İSMET ÖZEL TARTIŞMALARI VESİLESİYLE

İsmet Özel etrafındaki fikrî ve siyasî tartışmaların etki alanı gün geçtikçe genişliyor fakat bu alanın aynı oranda derinleştiği söylenemez. İyimser gözle bakılırsa entelektüel ve akademik boyutta 80 ve 90’lara nazaran bir mesafe alınabildi sayılır. Bazı şeylerin adı kondu, muğlak yahut karanlık görünen noktaların bazılarına nispeten ışık düşürüldü. Bu aydınlanışta şüphesiz memlekette ve dünyada artık bazı gerçeklerin komplo teorisi olmaktan kurtulup ayyuka çıkmasının da payı var. Teorik düzlemde anlaşılmaz gibi görünen kimi meseleler pratikteki kritik gelişmeler sayesinde, fazladan izaha gerek duyulmayacak bir biçimde berraklaştı. Bu durum bize İsmet Özel etrafındaki tartışmaların entelektüel boyutla sınırlanamayacağını gösteriyor. Yazımın amacı da bu noktada belirginleşiyor zaten. İsmet Özel bahsinde okur olsun yazarçizer olsun herkesi ilgilendirdiğini düşündüğüm birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum.

Evet, Özel’in fikirleri her yaştan, her sosyal tabakadan, her ideolojik kamptan insanlar tarafından gittikçe daha sık tartışılıyor ama her “tartışma nöbeti” bir öncekinden daha semeresiz biçimde neticeleniyor. “Nöbet” diyorum çünkü insanlar histeri krizine tutulmuş hâlde, sara nöbeti geçirircesine yazıp çiziyor. “Yaygınlaşması fakat sığ kalması” acaba onun fikirlerinden kaynaklanan bir arıza mı yoksa fikirlerinin tartışılma zeminiyle ilgili bir sorun mu var? Şairin hata payını ve hakkını daima hesaba katmak lazım. Bu konuda altı boş bir savunular da içi boş saldırılar da bize yardımcı olmuyor. On küsur yıl önce kendisinin de ön sıradan dinlediği bir konuşmamda “Şiir Okuma Kılavuzu’nun en büyük başarısı aynı zamanda en büyük talihsizliğidir. Şayet kendi alanında biricik olan bu eserin yanına, yöresine, hizasına koyabileceğimiz başka Türkçe eserler olsaydı ondan istifade etmemiz kolaylaşır, esere karşı eleştirel mesafemizi daha iyi ayarlayabilirdik. Kazanan Türk edebiyatı olurdu. Ne var ki kitapta işaret edilen bahislerin çoğu henüz elementer düzeyde bile tartışılmış sayılmaz.” demiştim. Bugün de aynı derdin sancısını çekiyorum. Mesele şairin hatası sevabı değil; ortaya koyduğu “yazma-yaşama birliği”nin parçalı nazarlar ve genelgeçer kabuller üzerinden mahkûm edilmeye çalışılmasıdır. Yani ben sorunumuzun evvela tartışmanın zeminiyle alakalı olduğu kanaatindeyim.

Hemen söyleyeyim, “tartışma zemini” derken sadece sosyal medya vb. demokratik(!) iletişim ortamlarını kastetmiyorum. “Tartışma zemini”nin çarpılmasında tartışanların ideolojik tutumlarının da birinci derecede etkili olduğunu düşünmüyorum. Benim “zemin”den kastım, yine şairin ifadesiyle söylersek “varlıkbilimsel güvenlik alanı”na ilişkindir. Kişinin kendini nasıl konumlandırdığıyla ilişkilidir. Kişi kendini hangi zeminde güvende hissediyorsa oraya aittir. Söze başladığı nokta, dünyaya baktığı zaviye üzerinde durduğu “zemin”e bağlıdır. Bu bakımdan, dünyada bulunuşlarına temelden farklı anlamlar ve misyonlar yükleyen insanların yahut anlam yüklemeksizin yaşayanların İsmet Özel’in sözlerini kıyasıya tartışarak hayırlı bir noktaya varacaklarını zannetmiyorum. Kendini kimi kelamî-felsefî ekollerle, bazı reelpolitik tutum alışlarla, birtakım bilimsel teorilerle bağlamış insanlar ancak o bağlanışlarının gereğini yerine getirmeye niyetlidir. İsmet Özel tartışmalarında bu zemin farklılığın sebep olduğu mütekabiliyetsizlik hemen göze çarpıyor. Taraflar uzun uzun, defalarca ve her türden argümanı kullanarak savunu ve saldırı gerçekleştirseler de netice pek değişmiyor. Aksine, ayrımlar keskinleşiyor. Garip bir durum ama şaşırtıcı değil. Normalde ikna veya iskat için bu kadar yoğun çaba sarfetmenin asgari de olsa karşı tarafta bir değişiklik yaratması beklenir. Fakat beklenen olmuyor, zeminler ortaklaşmıyor, birbirine yaklaşmıyor bile. Alaylılar ayrı, mektepliler ayrı, medreseliler apayrı dertler açıyor başımıza.

Şunu da söylemeliyiz: Bizi taşıyan ve bize güven veren zemindir fakat biz zemini taşıyamayız veya ona güvence sağlayamayız. İnsan “zemin” diye ayaklarının bastığı kadarını yahut gözlerinin gördüğü kadarını bilse de tanımı gereği “zemin” insandan da onun kavrayışından da büyüktür. Durum böyle olduğu için insan, ya zemini kendi kavrayışına uydurup daraltarak yahut zeminin genişliğine denk bir kavrayışı olduğu izlenimi uyandırarak kendini haklı çıkarmanın bir yolunu bulur. Hâlbuki hangi davayı savunursak savunalım, hangi yolda yürürsek yürüyelim biz kim isek yolumuz da davamız da odur ve o kadardır. “Ben”den başka, “ben”den fazla bir davam, bir yolum istesem de olamaz. İşin içine “başkalık” ve “fazlalık” girmişse orada aldatmaca başlamıştır. “Kendini tanıma” yolunda mesafe alamamış ham ruhların saldırıları da savunuları da aldanışların koyulaşmasına sebep oluyor. İsmet Özel bu gizli aldatmacayı tespitte bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Ham ruhların tespiti için insan ile zemin ayrımı dikkate alınmalıdır. Bu hem ferdlerin kendi yerlerini ve takatlerini bilmeleri hem de dava/yol dedikleri zemini nefsleri hesabına tahrip edip daraltmamaları için gereklidir. Kendilerinin kim olduğunu, bu dünyada ne yapmak üzere bulunduğunu açık seçik ilan edemeyen insanlar, yani varlığı “tecrid” hâlinde bile kavrayamayanlar bir “zemin”den yoksundur. Mesnedsizlikleri ellerini attıkları işi, dillerine doladıkları her meseleyi -niyetleri her zaman bu olmasa bile- “taklit” nesnesi derekesine düşürmelerine sebep olur. İrapta mahalleri yoktur.

İslâm’ı “tecrid” safhasında tanımanın imkânları ve kısıtları var. “Tecrid” bir yönüyle kişinin biyolojik, kültürel, sosyal ve tarihsel şartlardan soyutlanarak, analitik bir muhakemeye ihtiyaç duymaksızın kendini “kul” olarak tanımlayabilmesi demektir. Kelime-i şahadetteki “Lâ!” bu soyutlamanın ifadesidir ve her şeydir. En temel itikadî kabullerimiz ve redlerimiz bu soyutlamacı ve mutlaklaştırıcı yaklaşım sayesinde biçim kazanır. Nitekim mutlak demek “bir şeyin tüm dışsal ve arızi eklerinden, ilintilerinden ayırılıp sıyırılması, ıtlak olunması” demektir. Yola ıtlakla başlarız, ancak yola devam edebilmek için mutlakı işaret ve tasdik edecek tikel görünümlere de ihtiyacımız vardır. Tecridin kısıtları bu noktada, itikadın kültürdeki yansımaları bahsinde ortaya çıkar. Kavrayışımızın tecrid safhasında kalması yani bir hayat tarzına dönüşmemesi zamanla biyo-kültürel ve sosyo-politik faktörleri algılayamamamıza sebep olur. Her şeyi tecrid üzerinden okumaya çalışmak bizi ancak “en genel ve en açık” hükümler üzerinden İslâm hakkında kanaat serdeden, “radikalizme ve ütopyacılığa eğilimli” Müslümanlar hâline getirir. Mücerred İslâm kavrayışını insanlık tarihinin sosyal, siyasal ve tarihsel bağlamlarıyla tahkim edemeyen, İslâm’ı en bilinen ilkeler (giderek sloganlar) üzerinden tanıyan insanların kırılgan muhakeme zemini oylumlu kişilikleri ve katmanlı meseleleri taşımakta yeterli değildir. Ki İslâm tarihi bu yetersiz kavrayıştan kaynaklanan kanlı tartışmalarla doludur. Fakat dikkat: İslâm’ı “tecriden” kavrayış bir yüksek tahsil veya entelektüel kapasite meselesi değildir. İslâm’ı “verili bir kimlik, hazır bir elbise” gibi “dışında” taşıyanlar ümmî de olsa allâme de olsa tecrid safhasındadır. Tecridî yaklaşımı kırılgan yapan kişinin bilgi eksikliği değil, bildiği kadarını özümseyip eyleme geçmemiş olmasıdır. Doğuştan bulduğu İslâm nimetini verili şartlardan (ailevî, sosyal ve tarihsel şartlardan) soyutlayarak kavrama becerisi gösteren insan, bu kavrayışı davranışa dönüştüremiyorsa günün sonunda herkesin kabul veya reddettiği değer yargıları kümesinde gezinmeye devam ediyordur. Kendini inanmayanlardan ayırmak başlı başına bir şeydir, ama inancının gereğini olan hayatı kurmadığında “tecriden” kavradığın ilk noktanın (Lâ!) da gerisine düşme tehlikesi baş gösterir. Sanat, siyaset, kültür el birliği edip elimize her gün yeni oyuncaklar vererek, dilimize her gün yeni tekerlemeler dolayarak bu geriye düşüşü sezdirmemeye çalışır.

Ben İsmet Özel’e “anlaşılmazlık, aşırılık, aykırılık” gibi sıfatlar yakıştıran Müslümanların ekserisinin tecrid safhasında olduğunu düşünüyorum. Türk kültür hayatının birçok alanında 60 küsur yıldır aralıksız ve en ileri safta faaliyet gösteren bir Müslümanı değerlendirirken “tecrid” safhasındaki zihinlerin eleştirilerine gereğinden fazla önem atfetmemek fakat hakları olan sorulara da üşenmeden cevap vermek gerekir. Nitekim “tecridî” yaklaşımın izlerini şair hakkındaki sorulara cevap arayan çalışmalarda da görebiliriz. “Sorunsallaştırma-cevaplandırma” esasına dayalı kültürel incelemeler temelde “tecridî” kategoridendir. İsmet Özel’i (yahut başka bir önemli karakteri) mizacının belli bir cihetiyle, biyografisinin bir dönemiyle, bazı türdeki eserleriyle, faaliyet gösterdiği alanlardan birini esas alarak, belli bir bağlamda söylenmiş kimi beyanlarına dayanarak değerlendirmek; hatta genellemeler üzerinden suçlamak veya savunmak -dereceleri farklı olsa da- tecridî yaklaşımın tipik örnekleridir. Tecrid hataya baştan davetiye çıkarmaktır fakat kaçınılmazdır da. Bir kere, tecrid (soyutlama ve genelleme) zihnimizin doğal işleyiş yollarındandır. Tecridle olmaz ama tecridsiz hiç olmaz. Ayrıca kültür dediğimiz çark da böyle işler. Sınırlar çekerek, çerçeveler çizerek, kesitler alarak. Kültürel incelemeler -ne kadar esnek bir metot takip ederse etsin- nesnesini ancak küçülterek inceleyebilir. Zihin, kavrayışını zemine göre genişletemediğinde zemini kendi kavrayışına göre daraltarak çalışır. En kuşatıcı nazarlar bile bu hataya düşmekten kurtulamaz. İsmet Özel vb. tartışmalı isimlerin ele alınışındaki sorun sınırlardan, çerçevelerden, kesitlerden değil bunlardan varılan hükümlerin mutlaklaştırılmasından kaynaklanıyor. Parçalı yaklaşımdan küllî bir hüküm çıkarılmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Kişi zeminini, dolayısıyla kendini biliyor ve bunların tabii neticesi olarak bir hüküm veriyorsa, hükmü hatalı bile olsa saygındır, irapta (kültürde) mahalli vardır. Bir meseleyi tecriden de olsa kavramaya çalışmanın kıymet-i harbiyesi vardır. Ne var ki tecrid safhasındaki insanlar kestirip atmacılığıyla, radikal/reddiyeci veya muhayyel/ütopyacı uçlara savrulmalarıyla, yani çoğu zaman istikamet üzre olamayışlarıyla bilinir. Kişi kavrayışını zeminine uygun biçimde genişletemediğinde ve zeminini kavrayışına uydurup daraltamadığında önünde iki yol kalır: isyan veya teslim.

İnsanın kavrayışı “isyan veya teslim” noktasına varmadan gelişemiyor. İşler “isyan veya teslim” raddesine vardığında yapılacak şey kendimizi ikisinden birinin kollarına bırakıvermek değil; tam tersine bir yükselişin, bir imkânın eşiğinde olduğumuzu fark etmektir. İsyanda teslimiyet, teslimiyette isyan sırrının gizlendiğini bilmeliyiz. Buna “tefrid” safhası adını veriyoruz. Kişinin kullardan bir kul olduğunu fakat bir yönüyle biricik olduğunu aynı anda kavramasıdır tefrid. Bu sözde esasen ne bir kıyas ne bir ikilik vardır fakat durum başka şekilde de ifade edilememektedir. Hakikatin sadece Muhammed aleyhisselama ümmet olunarak öğrenilebileceğini ikrar edişimiz ile hakikat karşısında yapayalnız bir ferd olduğumuzu, tabiri caizse her koyunun kendi bacağından asılacağını idrak edişimizi bir arada ifade etmiş oluruz, hepsi bu. Böylesi tefridî kavrayışa ulaşan Müslüman kaçınılmaz biçimde din kardeşleriyle de bazı fikir ve tutum ayrılıkları yaşayacaktır. Hatta tefrid safhasına varmış başka Müslümanlarla da arasına mesafe girebilir. Burada da esasen bir kıyas veya ikilik yoktur. Tarih boyunca uzlete çekilen veya taşraya sürülen sufiler halk içre ikilik olmasın diye göç etmiştir, bunu anlamamız çok mühim. Müslüman toplumunda ikilik demek iki taraftan birinin artık Müslüman olmadığı imasını güçlendirecek, nifak çıkaracaktır çünkü. Tefridî kavrayışa ulaşan kişi sırtındaki çifte yükün (katmanlı kavrayışın) hakkını verebilmek için Müslüman kardeşlerinin gönlünü kırmayacağı, onların ruh bütünlüklerine zarar vermeyeceği ve elbette kendi insicamını da koruyacağı bir mevkie çekilir. Çekilir ama kopmaz. İki katlı yükün yüklediği mesuliyetle konuşmaya ve eylemeye “oradan” devam eder. Ta ki Müslümanlar onu anlayıp imam olarak aralarına davet edinceye yahut iki taraf da bu hâl üzre ölüp gidinceye kadar.

Meseleyi ferdî plandan alıp tarih ölçeğine yansıttığımızda da durum değişmez. “İnsanlık ailesi”nin kimi ferdleri diğerlerine çeşitli açılardan galebe çalmıştır, çalacaktır. Genel tarih anlatısının omurgasını “ferdiyetini ispat etmiş milletler”in aksiyonu teşkil eder, başsız kitleler değil. Tecridî (İbranîlik, Katoliklik, Sünnîlik…) kavrayışının homojen özünü münferid ve müşahhas biçimlerde ortaya koyma iradesi gösteren her millet tarihe mâl olmuştur. Tecridî kabulleri eklektik ve bulanık (Paganlık, Evanjelizm, Siyonizm, Şia) olan milletler ise tarihsel bir karakter olmaya yaklaşamamış, bölücü ve bölgeci politika izledikleri için tahripkâr ve kısa ömürlü olmuşlardır. İnsanlar ve milletler arasındaki büyük tartışmalar ne tecrid ne tevhid safhasında olur. Bütün çatışma tefrid safhasında, müşahhas entiteler arasında cereyan eder. Ziya Paşa “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” beyitiyle ancak laftan işe geçtiğimizde, bizde bir akıl olduğunu gösterecek işler yapmaya başladığımızda tefridî kavrayışın gereğini yerine getirebileceğimizi ifade etmiş gibidir. İşte “kâfirle çatışmayı göze almak” tecridle (mümin-kâfir, helâl-haram…) başlayan Müslümanlığımızın tefrid (Türk-Amerikan…) safhasını idrak etmesi anlamına gelir. Bir kararlılık ve hazır bulunuş hâlidir bu. Göze aldığı işi yerine getirmeye Türkün gücü yeter veya yetmez, bu ayrı bir konudur. 

Mücerreden baktığınızda Müslümanlıktan başka bir isme ihtiyaç duymayız. Türklük, bu mutlak ve mücerred dairenin içinde bir belirlilik, münferid bir oluş, müşahhas bir kıvamlanış olarak anlaşılmalıdır. Türklük Müslümanlığa bir şey katamaz, öte yandan Müslümanlar Türklük sıfatı vesilesiyle gayrimüslimler karşısında müşahhas bir karakter sergilemenin avantajını kullanabilir. Tecridî kavrayışımız ancak tefridin sağladığı biyo-kültürel ve sosyo-politik zırhı kuşanarak varlık ve tarih sahnesine çıkabilir. Ete kemiğe bürünüp Yûnus diye görünmek gibidir bu. Yûnus var olmasa da Müslümanlık (hakikat) var olacaktır, ne ki Yûnus gibilerin varlığıyla Müslümanlığın “görünürlüğü” inkâr edilemez bir somutluk kazanır. Üstelik hakikatin bir de “Yûnusca” terennüm edilmesinin yolu açılır. Müslümanın galebe çalması için kâfir karşısında “ete kemiğe bürünüp görünmesi” her zaman yeterli olmuştur. Son iki yüz yıldır mağlup oluşumuzun hıncını mücerreden sinemizde taşıdığımız Müslümanlıktan çıkarmak isteyen çok kimseler oldu. Öyle ki münafıklar ve mürtedlerin propagandasına kanıp modernist fikriyattan etkilenen Müslümanlar da zaman zaman bu hataya düştüler. Mekkî âyetlerle iktifa etmeyi önerenler bile oldu. Hâlbuki İslâm özü itibariyle galiptir. Türk “mücerreden her zaman ve mekânda galib oluş”u gövdesinde cisimleştirmiş bir pehlivan hüviyetiyle meydana çıkardığında kâfirler güreşmeden çil yavrusu gibi dağılacaktır. Bu kadar!

Kendi adıma şairi hangi zaviyeden anlamaya çalıştığımı, size de ancak bunu teklif edebileceğimi açıkça ortaya koydum sanırım. Bu noktadan itibaren söylenecekler hem benim açımdan zaiddir hem de meseleyi tecrid planında tartışmak isteyenlerin işine gelen türde şeylerdir. Yine de özet geçmek gerekirse: 

İsmet Özel, Türkiye’nin uzun ve fay çöküntüleriyle dolu yürüyüşüne paralel olarak yazmış ve yaşamış biri. Yolun uzun ve hasarlı oluşu şairi bütüncül bir nazarla (“aynı adam”) değerlendirmeyi her geçen gün zorlaştırıyor. Bildiğiniz gibi 60’lı yılların anlatılarında şair cesareti, idealizmi ve kabiliyetiyle öne çıkıyor. Sosyalistlerin ve Nâzım Hikmet’in vârisi gözüyle bakılıyor kendisine. Bugün devlet yöneten 70-90 kuşağının İslâmcı okurları onu Üç Mesele, Tahrir Vazifeleri, Zor Zamanda Konuşmak, Taşları Yemek Yasak, Waldo, Cuma Mektupları gibi deneme ve makalelerinden tanıyor. O nesillerin gözündeki İsmet Özel “kendisine karşı boynu kıldan ince olunan bir ağabey ve duayen”dir. 2000 sonrasındaki Cuma Mektupları’yla, Henry’yle ve özellikle İstiklâl Marşı Derneği süreciyle başlayan kitap serilerinden tanıyanların gözünde ise şair tavizsiz ve onurlu muhaliflikle(!) yetinmeyip “işi düşmanlığa vardırmış bir çılgın”a dönüşüverir. Bunlara bir de şairi son 10 yıldır sosyal medyada yayılan ses-görüntü-metin kırpıntıları üzerinden tanıyanları(!) ekleyin… Şiirde de kaderi aynıdır. Şairin 74 sonrası şiirlerini şiir saymayan veya 74 öncesi şiirlerini sevmediğini/anlamadığını söyleyen birçok Erbain okuru tanıdık. Erbain’i bütünüyle benimseyip Bir Yusuf Masalı’nı yadırgayanları gördük. Bir Yusuf Masalı’na "İsmet Özel’in solculuktan tövbesidir.” diyenleri işittik. Erbain ile Bir Yusuf Masalı neyse de Of Not Being a Jew’ü keşke hiç yazmasaydı diyenleri de. Daha enteresanı, gözünü sadece “Jew” ile açıp evveliyatını okumamış genç nesilleri. Hele bunların arasındaki geçiş noktalarından haberdar olmayanları hangi kategoriye koymalı hiç bilemiyorum… Siyasî tezleri de fikir ve sanat dünyasındaki keşmekeşten payını alıyor. 2000’lerden itibaren siyasi tezlerinin ulusalcılığa, solculuğa, muhafazakârlığa, ittihatçılığa payanda yapılmaya çalışıldığını; operasyonel kabiliyeti yüksek kişi ve grupların onun tezleri üzerinden kendilerini doğrulatmaya, genç takipçiler toplamaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Özellikle 30 yaş altı okurun zihni bu gibi algısal parçalanmışlıklardan ciddi zarar görüyor, genç okur İsmet Özel’in işaret ettiği ufka ulaşamadan çeşitli burgaçların etki alanına kapılıp gidiyor. Görüldüğü gibi neresinden tutarsak tutalım “aynı adam” iddiasını destekleyecek deliller bulmakta zorlanıyoruz. Yine de görüntü sizi yanıltmasın: İsmet Özel’e derinlikten yoksun, yavanın yavanı “truist” şamatacılıkla veya siyasal sorumluluktan, sınıf bilincinden mahrum “obscurantist” boğuntuyla yaklaşanlar “aynı adam”ın izini süremeyecektir.

“Tecrid” safhasındaki okur şairin kendilerine söylediklerine göre, yani lafızlar üzerinden hüküm verir. “Tefrid” safhasındaki okurlar şairin fikirlerinin kendilerine ne verdiğine, yani karakter gelişimleri üzerindeki tesirlerine bakarak hüküm verir. Öyle ki bir yerden sonra şaire değil kendilerine bakarak hüküm verir hâle gelirler. Demek ki söz ile tecrübe ediş arasındaki mesafeyi yine sözle (tecridî argümanlarla) aşmak mümkün değildir. Öyle olsaydı “kişisel (münferid) tecrübe”nin teorik genellemeler karşısında anlamı kalır mıydı? İsmet Özel tartışmasını harlayan ama bir neticeye bağlanamamasına sebep olan bu kan/zemin uyuşmazlığıdır. Şairin teklifleri ve tenkitleri ancak onları bir yaşama düsturu edindiğinizde özünü size açan, daha önemlisi sinenizde sakladıklarınızı size açan bir kimyaya sahiptir. Elbette kimse bir başkasıyla bu türden bir ilişki kurmak mecburiyetinde değil. İşin bu ciheti “teklif sırrı”yla alakalı. Tecridîler kendi iradelerini korumak için şairin teklifini geri çevirmeleri gerektiğini düşünür. Tefridîler ise şairin teklifinin tekellüf de getirdiğini görür ama gerçek özgürleşmenin ancak mükellefiyetlerini yerine getirmekten geçtiğini bilir.

Birçok vesileyle söylemişimdir, tekrar edeyim: İsmet Özel’in teklifleri en temelde ahlâkî bir tutumun uzantısıdır. Bu yüzden onun fikirleri siyasetin, estetiğin, felsefenin ve ilahiyatın yerleşik kavramlarıyla, tanımlarıyla, ekolleriyle, ideolojileriyle ve doktrinleriyle yerli yerince kavranamaz. Onu, fikirlerini mufassalan bildiğinizde değil fikirlerinin üzerinde durduğu ahlâkî zemine yakınlık duyduğunuzda anlamanız mümkündür. Yoksa tarihsel ve siyasal hadiselerden bahsederken neden birdenbire meleklerden bahis açtığı, sizin tabirinizle irrasyonel alana geçtiği anlaşılamaz. Çoğunuzun bunu “bilgisinin yetmediği yerde işi edebiyata dökmek” olarak gördüğünün farkındayım. Yazının başında dediğim gibi, “zemin”lerimiz farklı. Onun “Yazarak cihad ettiğimi düşünmüyorum ama yazdıklarımı ibadetimden ayrı tutmaya gönlüm razı değil.” deyişi benim açımdan bütün meseleyi yerli yerine oturtmuştur. Ahlâkî bir sorumluluk ve gönülden bir boyun eğiş… Arada kalan boşlukları ya şeytanlar dolduracak ya da melekler.

“İşte bu birbirini tutmaz parçalar arasındaki insicamı sağlayan; varoluşumuzla konumuz arasındaki gerginliği istikrara dönüştüren meleklerdir.
Melekler olmasaydı estetik arayışımız bizi sadece cinayete sürükler, bütün bildiklerimiz ise vahşetimizi Pek daha ilerilere sürükler
İş bitiricilik damgasını da ona ekler
Tir tir titreyişimizi ortadan iki kutba böler
İrdi der erdi der ardı dar ordu dur boğum boğum
Pekiştirirdi.”

Muhammed SARI (7 Şaban 1447 - 25 Ocak 2026)