-bilgelik döngüsünün işleyişine defaatle şahit oldu. Tanzimat devrinde henüz bu yönelimler birbirinden ayırt edilebilir karakter arz etmiyordu. Örneğin Nâmık Kemal’de kahramanlık, Ziya Paşa’da bilgelik baskın olsa da bu iki şairin birçok şiiri adeta simbiyoz ilişkisi içinde, birbirine dolanık hüviyette pekâlâ ele alınabilirdi. Bu dolanıklık Hâmid-Ekrem ikilisinde de nispeten devam etti. Servetifünunla birlikte kahramanlık ve bilgeliğin sınırlarının belirginleştiğini ama bir yandan da bunların kesim ve ayrım yerlerinde ironik olanın uç vermeye başladığını gördük. Nitekim Cenab hazretlerinin olanca şairâne tavrının alttan alta hep müstehzi bir tonu da gizlemesi, Yeni Zelanda’ya kaçıp bohem bir hayat sürme hayaliyle tutuşan Fikret’in içinden ateşli bir ideolog çıkması ironik yarılmanın dip dalga habercileri olarak okunabilir. Sanatçının neyi taşıması gerektiği ve sanatçıyı neyin taşıdığı üzerine ilk ciddi sorgulamalar da Servetifünun dönemine rastlar. Sorulara cevap verilebildiği takdirde kahramanlık-bilgelik münavebesi sürmüş; çelişkili cevaplar verildikçe veya sorular cevapsız kaldıkça ironik katman (bazen birkaç sıra dışı metin bazen aykırı bir şair figürü olarak) su yüzüne çıkmıştır. Buna rağmen Âkif’in epiğini Yahya Kemal’in liriği, Necip Fazıl’ın liriğini Nâzım Hikmet’in epiği takip etmiş, döngü Garip’e kadar korunmuştur. Garip ironiden çok humora dayalı yaşama ve söyleme esprisiyle şiirimizin bütün kahraman ve bilge figürlerini bir anda birer boş gösterene çevirir. Garip’i hedef alan İkinci Yeni bu yüzden kahramanlık ve bilgeliğe olduğu kadar ironik olana da bir iade-i itibar anlamı kazanmıştır. Daha doğru bir ifadeyle, kral-büyücü-soytarı İkinci Yeni’de aynı bedendedir. İkinci Yeni üç eğilimi bünyesinde eriterek hayata döndürmesi sebebiyle şiirimiz için yeni bir karar ve kalkış noktası olmaya en yakın dönem olmuştur. Şiirde kahramanlık, bilgelik, ironi gibi müstakil kategorilerden bahsedilememektedir artık. Bu özel durum sebebiyle hem akımın içindeki şairlerin 60’lardan sonraki yüklerini transfer ettikleri zeminler hem de 60 kuşağı gençlerinin bu şairleri alımlayış (yükleniş) biçimleri özel bir önem taşımaktadır. Bana sorarsanız Karakoç’un ve Uyar’ın 60’lardaki tercihleri bugüne ışık tutması bakımından öne çıkmaktadır.

Ben kahramanlığa hevesli genç bir şair adayı olarak Karakoç’un logosundan değil, Uyar’ın mitosundan başladım işe. Mutaassıp bir Müslüman olduğum hâlde. Neden? Elbette delikanlılık baskın çıktığı için. İkinci Yeni 50’lerin sonunda kendi kahramanlık mitosunu yaratmış, 60’ların ortasına doğru yine kendine özgü bilgelik argümanlarını bulgulamıştı. Bir çevrimin tamamlanması sebebiyle şiirimiz ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu yeni altüst oluşlara cevap üretmeyecek kadar ağırbaşlı bir karaktere bürünmeye başlamıştı. Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” deyişi bundandır. Buna rağmen İkinci Yeni’den şuur merkezli bir şiire geçiş ihtiyacını ilk sezen ve harekete geçen bilgemiz Karakoç’tu. Böylesi Uyar’dansa Karakoç’un karakterine daha uygundu. 51+49 işleminin artık neden istenen sonucu vermediğini açıklamak ona düşmüştü. “Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı günlere gel”inmişti. Karakoç, kendisini taşıyan ledünni geleneği tazeleyerek şiirimize taşınmaya değer yeni bir yük, bizi taşıyacak yeni bir zemin teklif ediyordu. Ne var ki Karakoç İkinci Yeni’nin usçuluğuna başka türden bir usçulukla (“Aklım yeni bir akıldır çiçeklerden / Mantığım mantığın üstünde yeni”) karşılık vermeyi seçmişti. Bütün derinliğine rağmen Sezai Karakoç’un şiiri küresel devrim dalgalarının karşısında fazlasıyla usçu ve içe dönük görünüyordu. Hızır epik veya politik bir kahraman değildi, kendisine hikmet verilmiş bir zatın yansımasıydı. Gündelik hayata her temas ettiğinde uyumsuzluk işaretleri artıyordu. Hızır topluma inmemişti; barışta aralarında yaşamak veya savaşta önlerinde yürümek için gelmemişti. Onları hikmet katına çekmek, olmuyorsa kendi göklerine çekilmek üzere gelmişti sanki. İkinci Yeni sonrası kanı zaten ağırlaşan, bilgelikten bilgiçliğe düşme riski taşıyan şiirimizin aradığı dinamizm/kahramanlık bu değildi. Hızır, profanlıkta çok ileri gitmiş bir şiir iklimine kimi zaman metafizik şoklar yaşatsa da kitleden nabız alamıyordu. Karakoç’unki erken gelen bir bilgelikti ve 1988 gibi çok erken bir tarihte şiiri bırakmasıyla da tarihe karıştı. Son şiiri “Ağustos Böceği Bir Meşaledir”in son mısraları onun iç saatiyle dünya saatinin uyuşamadığının ifadesidir: “Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta / Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır”

Turgut Uyar çok bilinçli biçimde olmasa da çağın seyrini daha doğrudan aksettiren bir yerden, “aşkın kahraman”dan değil “aşk kahramanı”ndan hareketle, yani varoluşçu cinselliğin kodlarına referansla arayışını sürdürdü. Dünyanın En Güzel Arabistanı’nda bir yandan kutsal tabuları yıkarken diğer yandan kutsal kitap esintili yeni kentsoylu mitleri yaratmasıyla kana daha çabuk karışan metinler ortaya koydu. İlk kitaplarında Karac’oğlanvari çapkınlıkla ele aldığı kadın motifi DEGA’da artık merkeze yerleşmişti. “Bastırılmış olanın geri dönüşü” yahut “gölgenin kontrolü ele geçirmesi” diyebiliriz buna. DEGA’da patlak veren cinsellik sürpriz değildi ama bunu daha çok kadınlar arası mahrem sohbet medyumları, yasak aşk söylenleri üzerinden sunması erkek cinselliğinin henüz utangaç/estet evresinde olduğunu gösteriyordu. Tütünler Islak’tan Malatyalı Abdo’ya kadar ise erkeğin meşru (dürüst ve İslâm kalmış) cinselliğinin övgüsüne yöneldiği görüldü. Ama ilerleyen yıllarda şairin kadını keşfetme/fethetme iştahının giderek azaldığı, öfke ve sevincin özrüne (alkolizme) sığındığı, şiirine bir tür bilgeliğin sinmeye başladığı görülebiliyordu. Uyar’daki dönüşümün dolayımlayıcısı kadının ve bedenin dirimiydi ama düşüşün sebebi de bunlardı. Divan’da ve Toplandılar’da toplumsala ve tarihsele sıçramayı denemesini şiiri için bir dönüşüm, bir anafor, bir geçit, yeni bir taşıyıcı zemin arayışı olarak görmek mümkün. Elbette 60’ların sonundan 70’lerin sonuna kadarki periyotta dünyanın politik seyri de şairi buna itiyordu. Şair şiir serüveninde yeni bir kahramanlık sayfası açmak istiyordu. Ne ki Turgut Uyar aktüel politik mücadelenin adamı olmamıştı hiçbir zaman. Üzerine genç İsmet Özel’in “mermerle bakırı aynı heykelde eritme”nin yolunu bulması, kahramanlık-bilgelik kaynaşıklığına erkenden ulaşması Uyar’ın önünü tamamen tıkamıştı. Bu hamlesiyle İsmet Özel şiir tarihimizin döngüsünde hem merkeze oturmuş hem de kendini sorunsallaştırmış oluyordu.

İsmet Özel, Uyar’ın salt yaşamaya odaklı, fazlasıyla tarihsel ve bedensel kahramanını da Karakoç’un gelenek-modernizm sürtüşmesinden doğan metafizik kahramanını da iyi etüt etmişti. Özel’in başarısı şiire asıl ihtiyacı olan “çağdaş ürperti”yi getirebilmesiydi. Hem çağının şairi olmak hem çağın hissizliği karşısında ürpertisini korumak. Erbain’de partizanın “yaban ve diri” kahramanlığından celladına gülümseyenin “suskun ve kederli” bilgeliğine kadar Türk şiirindeki bütün döngüleri tecrübe etmiş, kendini gerçekleştirmiş, yaşarken efsaneleşmiş bir figür görürüz. “Yaşarken efsaneleşmek” bir bakıma ölmek, müzelik eşya olmak demektir ve şair bu tehlikenin farkındadır. Ne Karakoç’un erken parlayıp vakitsiz sönen ağustos böceği misali bilgeliğiyle ne de Uyar’ın “ölümlü yaşamaya hergünkü çağrı”sıyla yetinmek niyetindeydi. Özel bu ustalardan farklı bir strateji izledi ve kültleşen şiirinin kapılarını büyük bir risk alarak ironiye açmaya karar verdi. Şiirde alınan kararlar bir ideologun, bir politikacının karar alışına benzemez. Şairin öznel tecrübesinden süzülüp gelen, çoğu zaman karar denemeyecek kadar muğlak olan, sezgisel alanda gömülü duran arzu ile korkularla ilişkili bir yönelimdir. Aslında şair “Akla Karşı Tezler, Üç Firenk Havası, Ils Sont Eux, Dişlerimiz Arasındaki Ceset” hattında giderek belirginleşen ironik bakışın erken sinyallerini vermiştir ama Erbain projesi bitene kadar bu alana boylu boyunca girmemiştir. “Akla Karşı Tezler” hususunda Karakoç’un Özel’e “Bir daha düşünsün, sonra yayınladığına pişman olur.” yollu gönderdiği haber iki şair arasındaki yaklaşım farkını, gelecek projeksiyonlarını gösteren kritik bir anekdottur. Şairin kahramanlık-bilgelik döngüsünün kesintiye uğramasıyla girilen ironik ara evreyi erken sezdiğini görüyoruz. Diğer önemli husus da şudur: Söz konusu şiirler şairin Müslüman dünya görüşüne bağlandıktan sonraki günlerine aittir. “Trajik ben”in yerini daha mutedil ve mütevekkil bir personanın alacağı beklentisi oluşmuşken şairin neden “ironik ben”e yöneldiği sorusu üzerinde pek durulmamıştır. 90’larda Bir Yusuf Masalı’yla birlikte “kırgınlık” motifinin öne çıkması dikkatleri “lirik ben”e çevirmiş ve bu soruyu (sancıyı) unutturmuştur. Fakat unutulan ve bastırılanın geri dönüşü her zaman sansasyoneldir.

Evet, Özel son bir adım atabilmek için birkaç adım geri çekilmeye razı olur ve milenyumla birlikte şiir tarihimizden kendine kimsenin beklemediği bir kaldıraç bulur: Metin Eloğlu. Eloğlu’nun şiirimizdeki yeri üzerine Özel’in iddia ettiği (“modern Türk şiirinin zirvesi”) manada bir konsensüs hiçbir zaman söz konusu olmadı. Ve mesele zaten konsensüs sağlamak değildi. Özel, kendiyle ilgili yerleşik algı ve sağduyu duvarını yıkacak tekinsiz bir bağlam inşa etmek, şiirini o şok dalgasının itme gücüyle son defa başka bir zemine taşımak istiyordu. Bu kararda hiç şüphesiz Özel’in dünya sistemini ve küresel kültür savaşını okuma biçiminin getirdiği sorumluluk duygusunun da esaslı payı vardı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, SSCB’nin yıkılması, Almanya’nın birleşmesi, Medeniyetler Çatışması tezi, Tarihin Sonu iddiaları, 9/11 Saldırıları gibi art arda gelen dev dalgaları göğüsleyecek yeni poetik ve politik hat 20. asrın tipik kahramanlık-bilgelik döngüsüne bağlı kalınarak inşa edilemezdi. ”Savaş Bitti” idi fakat yenileri ve belki daha büyükleri yaklaşıyordu. Özel tam bu noktada Eloğlu’nu halkın zevki ve davasının tabii kaynaşıklığı, kahramanlık ve bilgelikle harmanlanmış gözüpek ironi, sentaktik mükemmeliyeti yapıtaşlarına kadar kasten bozuma uğratan cins dil beğenisi… gibi birçok alt başlıkta yeni bağlamlara oturtarak yaklaşan savaş için meydanı tesviye etti. Böylece “darası alınmaz, kayda geçirilemez, narhı konulmaz” dediği yükünü 21. asra taşıdı. Latinize kelamı un ufak edip saçmaya vardırarak, zaman zaman parodinin parodisini yaparak, çoğu zaman da parodisi yapılamayacak kadar kendimizden bîhaber varoluşumuzun sefaletini metinsel düzlemde yüzümüze çarparak şiiri ironik gerilim katmanına yeniden yükseltmeye çalıştı. İronik katman bize kahramanlık veya bilgeliği geri veremeyecekti şüphesiz; fakat ironi sayesinde kahramanlık veya bilgeliğin yokluklarını hissedebilir, iki yokun diyalektik didişmesinden doğan sessiz gerilimi duyumsayabilir, özetle  “boşluğa nasıl bakılacağı”nı öğrenebilirdik.

İsmet Özel, şiir yayınlamayı bıraktığını ilan etmeden kısa süre önceki bir konferansında “Türkiye’de bir zamanlar şiir saygısı olduğu ve bu saygının insanların saygıya değer şeylere özenmelerine yardım ettiği”ni söyleyerek Of Not Being A Jew projesinin temel motivasyonlarından birini ifade eder. (11 Ocak 2011) “Çıldırdın mı ihtiyar” kınamalarına aldırmayıp “bendini tefe koyma” pahasına şiirin, dolayısıyla Türklüğün ve insanlıkta sebat eden herkesin yok edilen saygınlığının intikamını almaya girişir. Gençliğimden beri aklımdan hiç çıkmayan bir Hadis-i Şerif var ki şairin bu yaklaşımının köklerini orada buluyorum. Hadis-i Şerif'te “Âhir zamanda insanların arasından ilk kaldırılacak ilmin (hâlin) huşû (haşyet) olacağı” buyuruluyor. Din ve sanatın kesişimi bana göre bu kelimede saklı. Ben huşû/saygı motifini merkeze alabilirsek varoluşumuzun (yükümüzün) ve kimliğimizin (zeminimizin) yeniden anlam kazanacağına inanıyorum.

Muhammed SARI (4 Safer 1448 - 18 Temmuz 2026)

SALT OKUNUR ŞİİRLER (2004-2008)

Bunlar şiirimin karanlık evresine ait demolar. Eski cd’leri karıştırırken buldum. Unuttuklarım. 
Neden unutmuştum ve neden buldum? Anlatması uzun çeker. Sanatta red yiye yiye yazmaktan soğuduğum, eski çevremden koptuğum, yeni hayata alışamadığım yılların arka odada biriken dipnotları. 
Saçmalamaktan korktuğum yıllar. İyi ki saçmışım. Saç ey göz eşkten ortamdaki dûnlare su!

Bu şiirleri “salt okunur” buldum, aynı espriye uyarak salt okunur formatta yayınlamak en doğrusu olacak. 



BİR YER

İçerisine adım attığım ilk saray Dolmabahçe Sarayı’ydı. Lisenin koyu cumhuriyetçi tarih hocasının rehberliğinde, 10 Kasım etkinlikleri kapsamında, âdeta huşû içinde gezdirmişlerdi bize sarayı. O güne dair zihnimde çok az görüntü var, ama bende bıraktığı tesir (özellikle koku!) ilk günkü kadar canlı. Yine de etrafa fazla donuk gözlerle bakıyor olmalıydım ki hocam ne düşündüğümü, neden bir şey söylemediğimi yoklayıp durmuştu. Tarih dersinde en ukala yorumları yapan ben gezi boyunca neredeyse hiç konuşmamıştım. Hâlbuki bakışlarımdaki donukluğun aksine kafamın içi allak bullaktı. Sarayın ne 1923’ten önceki ne sonraki hikâyesine kalben yakınlık duyabiliyordum. Bir tür yabancılaşma şoku geçiriyordum ve çocukça sezgilerimle de olsa bunu belli etmemem gerektiğini düşünüyordum. Ne hissettiğimi söylememek için mi kendimi tutuyordum yoksa aslında ne hissetmem gerektiğini bilmediğim için hata yapmaktan mı korkuyordum? Suskunluğumda ikisinin de payı varmış, bugünden bakınca kendimi daha berrak görebiliyorum. Hocamız bir yandan sarayın özelliklerini anlatıyor bir yandan da “...değil mi Sarı?” diye biten dürtükleyici sorularıyla beni bunaltmaya devam ediyordu. Neyse ki dışı donuk içi yanık ben zavallının imdadına kafiledeki bir arkadaş yetişti: “Hocam, bu Osmanlılar hainmiş mainmiş ama nasıl yaşanacağını iyi biliyormuş. Bir şu kaliteye bak bir de bizim hayatımıza!” Kafiledeki birkaç kişi daha bu sözü başlarıyla onaylayınca hocamızın çok kızdığını, tartışmanın ertesi gün sınıfta da devam ettiğini hatırlıyorum.

Bu sözü nasıl anlamalıydı? Elbette o yaşlarda tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, sadece dikkatlice dinlemeye çalışıyordum. Tartışanların pozisyonları özetle şöyleydi: Hocamızın fikrince Osmanlılar iyi taraflarıyla da olsa anılmayı hak etmiyorlardı. Dahası, Osmanlıyı övmek cumhuriyete karşı sadakatsizlik nişanesiydi, en azından kadirbilmezlik oluyordu. Zaten “hayatın tadını çıkarmak” da devlet için pek övünülecek bir vasıf sayılamazdı; aksine halktan kopukluğun, israfın göstergesiydi. Belki bugünkü hayatımız fakirdi, zevksizdi ama böylesi işgal altında olmaktan iyi idi… Arkadaşlarım ise Osmanlıların inkılâp tarihi kitaplarında propaganda edildiği gibi bitmiş tükenmiş görünmediğini söylüyordu. Öyle olsalardı en kötü dönemlerinde bile geriye Dolmabahçe gibi sayısız eser, isim, kurum bırakabilirler miydi? Belki ihanet ettiler ama en az Batılılar kadar zeki ve kabiliyetlilerdi. Hem cumhuriyet daha ilerici olduğu hâlde hayat kalitemiz neden Osmanlılardan çok gerideydi? (...) Dediğim gibi, tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, çatışmaya sebep olan zihniyet farkının temellerine çok sonraları inebildim. Yalnız şu vardı: Taraflara hak vermek açıklayamadığım biçimde zoruma gidiyordu, bu tartışmada bana yanlış gelen bir şeyler vardı. Öte yandan, üçüncü kişi gözüyle bakınca taraflara hak vermemek de zordu. Peki ben “üçüncü kişi” miydim? Hayır. Tartışmanın tarafı değilsem de bir parçası olduğumu biliyordum. Gerçekten de bir tartışmanın tarafı olmakla parçası olmak arasında esaslı fark vardır, yıllar içinde öğrendiğim ilk ve belki en kritik husus bu oldu. Zamanla öğrendiğim ikinci husus, tarihsel meselelerin taraflara boncuk veya yargı dağıtılarak aydınlatılamayacağıydı. Nasreddin Hoca vaktiyle karşısında birbirinden iddialı davacılar olduğu için, eğri zeminde doğru söz söylenemeyeceğini bildiği için, deveyi düzeltmeye çalışmak başarısızlığa mahkûm bir çaba olduğu için işi latifeye vurmuştu. Hocanın bu tuhaf davaya üçüncü göz olarak dâhil olan hanımına “sen de haklısın!” deyişi Türkiye’deki en temel meselenin politik zeminin eğriliği olduğu kanaatini bende pekiştirmişti. Şayet Nasreddin nam zât çoğumuz gibi kadılık etmeye heveslenseydi bugüne hocalığından pek bir şey kalmayacaktı.

Kadılık taslamak niyetinde değilim, o yüzden ben de eğri oturularak doğru konuşulabileceğine inanmadığımı belirtmeliyim. Oturuşu doğrulttuktan sonra neyin eğri olduğu kendiliğinden görülebilecekken neden eğriliği kabullenerek doğruyu bulmayı baştan zorlaştırıyorduk ki? Bununla kalsa iyiydi, zemin eğriliği hem hatalı fikirlere mazeret teşkil ediyor hem de doğru fikirlerin marjinal görünmesine sebep oluyordu. Yani iki kat zarara uğruyorduk. Zemin irademiz dışında eğrilmiş olabilir ama bizim işimiz önce eğriliği işaret etmek, mümkünse tesviyeye çalışmak, tesviye edilemiyor diye eğri büğrü sözlere razı olmamak, son safhada sözümüzün doğru anlaşılacağı zeminin tesisine emek vermek olsa gerek. Türkler neden hep eğri zeminde yaşamak zorundalar? Aceleleri olduğu için! Uzun soluklu planlar, uzun boylu düşünmekler Türklere göre değil! Bu anlayış iliklerimize kadar işle(n)diği için zeminin eğriliğini görmezden gelip sözlerin doğruluğu iddiasıyla avunuyoruz. Avunma ile cehd seçenekleri modernleşme maceramızın ilk gününden beri önümüzdeydi. Hâlâ önümüzdedir. Hangimiz neyi seçtik? Nâmık Kemal asrın ahkâmının sıdk ü selâmetten inhiraf ettiğini gördüğü hâlde bâb-ı hükûmette kalabilir miydi? Sizce kalmalı mıydı? Kalsa ne söyleyebilirdi? Kapıkulu olarak söyleyecekleri o günden bugüne nasıl yankılanırdı? Yankılanır mıydı? Doğruluk zeminini kurmaya tek başına gücünün yetmeyeceğini bildiği hâlde eğri zeminde konuşmaktan neden imtina etti Kemal gibiler? 

Görebildiğim kadarıyla yüksek seciyeli insanların en büyük endişeleri mekanik ve verili düşünme biçimlerine hapsolmaktır. Onlar dünyada neler olup bittiğini “ya-ya da” kararsızlığına, “hem-hem de” kolaycılığına, “ne-ne de” çözümsüzlüğüne kapılmaksızın betimlemelerini sağlayacak bir irtifaya çıkmayı arzuluyorlardı. Söz konusu ikili mekanizmaların insanın zihin işleyişinin farklı formlarından ibaret olduğunu ve bunlardan birini mutlaklaştırdıklarında düşünce iklimlerinin kuraklaşacağını biliyorlardı. Saray hatıramın kahramanları da bu üç akıl yürütme mekaniği arasında dönüp duruyordu. Hayatım boyunca kitlelerin her seçme (seçim değil!) arefesinde ikili mekanizmaların tuzağına itildiğini gördüm. Mekanizmaya paçayı kaptırdıktan sonrası konuşmaya değmiyordu. Hocam ve arkadaşlarım daha ilk cümlede ileri-gerici, doğulu-batılı, sağ-sol, eski-yeni, hain-sadık gibi kategorilere sıkıştıktan sonra doğruya nasıl varacaklardı? Bırakalım doğruyu, olan biteni ana hatlarıyla ve eğip bükmeden betimlemeleri bile mümkün müydü? Onlara öze yabancılaşmadan yüksek zevk ve kavrayış sahibi olunabileceğini, özgürlükten ve sadakatten taviz verilmeden de dünyanın geri kalanıyla alışverişte olunabileceğini kim anlatacaktı? Tarihin derin yapısını görmek neden yalnızca Hoca Nasreddin ve onun sulbünden gelen bir avuç insana nasip olmuştu?

Bütün bu sağduyucu sözlere rağmen ortada cevaplanmayı bekleyen bir soru var: Ne oldu da insanlık bu kadar köşeli akıl yürütme biçimlerine ve zıt duygu kamplarına bölünebildi? Çağımızın çatışmalarının önceki tarihsel devirlerin çatışmalarından farkı neydi? Bu noktada nazarlarımızı 19. yüzyıla yöneltmek durumundayız. Kökleri ne kadar geri uzanırsa uzansın, 19. yüzyılda dünyanın yaşadığı kırılmayı tarihin önceki kırılma noktalarından ayrı bir yere koymalıyız. Tarihte ilk kez bir güç odağı dünyanın kahir ekseriyetini kapsayan bir tahakküm mekanizması inşa etti. Bu mekanizmaya “ben ve diğerleri” dedi. The West and the rest. Bir bakıma yeni bir akıl yürütme biçimi icat etmişti Batı. Önceki medeniyetleri ve denetim altındaki batı dışı dünyayı “ya-ya da, hem-hem de, ne-ne de” dolaplarında dönüp durmaya icbar etmişti. Bu durum dünyada iki zıt eğilimi daha görünür hâle getirmişti: Bir kısım insan girilen yolun şimdiye kadarki en kötü yol olduğunu, dolayısıyla tarihte görülmemiş bir “öze dönüş” seferberliğinin başlaması gerektiğini savundu. Başka bir kısım ise tarihte hiçbir vakit geri dönüş yaşanmadığını, bunun yanlış hatta imkânsız olduğunu, dolayısıyla alınacak en iyi kararın ilerlemeye devam etmek olduğunu savundu. Dönmekten bahsedenler ekseriyetle ezilen, sömürülen, denetlenen ülkelerin halklarıydı; çözümü her türden “öze dönüş” konseptinde aramaları doğaldı. İlerlemeye devam etmeliyiz diyenler teknolojik, ekonomik ve siyasal açıdan üstünlüğü ele geçirmiş, kazanımlarını koruma dürtüsüyle yürüyüşlerine devam etmek isteyen halklardı. Ayaklar ikincilerin yolundan gitse de akıllar hep birincilerde takılı kaldı. Fakat bu fotoğrafta ilk anda görünmeyen başka bir terslik vardı: İlerlemeciler de öze dönüşçüler de kendilerini içinde bulundukları zaman ve zemine ait saymamak gibi sakat bir ön kabulden hareket ediyorlardı.

Evet, 19. yüzyılla birlikte yerküre ilk kez eski ve yeni dünya olarak iki yarım küreye bölündü. Küre çatlatılıp iki parçaya bölününce toplumlar da hızla kamplaştı. Fakat eskinin hangi damarlarının yeniyi alttan alta beslediği, yeninin hangi tohumlarının eskide gömülü bulunduğu sorusu hızla geçiştirildi. Hız ve kopuş çağıydı çünkü 19. yüzyıl. Gündelik işleyişi mehter misali iki ileri bir geriyle aksatacak sorulara kimsenin tahammülü yoktu. Yine de fizikte her hareketin bir aksülamel doğurması gibi politik yarı kürelerde de çeşitli reaksiyonlar, yan etkiler görülmeye başlandı. Yarım kürelerin kendi içlerinde çeşitli kampçıklara (fraksiyonlara) bölündüğü görüldü. Daha ilginci; aynı yarı küredeki kimi parçacıkların birbiriyle kıyasıyla çatışırken karşı yarı küredeki parçacıklarla çeşitli benzerlikler gösterdiği, yer yer iş birliklerine giriştiği fark edildi. İlericilerin kampındaki kimi mutedil fraksiyonlar ile öze dönüşçülerin kampındaki bazı ceditçi fraksiyonlar ortak paydalara sahip görünüyordu. Öze dönüşçülerin tavizsiz kesimleri ile fanatik ilericilerin söylem ve metot benzerlikleri de dikkat çekiciydi. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar yerkürenin politik çehresi bu kopuş-devamlılık ekseninde yaşanan gelgitlerle şekillendi. 

1945 sonrası Pax Americana süregelen kopuş-süreklilik eksenini yok etmeyi deneyerek, en azından yok saymaya çalışarak hükmünü dayattı. Bu bakımdan bilinen tarihsel imparatorlukların en tarih dışı numunesine dönüştü. İlericilerin ve öze dönüşçülerin bilinçli biçimde hem desteğini hem nefretini kazandı. Ulus devlette yaşadıkları hâlde yeniden Roma, yeniden Helen, yeniden Osmanlı gibi hayallerle yanıp tutuşanların hepsiyle iş tuttu. Hayalciler kendilerini fazla kaptırdıklarında Amerika’nın zaten bütün tarihsel imparatorlukları kapsadığı ve temsil ettiği ikazıyla yerlerine oturtuldular. İlericilere ilerlemenin teori ve teolojisine dalıp pratiğine katkı vermedikleri için, bütün yükü malî ve askerî Amerika’nın çekmesi sebebiyle hadleri bildirildi. İlericiler zannedildiğinin aksine eyleme dönük oluşlarıyla değil; bir mit, neredeyse dinî bir anlatı üzerine bina edildikleri kadar dikkate değer bulunuyordu. Bu onların yapılarından kaynaklanan çelişkiydi; dine karşı pozisyon alabilmeleri için bir tür seküler din vaz etmeleri gerekiyordu. Öze dönüşçüler de zannedildiği gibi bir inancın, bir idealin anlatısına bağlı oluşlarıyla değil, pratik ve pragmatik girişimlere önayak olmalarıyla dikkat çekiyordu. Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uçurumun olmasının sebebi buydu. İlericiler eylemde sağcı, söylemde solcuydular. Öze dönüşçüler söylemde sağcı, eylemde solcuydular. Özetle ilericiler ve öze dönüşçüler dünyanın politik eksen eğriliğine başka bir eğrilikle mukabele etmek dışında bir şey öneremiyorlardı. Amerika ise ilerlenecek veya dönülecek yerin doğrudan ve öncelikle Amerika’da temerküz eden sermayeye fayda sağlaması dışında bir şeyle ilgilenmiyordu.

İlerlemecilik Batı’nın en büyük gücü ve zaafı olageldi. Her doyum noktasında, kendini o güne ulaştıran uzuvlardan bazılarını kesip geride bırakarak diyetini ödeyen ve sonraki safhaya geçen bir zihniyetten bahsediyoruz. Yola devam edebilmek için tarihsel kurumlarını tereddütsüz yıkabilen bir akıldan. Düşmanlarının başını kesme uğruna kendini hadım etmeyi göze alan bir ruh durumundan. Böyle kıyıcı bir topluluk kendine yaptığının kat kat fazlasını -başta Türk, Alman, Rus imparatorlukları olmak üzere- tüm hasımlarına reva görmesi şaşırtıcı değildir. İlerlemeci, dünyaya bir yarışçının gözüyle bakar. Drag pilotlarının kokpitten pisti nasıl gördüklerini bilirsiniz. Hız arttıkça etraftaki şekiller bulanıklaşıp birbirine karışarak duvarlaşır, ufuk düzleşip basıklaşarak incecik bir çizgi hâlini alır. İki algı duvarı arasındaki bitiş noktası bir anahtar deliği kadar ufalır. Çevre görüşü kaybolan, manevra seçenekleri sıfırlanan pilot bu çılgın hıza ayak uydurmak için son derece mekanik, anlık kararlar veren, hedefe odaklı bir kafa yapısına bürünür… İşte böylesine bıçak sırtında yapılan ilerleme yarışı dışarıya son derece sansasyonel ve destansı biçimde sunuluyor. Yarış organizatörleri seyircilerin kokpitte oturmaya can attığını iyi bildiği için fırsattan istifade kolaları, sosislileri, hamburgerleri dayıyor. Müşterilerin alıklığı sayesinde ilerlemenin vaadleri bitmiyor, hep o nurlu ufuklara ulaşmaya çabalıyoruz. İlerlemeciliğin eğriliği her toplumu aynı yarış pistinde koşmaya zorlamasından doğuyor. Türkiye’de yarış şartının teorik savunusunu solcu ve cumhuriyetçi cenah üstlense de pratikte koşanların hep sağcı ve muhafazakâr unsurlar olması bize mahsus bir garabet. Bu durum Türkiye’deki ideolojik kimliklerin ilk günden beri eğri bir zeminde konumlandırıldığını ispatlıyor.

Koşarken her şey çizgiseldir, durup bakınca dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır. Bu bakımdan öze dönüşçülere durup düşünen insanlar denebilir mi? Teorik olarak evet. Durdukları için düşünebildikleri, düşündüklerine göre durdukları söylenebilir. İlerlemecilerin düzdünyacılığına karşı öze dönüşçüler dairesel bir dünya ve tarih tasavvuruna sahiptir. Öze dönüşçülerin sorunu dünyanın biçiminden değil mahiyetinden, yani “dönüş”ten değil, “öz”ün ne olduğu üzerine anlaşamamalarından kaynaklanıyor. Aksine, dönüş konusunda hayli yetenekli olduklarını (yarış pistinde değilse bile) buz pistinde sergiledikleri marifetlerden biliyoruz. Tek tek bakıldığında canlı müziklere, kıvrak figürlere, karmaşık koreografiye, göz alıcı kostümlere diyecek yok. Ne var ki bütün bunlara bakarak öze dönüşçülerin hangi kültüre özgü dansları sergilediklerini anlayamıyoruz. Kuvvetle muhtemel kendileri de anlayamıyor; çünkü müzikle figürler, figürlerle kostümler, kostümlerle koreografi arasındaki uyumsuzluk had safhada. Yine de bu kadar hazırlığın boşa gitmemesi için kimse pozunu bozmuyor, herkes kendine düşen rolü oynuyor… Öze dönüşçüler trajik biçimde kendilerini en biçimci tavırlara hapsetmiş kimselerdir. “Öz” bahsinin uzun, yoğun, yorucu kafa emeği gerektirmesi yüzünden biçimlere dört elle sarılmışlardır. Altı, içi, arkası doldurulamayan biçimlerle kuşatılmış, şairin ifadesiyle “muşamba dekor” bir hayat sürmektedirler. Fakat onlar için en büyük tehlike üzerinde dönüp durdukları, dans ettikleri buz pistidir. Buz ince ve altı boş. Türk sağı ve solu bunu iyi bildiğinden danslarını çifte tedbir alarak sürdürüyor. İki taraf da kırılgan zemine yük bindirmemek için üzerlerindeki hatta içlerindeki bütün ağırlıklardan kurtulmuş şekilde piste çıkıyor. Ve iki cenah da zemini çatlatacak sert figürler sergilemekten (eli, dizi, topuğu, yumruğu zemine vurmaktan) uzak duruyor. Yani hem sağ hem sol unsurlar özsüzlükte ve biçimcilikte son derece benzeşiyor. Bu da eğri, kırılgan ve altı boş politik zemini konuşmak yerine kitlelerin doğrucu davutların kof diskurlarıyla oyalanmasına sebep oluyor.

“Eğri”yi günah keçisine çevirdik ama şu “doğru” dediğimiz ne ola ki? Kelime; açısı sapmayan, dümdüz bir çizgiye karşılık geliyor zihnimizde. Doğada geometrik açıdan mükemmel çizgiler ve biçimler buluyoruz ama insan ve toplum hayatında (ve bunların bileşkesi olan tarihte) bu türden mükemmeliyetçiliklerin yeri yok. Demek ki bizim “doğru”luk vurgumuz bir doğa durumunu işaret etmiyor. Tarihsel “doğru”lara çok yakından baktığımızda gözümüze kimi orantısızlıklar çarpabilir, bu onun doğruluğuna halel getirmez. Daha öz ifadeyle: Doğruyu “dümdüz olması” bakımından değil, “bir yerden bir yere yönelmiş olması”yla, “bir doğrultusu olması”yla anlam ifade eden ilke olarak tanımlayabiliriz. Kaynağı, yönü, hedefi, süreci, salınımı olan dinamik bir ilke olarak. İlerlemecilik ve öze dönüşçülük adlandırmaları da zihnimizde ilk anda “bir yerden bir yere gitme” izlenimi uyandırıyor; fakat yıllar içinde ikisinin de muhayyel birer yolculuğa dönüştüğünü gördük. Neden? Çünkü ikili zihinsel mekanizmalarla yürütülen her tartışma gibi bu kamplar da kimin “yerli” kimin “yabancı” olduğu düzlemine sabitlenmiş, yani yeri kimin sahipleneceği sorusuna sıkışıp kalmışlardı. Bunlar bize hız ve kopuş çağından miras kalan noksan ve eğri büğrü sorulardı. Türkçenin hakemliğine müracaat edince fark ederiz ki öncelikle tartışılması gereken “yer” kavramının kendisidir. Türklerin 19. yüzyılla birlikte içine düştükleri ikili mekanizmalardan kurtulabilmesi için, vaktiyle atlamak zorunda bırakıldıkları bahislere dönerek sıfır noktasına inmesi, yani kendi sözlüğünü oluşturması şart. “Yer” deyince ne anlıyor Türkler? Küre mi, arz mı, vatan mı, yurt mu, il mi? Önce buna cevap verilmesi gerek.

Muhammed SARI (18 Muharrem 1448 - 3 Temmuz 2026)

YETECEK KADAR TÜRKÇE

Dil elimizin altında saydığımız ama el uzatınca dokunamadığımız bir “şey”. “Şey” demek zorunda kalışımız dilin hem numen hem fenomen vasıflarından kaynaklanıyor. “Buradalık ve dokunulamazlık” dilin ikili doğasını yansıtıyor. Hayatın kırılganlığına ve cazibesine denk bu yanıyla. Dil karşısında malum filozof gibi susup kenara çekilmek belki en güvenli yoldur. Dilin ucuna kadar gelen bazı şeyler vardır ki dile ait değildir. Zorladığımız takdirde ya dilin kabını yahut dile getirmeye çalıştığımızın mahfazasını çatlatırız. Ne var ki susmak ve kenara çekilmek dilin ikili doğası karşısında saygı kadar yatışmayan bir merakın da örtülü ifadesidir. 

Hayatta bulunuşumuz bizi bir yerde kaim, dil sahibi oluşumuz bizi bir yere ait hissettirir. Bütün cazibeleri ayaklarımızın altına serilmiş olmalarında, hazır ve bedava bulunmalarında, bizi zahmetsizce taşımalarındadır. Fakat bu kubbenin ve zeminin bir gün mutlaka çatlayacak olması hayat ve dille ilişkimizi çıkmaza sokar. İkileme düşeriz: Onları incelesek mi deneyimlesek mi daha doğru bir iş yapmış oluruz? Dili “anlam nedir” farkında olmadan kullanırız, hayatı “ân nedir” bilmeden yaşarız; bunun başka yolu yoktur. Durup düşünelim dediğimizde hayat kaçar, hayata katıldığımızda düşünce gerilerde kalmış olur. Dil ve hayat, parçalanamaz bir bütün kabul edilmeli fakat kavranabilmeleri için parçalı ele alınmak zorundadır. Çünkü zihnimiz eşzamanlılık (senkron) prensibine göre çalışsa bile zihnin çalışmasını ele almak istediğimizde art zamanlılık (diyakron) prensibine tâbi olmak zorunda kalırız. Bu ikilemi, elân düşünen ve yaşayan bir varlığın aşması imkânsızdır çünkü kendisi de bu düzenin bir parçasıdır. Kişi dili ve hayatı paranteze aldığında kendi varoluşunu da paranteze aldığını bilmek zorundadır.

Biyo-kültürel varlığımızın kavuştağıdır dil. Bilinç ile varlığı temas ettiren arayüzdür. Cismi ve canı olmaksızın cisimliliğin ve canlılığın arasında durur. “Arada” diyoruz ama dile bir yer tayin edemiyoruz, onu gösteremiyor veya ölçemiyoruz. Kıymetini ancak yokluğunda fark edebildiğimiz nimetlerden biri o. Biyolojik ölüme yaklaştığımızda dili ve düşünceyi adım adım kaybederiz, dili ve düşünceyi kaybettiğimizde ise kültürel mânâda ölmeye yüz tutarız. Kendi toprağımızın üzerinde, kendi dilimizle yaşarız ve öldüğümüzde sadece toprağımıza değil, dilimize de gömülürüz. Doğumun hemen ardından ve ölümden hemen önce kulağımıza kimi sözlerin fısıldanışı biyolojik varlığımız ile kültürel varoluşumuzu birbirine mühürler. Olan iki söz arasında olmuş, söylenen iki oluş arasında söylenmiştir. Salınım oluş ve dile geliş arasındadır. Muttali olunabilecek, perdesi aralanabilecek sırlar allahualem bu dalga boyları arasındadır. Oluşun ve dile gelişin dışında, öncesinde ve ötesinde bildiğimiz manada bir insan hayatı yoktur. Bu sebeple, olan bitene ilgi duymak ve bunların dile getirilmesine özen göstermek insanlığın gereğidir. İnsanların çoğu bu açıdan tek kanatlı bir ömür sürer: Ya yaşamayı ya söylemeyi seçmiş gibidirler. Anlayacağınız, kanatların yalnız biri tanrıdandır, diğerini kendimiz edinmek zorundayız. Dille hayatın geçişkenliğine dikkat kesilmeliyiz.

Dilden hayata, hayattan dile varış mümkün olmasaydı, dil ve dünya birbirini açıklamasaydı tarih denen mefhumun hiçbir önemi kalmazdı. Dilin başına gelenin sonuçlarını hayatta, hayatta gerçekleşenin izlerini dilde göremeseydik bu kopukluk en çok günübirlik yaşamak isteyen, tarihin yükünden kurtulmak isteyen cahillerin işine gelirdi. Fakat derdimiz sadece cahillerle değil, işin içinde zorbalar da var. Zorbalar dil-hayat bağlantısını tehdit etmekle kalmaz, koparmaya da kalkışır. Somut adımlar (teşvik mekanizmaları ve cezaî yaptırımlar) atarak sürekli yeni fiilî durumlar, her alanda derin fay hatları yaratır. Yine de bu aşamada dil-hayat ilişkisi tam anlamıyla koparılamaz. Dile yurtluk eden hayat, hayata ayna tutan dil bütün zorlamalara rağmen varlığını belli oranda korur. İki fiilî durumun çatıştırılması çabuk sonuçlanmaz, hele dil gibi toplumsal varlığa gömülü bir unsurun yerinden edilmesi kolay olmaz. Dil-hayat bağlantısı genellikle üçüncü aşamaya varıldığında kopar. Bu aşama zorbaların ardından gelen hainlerin hüküm sürdüğü aşamadır. Hainler hayatın dili besleyememesinden, dilin hayatı açıklayamamasından rahatsız olmaz. Bilakis, aynı gövdede ayrı ayrı hayatlar, ayrı ayrı diller türemesinden faydalanır ve bu durumun devam etmesi için elinden gelen bütün tedbirleri alır.

Bu kadar kelamı dün internette gözüme çarpan bir cümle yüzünden ettim: “Dil Encümeni ‘Yeni Türk Alfabesi’ çalışmalarına 26 Haziran 1928’de başladı...” Dil devrimini savunanlar meseleye buraya kadar dikkat çekmeye çalıştığım açılardan bakmış mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, çünkü dönemin muktedirleri nereye vurduklarını bilmeselerdi sonuç alamayacaklardı. Yani ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı. Hayır, çünkü bulundukları tarihsel momentumda “dile hükmetmek” gözlerine pekâlâ mümkün görünmüştü. Bu da onların en iddialı oldukları konuda en büyük açığı vermelerine, niyetlerini açık etmelerine sebep olmuştu. Alfabe devrimi ve öztürkçeleştirme politikası Türkçenin önce imlâ sonra anlam birliğini yıktı. Hâlbuki yıkılan Türkçe kemalini 20. asrın başlarında bulmuş bir dildi. Yani Türkçe tam da kemal bulduğu çağda yıkıldı. Bunu tarihin doğal seyriyle açıklamak imkânsızdır. Biz bugün 1930’lardan itibaren icat edilmeye başlanmış bir “şey”le konuşup yazışmaya uğraşıyoruz. Sömürge toplumlarda insanlarla millî dilleri arasına duvar örülürken Türkiye’de bu iş doğrudan dilin sömürgeleştirilmesi suretiyle yapıldı. 20. asrın başındaki Türkçe büyük idi ve o büyüklüğüyle çok büyük işler yapmak mümkündü. Bugünkü Türkçe küçüktür ve ne kadar küçültüldüğümüzü anlatmaya yetecek kadardır. “Bana kadar”dır yani. Hâlbuki Türkçe tarihinin hiçbir devrinde “yetecek kadar”la yetinen bir dil olmadı. Bugün bu dille, daha doğrusu dilin bu hâliyle esaslı bir şey anlatabilmek cesaret, anlaşabilmek hayal. 

Her dilin tipografi seti o dilin soyutlama kabiliyetinin sınırlarını ima eder. Biz İslam harflerinin kâinatına yabancılaştırıldık. Dolayısıyla Türkçe anlam bakımından da daraldıkça daraldı. Harflerin yerini yeni harflerin alıp diğerini kovması nispeten hızlı gerçekleşti. Aslî anlamın yerini yeni anlamların alması veya en azından onunla aynı gövdeye bir kuma, bir konakçı, bir işgalci gibi girmesi ise epey zaman aldı. Bu süreç hâlen devam ediyor. Kalemi, klavyeyi eline alan herkes, hepimiz bu sürecin fiilen bir parçasıyız. Sözlüklerde bir kelimenin karşısında onun eşanlamlısı iddiasıyla ve “eski Türkçe” ön ibaresiyle birçok kelime verilmesini zenginlik zannediyoruz. Çağrışım ve anlam zenginliği böyle bir şey değil. Aynı gövdede birkaç ruhun yaşayabileceğine inanmak gibi kelimelerin ikizleşerek, üçüzleşerek, dördüzleşerek yani bölünerek çoğalabildiğine inanmak da cahilce olur. Konu dil olunca iş cahillerle başlayıp cahillerde bitiyor anlaşılan. Gerekçesi basit: Hainlerle zorbalar arasında her zaman iktidar mücadelesi vardır; ama ikisinin de en iyi anlaştığı insan tipi cahillerdir.

Muhammed SARI (12 Muharrem 1448 - 27 Haziran 2026)

BORÇ GÜNÜ

Bugüne kadar benimle para konuşan, para üzerinden konuşmaya çalışan herkesi hakîr gördüm. Çok cart curt ederlerse hakaret ettiğim de vâkîdir. Bende bu tavrın kökleşmesinde iki gözlemim etkili oldu: İlki, dedemin ve babamın ceplerinde para olup olmamasına bakmadan hayatları boyunca eş dost akraba komşu torun torba herkese ikramda bulunmaktaki efendilikleri, hatta efelikleri. Kara günde de sevinç gününde de yükü ilk onlar çektiler. Bir erkek olarak elimden geldiğince aynı yolu yürümeye gayret ediyorum. Bu, atadan sadece oğula kalabilen, yalnız erkeklerin anlayabileceği bir haslet. İkincisi, kıt kanaat yaşayan genç Sezai Karakoç’un parasını sebep sormadan son kuruşuna kadar “üstat” bildiği Necip Fazıl’a verip gıkını çıkarmaması, bunun sözünü dahi etmemesi. Bu da sadece erkekler arasında görebileceğimiz türden bir ilişki. Yıllar içinde birçok şahit hikâyeyi aktarmasaydı belki bu kadarını da öğrenemeyecektik. Karakoç’un mahçup şövalyeliği genç yaşlarda derin izler bırakmıştı bende. 

İki hatırada da beni neyin etkilediğini iyi biliyorum. Hayır, zannettiğiniz gibi efendilik, efelik, şövalyelik arzusu değil. Hiç heveslenmedim desem yalan olur, genç bir adam edecekse bunlara heves etmeli zaten. Fakat yaş aldıkça sırrın efendilik, efelik veya şövalyelikte değil mahcubiyette saklı olduğunu fark ettim. Paranın bir amaç hâline getirilme ihtimalinden doğan endişe ve amaç hâline getirildiğini görmekten duyulan hicap. Kendi adıma endişe, başkaları adına hicap. Âkif’e “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi” dedirten hicap.  Aman konu para olmasın, para iki eşin iki dostun arasına girmesin de bedeli neyse öderiz inancı ve duygusu. Duygu diyorum çünkü bu işin bir ucu benim bereket anlayışıma dayanıyor. Bereket mübarek oluşla, yani “kabule mazhar olmuşluk”la akraba bir kelime. Niçin kabule mazhar olmuş? Az veren candan verdiği için elbette. Canının yongasını seve seve verdiği için. Parayı bahse değer görmediği, elinin kiri saydığı için. Gençken bu inceliği kavrayamamakta mazurdum. Kendi kabıma bile sığmaz taşarken kendime hicap üzerinden dervişâne bir yol seçmem imkânsızdı. Doğrusu bugün de kabıma sığamıyorum ama artık meselenin kabına sığıp sığmamak olmadığını anlamış biri olarak yaşıyorum. Anladığımın özünü sizinle de paylaşayım: Cirmin az olsa bile gerektiğinde başkaları için çalkanacak, kabından taşmanın bir yolunu bulacak ve taşanları kefaretine sayacaksın. Dolu değilken bilhassa taşacak taşıracaksın ki başkalarına hakiki bir faydan dokunsun. Candan ver ki canlılık olsun.

Canlılık hayatımdaki en belirleyici kelimelerden biri. Ne yaptıysam kefeni yırtmak, üzerimdeki ölü toprağını atmak için yaptım yapıyorum. Ruha ölgünlük getirecek işlerin ilk sıralarında para meselesi yer aldığı için bir gözüm hep paranın seyrinde oldu. Hakiki paragöz varsa o benim yani! Fakat bildiğiniz paragözlerden olmadığım için devletin malına deniz gözüyle bakmadım. İşsizlik ödeneğine mecbur edildiğim birkaç ayı saymazsak kamudan kuruş almadım. Ki o da maaşımızdan yıllardır kesilen deli dumrul vergilerinin yanında devede kulak bile sayılamaz. Darda kaldığımda devlete değil, millete (eşime, dostuma, aileme) küçük küçük borçlanmayı tercih ettim. Yüzümü kızartacaksam onlara kızarttım. Bütçeden değil kıtçadan yedim. Sebebi politik olmaktan önce ahlâkîdir ve yukarıdaki “vermek” bahsinin mütemmim cüzüdür. Bana kalırsa kişinin karakteri “vermek” üzerinden bir noktaya kadar tanınabilir; çünkü dışa dönük her işimize “desinler”in, riyanın bulaşma ihtimali vardır. Birinin karakterini bütünüyle anlamak için “verme” pratikleri kadar ne aldığına, kimden aldığına, niçin aldığına yahut almadığına da bakmak lazım. Kendine “kuru ekmek yiyen kadının oğlu” diyen Zât bize ne zenginliği ne züğürtlüğü öven bir din bıraktı. Vermenin de almanın da mertçe olması gerektiğini öğretti. Veren candan verecek, alan canını koruyacak kadar alacak. Veren sıkıştırmayacak, alan geciktirmeyecek. Kâğıttan önce Allah huzurunda yapılır akit. Yine de alışverişlerimizi kâğıda dökmemizi tavsiye edilmiştir; çünkü kâğıt üst ilkeyi, tarafların üstünde bir otorite bulunduğunu işaret eder.

Türk için “kâğıt işi” demek devlet demek. Ne kadar mesafeli durursak duralım devlet mefhumunu dışarıda bırakarak sürdürülebilir bir alacak ve borç rejimi tesis edemeyiz. Fakat bu, devleti aslî teminat kaynağı olarak görme hatasına sürüklememeli bizi. Devletin her türden kâğıdı tekelinde bulundurma politikası Türklerin devlet ile değeri bitişik algılamasına sebep olmuştur. Devletin değeri itibarîdir, itibarını dinden alır. Kur’ân daha ilk satırlarında Borç Günü’nden bahsederek mülkün yegâne sahibini ve vakti gelince borcun kime ödeneceğini haber verir. Bu da para ile yapılan her muameleyi iktisattan önce ahlâkın konusu yapar. Para ahlâkın değil iktisadın konusudur diyorsanız endişe edilecek, hicap duyulacak, hakarete müstahak işlere bulaşmışsınız demektir. Bu yüzden zenginlerin ve fakirlerin çoğu aynı batakta çırpınır: Parayı yiyemeden veya vuramadan ölmek korkusunda. Buna mukabil, zenginlerin ve fakirlerin çok çok küçük bir kısmını buluşturan başka bir ortak payda vardır: Parayı şahsiyetlerine bulaştırmadan yaşamak.

Muhammed SARI (4 Muharrem 1448 - 19 Haziran 2026)

TEKNOLOJİ: ARAYA GİREN

Araba kullanmaya kırkından sonra başladım. Mecburiyetten. Fakat el-ayak-göz koordinasyonum küçüklüğümden beri iyi olduğu için nispeten hızlı gelişme gösterdim. En azından trafikte tehlike arz etmeyen bir sürücü olmayı başardım diyebilirim. Bir başka “başarım” ise yaya milletini keşfetmek oldu! Evet, etrafta zikzaklar çizerek gezinip duran, birden yola fırlayıp kendini fütursuzca arabanın altına atan, trafik işaretlerini umursamayan bu serkeş kitleyi yeni yeni fark ediyorum. Benim hızlı, güçlü, doğrusal manevralarımın yanında yayalar her hâlleriyle rahatsız edici ve eğitilemez görünüyorlar artık gözüme. Benim vektörel düzenliliğimle onların düzensiz akışkanlığı sürekli çatışma hâlinde. Bir zamanlar ben de onlardan biriydim diyemeyecek kadar yabancılaştığımı hissediyorum bazen. Kontrolümdeki mekanik bir aracın beni kırk yıllık itiyatlarımdan kısa zamanda nasıl koparabileceğini ibretle görüyorum.

Gecikmiş ve acemi bir sürücü olarak yaşadığım yabancılaşma genç yaştan beri araba kullananların yabancılaşmışlığından farklı. Özel arabaları olmadan A noktasından B noktasına nasıl yolculuk edeceklerini bilmeyen çok insan tanıyorum. Bu tip insanlar arabanın yıllar içinde sebep olduğu yabancılaşmayı değil, yokluğundaki mahrumiyet hissini bilirler sadece. Hatta mahrumiyetin etkisiyle arabalarına daha bir bağlanırlar. Onlardan biri olmamakla hep övündüğüm için şu sıralar alttan alta hissettiğim yabancılaşma duygusunu hazmetmekte zorlanıyorum. Genç yaştan beri “ben ne yapıyorum” diye sorgulamaksızın araba kullananlar yaya konseptine yabancılaşmışsa bile sürücülük konseptine yaklaşmıştır, yani muhtemel boşluk başka bir şeyle doldurulmuştur. Ben ise hem yaya konseptinden kopuşun hem de sürücü konseptine alışamayışın sancısını çekiyorum bir süredir. Araçlar benim için hiçbir zaman amaç olmadı; ama tam da ismi gibi “araya giren” şeyler oldular. İnsanlar teknolojik araçları daha çok “arayı bulan, aracılık eden” vasıtalar olarak görmeye şartlanmıştır. Bu işlev o kadar vurgulanır ki araçların “şeylerle aramıza girdiği” farkındalığına erilemez.

Teknoloji bir arayüzdür. Ne ile ne arasındaki arayüz? İlk aşamada derin felsefi tartışmalara girmeye gerek yok. Yukarıdaki satırlarda olduğu gibi kendi deneyimlerinizi gözden geçirmekle işe başlayabilirsiniz. Eğer kendinizi kurcalamak hoşunuza gitmiyorsa size bir film önereyim. Hem öyle derin felsefi göndermeleri (?) olanından değil, en basitinden bir film. 2014 tarihli ucuz bir Holivud filminde bile bu sorunun cevabını bulabilirsiniz. (Madem Allah en ciddi meselelerde bile bir sineğin kanadını ve daha küçük şeyleri misal vermekten çekinmeye gerek olmadığını haber veriyor, benim de basit misaller vermekten çekinmeme gerek yok.) Söz konusu filmde biyonik protezleri, taktiksel arayüzleri, nöro-yazılımlarıyla tanınan bir teknoloji şirketinin arka planda asıl iş olarak “bilinci olan bir ürün” üretmeye çalışmasının trajik sonuçları popüler sinema diliyle anlatılır. Filmin bir sahnesi özellikle dikkat çekicidir. Ellerini kaybetmiş bir gitaristin takılan protezler sayesinde yeniden gitar çalabildiği duygusal anlarla açılır şirket sahnesi; fakat bu sahne 2 dakika içinde yerini savaşçı robotlar üretmenin tartışıldığı sahneye bırakır. Bir yanda sanatçı robotlar diğer yanda savaşçı robotlar… Bu hızlı geçiş bazı niyetlerin artık saklanma ihtiyacı duyulmamasından kaynaklanıyor olsa gerek. Film çatışmasını ve mesajını 2 dakikada ortaya koyuyor: “İnsanın vakti geçmek üzeredir. Tartışma, geleceği sanatçı robotların mı savaşçı robotların mı şekillendireceği üzerinedir.” 

Filmler fantezi gibi görünebilir. Gerçekleşme ihtimali olan her fantazya bazı erken işaretler verir. İşaretleri uzak ve felsefi tartışmalar alanında değil kendi hayatımızdan başlayarak görmeye çalışmalıyız. Örneğin kendi hayatımızdan, bilhassa son 30 senelik gelişmelere bakarak şu hükmü destekleyecek sayısız misal bulabiliriz: İster protez ister entegre ister hibrit ister gömülü formatta olsun bütün teknolojik ürünler doğal şeylerin önce “yanına gelir”, sonra doğal şeylerin “arasına girer”, nihayet doğal şeyleri eleyip “yerine geçer.” Elimizdeki cep telefonu, tablet ve bilgisayarın birer protez olduğunu, kansız bıçaksız bir operasyonla ampute edildiğimizi fark edemedikçe gidişatın değişeceği yoktur. Bugün işler protezden öteye geçmiş, nesneye ve özneye bakışımız -müslim gayrümüslim fark etmeksizin- materyalist ve pozitivist zihniyetle belirlenmiş durumdadır.

Çoğunuz “ama teknolojik gelişme insanlığı ileriye götürüyor” derken elinden akıllı telefonu alınan ergenin tepkisinden farklı bir tavır sergilediğinizi sanıyorsunuz. Hayır, bunlar bir ve aynı şeydir. Değneğin iki ucu da süslü olduğu için teknoloji durdurulamaz, yönlendirilemez, geciktirilemez olmanın ötesine geçerek vazgeçilemezlik noktasına vardı varacak. Bu noktadan sonra alınacak tedbirler bireysel kalmaya mahkûm görünüyor maalesef. Ülkemizin en büyük festivalinin “gençlere teknolojiyi sevdirmek” mottosuyla iş gördüğünü unutmayın. “Üründen ürüne” mantığıyla, yani doğrudan piyasaya yönelik bir mantıkla çalışan bu festivallere katılanlara, hatta bu işin organizatörlerine tekhne ile teknoloji, teknoloji ile bilim, bilim ile bilgi, bilgi ile bilinç arasındaki ilişkiyi sorsanız alacağınız cevapların pek acıklı olacağına şüphe yok. Türk’ün akan suya ilgisi bakmaktan ibarettir. Tanzimat “akışa bakış”ın psikolojik vaka olmaktan öte kurumsallaşmasının adıdır. Hayranlık, medyuniyet, teslimiyet, acziyet duyguları eşliğinde bakageldik bilim ve teknoloji bahislerine. 1851 Londra Büyük Sanayi Fuarı’na görevli gidip gördüğü “maşin”lere hayran olan, bu uğurda her şeyini kaybedip yurda bir daha dönemeyen ama Batı kültürüyle yaşamayı da şiddetle reddeden Said Ağa’nın ilginç hayatı için yazılmış bir şiirin şu dizeleri her şeyi özetliyor: “Cihândan vazgeçer ammâ bu matlabdan firâğ etmem / Maşin yolunda âhir mâl ü cânım ederim ifnâ.” 

Modern toplumsal tarihimizi yazanlar canın ve malın "maşin" yolunda ifna edilmesini fedakârlık olarak sunuyor. Oysa “maşin” uğruna yapılanlara sadece fenalık denebilir. Ama her paradigma belli bir ömre sahiptir ve bir gün bir noktada hesaplaşma kaçınılmazdır. Gündelik hayatı akıcı ve şık gösteren teknolojik detaylar öne çıktıkça arka planda insanî vasıfların ve ilişkilerin katılaşıp kabalaştığı gözden kaçmamalı. Ters orantıyı görmemek bizi bırakın yaşadığımız metafizik irtifa kaybını anlamayı bundan memnuniyet duyan zavallılar derekesine düşürecektir. Bütün paradigmalar bir bakıma başladığı noktada biter. Teknolojik tahakküm en uç noktaya vardığında farkında olmadan en ilkel kahramanı diriltirse kimse şaşırmasın.

Muhammed SARI (28 Zilhicce 1447 - 13 Haziran 2026)