BİR SİYASÎ FABL

Geçen sene bu vakitler eski bir tanıdıkla sohbet ediyordum. “Suriye devrimi” dedikleri hadise taze olduğu için laf döndü dolaştı siyasete geldi. Kendisi ümmetin dağınıklığından, memleketin belini doğrultamadığından, Müslümanlar arasında hamiyetli insanların kalmayışından uzun uzun yakındı. Huyum değildir ama konuşmanın bir yerinde boş bulunup “İstiklâl Harbi bitmediği için böyle oluyor!” deyiverdim. Tanıdığım, bir süre yüzüme boş boş baktı ve taaccüple cevap verdi: “Senin epey aşırı fikirlerin varmış hocam.” Sonrası tatsız birkaç kelam ve yarım ağız temennilerle ayrılış… Dönüşte yol boyu düşündüm. Neden böyle oluyor? Benzer sahneleri birçok kez yaşamıştım ama aynı rahatsız edici tortuyu içimde her defasında hissetmekten kurtulamıyordum. Bir Türk’e “İstiklâl Harbi bitmedi.” diyorum, bana “Aşırılık yanlısı mısın?” diyor. Hayret edilecek bir hâl. “Aşırılık” insanda karşılığı, tarihte yeri olmayan şeydir; saman alevi gibi parlar, yakıp yıkar ve kaybolur. İnsan kendini hayatta ve tarihte tutan vakıaya “aşırılık” diyebilir mi?

Sağır ama konuşkan bir insan tipi türedi son yıllarda ve bugün çoğunluktalar diyebiliriz. Hem yakındıkları hadiseler arasındaki sebep-sonuç bağını kuramıyor hem de bağlantının gösterilmesine şüpheyle bakıyorlar. İstiklâl Harbi’ni hafife aldıkları yahut tarihte donup kalmış bir ân gibi tasavvur ettikleri için fütursuzca zihin sağlığınızla ilgili imalarda bulunabiliyorlar. Kategorize edemedikleri insanları tehlikeli ve marjinal addediyorlar. Artık her konuşmadan evvel kendimizi kalubelâdan başlayarak tanıtmak zorunda mı kalacağız? Boynumuza “Ben kimim ve söylediklerim ne manaya geliyor?” dövizi asıp sokağa öyle mi çıkalım? Yaşayışımızdan, üslûbumuzdan, kelimelerimizden, muhakememizden; olmadı jestten, mimikten; o da olmadı en azından kılık kıyafetten kim olduğumuz, neyi dert edindiğimiz açıkça belli olmuyor mu? Birbirlerini tanıyamayan insanlar dünyada olup bitenleri mi anlayacak? İnsanlar dünyadaki gelişmelerin vahâmetine ancak bir atom bombası atıldığında veya gökdelenlere uçak çarptığında uyanabiliyorsa politik olgunluk konusunda alınması gereken çok yol var demektir.

Bizde böyle de Batı toplumları farklı mı? Hayır. Bir bakıma onların hâli daha beterdir. Sınıf, mevki ve tahsil farkıyla da olsa zaten bütün kitleler aşağı yukarı böyledir. Yaygın, geçerli ve üzerinde uzlaşılmış düşüncelere göre yaşarlar. Toplumun nomosunun sembolleri olan kavram, olay ve kişileri alelusul değerlendirir ve kolayca harcayabilirler. Kitlelerin fazlasıyla uysallaştırıldığı ülkelerde mutlaka marjinal tipler de uç verir. Marjinaller felâket tellâllığından, kıyamet alâmetçiliğinden, savaş çığırtkanlığından beslenerek toplumda güya bir “karşı var oluş”u temsil eder. Modern Batı’nın tarihi bu yozlaşmayla mücadelenin, daha doğrusu yozlaşmayı kontrollü biçimde sürdürmenin tarihidir. Demokrasi uysal çoğunluk ile marjinal azınlığı, yani iki yozlaşma türünü dengede tutmanın adıdır. Her devlet bu dengeyi resmi veya sivil kişi ve kurumların desteğiyle sağlamaya çalışır. Ne var ki sanatçılar, filozoflar, din adamları resmî yetkisizlikleri sebebiyle; akademisyenler, bilim adamları, memurlar ise sivil etkisizlikleri sebebiyle demokrasi oyununa istenen katkıyı sunamamışlardır. 

Batı’da demokrasinin yozlaştırıcılığı sorununa karşı en efektif cevaplar 19. yüzyılın “devlet adamı” figürlerinden gelmiştir. Bu figürler 20. yüzyılın ortalarına kadar önemli bir fonksiyon üstlenmişti. Uysalları koyunlaştırmadan ve marjinalleri kurtlaştırmadan toplumun bir parçası kılmaya çalışmaları, yani iki tarafta da saygı ve güven uyandırmaları bakımından vazgeçilmez konumda idiler. Devletin icapları ile milletin hassasiyetlerini, kitlelerin ihtiyaçları ile bireylerin itirazlarını görebilecek bakış genişliğine sahiptiler. 60’lardan sonra ise hızlanan kapitalist sisteme mani teşkil etmeye (dinozorlaşmaya!) başladıkları görülünce dünya çapında kadro daralmasına maruz bırakılmışlardı. Daralma dalgası Türkiye’ye ulaştığında tam bir kaht-ı rical yaşandı. Cumhuriyetin kuruluşunda payı olan “devlet adamı” figürlerinin tamamı 19. yüzyıl Osmanlı aydınlanmacılığının bakıyesiydi. Bu bakıye 50’lere varamadan iç çekişmeler yüzünden büyük oranda harcanmıştı. Elde kalan “devlet adamları” da 27 Mayıs’tan sonra tamamen “Atlantik Düzeni”nin gereklerine göre mutasyona uğratıldı. Bu yeni mutant figürler etkinliklerini “ikinci cumhuriyet”ten itibaren hissettirmiş ve 90’larda nosyonun içinin tamamen boşaltılmasına yol açmıştı. “Devlet adamı” figürünün yozlaşmasıyla bir devlet ve millet arasında kaçınılmaz bir kopuş yaşandı. Dinozorların nesli tükenmişti, artık gergedanların çağı başlıyordu!

Bugün Türk devletinde görünen etkin figürlerin hiçbiri “devlet adamı” değildir, hepsi “devletin adamı”dır. Aralarındaki hayatî farka dikkat kesilmeliyiz: “Devlet adamı”nın ceberut da olsa babacan karakterinin yerini “devletin adamı” denen ruhsuz ve omurgasız bir güruh almıştır. “Devletin adamı” adamdan sayılmasını kartvizitindeki “devlet” kelimesine borçludur. “Devlet adamı” ise adamlığı herkesçe müseccel kimselerin kamu yararı için istihdamıyla teşekkül etmiş bir avuç özel karakterin sıfatıdır. Kitlelerin körkütük gidişine kritik dokunuşlarla dur deme mesuliyeti duyanlar “devlet adamları”dır. “Devletin adamı” aslında ima ettiğinden daha dar bir anlama sahiptir. O, devletin bile değil, devlet içindeki bazı adamların adamıdır, sadakati onlaradır. Tersi de doğrudur: “Devlet adamı”nın sadakati ne devlet denen soyut organizasyona ne halk denen amorf kitleyedir; “devlet adamı” ilkeye sadakat duyar, nomosa bağlıdır. “Devlet adamı” sıfatı taşıyanlar hem “İstiklâl Harbi”nin bilgisine vakıf olmak hem de “harbin bitmediği” bilincine sahip olmak zorundadır. Çünkü onu devletin uysallaştırma ve marjinalleştirme operasyonlarının bir parçası olmaktan sadece bu çiftkanatlılık koruyabilir. Yani özü itibariyle sivil karakterdedir. “Devlet adamları” bu kıldan ince, kılıçtan keskin çizgi üzerinde yürüyebilirlerse resmî sıfatlarının ima ettiğinden daha büyük bir değere kavuşur, “milletin adamı” pâyesini alırlar. Bir tür anka kuşundan bahsediyoruz, evet. 

Etrafta çiftkanatlı ve uzgörü sahibi adamlar yok veya görünmüyor. Olmaları da görünmeleri de istenmiyor zaten. Bugün gördüklerimizin çoğu gergedanca uzmanlardır. Bazıları uzmanlık alanlarına (hukuk, maliye, eğitim, sağlık, savunma, istihbarat…) hâkimiyetlerini Türk devlet idesine hâkimiyet gibi pazarlayıp kendilerini “devlet adamlığı” müessesesine (dinozorlara) mensup gibi gösterebilmektedir. Biz bu eski-yeni tartışmasında taraf değiliz, biz bu tartışma bahanesiyle kertenkeleleşmeye giden yolun açılmasından şikâyetçiyiz. Bize göre “21. yüzyıldaki küresel kültür savaşının saldırı ve savunma konseptlerinin bizi asimetrik savaşa zorladığı, bu yüzden siyaset kurumundan yetişme kadrolarla değil paranın ve popülaritenin yarattığı insanlarla iş tutmamız gerektiği” argümanı kertenkeleleşmenin önünü açmaya matuftur. Ayaktakımının baş olması ve ayakların bir daha baş sahibi olamaması için üretilmiş bir bahanedir. 

Hakikatli siyasetçiler yeniden başa geçtiğinde namuslu bürokrat, diplomat ve teknokratların, yani “devlet adamları”nın onların eli ayağı olacağına inanmak için -başta İstiklâl Harbi tecrübesi olmak üzere- yeterince sebebimiz var. Tepeden inmiş, siyaset dışı kurumlardan transfer edilmiş zoraki yöneticiler Türk siyaset kurumunu düze çıkaramadı. Bugün özel sektörden devşirme bakanlar ve besleme ajanslarla alınacak sonuç da farklı olmayacaktır. Dinozorların karşısına gergedanları koymakta da gergedanları bırakıp kertenkeleleri tercih etmekte de Türk’e yarar bir akıl göremiyorum.

Muhammed SARI (11 Recep 1447 - 31 Aralık 2025)

BİÇİMSİZLEŞMEYE KARŞI

Elini açıkta tutup elinde ne tuttuğunu saklayan insanlardan olmadım hiçbir zaman. Elimde ne olduğunu hiçbir zaman saklamadım ama elimi daima sakladım. Biçimsel şartlara sonuna kadar riayet ettim. Hiçbir anlamları kalmamış göründüklerinde bile! İnsanların terk ettikleri biçimlere bilhassa ve eskisinden daha büyük titizlikle riayet ettim. Neden? Çünkü içinde yaşadığımız dünya sağlam bağları, sıkı dokuları, belirgin yapıları çözüp atarak ilerleme esasına dayalı bir hâkimiyet modeliyle dönmektedir. Hemen her şekli alabileceğiniz ama aldığınız hiçbir şekli korumanıza izin vermeyecek bir düzen var dünyada. Böyle bir dünyada elimde ne olduğu bilindiği hâlde elimi saklamam sizlere gülünç gelebilir veya blöf olarak görünebilir. Bu tavrı anlayabilmeniz için hayatınızın bir döneminde, en azından bir kere, size öğretilen her şeyden şüphe ederek, kınayıcıların kınamasına aldırmadan, hür iradeyle ve kararlı adımlarla çizginin dışına çıkmış olmanız; yerçekimsiz bir atmosferde yaşamış ve bununla baş etmiş olmanız gerekiyor. Bu hissi hayatında bir kez bile tecrübe etmiş herkes blöf yapmadığımı yahut kelime oyunlarıyla akıl bulandırmaya çalışmadığımı anlayacaktır.

Hilesizliğin en büyük hile olduğunu hakkıyla öğrenene kadar koca bir ömür geçer. İnsan dünyevî ölçüler içinde hiçbir konfor sağlamayan, aksine birçok zorluk doğuran bir bilgiye ulaşıp da ne yapacak? Temel kazanç şudur: Biçimsizleşmemek! Kandırılsam bile kimseyi kandırmama irademi koruyorum. Sevaba gücüm yetmese de günahımla övünmüyorum. İbadetim noksan ise de isyankârca bir tutuma savrulmuyorum. 19. asırdan bu yana hızı ve yüksekliği hep artan enaniyet dalgalarında boğulanlar bu sözleri pasifizm olarak yaftalayacaktır. Ben onların el, bel ve dil gevşekliklerinin geride bıraktığı lekeleri aksiyonerliğin hokus pokusuyla örtmek istediklerini biliyorum. Hokus pokus yapabilmeleri için elleri onlara lazımdır. Elleri hep gözümüzün önündedir. Hatta ellerini tokalaşmak için gözümüze sokarlar ki ellerindekini göremeyelim. Lekelilik bakımından onlardan daha parlak durumda sayılmasam da onlara şunu tavsiye etmek isterim: Lekeleri örtmek yerine silelim. Bahaneye “kılıf” demiş Türkçenin pirleri. Kılıf uydurup acı gerçekleri örtmeyelim. Örtbas etmek kâfirce bir eylem olduğundan ve fâş etmek de edebe mugayir bulunduğundan akıl sahipleri için geriye tek seçenek kalıyor: İşe yeniden başlamak ama bu kez kendinden başlamak! Temizle-n-mek yani. Cihadının büyüğü. Emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l-münker kişinin büyük cihadda evvela ve bilhassa kendine yönelttiği kaza oklarıdır. Kendine hayrı emreden, kendini kötülükten nehyeden bir nefsin başkalarıyla uğraşmaya mecali kalmasa gerek. Zorbaların emirlerine muhatap olmak istemiyorsan, nehyedilen bir aciz konumuna düşmek istemiyorsan kendine emir ve nehiyle kayıt vuran sen olmalısın. Meseleler bu noktada düğümleniyor. Ferdlerin macerasında da milletlerin serencamında da.

El meselesine dönersek… Elini açıkta tutup elinde ne tuttuğunu saklayan insanlar itibarlarını ellerinde tuttuklarına borçludur. Sureta eşitliğe açık fakat aslen üstünlükçüdürler. Tokalaşmak istediklerini sanırsınız ama elindekileri elinizdekilerle toka etmekten başka dertleri yoktur. Ben itibarım elimdekinden değil, bizatihi elimden gelsin isterim. Hayatıma kıymet katan, beni biçimsizleşmekten kurtaran düsturların özü özeti budur. Kıymet bizatihi elimde değilse ben elimdekinin eline düşmüşüm demektir. Elde tuttuklarımıza tutsak olduğumuzu anladığımızda bizi düze çıkaracak olan evvela elimizdekini açık etmek (vermek), ardından elimizi kapatmaktır (almamaktır). Başka deyişle: Menfaat ortaklığı ile ilke ortaklığını birbirinden dikkatlice ayırmalıyız. Elimizdekilere tutsaklığımızı görmek kendi başına bir şeydir ama sadece bir tek şeydir. Keramet elimizde tuttuklarımızda sanıyorduk; değilmiş, öğrendik. Güzel… Ancak şunu fark edemezsek mana yarım kalır, keşfe yazık olur: Keramet elimizde de değildir! Kişi kerameti kendi elinden bildiğinde eskisinden daha kötü bir batağa saplanır. Nesneye tutsaklıktan kurtuluş var ama “ene”ye tutsaklığın sonu yok. Hilesizliğin en büyük hile olduğunu öğrenmek bir ömür alır dememiz bundan. Kendimizi kendimiz yola getirebiliriz ancak. Bu da her sorgulama anında iç dünyamızın iki parça olduğu ve bu parçalardan hangisinin doğruyu hangisinin yanlışı temsil ettiğini açıkça bilmediğimiz anlamına gelir. Kim bilir, belki de hilesizlik adı altında en pis numarayı kendimize çekiyoruz! Öyle ya, başkasını kandırmakta profesyonelleşenlerin hepsi stajını kendi üzerinde yapmıştır. Hilesizlik, yani ihlâs bu sebeple insanın en büyük imtihanıdır. Çoğu kez bu iddianın altından kalkamayız; çünkü çoğumuz, işlerin önünde sonunda bizim istediğimiz şekli alacağına ve Hakk’ın bizim tarafımızı tuttuğuna duyduğumuz kesin inançla, yani kaderden alacaklı olduğumuz gizli kabulüyle hareket ederiz. Hâlâ ve daima hile peşindeyizdir! Hem de en büyüğünden! En büyük darbeyi, iradeyi Hakk’a teslim etme seremonisi esnasında yapmaya hazırlanıyoruzdur! “İhlâs” ile “iddia” kelimelerinin yan yana gelişi bile planın katıksız şeytanîliğini ispata yeter. Hâlbuki hile bilmediğimiz veya yapmadığımız veya yapamadığımız için dünyada başımıza gelmeyen kalmayabilir. Bu maliyeti göze alamadığımız, bu gerçeği kabullenemediğimiz hâlde hilesizliğin manasına vakıf olduğumuzu söylemek yalancılıktır.

Söyleyen bilmez, bilen söylemez demişler. Peki ben? Bu kadar üst perdeden lafı hilesizliğin manasına göre yaşayan bir adam olarak mı söyledim? Hâşâ! Aslâ! Kat’a! Ben olsa olsa elimdekilere tutsak olduğumu fark etmiş ve elimi açık etmiş bir adam sayılabilirim. Bunun için Âlemlerin Rabbi’ne ne kadar hamdetsem az. Benim imtihanım elimdekileri vermekle değil elimi saklamakla başladı diyebilirim. Elimdekini göstermemi insanlar tedbirsizlik olarak yorumladılar ama beni dedikodu konusu hâline getiren şey elimi saklamam oldu. Acaba insanî ilişkileri sürdürmek konusunda vefasızlık denen kötürümlükle mi malûldüm? Acaba kibir denen bulaşıcı hastalığa yakalandığım için mi elimi saklıyordum? Herkese ve her şeye el uzatmayışım zamanla uzatamayışa dönüştü, dünyayla uyumlanma becerim köreldi. Doğrusu, nefsimin bir yanı elimdekilere tutsak olduğum tasasız çocukluk günlerini mumla arıyor. Çocukça cehaletten sıyrılmanın yükü mü daha ağır, yoksa yaşlandığı hâlde bilgelikten her geçen gün uzaklaşmanın ızdırabı mı bilemiyorum. Dedim ya, şartlar ne olursa olsun biçimsel ölçülere sonuna kadar riayet etme kararındayım. İçi boş bir biçimim ben. İçi boş da olsa bir biçimim ben. Biçimim insanlara bir şeyler hatırlatacak mı? (Acaba bu son paragraftaki itirafçı ve dürüst ağızlarla en büyük hilekâr olduğumu gizlemiş olmadım mı? Daha fenası, şu son cümleyi yazarak kendimi iyice riyakâr ve şüpheli bir duruma düşürmüyor muyum?.. Olabilir... Fakat hiç değilse hilesizliğin yahut ihlâsın “konuşulabilirler” cümlesinden olmadığını göstermiş oldum.)

Muhammed SARI (4 Recep 1447 - 24 Aralık 2025)

SAGÎR MÜNACAT

ilahi, at binmem çiçek bilmem mevsimler geçer gider sormam nereye 
huzurda durmak bir bildiğim fatihanın maviyeşiliyle yıkanmak
herkesler bağıt ben bîkesim “çok şükür öleceğiz” 
rabbim, ziya osman ne kadar güzel diyor 

kim ziya osman kadar güzel rabbim diyor 
yandığım yalpaladığımdır şu ciltlerce nesri kafiyesi
şu beyaz bulutun kara gölgesi bahtı kara şu mübarek yurt
“ümitler içindeyim” diyordu rabbim onu avuttun beni de avut

1 Recep 1447

İÇİMİZDEN BİRİ

Müslüman için akaid ve ilmihâl bilgisi vazgeçilmezdir. Elementer düzeyde bile olsa her Müslümanın bu bilgileri edinmesi farzdır. Fakat bu, dinin selamlık kapısı denebilecek mevkiidir, medhaldir. Kişi bırakın kavileştirmeyi, elementer düzeydeki itikadî pozisyonunu koruyabilmek için bile bu noktada kalmamalıdır. İslam bir daire ise, söz konusu bilgiler dairenin çeperlerine tekabül eder. Sürekli dairenin merkezine, gidilebildiği kadar merkezine ilerleme mecburiyeti vardır. Ne var ki insanların çoğu bu mecburiyeti hissetmez. “Namaz hocası” kadar ilim edinen herkes o noktada kalır; dönüp ekmeğine bakar, gündelik koşturmacaya kapılır, türlü hayat gailesine dalar. İslam safhasından iman safhasına geçemez. 

İslam ne kadar geniş ise iman da o kadar özel bir bilgi alanıdır. Bana kalırsa bugün bu bilginin eşiğinde sınıf bilinci meselesi yatmaktadır. Müminler seçkin insanlar olduklarını ve seçkinliğin büyük mesuliyetler getirdiğini bilir. Müminler seçkinliğin sebep olabileceği kibir ve ucb duygularına karşı teyakkuz hâlinde olan, seçkinliğin gerektirdiği mesuliyeti yerine getirme hususunda fedakârca hareket eden insanlar topluluğudur. Müminler de müslimler gibi “namaz hocası”na tâbidir, oradaki emir ve nehiylere harfiyen uymayı şeref sayar. Bununla birlikte, “bilmek” ile “uymak”, “uymak” ile “olmak” arasında deryalar vardır ve o deryalarda gizlenen incileri çıkarma imtiyazı yalnız onlarındır. “Bilmek”in “uymak” olmadığını ve “uymak” olmaksızın “olmak”ın imkânsızlığını en iyi onlar bilir. Bu indî ve tecrübî bilgilerdir onları diğer sınıflardan ve sınıfsızlardan farklılaştıran. Bilmesinde, eylemesinde ve düşünmesinde kendi topluluğuna mahsus şartları olmayanın yahut bu şartları gözetmeyenin sınıf bilincinden söz edemeyiz. Çoğunluktan ayrı bir mevkileri ve tam da bu yüzden çoğunluğu maruf ve münker hakkında güçleri yettiğince aydınlatma vazifeleri vardır müminlerin. Mümin, İslâm’ı kavrarken başvuracağımız müşahhas ve mücerred bileşenlerin temsilidir. Bugün ne Resûl-i Ekrem’de tecelli eden hakikati bizzat görme imkânımız var ne de Müslüman kalabalıkların temsiliyetini yeterli görmek mümkün. Bugün ve kıyamete dek mebde ile meadı, ukba ile dünyayı, madde ile manayı bir arada yansıtabilecek tek odak mümindir. 

Odağımızı kaybetmiş gibiyiz. Modern çağ, Müslümanların kendi dinleriyle ilgili algılarına, onları ifrattan tefrite savurmak suretiyle ikinci bir darbe vurmuştur. Bize ilk darbeyi vuran bizdik elbette. Modernlikle karşılaşana kadarki Müslümanlık, ta Emevîlerden başlayarak devletin elinde politik bir koza, halkın dilinde ise mitolojik bir anlatılar silsilesine dönüşmüştür. İki tabaka da İslâm’ı ifrat noktasında idrak etmenin taşkın tutumunu yansıtır. Modernliğin tefritçi tesiri hem süreci tersine çevirmiş hem de iç çarpılmalara sebep olmuştur. Modern çağlarda devlet “dinlerden bir din” şeklinde yeniden kategorize ederek, “terakkiye mani menkıbeler külliyatı” damgası vurarak, tenzil-i rütbeye uğratarak İslâm’ı yolunun üzerinden kaldırmaya çalışmıştır. Halk ise hem devletin tenzil muamelesine duyduğu itiraz hem Batı dünyasının tasallutuna duyduğu kin sebebiyle İslâm’ı politik bir savunma hattı, kendi varoluş hakkının argümanlarını devşirebileceği bir tarihsel kaynak olarak görmeye başlamıştır. İlk bakışta devletin ve halkın İslâm algıları yer değiştirmiş gibidir. Halkın pozisyon alışı tarihte ilk kez hem kâfire hem kendi yöneticilerine karşı mücadeleyi gerektirmiş, yani kendi içinde ikinci bir kırılmaya sahne olmuştur. Aynı kırılma devlet içinde de gerçekleşmiş, millî menfaatleri gözeten devlet adamları ile Batılılaşma taraftarları belirgin biçimde ayrışmaya başlamıştır. Müminliğin en güzide simalarından olan Türk karakteri tarih sahnesine yeniden bu kırılgan devrede çıkmıştır. Kâfire ve onun dümen suyunda giden devletlû olsun halktan olsun birçok kimselere karşı durmuş; İslâm’ın aşkın ve tarihsel boyutlarını bir bütün olarak kabul eden resmî ve sivil bir avuç insanla tesanüd içinde olmuştur. İki yönden ve dört koldan yapılan hücuma karşı itikadî pozisyon ile politik duruşu kaynaştırarak mücadele eden bu özel karakter 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında yalnız Türk topraklarında görülmüştür.

İslâm’ı menkıbevî cihetten tanıyagelenler modernliğin fiilî istilacılığını, iktidar cihetinden tanıyagelenler modernliğin itikadî çürütücülüğünü kavramakta geciktiler. Atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini gördüklerinde birbirlerine ve İslâm’a saldırmaya başladılar. Tuhaf ama böyle. Birbirlerine saldırmalarıyla İslâm’a saldırmaları arasında fark yoktu. Şükür ki içlerinden bu kısırdöngüyü kıracak yolu işaret eden müminler çıktı. 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında Türk topraklarındaki bir avuç mümin “dost ve düşman ayrımı”nın nasıl yapılacağını göstermeye gayret etti. İslâm esastır diyen; halk da olsa devlet de olsa İslâm’dan ayrılanı cezaya müstehak gören; devletin sapkınlığına karşı halkı itidale, halkın azgınlığına karşı devleti adalete çağıran onlardı. Çağrıya kulak vermeyenler bir derdi bin ettiler, sorunlarını toplumsallaştırarak veya tarihselleştirerek çözme(!) yolunu seçtiler. Bugün hâlâ böyledir: “İnanç krizi” adı altında iç yaralarını etrafa neşredenler, başından beri kandırılıyormuşuz diyenler yolu baştan yanlış tutmuş, yanlışını kabullenemeyip yutkunamamış insanlardır. 

Denge… denge… denge… Aradığımız bilinmez bulunmaz bir nesne değil. Fakat onu ne Kitab’da bir formül ne tabiatta bir kanun hâlinde bulabiliriz. Evvela şuna dikkat edelim: Dengenin tecellisi ile temsili ancak aynı anda ve aynı yerde gerçekleşebilir. Temsilsiz tecelli olabileceği kabulü bizi muğlaklığa (hristiyanlığa), tecellisiz temsil olabileceği kabulü bizi sığlığa (yahudiliğe) götürür. Tecelli ve temsilin kaynaşma mediumu insandır, hususen mümindir. İtikadın teklif ettiği hakikat ve tarihin sürükleyip önümüze yığdığı zuhurat o referans noktasına bakılarak anlaşılabilir, o mihenk taşına vurularak ayıklanabilir. Âişe annemizin Resûl-i Ekrem ile Kur’ân’ın birbirine delâlet ettiğini belirtmesi bundandır. İslâm’ın özünü teorik ve pratik meselelerin cenderesine hapsetmeyecek insaflı yaklaşımı yalnız müminin yaşayışında sezeriz. Onu gökte aradığımız için “ne kadar bulunmaz biriymiş” diyoruz. Ona bir gün yerde rastladığımızda “ne kadar da içimizden biriymiş” diyeceğiz.

İnsaf... İnsaf etmek, aklın her şeyin ancak nısfını bilebileceğini baştan kabul etmek, tahkikatını bu nısf dairesinde yapabileceğini bilmektir. Değil mi ki insandır, bu bakımdan mümin de yarımdır. Mümindeki nısf, dinin yarısı böyleyse kim bilir tamamı ne kadar yücedir dedirtmeye yarar. Surete bakıp siretin mahiyetini anlamaya çalışırız. “Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm” olan Allah’ın bazen celaline bazen ikramına muhatap oluşumuz gibi. İki ismin aynı anda, aynı yerde tecelli edişini kavrayamaz insan, yalnız birini görebilir. Mümin ikisi de haktır der ve ikramı ümit eder. İnsaflı adamın ikramı da intikamı da hayırlıdır bu yüzden. İslâm’ı insaf nazarıyla tanımayanlar onun ne ikramına ne intikamına akıl erdirebilir. İkram yalan, intikam zulümdür diyorsan insafsızın birisin demektir.

Muhammed SARI (20 Cemaziyelâhir 1447 - 10 Aralık 2025) 

DİYARBAKIR SOLA KAYDI!

Haberlerde ne zaman güneydoğuyla, özellikle terörle ilgili bir haber çıksa babam Erzurum’un meczuplarından Deli Hayro’yu anar. Dediğine göre Hayro sopasını yere vura vura gezer, çarşı pazarda “Diyarbakır sola kaydı! Diyarbakır sola kaydı!” diye bağırırmış. Esnafın meczup nazarıyla baktığı bu adamcağızın 60’ların Erzurum’unda ünlediği sözde bir hikmet arayıp aramamakta hepimiz özgürüz. Belki bir gazeteden, bir radyodan öğrenip diline dolamıştır diyebilirsiniz. Neyi niçin söylediğinden bile haberi olmayabilir zavallının. Ben yine de meczupların perdesiz sözlerini aklımın bir köşesine yazmaktan yanayım. Kaldı ki o dönemin şartlarına ve sonrasındaki elli yıllık kolektif tecrübeye baktığımızda toplumun inceden inceye bir şeylere hazırlandığı, toplumu taşıyan zeminin adım adım kaydırıldığı şüphesinden kurtulmak kolay değil.

Bize ilkokulda öğrettiklerine göre dünya sürekli hareket etmektedir. Hemen hemen hep aynı hızda, aynı yönde ve aynı yörüngede. Çocukluğum bu değişmezlik bilgisinin verdiği güven hissiyle geçti. İyi de oldu. Fakat temel hayat bilgilerinin çoğu gibi bu da ilk gençlik yıllarıyla birlikte sarsılıp yıkılmaktan kurtulamadı. Şaşkınlıkla başlayan, şüpheyle devam eden, nihayet yüzleşmeyle sonuçlanan sürecin sonunda dünyayı uzay boşluğundaki “gezeğen bir cisim” olarak tasavvur etmenin çocukça olduğunu fark ettim. Dünya gezegeninin hız, yön ve yörünge değerleri gözlem alanımızın içindeydi evet, ama müdahale alanımızın dışındaydı. Bilakis biz bu faktörlerin etkisindeydik ve bu konuda yapabileceğimiz çok az şey vardı. Baştan belirlenmiş ve insanın temas etmesine kapalı bir sistem fikrini, daha doğrusu bu türden bir bilgi uğruna yaşamayı soğuk buldum. Bu karar “bilim” denen konsepte mesafeli durmamın da esası oldu. Kozmik bir yasayı keşfetmek ile o yasanın nasıl ve daha önemlisi neden mevcut olduğunu bilmek arasındaki devasa uçurum kapanmış olmuyordu. Bilim ilksel anlamdaki “felsefî neden”le değil, ilişkiselliği açıklayan “mekanik neden”le ilgileniyordu. Bilim tetiği arıyordu, ben tetikçiyi. Neticede, yaratılışın eşsizliği karşısında hayret ve hayranlık duygularıyla dolmak için onu mekanik bir tarzda “nedenlemek” zorunda olmadığımı gördüm. Bu da sanata yönelmemin esasını oluşturdu. 

Hayret ve hayranlığın nadiren yaşadığımız duygular olduğunu düşünürsek, dünya denen koca mekânı ve ömür denen uzun zamanı anlamlandırmak için geride hâlâ doldurulması gereken büyük boşluklar kalır. Hayatımdaki o boşluğa, boşluğa hiç tahammülü olmayan siyaset yerleşiverdi. Bilim mi sanat mı çatışmasından kaçarken daha beterine tutuldum. Bire indirmek isterken kefeler üçe çıktı. Ziya Paşa’nın “bu terâzû o kadar sıkleti çekmez” dediği sınıra dayandım. Dünya, bilim ve sanatın nazarında soyut ve değişmez özleri, özellikleri bakımından değerliydi. Siyasetin gözünde ise değişkenlikleri ve somutlukları kadar değerli sayılıyordu. Bilim ve sanata göre kozmosta nadiren ekstrem hadiseler olur ama bu bir sorun değildir; çünkü varlığın kendisi bile kavranmasına binyıllar yetmeyecek bir vadidir. Siyasete göre ise dünyanın her yerinde her an bir şeyler olmaktaydı. Olmasa da oldurulmalıydı! Hayat doldurulmalıydı, çünkü dünyaya bir kez geliyorduk. Gazetecilerin, siyaset yorumcularının hayatı yirmi dört saat esasına göre anlamaları ve yirmi dördünü de haberle doldurmalarının altında bu dürtü vardır. Dünyanın hep aynı hızda, yönde, yörüngede döndüğü bilgisi siyaset için fazla bir şey ifade etmiyordu; bilim ve sanatın dünyayı durdurup düşünmeye davet eden teklifi sıkıcıydı. Siyaset, dünyayı dışlaşmış dinamikler ve bu dinamikler arası etkileşimler üzerinden okumaya çalışıyordu... Galiba hepsi haklıydı!

İlgi duyduğum alanların birbirleriyle çatışmaları, mesafeli durduğum alanların ilgi duyduğum alanlarla kopmaz bağları beni gerilime sürüklüyordu. Neyi, neyle, nasıl ve niçin bilecektim? İstikamet temin edecek o bilgi neredeydi? Bilim ve sanat birbirlerini ironik biçimde “özcü” olmakla suçluyordu, ama ikisi birlik olup siyaseti “özden yoksun” olmakla da suçlayabiliyordu. Tipik 19. yüzyıl icadı olan sosyolojik bakış bu iki(rcik)li okuma biçimlerinin arasına bir kuma gibi girdi. “Bakış” diyorum çünkü sosyoloji ne bilimdi ne sanattı ne de siyaset yapma yoluydu. Sosyoloji daha çok bir araştırma ve betimleme zanaatı oluşuyla ve klasik bilgi kategorilerine mesafeli duruşuyla dikkati çekiyordu. Bununla birlikte bilimsel yöntemden, siyaset pratiğinden, sanat felsefesinden aldıklarıyla kendine bir alet çantası oluşturmuştu. Diğer bilgi/bilim alanlarını araçsallaştırmıştı. Dünyayı ve hayatı açıklamak için “toplum” denen yeni bir mahlûku esas alıyordu. Öyleyse içinde bulunduğumuz girift “toplumsal” durumları bu türden eklektik disiplinlerle açıklamaya çalışmak daha akıllıca olmaz mıydı? Örneğin baştaki anekdota dönersek, “Diyarbakır sola kaydı!” ünlemi (haberi? tespiti? iddiası?) hangi bilgi/bilim alanının konusu olmalıydı? Bugün “Diyarbakır”ın ülkenin tam olarak ne yanına denk düştüğünü söyleyebilecek insanlar meydanda değilse, “sol”un dün de bugün de üzerinde uzlaşılan bir tanımı olmamışsa, “kayma” ile ne kastedildiği sarahatle açıklanamıyorsa bize hiçbir bir bilgi/bilim alanının tek başına yardımcı olabileceğini zannetmiyorum. “Bütünlüklü bakan ve içeriden konuşan” bir bilme disiplini kuramadık.

Bugün zeminin kayacağı bir sağ veya sol yok. Fakat zemin kaymaya devam ediyor, burası muhakkak. Öyleyse bunu nasıl izah etmek gerekir? Benim kanaatim, kaymanın yönü değil sürekliliği üzerine düşünmenin daha önemli olduğudur. Sürekli kayan bir zemin standart yokluğuna, merkezin veya sabitenin yokluğuna işaret eder. Zamanımızı nasıl ölçüp mekânımızı nasıl adlandırdığımız hususunda açık bir konsensüs yoksa ikisi de sonsuza kadar kaymaya devam edecektir. Zemin kaymasını Tanzimat adıyla karşılıyoruz bugün. Bu kadarcık idrake varılması bile bir şeydir. Ne var ki hem Tanzimatçılar hem de onların sulbünden gelenler zemin kaymasını “dünyanın gidişatına ayak uydurmak” olarak, görünüşte “kaçınılmazlık” vurgusuyla ama aslında örtülü bir “izmihlâl” tehdidine bulayarak propaganda ettiler. 19. yüzyıla kadar ne siyasi ne ekonomik ne kültürel açıdan türdeş bir yerküreden söz edemezken Batı’nın küresel standardizasyon programını uygulamaya geçmesiyle bütün milletlerin ve devletlerin zemini kaymaya başladı. Acemilikleri ve acelecilikleri her hâllerinden belli olan Tanzimat aydınları, mesela Şinasi, zemin kaymasına karşı “Asyâ’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikri”ni İstanbul’da izdivaç ettirmeyi öneriyordu. Zeminin çoktan Londra’ya kaydığı anlaşılamamış görünüyordu. Nitekim bu tekliften yirmi yıl sonra zaman da Londra’ya, Greenwich kasabasına kaydırıldı. Batılılaşmacılar sadece ayağımızın kaydığını düşünüyordu. Kayan hayatımızdı!

Muhammed SARI (15 Cemaziyelâhir 1447 - 5 Aralık 2025)

ASRA AYARLI

saat kaç 
‘ben’ gitmelidir 
saat?
 
tokum 
saol 
ben vermeliyimdir.
 
‘ben’ dışardadır
bayım 
saat?

menderes mondrostur bazı
ve bazen 
kaçtır saat?

zemberekli, dahi zehirsizinden
aritmi de olsa olsun 
saat.

kılı kırk yaran böleninden 
değil zamanı
tümel saat.

kılıfı meşinli haşin maşin
asra ayarlı benim 
saat.

asrı farzlayıp çıktım bakmadım 
barok mu rokoko mu ne
yaklaşmıştı saat!

basmışken buz gibi mayına 
nabız mı tutucam
ölüm saati için saat.

bir bireyliktir tutturmuş koyunlar
atlamıyorlar çitten 
olmuş şu saat!

bak hızır da  
geldi gidiyor nolursunuz 
biriniz saat!

çıldırmak hakkı
etti tahakkuk guguk dedi saat
saat?

son trene yetişmek için 
falan değil deli misin

yere çalmalık 

saat!

11 Cemaziyelâhir 1447 / 1 Aralık 2025

OYUNUN DÖNÜM NOKTASI

İnsanlar yaş alıp olgunlaştıkça zaman ve mekân üzerine daha çok kafa yorar. Hayat denilen sahnenin dekoru ve zemini üzerine düşünürken bulur kendini. Kurulum üzerine. Kuruluş üzerine… Gençlerse zaman-mekân kesitinde gerçekleşen hareketle ilgilenir daha çok. Aksiyondur onlar için sahneyi ve diğer her şeyi “görünür” kılan. Hareket yoksa varlık yok hükmündedir onlar için. Gerçi hareketi algılamak ve takip edebilmek az marifet sayılmaz. Çünkü çoğu insanın dikkat ve algı kapasitesi hareketi bile takip etmeye yeterli değildir. Hareket eden figüre, hatta figürün jestlerine, mimiklerine, kostümüne takılıp kalır insanlar. Oyun takılıp kalmamayı bilenlerin nazarına görünür. Diğer deyişle: Bir oyunu, oyunun içindekilere bakarak göremeyiz. Oyunu gerçek manada görmek için “oyun içinde oynanan oyun”u görmek gerekir. Oyunun ritmiyle kendi ritmimiz arasında bir asenkron yaratmadan, yani akışın dışına çıkmadan oyunu göremeyiz.

Oyunun dışına çıktığımızda akla gelen ilk soru, içinde yaşadığımız (daha doğrusu hapis tutulduğumuz) kapitalist oyun tarzının ne zaman ve nerede başladığı olacaktır. Teorik ihtilafları bir yana bırakırsak bilgilerimiz bizi 19. yüzyıl Avrupa’sına götürecektir. 1815’te başlayıp 1848 ve 1871’deki kritik kırılmalara rağmen 1914’e kadar uzanan hat boyunca kurulmuş bir dünya sistemi sahnesi var karşımızda. Oyunun küreselleşmesi de kılcallaşması da bu hattın işlerliğinden doğan maddi ve sembolik bolluk sayesindedir. Kurulumunda rol alan ülkeler hâlâ sahnededir ve rolleri aşağı yukarı aynıdır: Amerikanların silahı bol. İngilizlerin toprağı bol. Almanların parası bol. İsrail ise bizzat bunlar eliyle silahlandırılmış, topraklandırılmış, paralandırılmış bir unsur olarak başyardımcı rolündedir. Kurulumda yer almadığı hâlde şu sıralar oyunda görünen iki unsur daha var: Kürtçüler kendilerine vadedilen şeylerin zenginidir henüz. Hesaplarına göre kiminden silah, kiminden toprak, kiminden para alacakları vardır. Yani onlar da bolluğa kavuşmak hayaliyle girmiştir oyuna. Başından beri sadece Türkiye’dir bolluk yüzü görmeyen. Silaha değilse de paraya sıkışıktır. Toprağı değilse de vakti dardır. 

Bunca sıkışıklık ve darlık üzerine bir de kast-ı mahsusa ile dünyadaki ve bölgedeki hadiseler Türkiye aleyhine hızlandırılmıştır. Hızlandırmanın gerekçesi dâhiyâne: Vaktimiz olmadığı için gaza basıyoruz! “Haklının acelesi yoktur.” diye bir söz var. Türkiye bu sözün muhatabı olabilecek bir konumu 1923’te benimseseydi bugün telaşa kapılmasına gerek kalmazdı. Birkaç yıl önce “Türkiye hızlandırılıyor!” demiş; ince ince ölçüp biçmemiz, en çok teenniyle hareket etmemiz gereken safhada hiç düşünme aralığı bırakılmamasından yakınmıştım. Türkiye’yi hızlandıranlar şunu biliyor: Gözler ellerden hızlı olamaz. Eller ve ışıklar hızlı, müzikler ve alkışlar güçlü ise bu senkronize şov kendini izletir. Ekim 2024’ten beri ortada bizim de parçası olduğumuz bir şov var ama aktör müyüz, seyirci miyiz, rejisör müyüz bilinmiyor. Şimdilik şöyle denebilir: Aktör veya yönetmen değiliz ama gecenin özel davetlisi biziz ve bize eşlik eden arkadaşımızdır. Gözler sahnede değil, bizim üzerimizde:

Biz dünya sistemi sahnesini özel davetli olarak, sahneye çok yakın bir mevkiden, yarı pasif bir konumda seyrediyoruz. Fakat bu yakınlık sahnedeki şovmenin ellerinin hızına karşı bir avantaj sağlamıyor. Yüksek ses ve parlak ışıklar dikkatimizi toplamaya mani oluyor. Sahnedekiler ve sahneyi gerilerden seyredenler bu bakımdan birbiriyle uzlaşır pozisyondalar. Şov onlar için sergilenmiyor ve arkadakiler de zaten o mesafeden el çabukluğunun sırrını çözemeyeceklerini biliyor. Satanlar razı, alanlar mecbur. Bütün büyük şovlar gibi bu şov da bilete en yüksek fiyat ödeyen ön sıralar için sergileniyor gibi görünüyor. Hâlbuki şovu mümkün kılan salt para değil, localarda oturan salon sahiplerinin himayeleridir. Loca sahipleri herkese tepeden, mütekebbirâne bakıyor. Arkadakiler sahneye bakmayı çoktan bırakmış, meraklı gözlerle salonu ve locayı seyrediyor. Şovu en önden izleyenlerin durumu ise hiç iyi değil. Arkalarından ne işler çevrildiğini görme bakımından en dezavantajlı durumda olanlar onlar. Arkasındakiler katil mi, casus mu, hırsız mı göremiyorlar.

Biletleri satan ve sattıranların, alan ve aldıranların ilişkisi bir tür denge hâlindedir. Biz ön sırada oturup da olan bitenden bir şey anlamayanlar ne alıyor ne satıyoruz. Bu da şovun uzamasına, tatsızlığa sebep oluyor. Almıyoruz çünkü önce malı görmek istiyoruz. Satmıyoruz çünkü sahnede değiliz. Hem satacak nemiz var, orası da tartışmalı. Evet, bilete para ödemedik ama cemiyete katılmak için kiraladığımız kılık kıyafetin kesede açtığı büyük delik canımızı yakıyor. Parasını verip girseydik daha ucuza gelebilirdi. Keyifsiziz. Buna rağmen bize eşlik eden arkadaşımız ikide bir kolumuzu dürtüp şov bir harika değil mi diyor, alkışlayalım!... Alkışlayalım tabii ama inanasımız gelmiyor. Bunun alt tarafı bir illüzyon gösterisi olduğunu biliyoruz, kendimizi kaptırmıyoruz. Bir illüzyon gösterisi için neden bu kadar pahalı bir prodüksiyona ihtiyaç duyulduğunu da anlayamıyoruz. Bir müddet sonra arkadaşımız bizi ikna edemediğini görünce el yükseltmeye karar veriyor. Eğer alkışlamazsak bizi bir daha özel davetli olarak çağırmayacaklarını, hatta parasını ödeyerek bile bir daha şova mova giremeyeceğimizi fısıldıyor. Akla yatan bir ikaz. Ama bir daha böyle bir şov seyretmek isteyip istemediğimizden emin olmadığımız için diretiyoruz, gönülsüzlüğümüz daha da belli oluyor. Evde kalsaydık canımız sıkılacaktı. Buraya geldik, canımız daha da sıkkın. Asıl hata bizde diye düşünüyoruz, hiç gelmeyecektik, ama olan oldu bir kere... 

Biz türlü tasayla içten içe kıvranırken eşlikçimiz bir gözüyle bizi süzmeyi sürdürüyor. Gerçekten saf biri mi olduğumuzu yoksa istemem yan cebime koy demeye mi getirdiğimizi kestiremiyor. Saatine bakıyor. Vakit epeyce geç olmuş. Ya şimdi ya hiç deyip kararını veriyor. Ve sahnedeki şovmenle göz göze gelerek işmar ediyor. Şovmen kaçın kurası! Hemen çakıyor krizi ve sürpriz hamlesini yapıyor: Gecenin son gösterisi için, son büyük numara için sahneye bizi ve eşlikçimizi davet ediyor. Şok!!!

Oyunun gerisini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Fakat buraya kadar nakledilen kısmına bakarak ileriye ve geriye doğru birçok çıkarımda bulunmak mümkün. Mümkün çıkarımların kanaatimce ilki ve en önemlisi, Türkiye’nin bu küresel prodüksiyonun neresinde durduğuyla ilgili karar verme hakkının hâlâ mahfuz olduğudur. Bunun dışındaki diğer bütün okumalar Türkiye’nin çekimserliği veya edilgenliğine giden yolun mazeretlerini temin etmekten başka bir şeye yaramayacak. “Özne” mefhumunun hiç olmadığı kadar küçümsendiği bir çağda “çekimserlik ve edilgenlik” kulağa çok da kötü gelmiyor olabilir. Fakat şuna cevap vermeli insanlar: Ne dekorunda ne senaryosunda ne rejisinde yer aldığımız bir oyunun son sahnesinde kurşunu yiyen neden biz olalım? Şayet kurşun yemek kaçınılmazsa bunu neden onursuz şekilde bekleyelim ki? Oyun bitmeden ayağa kalkmazsak bunun bir oyun olduğunu ve oyunu bitirmek istediğimizi nasıl gösterebiliriz?

Küresel oyun boyunca giriş-gelişme-sonuç şemasını doğrularcasına Batı’dan dünyaya yayılan üç dalgaya şahit olduk. 19. yüzyılın kıtaları yavaş yavaş yutan sosyolojik ve kültürel dalgalanmaları, 20. yüzyılın tsunami benzeri yıkıcı ideolojik ve ekonomik dalgalanmaları, yerlerini 21. yüzyılda kısa erimli teknolojik ve psikolojik şok dalgalarına bıraktı. Yeni tahakküm biçimi en kısa sürede en büyük etkiyi almayı amaçlıyor. Bu da onu bir “şov ve şok rejimi” görünümüne büründürüyor. Böylesi maliyeti yüksek, etkisi kısa süreli bir rejimin sürdürülebilirliği yok. Sistem değer üretemeyişini başka değerleri yok ederek gizlemeye çalışıyor. Meşhur bir müzik grubunun bateristi grubun sıra dışı kariyerini özetlerken şöyle demişti: “Eskiden büyük farklar yaratan küçük bir makineydik. Şimdi özel ayrıcalıklar sunan büyük bir makineyiz.” Yolun sonuna geldik demenin şık bir yolu. Kapitalizm “sınırsız üretim-sınırsız tüketim-sınırsız kâr” prensibi sebebiyle zaten yolun başındayken sonuna varmıştı. Kürede başkasına yer bırakmayacak, küreye kendi bile sığamayacak kadar büyümüş kapitalist sistemin peşine takılıp varılacak bir yer yok. “Büyük farklar yaratan küçük makine” olmanın yolunu yeniden hatırlamalıyız. Anlattıklarım kimilerine masal gibi geliyor olabilir. Bir masal anlatmış olsam bile siz hiç masallarda masal anlatıldığını gördünüz mü?

Muhammed SARI (27 Cemaziyelevvel 1447 - 18 Kasım 2025)

SORUDAKİ HAKİKAT PAYI

23 yıldır iktidarda bulunan partinin isminin kısaltması 2000’lerin başında çeşitli biçimlerde açılıyordu. Herkes meşrebine, zekâsına, terbiyesine, niyetine, eşref saatine göre bir isim uyduruyordu. Bugün “reis! reis!” diye hâhişle, sitâyişle konuşan şuarâ, üdebâ, ulemâ, ukalâ, vükelâ tayfasının o zamanki alternatif bel altı isim önerilerini duysanız ağzınız açık kalır. (Kalır mı gerçekten?) Hepsi birbirinden ağır itham ve imalar içeren bu gayrıresmi adlandırmalar bana pek komik gelmiyordu. Kelime oyunu sevmediğimden değil; taşı gediğine koyarken hakikati de ifade edebileceğimiz bir yakıştırma arıyordum ama bulamıyordum. Kısa zaman sonra aradığım şeyin gözümün önünde durduğunu fark ettim. Hep böyle olmaz mı zaten? Bizi kör eden hırslarımız, beklentilerimiz, varsayımlarımızdır. Partinin resmi ismi başlı başına espri idi. Devlet sağlam bir espri patlatmıştı ama hiçbirimiz uyanamamıştık. Söz konusu kadro her ne yapacaksa bunu yargı organları ve finans ağları aracılığıyla yapacağını açık seçik söylemişti. Taş gediğimize konmuştu bir kere. 

Taş hâlâ oradadır. Gediğimize oturtulmuş taşla mı yaşasak yoksa taştan kurtulup gediği başka bir şeyle mi kapatsak bilemiyoruz. Orta yolcular “Kendi gediğimizi doldurmaya gücümüz yetmez ama gedikle de yaşanmaz. Hem o giderse daha beteri gelir. O yüzden hiç karışmayın.” deyip işin içinden sıyrılıyor. Fakat mesele yukarıda bahsi geçen partiden ibaret olsa tahammül edilebilirdi. Orta yolcuların görmediği yahut üzerini örttüğü gerçek şu: Türkiye’deki neredeyse bütün kritik kurum ve kuruluşların isimleri bir oksimorondur. Adında “halk” geçen partinin sicili vesayetçilikle, darbecilikle kapkaradır. “Hareket” partisi dedikleri yarım asırdır aynı yerde kaskatı, çakılı duruyor. İsmine “yeni” bilmemne diyenler mezardan çıkmış taze ölülerdir. Parti tabelasında “büyük” sıfatına bayılanların seçimdeki karşılığı ondalık küsuratlardan ibarettir vs. “Kayyım” tartışmasına da bu açıdan bakmanızı tavsiye ederim. Her siyasi partinin başındaki zat o seçmenin başına seçimle gelmiş gösterilen kayyımlardır. Bu seçilmişlerin vakti gelince kendi kurdukları partilerin kuruluş ilkelerine zıt görüşleri fütursuzca savunmaları başka nasıl açıklanabilir? Açıklaması basittir ve pragmatizmin dillendirilmeyen altın kuralıdır: Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir! Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez! 

Kökeni sofistlere dayandırılsa da pragmatizm esasen İngiliz-Amerikan hayat ve hâkimiyet tarzının felsefedeki yansımasıdır. Felsefe tarihinde yer verilse de pragmatistler kavramlarla veya kavramsallıkla uzun uzadıya ilgilenmezler, kavramları ancak “bir olgudan başka bir olguya geçebilmek” için kullanırlar. Olgusuz kavram yok hükmündedir onlar için. “Mevcut fiilî durum” neyi gerektiriyorsa onu yapmaya yönelen ve isteklerini gerçekleştirmek için sürekli “yeni fiilî durumlar” yaratmayı esas alan; pratik, müdahaleci, deneme-yanılmacı bir zihniyete sahiptir. Pragmatistler istekleriyle fiilî durumlar arasındaki uyumsuzluğu gidermekte ne kadar hevesliyse, eski fiilî durum ile yeni fiilî durum arasındaki zıtlığı, eski istekleriyle yeni istekleri arasındaki çelişkiyi tartışmakta o kadar isteksizdir. Bu bakımdan pragmatizm Erdoğan’ın (ve temsil ettiği kabul edilen kitlenin) en büyük silahı ve handikapıdır. Kapitalizm açısından işler tıkırında giderken el üstünde tutulduğu, kendini dünyanın zirvesinde hissettiği belli oluyordu Erdoğan’ın. Fakat kapitalizmin ağababası Amerika bile yeri geldiğinde ideolojik (görünümlü) kararlar almaktan çekinmez. Zaten pragmatizm Amerika için hem din hem dünya demektir, böyle avantajlı (!) bir itikadları var. Avamın nazarında kovboyların dürüst, harbi ve iş bitirici görünmeleri bu yüzdendir. Bu durumda kıvırmak, tevil etmek, riyâkârlık dezavantajlı kitlelerin (Müslümanların) payına düşer. Avam kendini kötülemeye, suçu kendinde aramaya mahkûmdur bir kere. Fıkradaki adamın dinindendir avam. Ramazan kavurucu yaza denk gelmiştir. Susuzluk iman gevretmektedir. O sırada oruçlunun biri, soğuk suyu kafasına diken gâvura yaklaşıp “dininin kıymetini bil!” demiştir. 

Adamın dini olur, avamın dini olmaz. İslâm adamlığımızı esas alır. Ve üstün vasıflarının bir gereği olarak “adam”ları avamı koruyup kollamakla mesul tutar. Pragmatizm ise bu asalet-mesuliyet bağdaşıklığının tam zıddına hizmet ediyor. Pragmatizmin sağladığı “genişliğe” rağmen Türk siyasetçisinin eksen değiştirmesi her zaman kolay olmuyor. Türk siyasetçisi tarihsel dezavantajlarından(!) hemen kurtulamıyor. Egemen güçler tarihsel kimliklerini bir baskı aracı olarak kullanabilirken tâbi pozisyonundakiler için kendi ideolojileri, kimlikleri, tarihsel rolleri gibi düşünceye dayalı meseleler ayak bağına dönüşüyor. Pragmatizmi, düşünceye dayalı karar anlarında Erdoğan’ın zaafını ortaya çıkarıyor. Aklı başında herkes Erdoğan’ın hemen hiçbir ideolojik ön kabulü ve uzun vadeli ereği olmadığını düşünsel kriz anlarında ayan beyan görebilir. Daha iyi görebilmek için Davutoğlu dönemiyle kıyas yapabilirsiniz. Davutoğlu pür ideoloji soslu söylemlerinin arkasında hiçbir reel ve fonksiyonel dayanak bulunmaması bakımından Erdoğan’ın zıddını temsil ediyordu. Kendini bütün Ortadoğu’nun dizaynına muktedir bir aktör olarak görürken basit bir blog yazısıyla alaşağı ediliverdi. Yerine pragmatizmden bile anlamayacak kadar pratik işlerin adamı olan biri geçti. Altmış gün sonra da darbe oldu. 15 Temmuz’un bu kontrastın tam ayrımında gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bahçeli ve Öcalan 23 yıl boyunca bütün acil sorunlarda (seçimse seçim, ittifaksa ittifak, ateşkesse ateşkes, savaşsa savaş…) Erdoğan’ın imdadına yetişti, fakat Erdoğan onların ideolojik taleplerine hiçbir zaman aynı açıklıkta cevap vermedi. Yargı ve finans eliyle yürüttüğü kimi operasyonlar bazen Türkçülerin ve Kürtçülerin canını yaksa da onlardan ciddi bir muhalefet görmedi. “Kepçeyle alıp kaşığın sapıyla bile geri vermeme” siyaseti muhafazakâr seçmenin gözünde Erdoğan’ın kudretine ve zekâsına hamlediliyor. Son on yıl bunun hiç de böyle olmadığının misalleriyle dolu. Yeni bir misaline önümüzdeki günlerde şahit olabiliriz. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili ideolojik eşik aşılıp halkın tepkisi bastırılabilirse, yani iş pragmatik kararlar almaya kalırsa Erdoğan’ın yeniden öne çıktığını görebiliriz.

Bir faydası olacaksa o günler gelmeden soralım: “Terörsüz Türkiye” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” bağlamında Araplar ve Kürtler neden “Akdeniz’den Hazar’a kadar iş birliği” sloganıyla sürekli birlikte zikrediliyor? Türkiye; yaklaşık yüz yıldır biri İsrail’in esiri, öbürü uşağı hâline getirilmeye çalışılan iki unsurun arasına alınarak yeni düzende tamamen etkisizleştirilmeye mi çalışılacak? AK Parti’nin kısaltmasındaki A ve K harfleri yeni dönemde artık Araplara ve Kürtlere mi delalet edecek? Abartılı görünen sorulardaki hakikat payını fark edene kadar bekleyelim, peşin hüküm vermeyelim. Birilerinin çok acelesi var. Biz acele etmeyelim.

Muhammed SARI (17 Cemaziyelevvel 1447 - 8 Kasım 2025)

ŞAİRİN KULÜBESİ

Heidegger’in kulübesinden önce Abdülhak Hâmid’in “külbe”si vardı. Gerçi “külbe”sini Rousseau’nun arazisine kondurmuştu, kiracıydı ama olsun. Azametli tavrıyla ev sahibi olduğu, olacağı izlenimi uyandırıyordu. “Külbe-i İştiyak”ını okuyun, Anadolu peyzajını pek tanımayan şair-i azamın tabiat denen nesneyi gidip ta Hindistan'larda keşfettiğini görürsünüz. Her özenti girişim gibi bu da sentetikti, inandırıcılıktan uzaktı, bir tür modaydı. O yıllarda yaşanan ve yazılan hâlleriyle tüm modalar Hâmidgillerden sorulurdu. Onun gibilerin hem modern Paris’e hem Hindistan cangıllarına aynı mest nazarla bakışı düşüncede henüz erginleşmediklerinin ispatıydı. İki coğrafyanın ortasını bulmak, yani üzerinde yaşanan toprağın aslî vasfının “vatan” olduğunu keşfetmek sonraki nesillerden bir avuç bahtiyara nasip oldu. Geri kalan okumuşların çoğuna “erginleşememiş babaların ergenlikten çıkamamış oğulları” demek yanlış olmaz. Çünkü onlar, modern şehirlere uzaktan hınç dolu bir hayranlıkla bakan Tanzimat nesillerinin hem modern şehir sâkini olamamış hem kendi öz toprağına uzak durarak duygusal çarpıklığa uğramış alt nesilleriydiler. Kendi kültürünün sahipliğini terk edip başka kültürlerin kiracılığına heves etmenin bedelini hâlâ ödüyoruz.

Bugün biz şehirlilerin tabiatla ilişkisi daha vahim. Ortada “ilinti” denebilecek kadar sentetik bir bağ bile yok. Toplum olarak köyle şehir arasındaki gitgellerimiz şairlerin, filozofların uzlete çekilmeleri ve şehre inmeleri gibi havalı değildi, estetik bir haber değeri taşımıyordu. Halkın hayatı bakanlıklara, komisyonlara, planlama teşkilatlarına havale edilmişti. Anadolu’dan göçen aile büyüklerimiz başlarına geleni anlar gibi olduğunda 20-30 yıl sonra yeniden toprakla irtibat kurmanın yolunu aradılar. En kestirme yol arazi satın almaktı. Öyle de yaptılar. Şehirli olamadan köylülüğe, en azından köye dönmeye kalktılar. Eski hatalarımızdan ders almayıp yeni bir hayat kuramadık, tutup bir de eski hataları yeniden işlemek tuhaflığına düştük. Anlamından kopmuş her iş gibi bu da bereketsiz bir hamleydi. Nerede asırlarca aynı toprağın üzerinde doğmuş, yaşamış, defnedilmiş ailelerin toprağı nerede şehirdeki iki nesillik pişmanlıktan sonra emlâk ofisinden fahiş fiyatla satın alınmış toprak! Nerede toprağını korumuş olmanın zihnî devamlılığı nerede devlet teşvikiyle köyde “garajlı” evler yaptırmak. Detaylara(!) takılmadık. Önce al sonra düşünürsün sırasıyla yürüyordu işler. Bir gün geri dönmek üzere mi arazi alıyorduk, yatırım maksadıyla mı? Savaş patlarsa, deprem olursa, salgın başlarsa, kıtlık baş gösterirse veya geçinemez olursak diye mi? Turistik gözle mi bakıyorduk toprağa nostaljik gözle mi?

Şehirlilerin şehirle ilişkisi de hiç parlak değildir, bir aşk-nefret ilişkisidir. Bilmiyoruz, İstanbul’a sövelim mi övgüler mi dizelim? Kırsaldan arazi almak, köye dönmek ne demek, köy kasaba hayatını görmüşlüğümüz mü var? Hem-şehir olduklarımızla hemşeri olduğumuz tartışmalı. Çünkü İstanbul bir şehir değildir artık. Gerçeği söyleyemediğimiz için metropol gibi, mega kent gibi uyduruk tabirlere yöneliyoruz. Fethinden asırlar sonra bile “burada kalmak” neden “arada kalmak” anlamı taşıyor? Buradayken “buralı” olamayışımızın sorumlusu kim? Soruların ardı arkası kesilmez. Biz şehirlilerin işi aceledir, bize tutunacak bir dal lazım acilen. Seyir hâlindeyken sorular sormak kolay ama iyi kötü bazı cevaplara ulaşmak için oturmaya, mukim olmaya ihtiyacımız var. Modern kâşânelere gücümüz yetmediğine ve köydeki “külbe”ciklere gönül indirmediğimize göre geriye tek seçenek kalıyor: apartman dairesi! Bugünün şairi de filozofu da apartman dairesinde(n) düşünüyor. “Tek” olana “seçenek” denemeyeceğini bal gibi biliyor ve kukumav kuşu gibi düşünüyor, kara kara düşünüyor.

Evet, eskiler arazi satın alıyor, alıyordu; şimdikilerin çoğu apartman dairesi alma derdinde. Daha günübirlik kafayla yaşayanlarımızsa araba, karavan, bungalov peşinde koşuyor. Mülkiyet tercihlerimizin hayatı ve sanatı kurarken neye ihtiyaç duyduğumuzla doğrudan alakalı olduğuna inanıyorum. Arabacılar mobilizedir, zihin yapıları kök salmaya müsait değildir. Akıllarına ne eserse, gönülleri neye akarsa, gözlerinde neyin kıvılcımı çakarsa. Hayat kalmak değil gitmektir onlar için. Evciler ise korunaklılıkla, başını bir damın altına sokma zaruretiyle, çoğalmak, ocağı tüttürmek isteğiyle açıklar yönelimlerini. Ev dedikleri beton bir kutu da olsa. “Ayağını bir yere basma” güdüsü onlar için her şeyden daha belirleyicidir. Sıkışmış olanlar, şehrin tüm yükünü sırtlananlar ev derdi çekenlerdir. Toprakçıların “geri dönelim”ciliği ve arabacıların “hadi gidelim”ciliği şehir hayatının acil sorunlarına çözüm getirmez. “Burada kalıcıyız” diyebilmenin yolunu umutsuzca arar evciler.

Direksiyonun başına ilk kez 41 yaşında geçtim. Tamamen vazife icabı. Trafikte ruhum kabzolur. 43’e kadar evsizliğin sıkıntısını çektim. İnsanın kendine ait bir ocak istemesini tabii bulsam da enflasyon patlayana kadar kiracılıktan çok şikâyetçi değildim, ev sahiplerim makul insanlardı. İçten içe eksikliğini hissettiğim şey ne ev ne arabaydı. Ben neredeyse çocuk denecek yaştan itibaren “topraktan yana” biri olageldim. Hayata bakışım, karakterim buydu. Ne köyde doğup büyüdüm ne köylük yerde kimim kimsem var ama yine de hissiyatım böyle. Züppelik mi, vicdan azabı mı, rahat batması mı ne derseniz deyin. Kök(en) fikrini hayatî bulan herkes dünya çapında yaşanan sosyo-ekonomik hercümerçten bağımsız olarak kendini toprağa nispet eder. Kendini toprağa nispet eden şehirliler ile tekrar köye dönme yolu arayan toprakçıları birbirinden ayırmamız lazım.

İnsan tanımadığı şeyi özleyemezmiş. Bu hüküm doğruysa toprak yüzü görmemiş benim gibi bir şehir çocuğunun toprak özlemi nereden geliyordu? Şuradan: Dış dünyaya baktığımda gördüğüm beton, asfalt, metal yığınıyla aramdaki şiddetli uyumsuzluğu fark etmekten. Uyarmayan, dürtmeyen, kanatmayan, saldırmayan tek unsurun toprak olduğunu fark etmekten. Kendim olma isteğinden. Kendim kalma isteğinden. Toprak, şehirden kaçıp taşraya yerleşmek fantezisini değil “içe dönme” imkânını temsil ediyor benim için. Toprağa basmak, onun üzerinde yürümek fikri bile öteden beri heyecan vericiydi. Erzurum dağlarında sapa rotalara girdiğimde içimden “belki de dünya kurulalı beri bu yoldan geçen ilk insan benim” diye geçirir, ürperirdim. Tabiata ilişkin olan hiçbir şey metafizik ayrılamazdı. Aynı duygular şiir anlayışımı da şekillendiriyordu. Mehmed Âkif’in “sözüm odun gibi olsun…” mısraını kendime “sözüm toprak gibi olsun…” diye uyarlıyordum. 

Benim toprak dediğimle dedelerimizin toprak derken kastettiği arasında kritik farklar var şüphesiz. İhtimal ki benim bakışıma romantik, onlarınkine natüralist diyeceksiniz. Deyin, fark etmez, benim gözümde bunlar birtakım kelimelerdir ve içinde bulunduğum ruh hâlini ifadeye yetmezler. Yine de açıklamakla uğraşacak sabrım yok. Sadece söyleyip geçeceğim. Evet, dedelerimizin toprakla ilişkileri öncesiz ve sonrasızdı. Yani bir tercih değil, gözlerini açtıklarında hayat diye tanıdıkları şeyin ta kendisiydi. Çoğu zaman farkında bile olmazlardı, varlıklarına öyle bitişikti toprak. Bu bitişikliği ancak köyden çıkıp tarladan tapandan koptuktan sonradır ki acı acı duydular. Toprağa mahkûm olduklarını düşünürken daha kötüsüne tutuldular, topraktan mehcur hâle düşürüldüler. Bunu anladıklarında çok geç olmuştu. Evet, göç ettikleri büyük şehir onlara iyi kötü aş da eş de iş de verdi. Ama toprak vermedi! Mezar yeri bile! “Yatacak yeri olmamak” deyimi karşılığını en çok büyük şehirlere göçen Türklerde buldu belki de. Biz şehirde doğup büyüyenler ise “yersizliğimizin” farkında bile olmayan zavallılarız. Dedelerimizin havsalası “yersizliği” asla almadı. Asırlarca bir topraktan başka bir toprağa göçmek gibi zannediyorlardı şehre göçmeyi. Oysa şehirde toprak yoktu. Yoktur. Hazırlıksız oluşları ve kabullenemeyişleri yüzünden ilk nesillerin tamamına yakını bedenen ve zihnen sefalet içinde bir hayat sürmek zorunda kaldı. Asla şehrin bir parçası olamadılar. Çareyi şehre en az, köye en çok benzeyen ilk toprak parçası üzerinde gecekondu çatmakta buldular. Topraktan kopuşun metafizik bir sorun olduğunu idrak edemedikleri için pragmatik çözüme yöneldiler. Çatık ve çarpık şehirler modernleşme hikâyemizin, yani metafizik kopuşu pragmatik ve oportünist tedbirlerle baskılama çabamızın en bariz dışavurumudur. Ne bir eksik ne bir fazla. “Dışavurumu” kibarlık olsun diye söylüyorum, yoksa “yüzümüze çarpılmasıdır” demek lazım. 

Büyük şehirlerin dedelerimize toprak vermesi esasen mümkün değildi, bu da çok geç anlaşılmıştır. Ne diyorlardı o zaman? İstanbul’un havası, suyu bir şeye benzemiyor ama taşı toprağı altın! Doğruydu. Ve sorun da buydu zaten: İstanbul’da hava, su, taş ve toprak yoktu, sadece altın vardı! Taştan topraktan gelen adamlar o belalı nesneyi nerede bulacağını, onunla ne yapacağını bilebilir miydi? Hem anasının gözü tacirler köylülere kaptırır mıydı altınları? Kaptırmadı tabii. Üzerinde durduğu şeyin taş toprak değil altın olduğuna ayıkan dedelerimizin sayısı pek azdır. Onlara da “şark kurnazı” demişiz. Hem köylü hem şehirli olmak mümkündü şark kurnazlarına göre. Bunlar taşı toprağı olduğu gibi görme melekelerini yitirmiş, altına hücumu hayatta kalmanın tek yolu bellemiş insanlardı. “Şark kurnazı” estetiğin ve metafiziğin mefhum-u muhalifidir. Bunların torunları onlarca yıl sonra “kıroyum ama para bende” diyecekti. Şark kurnazı ismini takan şehirli takımının kastı ise tam tersiydi: Bunlar ne köylüdür ne şehirli diyorlardı. İşimizde çalışsın ama içimize karışmasınlar. Kim mi haklı çıktı? İnanın hiçbir önemi yok. 

Taşı toprağı altına çevirme tutkusu bizi hâlâ içten içe yakıyor. Gecikmişlik, geri kalmışlık duygusundan kurtulamıyoruz ama geri de dönemiyoruz. Bence dikkatimizi vermemiz gereken mesele budur. Toprağı ve altını yerlerinden etmeden ve birbirlerinin yerine geçirmeden anlama kabiliyetini yeniden kazanmak zorundayız. Eğer tarihin seyri içinde dönüp dolaşıp yeniden bir tercih yapmak noktasına gelmişsek ben toprağı seçmekten yanayım. Ev ve araba sahipliği ailevî vazifeleri ifa etmede ve sosyal rolleri benimsemede görece kolaylık sağlıyor; fakat iç dünyamızın imarında toprakla temas etme fikrinin sunduğu sahiciliği sağlayamıyor. Şairsem sahiciliği aramaktan başka beni ne memnun edebilir ki? Sel gider kum kalırcıyım. Yel kayadan ne aparırcıyım. Ne selleri ne yelleri kınıyorum. Bilakis, selin ve yelin getirdiklerine de götürdüklerine de eyvallah. Bende Uhud kayalığı kadar büyük ego var. “Yer”imde “dur”uyorum. Bana “taş yerinde ağırdır” diye hatırlatmasaydı şiirin ne kıymeti vardı? Hayatın yolları taşsız topraksız sunulsaydı kıymet bilir biri olur muydum?

Evciler ve arabacılar hep birlikte modern şehir peyzajını tamamlıyor. Bu peyzajda araya serpiştirilmiş gibi duran, henüz istimlâk edilmemiş görünen parseller var. Fakat bunlar toprak vasfını çoktan kaybetmiş bölgelerdir, çünkü temiz suyla ve temiz havayla ilişkileri çoktan kesilmiştir. Şehrin ortasında sıkışıp kalmış parseller garp cambazlarının ve şark kurnazlarının gözünde altından daha değerlidir, kimseye yedirmezler. Yemem zaten. Tokum. Modern özentisi Hâmidgillere bel bağlamıyorum. Modernlere asla güvenmiyorum, çünkü Heidegger’in kulübesine elektrik ve telefon bağlattığını hiçbiri söylemiyor. Bütün modern değer yargılarından, modern yaşama biçimlerinden, modern şuara tiplemelerinden kurtulmak istiyorum. En yalın, en dolaysız manasıyla taşı toprağı yepyeni bir tarzda bulmaktan, bulgulamaktan yanayım. Hayatta da sanatta da. Atalarımda ve akranımda mâî, havâî ve âteşî mizaç insan çoktur; zürriyetimden de çok olacağına şüphe yok. Ben turâbîyim. Garplılaşarak çamurlaştığım da olur şarklılaşarak tozlaştığım da. Fakat geçicidir bu, sizi yanıltmasın. Yakıcı, akıcı, uçucu karakterli insanlar arasında; harâret, suhûlet ve zekâvet eseri şiirler arasında kendi kalıcılığımı ve salâbetimi korumak istiyorum. Eskilerin topraktan koparılışı, bugünkülerin toprağı hiç bilmeyişi ve nihayet az sayıda huzursuzun toprağı bulmak isteyişi… Şu üç levha yeryüzü maceramızı kâmilen aksettiriyor.

Muhammed SARI (12 Cemaziyelevvel 1447 - 3 Kasım 2025)

KURULU DÜZENİMİZ

Büyüklerimden biri vaktiyle idarecisiyle yaşadığı bir sohbeti nakletmişti. İdarecisine okuldaki işleyişten dert yanıyor, insanların iş bilmezliğinden şikâyet ediyormuş. Hararetle konuşurken lafı ikide bir kurumsallığa, kurumlaşmaya getiriyormuş. Kurum şöyle kurum böyle derken sohbet epey uzamış. Müdür bey kendisini sonuna kadar sükûnetle dinlemiş ve bizimkinin cephanesi tükenip de harareti düşünce ona meşhur mafya dizisinden bir replikle mukabele etmiş: “Hocam şimdi bana kurum falan diyorsun. İyi diyorsun, güzel diyorsun. Ama kurum dediğin kim? Sen, ben… İnsanların haricinde kurum diye bir şey yok ki!” Bu anekdotu ara ara hatırlar ve kendime sorarım: Müdür söylediği söze gerçekten inanıyor muydu yoksa muhatabını ıskat için zekice bir hamleye mi başvurmuştu? “Tüzel kişilik” kavramı bizde hiç yerleşmiş miydi? Tüze ile kişiyi birbirine ezdirmeden nerede bitiştirip nerede ayrı tutuyorduk?

Devlet kültürümüz “kurumun şahıs, şahsın kurum olduğu” monarşik rejimlere dayanıyor. Kudret-adalet dengesinin görece iyi korunduğu klasik çağlarda bu rejimlerin nimetlerini devşirdik, bunlardan kurduna kuşuna varıncaya kadar çevremizi de faydalandırdık. 17. asırla birlikte denge adalet aleyhine bozulunca geriye sadece külfet üreten bir yapı kaldı. Üstelik çevre memleketlerin külfeti de sırtımıza bindi. Adaleti bir daha gören olmadı, kudret ise tamamen silinip gitti. Adaletsiz ve kudretsiz son birkaç yüzyılımız boyunca kurum-şahıs meselesini açıklığa kavuşturamadık. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemleri baştan aşağı bir yetki ve temsil karmaşasını yansıtır. Her müşkülden bir inkılâp darbesiyle kurtulmayı marifet sayan Kemalist kadrolar bile yetki ve temsil meselesini muallakta, giderek muğlak bırakarak çalıyı kenardan dolanmıştır. Saltanat, hilafet, şeyhülislamlık gibi kritik kurumlar hakkında nihaî kararlar alamamış; işleri belirsizliğe mahkûm ederek ve monarşik devletin yerine parti devletini ikame ederek aradan sıyrılmıştır. Klasik çağlarda ferdlerde müşahhas hâle gelen kudret ve adaleti modern tüzelliğin uhdesine devrederek kaçak güreşmiştir. 1945 sonrasının Amerikan hegemonyası gelip çattığında kurum-şahıs münasebetlerinin tesis edilmediği, ceberut ama kof bir rejimde yaşadığımız kabak gibi ortaya çıktı. Amerika’nın sihirli değneği bu kabağı süslü bir kupa arabasına çevirmeyecekti elbette. Bugün bile kurum nedir, şahıs kimdir, bunlar arasındaki münasebetin mahiyeti nasıldır sorularının cevabını bulamadığımız için kriz üstüne kriz yaşıyoruz. Aileden parlamentoya kadar.

Kurum-şahıs münasebetlerinin belirsizliği bizi içten ve dıştan çürüttü. Devlet, kişi hakkını kendi otoritesine yöneltilmiş bir tehdit olarak, millet ise vatandaşlık vazifesini başına sarılmış bir bela olarak görmeye başladı. 1923-1950 devresindeki devlet-millet kopuşu kişilik haklarının gaspı bakımından, 1950-1960 devresindeki devlet-millet flörtü vatanseverce vazifelerinin savsaklanması bakımından bugün bile Türk siyasallaşmasının krizini gözler önüne seren bir laboratuvar hükmündedir. Yaygın kanaate göre devletin ne olduğu konusunda anlaşabilirsek vatandaşın kim olduğu konusunda da uzlaşabilir ve böylece “kurulu tüze”yi ıslah edebilirdik. Osmanlı ve Cumhuriyet elitleri bu “kurulu tüze”nin devamından taraftı. Azınlıkta kalan kanaate göre ise uygun hareket seyri önce vatan ve vatandaş kavramlarının berraklaştırılması, ardından devletin “yeni bir tüze”yle yeniden tanımlanmasıydı. 27 Mayıs “yeni tüze” imkânını tahrip ederek bu tartışmaya son verdi. 27 Mayıs’tan sonra “evrensel demokratik(?) kurumların tesis edilmesi”yle toplumların özgün ve otantik yönetim mimarileri oluşturma hakları ellerinden alındı. Demokrasinin evrensel form olarak dayatılması dünyadaki bütün kurum-şahıs ilişkilerini eskisinden daha kötü biçimde çarpıttı, toplumları bu çarpıklığı sürdürmeye, yani kurumsallaştırmaya zorladı. Demokrasi bu bakımdan mağlupların rejimi oldu denebilir. Demokrasinin mağluplara boyun eğdirmesi meselenin bir yönüdür. Konuşulmayan yönü, Amerikan ihracı demokrasiye boyun eğenlerin bu yolda galip görünse de mağlup sayıldığıdır. “Demokrasinin beşiği” sayılan İngiltere’nin bile. 

Demokrasinin toplumcu tezlere de bireyci tezlere de sonuna kadar açık olması onu içi boş bir biçimden ibaret kılıyor. 20. asrın başlarında Wilson’ın ve Lenin’in demokrasi tanımlarını, İngiltere ile Fransa’nın demokrasi tecrübelerini ana hatlarıyla bile uzlaştırmak mümkün değil. Amerikan hegemonyası 1945’ten sonra bu sorunu da kökünden çözdü. Demokrasiyi insan hakları ve serbest piyasa ile birlikte paket program hâlinde satın alma şartını koştu. Parçalar her ne kadar Amerikan think tank fabrikalarından demonte geliyor idiyse de Avrupa toplumları o parçaları kendi ihtiyaçlarına göre monte etme esnekliğine kısmen sahipti. Amerika detaylarla ilgilenmiyordu, paketin satın alınması ve parçaların kullanılması yeterliydi. Aynı parçalardan bir ülkede televizyon koltuğu üretilirken, diğerinde elektrikli sandalye imal edilmesine şaşırmıyorduk. Biz demokrasi paketinden çıkan parçalarla ancak bir kıraathane taburesi yapabildik. 1945’ten beri demokrasi sanatını o tabureden icra ediyoruz. Uzun süredir ne kıraathane tarayan teröristler ne tabure üzerine çıkıp nutuk söyleyen kasaba siyasetçileri var hayatımızda. Buna rağmen tabure ve üzerinde oturan adam varlığını korumaktadır.

Türk usulü demokrasi yetki-temsil kaosunu azaltmak bir yana, düşük yoğunluklu kaosun hayat tarzı olarak iliklerimize kadar işlemesine sebep oldu. Kurumun ve şahsın nerede başlayıp bittiği üzerine hâlâ bir konsensüs yok. Şahsiyeti ezip yok saymayı kurumsallık sanmaya da şahsiyet sahibi olmayı kolektif şuurun reddi olarak anlamaya da eşit derecede yatkınız. Hayatı boyunca âmir-memur, ast-üst dışında insanî ilişkiler geliştirmemiş kişilerde kurumsallaşmanın duyguca katılaşıp taşlaşmak şeklinde tezahür ettiğini görürüz. Böyleleri son yıllarda “yönetişim” jargonunu ve medyatik kanalları kullanarak “yontulduklarını” göstermeye çalışmaktadır. Bunu tekâmül sayabilir miyiz, şüpheli. Şahsiyeti, bireysel hak ve özgürlükleri dillerinden düşürmeyenler ise bir yerden sonra kendilerini vazgeçilmez sanma hastalığına kaptırmış, pasif agresif bir ruh hâline bürünmüşlerdir. Bencilliklerini postmodern teorilerin muhaliflik pozuyla örtmeye çalışırlar. Kitleler iki güruh arasında kıstırılmıştır. Kıskaçtan ancak mesuliyet sahibi bir avuç bağımsız figür kurtulur.

102. yılı kutlanan Cumhuriyet önce İngiliz sonra Amerikan prensiplerini benimsediği ölçüde kurulu ve kurumsal sayıldı. Hâlbuki Osmanlı bittikten sonraki ve Türkiye başlamadan önceki en karanlık günlerde bile varlığı kesintiye uğratılamayan tek kurum olan ordu, başkasının onayına ihtiyaç duymadan kendini cümle âleme kabul ettirmişti. Mesuliyet sahipleri o gün ordunun yanında durmakta nasıl haklı idiyse sonrasında ona mesafeli durmakta da o kadar haklıydı. Çünkü Cumhuriyet’in “kurucu(?)”ları bağımsız figürlerin üzerine kurumsallaşma adına beton döküyordu. Bugün de böyledir. Dünya sistemi kitleleri şahıs ile kurum arasında bir seçim yapmaya zorlar. Acı gerçeği hepimiz biliyoruz. Kitleler bağımsız figürleri över ama günün sonunda “kurulu tüze”yi seçer.

Muhammed SARI (7 Cemaziyelevvel 1447 - 29 Ekim 2025)

HAYKULAR

yıl âdem’den sonra bilmem 
kaçıncı bin 
bozulmadı düzenin 
önce şimşek
sonra gürleme
sonunda yağmur

hayranlık 
haşyet 
hüsran sağnağı da ardından. 

* *

ormanda öperek uyandıran masallar…
öperler seni ve bir bakmışsın 
cam tabuta koymuşlar
öpülürsün ve bakarsın 
burası bir masal

peki ya o uyanan 
öpme isteği koruda?

* *

tamburdu sorduran: -hiç düşündün mü
melek nedir?
-gençken… evet 
çok gençken!


* *

elimde bir kilit taşı
öylece bekliyorum şehrin orta yerinde 
elimde kilit taşı 
şimdi ben bunu nereye?

* *

kısayken saçlar
ve parmaklarım
gezinirken arasında anladığım
düzdür dünya.

* *

bütün gün rehberdeki bir ölüye 
ulaşmaya çalışmış
görüntüsüzmüş neyse ki görüşme
kan gelirmiş kulağından 
ahize eninler neşrettikçe

* *

sonumuz sonsuzluksa günleri 
neden sayıyoruz bilmem
gölge sevgiler gölge dargınlıklar
diye mısra düşmüşüm takvim kenarına
zavallı şair hâmiş dememiş 
ps demiş 
intihar mektubunda.


30 Rebiülâhir 1447 - 22 Ekim 2025 

HAYATSIZLAR VE BÜYÜK HAYATLAR

"Bizim asıl rakibimiz uyku."
Ted Hastings (Netflix CEO'su)

Said Nursi’nin gençken dikkatimi çeken bir sözü vardı: “En uzak ve en büyük dairede en küçük işler, en yakın ve en küçük dairede en büyük işler vardır.” Bu sözü “Neden radyodaki Cihan Harbi haberleriyle hiç ilgilenmiyorsun? Bir zararı mı var? Yoksa bilmemiz gereken daha önemli bir hadise mi var?” sorusuna cevaben söylemişti. 20. Hıristiyan asrının ortalarında, tarihin bir bakıma en karanlık günlerinde, ama yine de uzak ile yakının, büyük ile küçüğün hâlâ birbirinden ayırt edilebildiği günlerde söylemişti. Durduğunuz yere göre ya çok isabetli ya çok hatalı görünebilen bir söz. Uzak ve yakın olan nedir, büyük ve küçük iş hangisidir sorularına isabetli cevap verebilmek bugün de önemini koruyor. İnsanın kendini çepeçevre kuşatan ilgilerin yörüngesinden çıkması, ayartıların cazibesinden sıyrılması zor. Ne yapalım ki aşılması gereken bir zorluk bu. Kendi yörüngesini çizmesi, hiç değilse çizgisini çekebilmiş insanları takip etmesi insan için hayatî bir vazife. Hepimizi yöresinde gezindiğimiz, “yürünge”sinde seyrettiğimiz meseleler şekillendiriyor. Prensipte herkes kapısının önünü süpürse bütün şehir temizlenirmiş gibi görünüyorsa da pratikte işler böyle yürümüyor. Mesafe ve öncelik ayarlarımızı güncellememiz gerekiyor. Sistemin hem kutuplara kadar götürdüğü hem kapımıza kadar getirdiği bir harp modeline karşı ancak ters orantılı ve asimetrik hareket tarzıyla mücadele edebiliriz. Bugün harp nerede cereyan ediyorsa en yakınımız orasıdır, en büyük işler oradadır. Evse ev, kutupsa kutup.

İç ve dış, uzak ve yakın gündelik hayatını sürdürebilmesi için zihnimizin ürettiği bir varsayım. Etrafını çitle, dikenli telle, duvarla çevirdiğimiz uzay parçasına zihin iç ve yakın, çevresine dış ve uzak diyor. Kurgusunu bu saymaca üzerine inşa ediyor. Sınır olmadan yaşayamıyor zihin. “Sınırda varlık” diye adlandırabileceğimiz insanın en tehlikeli girişimleri “sınır” kavramını ihlâle yönelik olanlardır. Ne kıtaların fethi ne uzayın keşfi. Modern iletişim araçları “uzakları yakın eder”ken ve dünyayı küreselleştirirken aynı zamanda “içimizi dışımıza çıkardı.” Her şey birden tersyüz olmadı ama toplumsal bünyedeki etkisi o kadar şiddetliydi ki kimse gardını alacak, neler olduğunu sorgulayacak mecali kendinde bulamamıştı. Bertolt Brecht sandalyesini ters çevirip sahneyi değil seyircileri seyrederek tersliği tersyüz etmeye giriştiğinde çok geç olmuştu. Bir farkındalık ânı yaratmakla kalmıştı. Kitle iletişim araçları mesafeleri, zaman dilimlerini ve bunlara bağlı kültürel farkları çoktan üst üste bindirmiş, neredeyse eritmişti. Eski radyolar, köyden kasabaya inecek parası olmayan insanlarda bile dünya başkentlerinin istasyonları arasında gezindiği duygusu uyandırmakta başarılıydı. 19. asrın sonlarındaki sinema devrimiyle deneyimlerimiz duygudan öte bir anlam kazandı, sinematografik deneyim adeta gerçek yaşantılarımıza eklemleniyordu. Televizyon bu yaşantı ortaklığını ve çoğullaşmasını pekiştirdi. Yine de bu nesiller mekanik çağın alışkanlıklarını sürdüren, yani açma-kapama tuşuyla iş gören nesillerdi. Kendilerince bir gerçeklik sınırını muhafaza ediyorlardı. Bugün elli yaş üzerindeki radyo-sinema-televizyon nesillerinin insanları yayınlanan dünyayı gerçek dünyaya benzediği kadar benimsiyor, kahramanlarını “içimizden biri” olduğu için seviyordu. Onların ekran başındaki ağlayıp gülen, kendilerini kaptırmış hâlleri torunlarına komik geliyor. Ancak bütün sıcakkanlılıklarına rağmen cihazın dünyasıyla gerçek dünya arasına bir sınır çekebiliyordu bu nesiller. Yakınlaşma arzulanıyordu elbet ama bir aynîleşme yanılsamasına pek düşmüyorlardı. Yayın kapandığında kendi dünyalarına dönmekte zorlanmıyor, bir mahrumiyet hissine kapılmıyorlardı. O günlerin dünyasında Brecht’in “yabancılaştırma efekti”nin bir anlamı vardı. Bugün neye yarar? 

Dijital çağın çocukları kendi gerçeklikleri ile yayının gerçekliği arasında denge kurmalarını sağlayacak çizgilerden mahrum. Yayın kesintisiz ve bir kapatma düğmesi de yok! Doğar doğmaz gözlerini “yayınlanan gerçek”e açıyorlar. Kendi gerçekleri zannettikleri şeyler de yayınlarda inşa olunmuş, neredeyse onlarla eşzamanlı oluşmuş yansımalardan ibaret. Ekran karşısındaki “kapılmış” hâllerine hayret ettikleri eski nesillerden tamamen farklı bir konumdalar. Şimdikiler seyrettiklerine kapılmıyor, çünkü seyrin ve yayının bir parçası konumundalar. Ekranın karşısında olmak ile ekranda olmak arasındaki çizgi varla yok arası onlar için. O yüzden zihinleri en az yayınların kendisi kadar yayından yayılan yan süreçlerle de korkunç derecede meşgul, ilgileri had safhada ayartılmış durumda. Yayının kendi değil “yayından yayılanlar” sistemin asıl kârı elde ettiği, endüstrileştiği alandır. Ahtapotlaştığı ve kılcallaştığı aşamadır. Her içerik bir kereye mahsustur ama tekrarları, yankıları, yansımaları sayısızdır. Kârdan kâr edilmesi, zincirleme vurgunlar yapılması, yani kazancın viralleşmesi bugünkü yayıncılığın esasını oluşturuyor. Bu arka alanı iptal ettiğinizde sistemin kendiliğinden radyo-sinema-televizyon çağına döndüğünü görürsünüz. Çoğu insana göre bu taş devrine dönmekten beter! Taş devriyle dijital çağ arasında bu kadar ince bir çizgi olması şüphe uyandırmıyor mu?

Evet, kimse sırtında taş taşıyarak inşa ettiği dijital dünyayı bırakıp taş devrine dönmek istemiyor. Aksine herkes karakterini ve hayat tarzını düzeni tahkim edecek yönde ayarlıyor. En uzak dairedeki işlere el atıp en yakın dairedeki işleri savsaklıyoruz. En basitinden “etkileşim vermek” suretiyle sistemi besliyoruz. Bir tür yatırım bu. Dönerse ne âlâ yatırımı. Geri dönmeyen etkileşimi “gift economy” prensibince zarar hanesine yazıyoruz. Bu riskin sebep olacağı motivasyon kaybını erken fark eden mühendisler sistemi beslemekte sebat gösterdiğimiz takdirde kâr edeceğimiz, yani önünde sonunda etkileşim alacağımız bir algoritma düzenine geçtiler. Dijital sistem tarihsel materyalizmin bir türü. Ama buhar ve elektrik düzeninin ötesinde, soyut nesnelerin tüketimi üzerinden işleyen sofistike bir materyalizm. Duygular ve dürtüler ekonomisi. Uzağı yakın eden, içi dışa çıkaran teknolojinin soyuttan en somut kârı elde etmesi kimseyi şaşırtmamalı. Şaşırtıcı bulmamız, en azından rahatsız edici saymamız gereken insanların bu değirmene su taşıma performansıdır. Futbolseverler topun çizgiyi geçip geçmediğini günlerce tartışmaları yetmezmiş gibi sevdikleri futbolcunun oğlunun doğum günü kutlamasındaki saç stilini kendinde denemeden edemiyor artık. Magazinseverler esas kızın esas oğlana finalde çektiği rest kadar, kıyafet ve takılarının hiç değilse imitasyonlarını bulabilecekleri sitenin linkini “pin”leri arasına ekleme telaşına kapılıyor. Siyasetseverler devletler arasındaki mücadelelerin esas dinamiklerini öğrenmekten çok siyasetçilerin birbirlerini nasıl tuşa veya tufaya getirdiğinin mafyatik ve medyatik detaylarını öğrendikçe şevke geliyor. Hâsılı, yayının çeşitliliği ve kesintisizliği, yayın akışına kendini kaptırmış insanın gerçekliğini elinden alarak onu hayatsızlığa mahkûm ediyor. Gözünü hapiste açmış çocuklara dış dünyayı kelimelerle anlatmak ne kadar zorsa “yayında doğmuş” hayatsızlara başka bir dünya olduğunu, olabileceğini, olması gerektiğini anlatmak da o kadar zor. Aralıksız yayın, hayatı yutup kendine benzettikçe, boşluk bırakmadıkça “yabancılaşma efekti”ni duyumsamak, kendini yayının dışına atmak sıradan zihinler için zorlaşıyor. Yine de öngörülemeyen kesintiler, planlardaki aksamalar, kapsama alanının erişemediği kuytu köşeler her zaman olur ve “yayın” ötesinden berisinden boşluklar, fireler verir. Fire biz olmalıyız. Firar etmeliyiz. Kendimizi sahil-i selamete atmak için bu şart.

İnsan sadece hafıza değil hayat iklimi bakımından da balığa benzer. “Derya içre” oluş genel bilinç durumumuzu yansıtır. Kimi balıklar kazara kıyıya vurur, kimi balıklar bile isteye kıyıya çıkar. Kıyıya kazara vuran balık sudan çıkmışa dönmenin paniğini ve suyun dışında bir dünya olduğunu anlamanın şokunu iç içe yaşar. Sonunda ya ölür gider ya da çırpına çırpına gövdesini tekrar suya atmanın yolunu bulur. Kıyıya bile isteye vuran balıkların durumu farklıdır. Çoğunlukla büyük balıklardır bunlar. Haberciler onların depresyonda olduğunu ve intihar etmeye çalıştıklarını söyler nedense. Suya dönmeyi reddeden balık... Ölmesi neredeyse kaçınılmaz… Neredeyse… Eski bir rivayette karaya vuran büyük bir balığın zamanla nefes almayı öğrendiği, hatta ayaklanıp yürümeye başladığı nakledilir. Çok çok daha eski bir rivayette ise karaya vuran büyük balığın kendisinin değil de karnından çıkan bir adamın macerası anlatılır. Adamın denize son kez baktığı ve arkasını dönüp kara içlerine doğru yürüyerek gözden kaybolduğu anlatılır. Güzel hikâye, değil mi? Hayatsızlar “Şu adamın filmini yapsalar da izlesek.” diyecektir. Büyük hayatların aklından geçen başkadır. Onlar “Bunlar hikâye değil, el hak yaşandı!” derler.

Muhammed SARI (24 Rebiülâhir 1447 - 16 Ekim 2025)

ESSAH.. HAKKAT.. RAST

Dürüstlük mü cesaret mi oyununu bilirsiniz. Çocukken oynamakta çok zorlandığım, başladığında ortamdan hemen sıvıştığım bir oyundu. Sırlarım olduğu veya korkak olduğum için değil, sonrasında ilişkiler bir daha asla eskisi gibi kalamadığı için beni rahatsız eden bir oyundu. Oyun değil işkenceydi âdeta. O âna kadarki ilişkilerin tamamen sahtelik üzerine kurulduğu iması taşıyordu çünkü. Kavgasız, rezaletsiz bittiğini pek hatırlamıyorum. Özellikle de ibre dürüstlüğü gösterince. Yıkıcıydı. Yıkayıcı değildi. İnsanların kirli çamaşırları ortaya dökme tecessüsü temizlik sorumluluğunu almalarına manidir. O yüzden ifşa ve itiraf kültürünün bu topraklara uğramamasını çok tabiî bulmuşumdur. Öte yandan bunun “kol kırılır yen içinde kalır” zihniyetinin yerleşmesi için bahane edilmesini de asla onaylamadım. Yenisi daha beter olacak diye eskisine övgüler dizmedim. Yıkmanın da yapmanın da mevcudu korumanın da bir töresi olsun istedim hep.

“Yüzleştirme” gerçekten yapılacak başka hiçbir şey kalmadığında, bütün sonuçlarına katlanarak ve en son başvuracağımız hamle olmalı. “Üzerini örtme, görmezden gelme” ise reddedeceğimiz ilk tavır. Mümkünse her şeyi ânında görmeli ama gereğini yapmak için mutlaka vaktini beklemeliyiz. Bu iki hassasiyeti şiar edinebilirsek ilişkilerin kendiliğinden muhteva kazandığını, karakterlerin kolay kolay kir tutmadığı bir irtifaya çıktığını göreceğiz. Yüzleşmeyi sona bırakmak bazılarınca cesaret noksanlığına, görmezden gelmeyi reddetmek ise dürüstlükten ziyade geçimsizliğe hamledilebilir. Yanlış anlaşılmalar kaçınılmazdır. Birbirimizi gerçekten anlayana kadarki anlaşmaların hepsi yanılsamanın farklı dereceleri değil midir zaten? Hele konu dürüstlük ve cesaret gibi bıçak sırtı kavramlar ise boşuna uğraşmayın, yanlış anlamaktan ve anlaşılmaktan kurtulamazsınız. Dolayısıyla bu aşamada ancak şu kadarı söylenebilir: Dürüstlük ve yalancılık, cesaret ve korkaklık uç noktalardır, fakat bu uçlar arasında insanın her türden davranışına dayanak teşkil eden oldukça geniş bir değer yargısı spektrumu vardır. Öyle ki uç dediğimiz noktalar bile bundan masun değildir, kişiden kişiye farklı yorumlanabilirler. Birinin cesaret dediğine başkası “zamansız” bir kahramanlık gösterisi gözüyle bakabilir, berikinin dürüstlük saydığına diğeri “yersiz” bir doğrucu davutluk etiketi yapıştırabilir. Gerçekten de fiillerimizin etkisi vaktindelikle, sözlerimizin anlamı yerindelikle merbuttur. Bu incelik gözetilmediğinde umulanın aksi neticelerle karşılaşmak kaçınılmazdır. İncelikleri gözetmediğimizde ne olduğunu anlayamadan sınır aşımı noktasına varırız. Nefsimize hoş gelen dürüstlük ve cesaret gösterileri yaparken ihlal ettiğimiz o sınırda bizi nahoş bir kelime bekler: Enayilik. 

“Ene” kökünden yani “ben” zamirinden türeyip zamanla anlam genişlemesine uğramış bir kelime enayilik. “Kolay kandırılan, aklı pek çalışmayan, kendini kendi eliyle zarara uğratan veya zarardan koruyamayan, kendi hayrına olacak işleri bilemeyen” anlamına geliyor. Bana kalırsa kelimenin anlamı kökünden kopacak kadar genişleyip dağılmamış. Aksine, dürüstlük ve cesaret bağlamında vurgulamaya çalıştığımız sınır aşımının sonuçlarını gayet isabetli biçimde özetliyor. Haddini aşanın zıddına inkılâp etmesi gibi, yerini bulmayan her söz ve vaktini bilmeyen her fiil enayiliğe dönüşüyor. Nefsimize uyarak sergilediğimiz cesaret ve dürüstlük gösterileri enayilikten başka anlam taşımıyor. “Enaniyet”e kapılarak yaptığımız işlerden sadece “ene”mizin istifade edemeyişine “enayilik” diyoruz. Cehaletin katmerlisi. İşte kavramın özü!.. Elbette şuna dikkat etmek gerek: İnsanların yerleşik anlayışları meselelere fazlasıyla menfaatçi bakmalarına sebep olmaktadır. Yani insanlar kendilerine kısa vadede somut menfaat sağlamayan, görünüşte kendilerini zora sokan söz ve eylemlere enayilik diyor. Bu sathî bakışla deliyle veliyi birbirinden tefrik mümkün değildir. Bu yüzden dürüstlük ve cesaret bahsi “aklı gözlerine inmiş” kimselerle konuşulamaz. Kavramların ve değer yargılarının girift ilişkileri üzerine yalnızca bilgi ve tecrübe sahipleri söz almalıdır. Yine de biz sıradan insanların sıcağı sıcağına yaşadığımız sorunlara dair asgarî bir kavrayışa ulaşma sorumluluğundan kurtulacağımız anlamına gelmiyor bu. Aklımızın erdiği kadar konuştuğumuzun farkındaysak konuşmaktan zarar gelmez, aklımızın ermediği yerde susabilme faziletine sahipsek sözlerimize güvenebiliriz. Konuşmaktan, ancak konuşmak zorunda olduğumuz için konuşuyorsak bir hayır umabiliriz. Neyin gerçekten enayilik, dürüstlük veya cesaret sayılabileceğini anlamak için konuşuyoruz.

Enayilik de cesaret de insan hayatında merkezî yer tutmaz. Çünkü cesaret herkesten beklenen bir meziyet değildir. Enayilik ise meziyet değildir zaten, arızî durumdur, tercih değil sonuçtur. Kaç okka çektiğimizi gösteren bu üç kefeli terazide anahtarın dürüstlük olduğuna inanıyorum. Herkese emredilen yalnızca dürüstlüktür. Çocukken oyunu benim için oynanamaz kılan da buydu. Kendisiyle oyun olmayacak tek şeyi oyuna çevirdiğimizi hissediyordum, yan yana duramazlardı. Dürüstlük lafla da olmaz. Bir söz değildir, edebiyat hiç değildir. Öyleyse benim gibi burada sürekli dürüstlükten bahsedenlere temkinli yaklaşmak gerek. Fakat durun! Kendi kellemi öne sürerek dürüstlük namına en büyük sahtekârlığı yapmadığım nereden belli? Belli değil. Bilemezsiniz. Bazen ben bile bilemem. Ama şu kesin olarak bilinebilir: Dürüstlük kendisinden söz edildikçe insandan uzaklaşan bir haslet, öyle ele gelmez bir mahlûk. Mevzumuzun geldiği yer bana Mithat Cemal’in Âkif hakkındaki bir anekdotunu hatırlattı. Mithat Cemal dürüstlük bakımından Âkif’i Rousseau’ya benzetince şairimiz buna itiraz eder. “Her insan evladı kabahatini anlatırken utanıp küçülür; ama Rousseau İtiraf’larında kendini küçülttükçe büyütmenin yolunu bulmuştur. Ne sahte heriftir o!” der. Dürüstlüğün oyuna, söze, gösteriye konu olamayacağını; kişinin kabahatlerini ortaya saçmasının dürüstlüğe en zıt hâl olduğunu bir kez de Âkif’ten öğreniriz. Demek ki kabahatini bilmesi, unutmaması ve ortalığa saçmaması kişiye dürüstlük sermayesi olarak yeter. Artması gerekmeyen, ama mutlaka bulunması gereken bir sermaye bu. Kefenin cebi olmasa da öte tarafa yalnız bu sermaye gider.

Rahmetli nenem ona şakayla bir söz söylediğimize, bize bir şeyi teyit ettirmek istediğinde veya kulaklarına inanamadığında gözlerini aça aça “Essah?.. Hakkat?.. Rast?..” diye sorardı. Yıllar sonra fark ettim ki dürüstteki “rast”tı bu. Özün özü gözümün önündeymiş. Gözümüzün önündeki göremiyorsak doğru dürüst bakmayışımızdan. İşlerimiz “rast” gitmiyorsa dürüstlükten yana zaafımız olduğu için. Dürüstteki “rast”ladır işimiz; rast gele deyip elini beytülmale daldıranlarla, hayatını rastgele yaşayanlarla alakamız yok. Üç kefeli teraziyi “rast”tan başkası doğru çalıştıramaz. Kefelerden biri doğru dürüst netice veriyorsa diğer ikisinin ölçümünü ölçmek zor değildir. Kefeler üçtür ama karşılaştığımız zorluklara “ikilem” demeyi tercih etmişiz. Ömrümüz boyunca sayısız kez bu dilemmayla karşılaşırız. Şartlar karşımıza dikilip bize en alaycı ses tonuyla sorar: Dürüstlük mü, cesaret mi? Enayilikten, o görünmeyen üçüncü kefeden hiç bahsetmez. Soru soran ses alaycı olduğu kadar acelecidir de. Kestane kebap, acele cevap!.. Hayır, dürüstlük aceleye gelmez.

Dürüst olmak gerekirse lafı geveliyorum, karnımdan konuşuyorum, evet. Çocuk oyunlarından kalma travmalar diyelim… Bugün semadan sihirli bir değnek inse ve herkes karnından konuşmayı bıraksa acaba dünya daha yaşanır bir yer mi olur yoksa hepten çekilmez hâle mi gelir? Sizi bilmiyorum ama bence sihirli değnek beklentisi ikisinden de kötü bir hâli işaret ediyor. İşler bu noktaya vardıysa bir şeyler bir yerlerden itibaren “rast” gitmemeye başlamış demektir. İşlerin baştan beri yalan yanlış yapıldığını iddia edersek enayilik etmiş oluruz. Etmeyelim. Yalanların ve yanlışların içimize sızdığı yeri bulmamız kâfidir.

Muhammed SARI (18 Rebiülâhir 1447 - 10 Ekim 2025)