KÖPEKTİR!

Öyledir!.. 

Yazının başlığı belki Ramazan iklimine uygun kaçmadı ama elden bir şey gelmiyor. Hem kendimizi korumak hem söylenmesi gerekenden geri durmamak için işi fabla dökmek bazen kaçınılmaz oluyor. Yine de benim fabllarım hayvanatı kendine maske edinen türden edebî alegoriler değil, ağzımı ve maneviyatımı bozmamak için yöneldiğim mecburi istikametin bir uğrağı. 

Ağzımızı nâhak yere bozduğumuzda meleklerin meclisimizden çekildiğini bize küçükken öğrettiler. Bununla birlikte meleklerle iç içe oluşumuzun bizi melekleştirmeyeceğini de bildirdiler. Fakat meselenin hayvanlaşmayla ilgili kısmının terbiye esaslarımız bağlamında yeterince işlenmediğini düşünüyorum. Melekleşmeyi itikadı gereği imkânsız bilen ama insanlaşmayı da gereksiz bir hatırlatma gibi gören bir toplumda yaşıyoruz. Zaten insanız, insanlaşmak ne demeye geliyor diye düşünüyor çoğumuz. İnsanlıktan fire vermeye başladığımız nokta tam da burasıdır. İnsanlaşma vurgusuna şiddetle ihtiyaç var. Çünkü insanlaşma her gün yeniden ele geçirmeye çalıştığımız fakat elimizde tutmakta hep zorlandığımız bir kor. Yorulsak da peşinden koşmaktan başka yol yok. İnsan oluşun cazibesi bu çelişkide. Birkaç asırdır tuttuğumuz ne menem bir oruçtur bilmiyorum ama bu orucun, vaktin insanlaşmaya ermesiyle açılması gerekiyor. Aksi takdirde meleklik vehmi ile köpeklik ithamı arasında savrulup duracağız.

Hürriyet Kasidesi’ni işittiğim günden beri şu mısra aklıma kazınmıştır: “Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.” “Köpektir, yapar.” demek sorunları çözmüyor. Biz Süleyman Demirel değiliz, meseleleri mesele ediyoruz. Hem de köpekleşmeyi ayrı köpekleştirmeyi ayrı dert ediniyoruz. Mısra dediğin dertten doğar zaten. Nâmık Kemal’in bu bıçaklayan mısraı toplumu dörtayaklılaştırma ameliyesinin hiyerarşisini de içinde saklıyor: Buna göre, statüler hiyerarşisinde en altta köpek yer alıyor. Onun üzerinde zevk katmanı var. Çünkü köpeklik başında ve sonunda zevke köpekliktir. Zevkin üstünde hizmet vardır ama bu bildiğimiz müspet manadaki hizmet değildir. Köpeğin sayyâdla meşru göstermek istediği onur kırıcı ilişkisine verdiği addır. Hâlbuki vaziyet tevile gerek bırakmayacak denli açıktır: Efendiler hizmet bekleyecek ve köpek bundan zevk alacak, ilişki böyle yürüyecek. Bu hiyerarşide pek dikkati çekmeyen ama en kritik olan husus efendilerin de bir efendisinin olmasıdır. Efendilerin efendisi, daha doğrusu birilerini “efendiler sınıfı”na katan onların insafsız oluşlarıdır. Hem insaflı hem efendi! Dünya tarihi bu ikisinin saadetli birlikteliğine sadece peygamberlerin şahsında şahit olabildi. Onlardan sonra efendiliğin birinci şartı insafsızlık olagelmiştir. İnsafsızlığın esas olduğu yerde köpekleştirme kaçınılmaz olarak, tavandan tabana doğru yayılmaya başlar. 

İnsanın köpekleşmekten kurtulması için evvela zevkperestlikten kurtulması lazım. Gördükleri işkencevari rezil muameleden zevk alanlar için yapılabilecek ne var bilmiyorum; ancak zevkperestlik benim nazarımda düşmanın hücum edilmesi gereken ilk hattıdır. Zevki acılaştıracak olan çilecilik değildir. Bilakis zevkin ikili doğasını hedef almak gerekir. Evvela zevkin zevkten ibaret olmadığını bilmek gerekir, yani daima örtülü bir motifin yedeğinde gelişir zevk. Zevkin gizli motifi, gizli bileşeni korkudur. Zevkten mahrum olma korkusu köpekler için korkuların en büyüğüdür. Mama bulamama korkusu ne kadar büyürse mamayı bulduklarında köpeklerin aldıkları zevk o kadar büyür. Fakat zevk arttıkça korku azalmaz. Korku daima gerçektir ve oradadır, köpeklerin zevk diye bildikleri korkularını bir süreliğine unutmalarıdır aslında. Bu ikili mekanizma sayesindedir ki “hizmet sektörü” iki kat kazanç sağlar. Bazı dönemlerde korkanların bazen de zevk alanların enerjisiyle çarkının kesintisiz dönmesini temin eder. Şairlerin tarih boyunca en büyük huzursuzlukları yaşadıkları alanın en genel anlamıyla “hizmet sektörü” olması korku-zevk mekanizmasının en sinsi hâlini görmüş olmalarındandır. Şair köpekliğe rıza gösteremez, koyunluğu gururuna yediremez ama kurt da olmaz, olamaz. Öyleyse ne yapacak?

Hürriyet Kasidesi’nin asıl adı bildiğiniz gibi “Besâlet-i Osmâniyye ve Hamiyyet-i İnsâniyye”dir. Lisede bize “Cihângirâne bir devlet çıkardık bir aşîretden” kısmını uzun uzun anlatırlardı. O yıllarda en seküler kafalar bile “bir zamanlar neymişiz” demekten kendini alamıyordu. Yaşım kemale erdikçe şiirin başka mısraları dikkatimi daha çok çeker oldu. Şiirin kıymetinin Osmanlı nizamının övüldüğü beyitlerden, yani “Osmâniyye” tarafından değil, “İnsâniyye” kısmından ileri geldiğini fark ettim. Hatta Osmanlı bile insan haysiyetine yakışır davranışları kadarıyla makbul ve muteberdi(r). Siyasal tarih hâlâ kasideye sirayet eden Osmanlıcı/devletçi retorik üzerinden iş görmektedir. Buna mukabil bütün dertlerimizin kaynağının insansızlık olduğu her geçen gün daha aşikâr hâle geliyor. Şairler kendi sezgilerine kolay kolay ihanet etmez ancak bu fark Nâmık Kemal’e o gün sorulsaydı ihtimal ki o da tercihini besâletten yana kullanacaktı. Gündelik endişelerimizin köklü hassasiyetleri ikinci sıraya ittiğine sık sık şahit oluruz. Bu yer değiştirmeden, bu baş aşağı oluştan en büyük kârı “hizmet sektörü” sağlıyor. Gündelik endişeler tabii bir parçamız olsa da insanlığımızı yitirmeye sebep olan zayıflıklarımızın başında geliyor. Açıklarımızı kullanmada usta olan insafsız efendiler bizi çoğu kez buradan kıskıvrak yakalayarak dörtayaklılaştırma operasyonunu başlatıyor. Bazen mamayla bazen sopayla, bizi azîmet yolundan çevirip önce ruhsat sonra fetva yoluna itmeye çalışıyor. Bu noktada Nâmık Kemal’e hakkını teslim etmek zorundayız. Başına getirilecekleri sezmişçesine dörtayaklılaştırma ameliyesine karşı tavrını baştan koymuş ve “Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin / Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten” diyerek insanlaşma ve insanlığını muhafaza etme yolunun azîmetten geçtiğini ilan etmiştir. Kemal çağının insanı olmakla birlikte insan kalmak adına çağının bütün esbabını karşısına almayı bilmiştir.

Sözü kelbden açtık ama köpekleşmenin yanı sıra şimdilerde peyda olan, ama kökleri insanlığın en eski geçmişinde de bulunabilen bir başka eğilim dikkati çekiyor: Köpekleşmekten kurtlaşmaya geçiş. Bunlar köpeklikten usanıp yeniden kurt olmaya karar vermiş kimseler midir yoksa köpekleşmeye uğramadan mı kurtlaşmışlardır bilemiyorum. Fakat memleketimizde bu türden geçişi bir ilerleme, bir yükselme gibi gören milyonlarca insan bulunduğunu iyi biliyorum. Kurtlaşmak insanlaşamamanın mazereti olamaz. Köpekleşmeyi kınama bahsinde kurtlarla iş birliği yapmamız da söz konusu olamaz. Çünkü kurt, kuzu postuna bürünüp herkesi aldatabilir. Yani kurt bizim kokumuzu çok uzaktan alıp vakitlice oyun kurabilir ama biz onu tanımak için görmek zorunda olduğumuzdan işi beklenmedik bir karşılaşmanın talihine bırakamayız. İnsan kalmak istiyorsak kurt saldırısına hazırlıklı bir hayat kurmak ve sürmek durumundayız. Köpeğin aklı kuzu postuna bürünmeye yetmez, köpek için başka yöntemler geliştirmeli. Köpeği insanların gözünde görece mazur gösteren, koyunlara ehvenişer gösteren budur. Koyunlar başlarında insan olmasını ister ama insanı her zaman bulamaz. Sahipsizlikten kurda yem olmaktansa başlarında köpek bulunmasını yeğler. Köpeğin ara sıra kurtluk taslamasına, onları hırpalamasına, hatta içlerinden birkaçını boğmasına bile göz yumar. Görüyorsunuz, koyunların bile bir “stratejik” aklı var! Belki de biri çıkıp fabl yerine şu “koyunların gizli tarihi” yazmalı artık.

Köpekler, kurtlar, koyunlar ve sadece postu kalmış kuzulardan oluşan fablımızın tam orta yerinde esas kahramanlarımız duruyor: İnsan kalmakta sebat edenler ve insafsız efendiler. Fabllara insan sokmak kurala aykırı mı bilmem ama insan kokusunun duyulmadığı fabllar hızlıca ütopyaya veya distopyaya dönüşebilir. Böyle olsun istemem. Eksiğiyle gediğiyle insan hep olsun isterim. İnsan soyunun kurtlaştırılma, köpekleştirilme, koyunlaştırılma, kuzulaştırılma yoluyla tüketilmesi tehlikesine karşı kim ne ses çıkarmışsa hançeresinde hakikatten bir iz taşır. Batı kültürü gergedanlaşmayla uğraşadursun, Türk edebiyatı meselenin adını köpekleşme olarak koyalı asırlar olmuştur. Bilhassa Nef’î şiir âlemimizin kubbesini çınlattığından beri çatışmanın tarafları az çok bellidir. Yine de insan denen çelişkilerle dolu mahlûku hakkaniyetli biçimde resmedebilmemiz için şu sorular gereklidir: Nef’î, sadrazamlğa tayini dolayısıyla “melek-sîret” diyerek övdüğü Gürcü Mehmed Paşa’ya “a köpek!” diyecek noktaya nasıl gelmişti? Gerçekte kim kimi mamalıyor, kim kimi sopalıyordu? İnsanlaşma yolunda şair mi daha samimiydi devlet mi?..

Nef’î-Gürcü çatışmasından sarfınazar, meselenin özü bugün de değişmiş değildir. Birine meleklik atfetmek haddimiz değildir ama köpeklik ithamında bulunmak için insanlığımıza sahip çıkmış olma ön şartı vardır. Bu azîmet şartı yerine getirildiği takdirde söze ruhsat gerekmez. Altında “a köpek!” redifi çınlayabildiği kadar Türklerin ve Türk edebiyatının kendine ait bir gökkubbesi olduğundan söz edebiliriz. İnsana havlayan, kurtluğa özenen, koyunları kuzuları tedhiş eden köpek dönüp bir gün insafsız efendilerini ısıramaz mı? Isırabilir elbet. Fakat bu onu insan yapmaya yeter mi?

Muhammed SARI (10 Ramazan 1447 - 28 Şubat 2026)

ŞAİRİN ÖLÜMÜ

Su çekecekti kuyudan 
su
yalnız su çekip 
dönecekti hanesine
su bekler 
tuz beklerdi çünkü ıyali 
ve evladı şeker
suda erir 
susuzluktan erir 
tuzlu sudan olma beşer.

Âdeti üzre, kırbayı işbâ
eylemeden
nefes payı bırakarak
ezmeden sarı çiğdemleri 
çevreninden dolanarak
selam vere vere 
dikbaşlı servilere
yürüyecekti eğri yolaktan
geceden helâl yorgunluğun 
dimağında yorgun tadı
dökünecekti su gusül
eve dönecekti usul.
 
Menzile yaklaşmıştı ki gözüne
kuyu başında hiddetle tartışan 
iki âdem-sûret göründü
âdemdiler amma 
baktıkça bir ulanıp 
bir ikizleşiyordu sûretleri
sudaki karaltılar gibi
belli ki didişiyorlardı birbiriyle 
kâlûbelâdan
kemiklerle toynaklarla pençelerle 
hücum ediyorlardı birbirlerine
biri bel’am biri yamyam
biri hindu biri çin
durun dedi bizimki durun bi’ hiç için 
yapılır mı böyle?

Şairler her şeyi 
bu kadar bilmeselerdi keşke
sananeydi bananeydi bahaneydi derken
araya gitmeseydi cennetlik gövde.

Fakat arada kaldı 
ayırmak isterken 
çarptı eli berikinin yüzüne
basıverdi ayağına diğerinin 
istemeye istemeye
ikisi de hep bu ânı beklemiş gibi
işmar edip
yöneltti öfkelerini zavallı şaire
patlattı sol kaşını birden acı bir sille
saldı saldırmayı daladı öbürü 
aniden sağ böğrüne 
oracıkta yıkılıverdi şair ama
hıncını alamadı soldaki 
hınkırıp
sunturlu tükürdü üzerine 
savurdu tekmeyi sağdaki şairin
bîbedel bedenine!

Geride 
göğerikti gök 
beride çivitten kubbenin 
sakfı kızarıyordu iyiden iyiye.

Önce kaldırıp 
kuyuya atalım dediler 
baktılar ki şairin gövdesi 
düştüğü yerde kaya gibi
öyle zorlandılar ki 
nabızlarının uğultusu 
kaynattı beyinlerini 
sonunda alelâde bir telis 
biraz çalı çırpı attılar üzerine
cinayete hakaret anlamı katan o basit o ucuz 
örtülme gereği duyulmadığını gösteren örtü
gösteren örtü evet mahsus
bıraktı şairi kuyunun başında
uzaklaştı ufukta hızlı adımlarla
iki hasm-ı câlî
iki uğursuz…

Öldü mü şair?
Yoksa 
bir şaka mıydı bu
eşeklere mahsus?

Ah şu dünya
ah şu dallarında yalnız 
ısırılmış elmalar biten ağaç
heva helvası elem elması havva anamız 
hep ağlamış ağlatmışlar 
ondan ki ağlamaklıyız an-asl 
aslı astarı yok tarih diye anlatılanların
mahşerde eli ayağı konuştuğunda tanımalı insanı asıl.

Şairin gözleri açık
hep açık olan gözleri 
şimdi daha açık
iki dünya arasından yükselen
sesin sahibini aramaktadır gözleri artık 
o sesle ki zihninde açılan ne derin vadiler 
ne ıssız zirveler müntehalar veralar var 
o ses ki açtı gözünü tıkadı ruhunu giderayak
giderayak duyarsın 
giderkendir o ses
meleğinki
“keşke duyurabilsem” diye iç geçirdi
“kanımın son damlasına 
canımın şu son hamlesi…”
fakat hem ruh hem ustalık 
yan yana bulunmaz
melek kalırsa beden 
bunun şiddetine dayanamaz
gider melek ustalığı bırakır yerine 
teselli niyetine..
şair bu
olmazdan anlamaz
taati noksan olsa da 
meleksiz yapamaz.

Şairin gözleri açık
yazık edilmiş cismi 
bekledi uzun müddet 
bekledi öyle yalıncak
ta ki kalmayıp 
nasip almayan kurt kuş 
börtü böcek…

Neden sonra 
çok sonra 
geldi hoca nasreddin 
tebessüm edip 
kıldı bahtsıza dua
durdular cenaze namazına 
ardı sıra yunus 
dirsek hizasında nef’î 
karac’oğlan 
fâtihâ.

2 Ramazan 1447 - 20 Şubat 2026